PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hikayeler/Kıssadan Hisseler


Sayfa : [1] 2

fratt
17.10.2007, 11:02
> >>>Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir
> >>>tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri
> >>>ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz
> >>>olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek
> >>>işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para
> >>>ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki
> >>>bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla
> >>>işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan
> >>>yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının
> >>>evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini
> >>>ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır,
> >>>ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar
> >>>kuvvetli
>bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır
> >>>diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.
> >>>
> >>>Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden
> >>>arkadaşı aklına gelir ben ona sıkıştığında iyilik
> >>>yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider ve
> >>>kendisine çalışması için iş vermesini ister.
> >>>Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve
> >>>üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına
> >>>kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta
> >>>ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için
> >>>ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza
> >>>acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir.
> >>>Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar.
> >>>Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını
>kendisine
> >>>bırakmıştır.
> >>>
> >>>
> >>>Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna
> >>>olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında
> >>>bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin
> >>>kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok
> >>>aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister.
> >>>Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını
> >>>doyurur, Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına;
> >>>Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde
> >>>birlikte yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri
> >>>yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.
> >>>Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine
> >>>uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki
> >>>böyle bir kızı nasıl bulacağını, kendisinin
>tanıdığı
> >>>olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir kız
> >>>tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler.
> >>>Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün
> >>>davetiyeleri basılır. Bizimkisi kırgın olduğu halde
> >>>çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da
> >>>geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına
> >>>da davetiye gönderir.
> >>>
> >>>
> >>>Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir
> >>>şeyler söylemek isteğiyle mikrafonu alır ve başlar
> >>>yaşadıklarını anlatmaya; Eskiden çok sevdiğim bir
> >>>dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç
> >>>para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek
> >>>üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek
> >>>benden
>istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim.
> >>>Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.
> >>>işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak
> >>>için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm,
> >>>ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk.
> >>>
> >>>
> >>>Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla
> >>>dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya;
> >>>Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.
> >>>İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün
> >>>parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim,
> >>>üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını istememin
> >>>nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı
> >>>(Hayat kadınıydı) Kendisi çok saf olduğu için
>arkadaşımı
> >>>o kadından bu şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip
> >>>benden iş istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım,
> >>>o yüzden iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı yaşlı
> >>>adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın
> >>>yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım.
> >>>Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.Ona bakıp iyi
> >>>yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte
> >>>olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine
> >>>ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz.

sivasspor_gürün
17.10.2007, 11:04
evet böyle dosduz ben bunu bir türkü evinde dinlemişdim iki yıl önce harika birşey demişdim ve bunu sizin sayenizde bidaha okuyup o anı yaşadık. teşekkürler.

altuntas58
17.10.2007, 21:42
çok güzel bir hikaye kısadan hisseler ben şahsen çok beğendim bu güzel konular neden ilgi görmez hayret ediyorum sırdan konularla ilgileniyoruz böyle ibret verici konular pek ilgimizi cekmiyor niyeyse????????????????
sizi tebrik ederim böyle güzel ve anlamlı konuları bizlerle paylaştığın için çok sağol

arikarinkuchi
17.10.2007, 21:49
slm
eline sağlık çok güzel hikayeler
bys

Sweetgirl
17.10.2007, 21:52
bizimle bu güzel hikayeyi paylasdigin icin tsk ederim

devamini bekleriz

fratt
18.10.2007, 10:15
çok güzel bir hikaye kısadan hisseler ben şahsen çok beğendim bu güzel konular neden ilgi görmez hayret ediyorum sırdan konularla ilgileniyoruz böyle ibret verici konular pek ilgimizi cekmiyor niyeyse????????????????
sizi tebrik ederim böyle güzel ve anlamlı konuları bizlerle paylaştığın için çok sağol

zamane gençlerinin ilgisini çekmiyor sanırım böyle konular. yaş biraz ilerleyince hayatın pembeliği koyulaşmaya başlayınca anlıyor insan. yaşanmışlıkların ve ya yaşanabileceklerin değerini. sayfılar

bizimle bu güzel hikayeyi paylasdigin icin tsk ederim

devamini bekleriz

burda olmaktan ve birşeyler paylaşmaktan ben de mutluyum. her ne kadar imzam yanlış anlaşılsada ben şu yaptığım paylaşımlar açısından öyle söylemiştim. :D herşeye rağmen

affet58
18.10.2007, 12:18
ben bunu dinlemiştim ve çok hoşuma gitmişti tekrar duymak çok güsel. insanın içinde bişiler kıpırdıyo gerçek dostlarını arayıp onlarla mutlu olmak istiyo. elinize ve yüreginize saglık...

orhanakbulut_58
18.10.2007, 13:03
TŞK FRATT ABİ YAPMIŞIN YİNE KİTABIN ORTASINDAN PAYLAŞIM İÇİN TŞK

altuntas58
18.10.2007, 19:27
zamane gençlerinin ilgisini çekmiyor sanırım böyle konular. yaş biraz ilerleyince hayatın pembeliği koyulaşmaya başlayınca anlıyor insan. yaşanmışlıkların ve ya yaşanabileceklerin değerini. sayfılar



burda olmaktan ve birşeyler paylaşmaktan ben de mutluyum. her ne kadar imzam yanlış anlaşılsada ben şu yaptığım paylaşımlar açısından öyle söylemiştim. :D herşeye rağmen


Bende sizin gibi bir dostla her türlü fikir alış verişi yapmaktan mutluluk duyuyorum yazılarınızı ibret ve heyecanla okuyorum imzanızı kim ve niye yanlış anlıyor gayet nizami bir imza her şeye kafanı yorma

Sweetgirl
28.10.2007, 00:30
Tartışmayla gelen telefon sorusu: Kadından evliya olmaz mı?


Evliyalık tartışan eşlerden olmaz; bilakis anlaşan eşlerden olur. Eşlerin birisini evliyalık seviyesine çıkmaya yardım edecek olan da eşidir. Eşler arasında sevgi arttıkça anlayışta artacaktır...
Telefonun öbür ucundan gelen seste bir heyecan vardı. Sebebini sormaya gerek kalmadan hanımefendi anlattı: ‘Beyimle tartışmamızda bana, Kadından evliya olmaz, sizde bir hayır olsaydı erkekler gibi sizden de evliya çıkardı.’ diyor. Gerçekten de kadından evliya olmaz mı? Tereddüt etmeden cevap verdim:

- Ne münasebet! Elbette kadından da evliya olur. Hatta kadından evliya, erkeğe nispetle daha kolay ve tez olur. Çünkü erkek evin geçimini sağlarken çeşitli günahlarla, haramlarla yüz yüze gelebilir. Ama hanım için böyle bir risk söz konusu olmaz. Bu yüzden kadın gayret ederse erkekten önce evliya olabilir. İsterseniz bir örnek vereyim de kadından nasıl evliya olurmuş, görün.

Heyecanlanan hanımefendi, beyimi de çağırayım, o da dinlesin kadın evliyayı.. dedi. Az sonra bey de gelmiş olacak ki, dinliyoruz, dediler. Ben de başladım kadın evliyanın örnek bir davranışını anlatmaya:

- Evliya hanımların ablası sayılan Râbia-i Adeviyye’nin evine bir gece hırsız girer. Bakar ki, yaşlı Râbia namazda. Ondan istifade ile evin her tarafını araştırır; ama eline bir şey geçmez. Çünkü Rabia’nın evinde gerçekten de hırsıza yarayacak dünya malı yoktur. Bu sırada namazını bitiren Rabia Hanım, eli boş dönecek olan hırsıza seslenir:

- Ey Allah’ın ihtiyaçlı kulu! der, kusuruma bakma, sana yarayacak eşyam yoktur. Seni büsbütün eli boş göndermemek için diyorum ki: Ne olur, kapının arkasındaki ibrikten bir abdest alıp iki rekat namaz kıl da, büsbütün eli boş dönme Rabia’nın evinden!.. İhlasla söylenen bu sözden etkilenen hırsız hemen oracıkta abdest alır, namaza durur ve secdeye kapanır.

İşte o sırada ellerini açıp dua eden Rabia:

- Ya Rabbi der, ben verecek bir şey bulamayıp senin kapına gönderdim. Hiç olmazsa senin kapından boş dönmesin bu ihtiyaç sahibi.. O sırada pırıl pırıl gözyaşı dökmeye başlayan hırsızdan tövbe istiğfar sesleri yükselir. Bunu gören Rabia sızlanır:

- Ey Rabb’im, bu ihtiyaç sahibi senin kapına ilk defa geldi, hemen kabul ettin, ama ben bunca senedir kapındayım; kabul edildiğimi hâlâ bilemiyorum. Bu sırada kulağına gelen ses şöyle fısıldar:

- Üzülme Rabia üzülme, onu da senin hatırın için kabul ettik! …

Ben bunları anlatırken telefonun ucundaki hanımla beyden tartışma sesleri gelmeye başladı:

-Nasıl, hanımdan evliya olmaz diyordun, olur muymuş? Bak, hocam nasıl anlatıyor kadın evliyayı?.. Bey buna hemen cevap verdi:

- Öyle hanımdan elbette evliya olur, ama sizin gibilerinden olmaz. Baksana, Rabia’nın evine hırsız girmiş de alacak bir şey bulamamış. Senin evine hırsız girse sandıktaki zinetlerini şöyle bir güzel toparlayıp götürse senin halin nice olur?

- Allah korusun. Ağzına hayra aç, o nasıl söz öyle?

- Hocam görüyorsun ya? Ben yine haklıyım. Bizimkinin evinde eşya olarak neler yok ki? Hele zinetlerin sayısını ancak kendi biliyor… Hanımın buna cevabı gecikmedi:

- Hocam bakma sen buna. O zinetlerin tümünü de kendisi aldı, hiçbiri benim paramla alınmış değildir. Zaten benim param da yoktur. Zinetlerimin zekatını dahi her sene hesap edip kendisi veriyor. Onun dünyalığı benden fazladır. Ben bu fakir halimle evliya olamazsam o nasıl olacak bunca dünyalığıyla?

Burada ben araya girdim.

-Anlayabildiğim kadarıyla, karı-koca olarak ikiniz de eşit hale gelmişsiniz!

- Evliyalıkta mı eşit hale gelmişiz? Tövbeler olsun, hanım benimle evliyalıkta eşit hale gelemez..

- Hayır! Evliyalıkta değil, evliyalıktan uzaklıkta eşit hale gelmişisiniz. Çünkü evliyalık, tartışan eşlerde değil anlaşan eşlerde akla gelebilir. Siz ne zaman tartışmayı bırakır da anlaşmaya yönelirseniz işte o zaman evliya adaylığında eşit hale gelebilirsiniz... Siz bu noktayı bir düşünün.

- Peki hocam, unutmayacağımız bir konuşma oldu. İkimizi de hem aydınlattınız, hem de nazik bir şekilde uyardınız. Gerçekten de evliyalık, tartışan ailelerde değil anlaşan ailelerde akla gelebilir. Biz tartışan eş olmayı bırakıp anlaşan eş olmaya bakmalıyız. Teşekkür ederiz.

Ne dersiniz bu telefon tartışmasına? Neresi takdir, neresi tashih edilmeli?

Yazan: AHMED ŞAHİN

altuntas58
28.10.2007, 00:39
Kıssadan hisseler güzel bir hikaye paylaşımınız için teşekkürler

Sweetgirl
28.10.2007, 00:41
Böyle hanım da böyle bey de var günümüzde!

Otuz kitaba imza atan elimi öpüp, duamı almak için bekleyen kıymetli okuyucularım! Yanlış adrestesiniz. İşte size eli öpülecek insan ve duası alınacak yılın hanımefendisi!. Gelin, görün kötü gün dostu vefalı eş nasıl olur?
Aile hayatımız adına fevkalade düşündürücü bulduğum bir olayı gelen sorular üzerine bir daha arz etmeme izin verin lütfen. Bilindiği üzere, okuyucularımla özellikle kitap fuarlarında da görüşüyor, sorularına cevap verirken dertlerini de dinlemiş oluyorum. Neler mi dinliyorum, neler mi duyuyorum? Bir tanesini arz edeyim de siz de ibretle okuyun, hayretle tefekkür edin. Bakın nasıl (zalim) beyler ve (sadık) hanımefendiler yaşıyor bu dünyada siz de görün.

- Hocam, derdim derindir bana bir yol göster! Diyerek başladı üç çocuk anası hanımefendi ve şöyle devam etti:

Kocam içki bağımlısı. Gece yarılarına kadar meyhanede içiyor. Sonra da geliyor, kapıyı yumruklamaya başlıyor. Çocuklar duyup da huzursuz olmasınlar diye hemen kalkıp kapıyı açıyorum. Buyur deyip saygıyla karşılıyorum. Bazen yemek istiyor, gecenin o saatinde. Akşamdan hazırladığım yemekle sofra kuruyorum. Bu defa beğenmiyor, bunlar beklemiş, bana yeniden yemek yap, diyor. Çocuklar okula gidecekler uyanıp da huzursuz olmasınlar diye yine mutfağa giriyor, yemek yapmaya başlıyorum. Arkamdan geliyor hazırladığım yemeğe bakıyor, ben bunları yemem, başka yemek yok mu? diye bağırıp çağırmaya başlıyor. Ben de kazanabildiğim parayla ancak böyle yemek yapabiliyorum, sen yardımcı olursan istediğini yaparım, deyince, kıyametler kopuyor, kazandığını başıma mı kakıyorsun, diyerek tencere-tabak ne varsa havada uçuşuyor.. Yine çocuklar duymasın diye sesimi çıkarmamaya gayret ediyorum; ama nafile. Başıma fırlatılan tencere-tava sesine çocuklar geliyor, ortalık ana-baba günü oluyor, bağrışmalar, ağlaşmalar, bir kıyamettir gidiyor.

- Kocanızın işi ne? Nerede çalışıyor? diyorum.

- Ne çalışması hocam? diyor. Geceyi meyhanelerde geçiren adam gündüz çalışabilir mi? Akşama kadar horul horul uyuyor. Akşam tekrar çıkıyor arkadaşlarının yanına.

- Evin ihtiyaçlarını kim karşılıyor öyle ise? diyorum.

- Ondan ümidim kesilince ben komşuların ev temizliğine gidiyorum. Kocamın durumunu bilenler sağ olsunlar ev işlerini bana yaptırıyorlar, evin ve çocuklarımın ihtiyaçlarını ben karşılıyorum. Hatta onun masraflarını da ben temin ediyorum!..

- Yani meyhane masraflarını da mı sen veriyorsun?..

- Ne yazık ki öyle oluyor. Çıkarken para istiyor, vermesem ev başıma yıkılacak hale geliyor. Namus belası meyhane harçlığını da ben vermek zorunda kalıyorum..

Ben bu durum karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum, sanki hıçkırıklar boğazıma düğümleniyor. Kendimi zor tutuyorum. Tam bu sırada beni şoke eden bir açıklama daha dinliyorum. Diyor ki:

- Bunların hiçbirisi mühim değil, benim için. Çok da mühimsemiyorum olanları. Ben kapıcı olarak da çalışmaya razıyım. Allah’a şükürler olsun elim ayağım tutuyor, çalışabiliyorum. Hatta onun harçlığını da verebiliyorum.

- Öyle ise bana neyi sormak istiyorsun? Bir şok cevap alıyorum bu soruma da. Bakın ne diyor.

- Bu hali onu Cehennem’e götürecek. İşte buna razı olamıyorum, Cehennemden kurtarma çaresi yok mu? diye sormak istiyorum. Acaba diyorum, temizlik yaparak kazandığım üç beş kuruştan artırıp da kocamın adına sadaka versem Cehennem’den kurtulmasını sağlayabilir miyim? Sözlerini şöyle bağlıyor:

- Ne de olsa bu benim çocuklarımın babasıdır. Düşene herkes tekme atıyor, ben de tekme atanlardan olmayayım, kucaklayıp kaldıranlardan olayım diye düşünüyorum!

Bu değerlendirmeleri dinledikten sonra daha fazla dayanamıyorum. Önümdeki masanın üzerinde yazdığım otuz kitabım dizili. İmzalatıp duamı almak, elimi öpmek için karşımda bekleyen okuyucularım da sıradalar. Ayağa kalkıp onlara seslenmekten kendimi alamıyor ve diyorum ki:

- Otuz kitaba imza atan elimi öpüp, duamı almak için bekleyen kıymetli okuyucularım! Yanlış adrestesiniz. İşte size eli öpülecek insan ve duası alınacak yılın hanımefendisi!. Doğru adres işte burasıdır. Gelin de görün sabır nedir, sadakat nedir, kötü gün dostu vefalı eş nasıl olur?

- Ne dersiniz hanımefendiler! Sizin sabrınız, sadakatiniz, düşene tekme vurmayıp kaldırma vefanız da böyle mi? Siz de aynı sabır kahramanlığını gösteriyor, şefkatli eş örneğini veriyor musunuz? Yoksa size, böyle biriyle imtihana tabi tutulmadığınız için halinize şükretmek mi düşüyor?



Yazan: AHMED ŞAHİN

Ertugrul
28.10.2007, 00:55
Emeğine sağlık,
çok güzel hikayeler özellikle Ahmet Şahin hocanın yazısı çok kıymetli,sadece
hanımların değil kadın-erkek herkesin örnek alması gereken güzel bir hayattan
nadide bir kesit.
İslamın kadınlara verdiği önem büyüktür,aslında İslam kadın,erkek ayırmadan
insana verdiği önem hatta tüm canlı-cansız varlıklara verdiği ehemiyet
evrensel barış diye kapı kapı dolaşan kısır idelojilere karşı tüm insanlığın
hayrına olacak tek kurtuluş reçetesidir.
''Yaratandan ötürü Yaratılanı severim'' sözü üzerine ne söylenebilir ki...

altuntas58
28.10.2007, 01:02
Bu güzel hikayeleri bizlerle paylaştığın için teşekkürler

fratt
28.10.2007, 18:25
evliyalık:
açıkçası artık evliyalığın kadın erkek ayrımı değil bu devirde çıkar mı tartışması yapılmalı bence. çünkü insanlar artık dünyalık derdinde.

sabır:
butür insanların varlığı tartışılır. uzaylıların bile varlığına daha çok inanılıyor. kadın ses çıkaramıyorsa muhtemelen ezikliğinden çocuklarının ortada kalmaması için. ama fırsatını bulsa adamdan kurtulur. yani günümüzde böyle.

NOT: İSTİSNALAR(da) KAİDEYİ BOZMAZ

yinede güzel hikayelerdi teşekkürler

Sweetgirl
29.10.2007, 00:31
Köpeğe su vermesi affına vesile oldu

İyilik yapmanın ve merhametli olmanın önemini anlatan bu hadis-i şerifte Efendimiz (sas) geçmiş zamanda olmuş bir vakayı anlatır ve ders çıkarmamızı ister.

Eski zamanların birinde bir adam vardı. Adamın eşi çok rahatsızlanmıştı. Bir an önce köye bir doktor getirmesi gerekiyordu. Köy ile kasabanın arası epey uzaktı. Yürüyerek bir günden fazla sürüyordu. Her şeyini hazırladı ve eşine,
- Biraz daha dayan. Doktoru getirmeye gidiyorum. İnşallah şifa bulacaksın, diyerek yola koyuldu. Mevsim yazdı ve çok kavurucu bir sıcak vardı. Ama yapacak bir şey yoktu. Her şeye rağmen doktoru getirmesi gerekiyordu. Vakit öğle olmuştu. Yaklaşık beş saattir yürüyordu. Çok susadığını hissetti. Elini sırtındaki çantaya attı. Su matarasını aradı; ama bulamadı. Sonradan aklına geldi. Meğerse su matarasını aceleyle çıkarkan masanın üstünde unutmuştu.
Şimdi ne yapmalıydı? Şayet yola devam etse, daha çok yol vardı ve aşırı derecede susamıştı. Geri dönse bu kadar yolu boşuna gelmiş olacaktı. Bir de eşi acilen doktor bekliyordu.
- Allah’ım, Sen bana yardım et. Bana dayanma gücü ver, diyerek yola devam etmeye karar verdi. Bir yandan yürüyor, bir yandan da su arıyordu. Güneş, sıcaklığını iyice artırmıştı. Bu sırada ileride bir grup kuşun bir nokta üzerinde uçmakta olduğunu gördü. Çok sevindi. Çünkü büyük bir ihtimalle orada su olmalıydı.
Adımlarını hızlandırdı. O yere geldiğinde hakikaten de bir kuyu olduğunu gördü.
- Şükürler olsun Ya Rabbi, hiçbir kulunu susuzlukla imtihan etme, diye sevinçle dua etti. Su, güneşin de etkisiyle azalmıştı ve kuyunun dibindeydi. Kuyunun iç duvarlarına tutuna tutuna dibine indi. Oradaki sudan kana kana içti. Artık susuzluğu gitmişti. Hemen yola koyulmalı ve kasabaya varmalıydı. Kuyudan çıktı ve o sırada kuyunun etrafında susuzluktan dili dışarıya çıkmış ve kuyunun etrafındaki nemli toprakları yalayan bir köpek gördü.
Köpek, adamın gözlerinin içine bakıyor, adeta ondan kendisine su vermesini istiyordu. Adam, bu tablo karşısında dayanamadı. Tekrar kuyunun içine girdi. Kuyunun içine girmesine girmişti; ama köpeğe ne ile su verecekti. Aklına ayakkabısını çıkarmak geldi. Ayakkabısını çıkarıp suya daldırarak onu bir kap olarak kullandı. Şimdi de başka bir problem ortaya çıkmıştı. Kuyunun ipi olmadığı için elleri ve ayaklarına dayanarak kuyuya inip çıkıyordu. Ayakkabısını eliyle tutamayacağına göre “ne yapmalıyım” diye düşündü. Aklına ayakkabısını ağzına almak geldi. Bu şekilde ağzında ayakkabısı olduğu halde kuyunun dışına çıktı ve köpeğe su verdi. Çok zor olmuştu suyu çıkarmak ama olsun, değerdi.
Suyu içen köpek, doymamıştı. Çünkü ayakkabının içinde fazla su kalmamıştı. Ne kadar dikkat etse de suyun bir kısmı dökülmüştü. Aynı sıkıntılara tekrar katlanarak bir daha kuyuya indi ve köpeğe tekrar su verdi. Bu şekilde köpek tam doyana kadar birkaç defa daha kuyuya inip çıktı. Köpek doyduktan sonra da adam yoluna devam etti.
Adamın bu tavrı Cenab-ı Hakk’ın çok hoşuna gitmişti. Onun bu hareketinden dolayı günahlarını bağışladı ve öldüğünde onu cennetiyle mükafatlandırdı. (Buhari, 2334, 5663; Müslim, 2244; Ebu Davud, 2550)


HİKÂYEDEN ÇIKARILACAK BAZI DERSLER
1. İyilik yapmak ve merhametli olmak bir insanda olması lazım gelen vasıflardandır. İnsan, bu güzel vasıflarını sadece kendi hemcinslerine değil bütün mahlukata göstermelidir. Efendimiz, merhamet etmeyen kimseye merhamet edilmeyeceğini söylemektedir.
2. İyilik yapmak her zaman kolay olmayabilir. Bazen insanın önüne engeller çıkabilir. Ancak insan, bu engelleri aşmasını bilmeli ve devamlı surette iyilik peşinde koşmalıdır.
3. Hiçbir ameli küçümsememeli, hem insanlara hem de diğer canlılara faydalı olmaya gayret etmeliyiz. Bilemiyoruz belki de küçük gibi gördüğümüz bir amelimiz ötede bizim kurtuluşumuza vesile olacaktır.


yazan: ALİ DEMİREL

FurkaN
19.12.2007, 12:02
19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlar'daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle denmektedir:

"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:

"Fransızlar korkaklardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir."Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar'ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:

"Osmanlılar'dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."

Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym'a bağlı Karlsruher Müzesi'ne koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar.Ayrıca, olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip, hadiseyi temsilen kutlarlar. Elbiseler halen müzede sergilenmektedir.

YiGiDo_58_06_nl
22.12.2007, 05:13
Gormesini Bilen Gozler
Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik
yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "Yüzümde hiçbir
çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."

FurkaN
28.12.2007, 11:47
Genç adam artık büyüdüm der gibiydi, çıkışır gibi konuştu:

- Benim de dostlarım var baba!

Baba biliyordu dostun dosttan farkını, alttan aldı:

- Oğul, gerçek dostu bulmak zordur.

Delikanlı ısrarlıydı, onun da bildiği şeyler vardı. Hatta bazı şeyleri babasından iyi bilirdi:

- Benim dostlarım benim için canlarını bile verirler!

Ne kolay söylenmiş bir sözdü bu! Oysa adam ne bedeller ödemişti bunu anlamak için.

- Demek bu kadar güveniyorsun dostlarına...

Oğlunun konuşma tarzı adamın içini burkmuştu biraz, ama renk vermek istemedi. Bir taraftan da onun bu kendinden emin hali hoşuna gitti. Kendisi bu yaşında bile kolay kolay yapamazdı bunu. Bir yandan da oğlunun toyluğunu görüyordu. Elbet herkes gibi o da yaşayıp öğrenecekti. Fakat baba sorumluluğu da vardı, bir şeyler yapmalıydı.

- Ne dersin, diye sordu, dostların seni ne kadar seviyor öğrenelim mi?

Delikanlı altta kalmak istemedi. Dostlarına güveni tamdı ama doğrusu biraz da meraklanmıştı.

- Tamam, dedi, ama nasıl olacak bu iş? Şefkatle oğlunun gözlerine baktı adam:

- Sen büyükçe bir çuval bul, gerisini bana bırak.

Adam gidip ağıldan bir koyun çıkardı, bahçeye getirip kesti. Oğlunun meraklı bakışlarının arasında koyunu çuvala soktu. Çuvalı delikanlıya uzatırken:

- Şimdi en güvendiğin dostuna git, ben bir adam öldürdüm de. Bakalım ne yapacak, dedi.

Delikanlı sırtına yüklendi kanlı çuvalı. Akşamın karanlığında arka sokaklardan geçerek yürüdü. Bu iş kolay olacaktı. Gidebileceği o kadar çok dostu vardı ki... Rast gele birini seçti. Yürümeye devam etti. Çuvaldan süzülen kan ellerine, boynuna bulaşmıştı. Nihayet dostunun evine vardı. Bir eliyle çuvalı sıkı sıkı tutarken, diğeriyle kapıyı çaldı. Dostu karşısındaydı. Şaşkınlıkla arkadaşının ellerine, yüzüne bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Çuvalı fark edince saklanamayacak bir endişeyle sordu:

- Hayırdır, bu da ne? Delikanlı;

- Birini öldürdüm, diyecekti ki, daha sözünü ta-mamlayamadan kapı yüzüne kapanıverdi.

Şaşırdı delikanlı. Elinde kanlı çuval, kapının önünde kalakaldı. Tekrar kapıyı çalacak oldu, vazgeçti. Gidebileceği daha bir sürü gerçek dostu vardı nasılsa. Uzaklaşırken döndü, bir kez daha baktı dostunun evine. Perdenin kenarından biri kendisini izliyordu. Aniden perde çekildi, odanın ışığı söndü sonra.

Verilen sözler geldi aklına, dostluk yeminleri, yaşanan onca şey geldi. Babası haklı mıydı yoksa? Bir başka dostunun evinin önünde durdu, ümitliydi bu kez. Fakat yine aynısı oldu. Sonra bir başkası, bir diğeri...

Gece yarısına kadar omuzunda kanlı çuvalla dolaştı durdu delikanlı. Ayakta duracak hali kalmamıştı artık. Kırgın ve öfkeliydi. Çaresiz evin yolunu tuttu. Babasının yüzüne bakmaya utanıyordu. Çuvalı bir kenara bırakırken babasına döndü.

- Sen haklıymışsın, dedi, dünyada gerçek dost yokmuş!

- Belki, dedi adam gülerek, belki de vardır. Şimdi de benim bir dostuma gideceksin. Ben falancanın oğluyum, bir adam öldürdüm diyeceksin. Bakalım ne olacak?

Delikanlı mahcubiyetinden kaçacak yer arıyordu zaten. Seve seve kabul etti. Hem, belki babasının dostuna gittiğinde de aynı şeyler olacaktı. Sanki öyle olmasını istiyordu. Gecenin karanlığına daldı, yeniden sokakları arşınlamaya başladı.

Babasının yerini tarif ettiği evin kapısına gelince önce çuvalı bir kenara bırakıp biraz soluklandı delikanlı. Dört yanı bahçeyle çevrili büyük bir evdi burası. Kapıyı çaldı, çuvalı omuzuna alıp beklemeye başladı. Kırk beş-elli yaşlarında, irice gözlü, hafif şişman, saçları yer yer ağarmış bir adam açtı kapıyı. Delikanlının halinden kötü bir şeyler olduğunu sezinleyerek;

- Hayırdır evlat, dedi, sen kimsin?

Bizimki kendini tanıtıp olan-biteni anlatmaya başlayınca, adam ellerini dudaklarına götürüp:

- Sus, dedi, aman bir duyan olmasın! Gel içeri gir önce.

Hemen bir kazma kürek getirdi. Evin arka tarafındaki lale bahçesine aceleyle bir çukur kazdılar. Gecenin karanlığında çuvalı çukura koyup, üstünü toprakla kapattılar. Taze toprağın üstüne de biraz öteden söktüğü lale fidanlarını dikti adam. Delikanlı elini-yüzünü yıkarken ona yatacak yer hazırladı.

- Bu gece kal evlat, diyordu, ne olur ne olmaz, sabah olsun gidersin...

Delikanlı adama hayranlıkla bakıyor, kendi dostlarını düşünüp, işte, diyordu, işte gerçek dost!

Bütün ısrarlara rağmen gitmek için müsaade almayı başardı. Bir an önce eve dönüp, babasına, sen haklıymışsın, demek istiyordu.

Yorgundu delikanlı. Omuzunda çuval yoktu artık, ama o yorgundu. Bu bir tek gecede bütün dostlarını tanıyıvermişti. Yürüyordu. Bir günde birkaç yıl büyümüştü sanki. Uzaktan evlerinin ışığını gördü. Biraz daha yaklaşınca pencerenin önündeki karaltının babası olduğunu fark etti. Koşarak ellerine sarıldı babasının.

- Haklıymışsın, dedi, gerçek dost başka bir şey, sen haklıymışsın...

Olan-biteni gülerek dinledi adam.

- Dur bakalım, dedi, bu kadar acele etme, hele bir yarın olsun...

Ertesi gün öğlen vakti baba dostunun evine doğru yürürken utanıyordu delikanlı. Bunu nasıl yapacaktı? Babasının neden böyle bir şey istediğine anlam veremiyordu. Gidip o adama herkesin içinde bir tokat atacaktı! Ses çıkarmazsa biraz daha hırpalayacaktı. İyi ama babası neden böyle bir şey yapmasını istemiş olabilirdi? Böyle yaparak neyi anlayacaklardı?

Evin olduğu sokağa geldiğinde işinin biraz daha zor olacağını fark etti. Yüzü kızardı birden. Caminin köşesini dönerken, avluda birilerinin oturduğunu görmüştü. Babasının dostu az sonra olacaklardan habersiz, birkaç ihtiyarla sohbet ederek ezanı bekliyordu.

Cami avlusunda oturanlara doğru yürüdü. Yüzünün, kulaklarının yandığını hissediyordu. Yaklaşıp, oradakilerin şaşkın bakışları arasında adamcağıza bir tokat vurdu. Ama adam bırakın karşılık vermeyi, ses bile çıkarmadı. Bir kez daha kendinden utandı delikanlı ama henüz işi bitmemişti. Tartaklamaya başladı adamı, bir tokat daha vurdu. Adam bir şeyler anlamıştı sanki. Delikanlıyı kollarından tutup kendine doğru çekerek kulağına fısıldadı:

- Evlat, var git babana selam söyle. Biz öyle birkaç tokada lale bahçesini bozmayız...

ceylankimya
28.12.2007, 12:01
Ya Musab şu mailerini bi düzenle özel mesaj gönderemiyom.sormam gereken şeyler var...

FurkaN
28.12.2007, 18:26
Ya Musab şu mailerini bi düzenle özel mesaj gönderemiyom.sormam gereken şeyler var...

Mesaj kutusu dolu görünüyor fakat girince hiç mesaj yok diyor siliyorum silindi demesine rağmen yine dolu görünüyor... Bu konuyu Rüştü abi ile görüşünce sana ben mesaj atarım... Ayrıca ne sormak istiyorsan burdan sor...

furkan58
30.12.2007, 23:28
Bugün elbisemizi bırak kendimiz bile yetmiyoruz...

SivasAhmet
31.12.2007, 03:53
Zamanında nasıl bize karşı saygı varsa, bugünde o kadar saygısızlık var.
Zamanında tüm dünya karşımızda titrerken,bugün bize gülüp geçiyorlar.
Ecdadımızın bize bıraktıklarını ne hale getirdik.

FurkaN
01.01.2008, 18:38
Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılır mı? '' Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan
okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.

Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, 'Yine geciktirdim namazı.' dedi kendi kendine.

Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda
etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi. 'Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana.' dedi. Çok seviyordu onu...Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki... hicabından renkten renge girerdi.
O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. 'Ne kadar da yorulmuşum.' dedi. Daldı gitti öylece....

Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.

Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. 'Benim ismimi mi okudunuz? ' dedi dudakları titreyerek.....

Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden....' Şükürler olsun ' dedi, kendi kendine ve devam etti; ' Gözlerimi dünyaya açtım, Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını İslam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım. 'Kirpiklerinden aşağı gözyaşları
dökülürken, 'Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum.' Diyordu. Ama bir yandan da 'O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez.' Diye düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.

Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi
bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti.

Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı.' Olamaaaazzzz ' diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. 'Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabb’imi anlattım.' Diyordu.

Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak
alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?

Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü..'Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'an’lar......Namazım....Hiç biri beni kurtarmayacak mı? ' diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu hiç sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı.

Rasulullah, 'Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler.' Buyuruyordu. 'Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak? ' diye düşünüyordu.

' Namazlarım.....Namazlarım....N amazlarım.' diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.

Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.

Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı.

'Siz de kimsiniz? ' dedi.
İhtiyar gülümsedi: ' Ben senin namazlarınım.'

'Neden bu kadar geç kaldınız? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum.'dedi....

İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;

' Sen beni hep son anda yetiştirirdin,...hatırladın mı?


Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu...

leblebi82
01.01.2008, 19:30
Tek solukta bitti. Çok sağolasın Musab58. Mesaj alınmıştır.

iozgur
01.01.2008, 21:45
Namaz yolda koymaz.Namaz kulun Allaha bağlandıgı engüzel ibadettir.

FurkaN
02.01.2008, 12:30
"Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar ça ı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelli e ra men günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede. Hz. Ömer'in (R.A.) halifeli i döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izledi i bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu.

Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü.

Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.

Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:

'Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese ilişti i zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçe i görürler.' (A'raf/201)

Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini ça ırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, o lunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:

- Evladım neyin var ne oldu? diye sordu. O lu:

- Bir şeyim yok. dedi. Babası:

- Allah aşkına söyle! deyince, o lu başından geçenleri anlattı. Babası:

- Hangi ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsa lı ı diledi ve:

- Bana niye haber vermedin? diye sordu. Gencin babası:

- Ey Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:

- Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler. Hz. Ömer (R.A):

- Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:

- Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi.

FurkaN
02.01.2008, 12:33
Mısır’da yetişen büyük velilerden “Ebül Hayr el Aktâ” hazretleri, çocukları çok sever, ilgilenirdi onlarla. Bir gün yine oynayan çocukları gördü sokakta. Ancak bir tanesi köşeye çekilmiş, seyrediyordu sadece. Yanına gidip sordu:
- Sen niçin oynamıyorsun evladım?
Çocuk omuz silkti.
- Ben oynamak istemiyorum.
- Niçin yavrum? Kalk, sen de katıl oyuna.
- Hayır amca, oynamayacağım.
- Neden ama?
Çocuk, vakurane bir eda ile;
- Niçin oynayacakmışım? dedi. Biz oyun için yaratılmadık ki!

“Ne için yaratıldık?”
Bu söz, çok hoşuna gitti mübareğin.
- Peki yavrum ne için yaratıldık?
- Rabbimize ibadet etmek için.
Eliyle başını okşadı yavrucağın.
- Evladım, sen henüz çocuksun. Günahın da yok. Şimdi oyna, büyüyünce ibadet edersin.
- İyi ama, babam ocağı yakarken, kalın odunları “ince çırpılar”la tutuşturuyor. Ben, Cehennemde yanan ince çırpılardan olmak istemiyorum.
Mübarek, araştırdı bu çocuğu. “Seyyit”lerden olduğunu öğrendi sonunda.

furkan58
02.01.2008, 12:36
- Evlat, var git babana selam söyle. Biz öyle birkaç tokada lale bahçesini bozmayız...

Dost edinmek çok zor, dost olmak çok zor hele böylesini bulmak neredeyse imkansız...

recosan58
02.01.2008, 12:42
Musab kardeş seninle tanışmayı gerçekten çok istiyorum
yazıların beni mest ediyor.

ceylankimya
02.01.2008, 13:39
Gerçekten çok güzel ve ibretlik çok sağol Yiğido

FurkaN
02.01.2008, 22:45
Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:

- ‘’Allah’ım benimle konuş!'’ dedi.

Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde en son şarkısını söylüyordu, ama adam çayırkuşuna kulak vermedi ve devam etti yakarmaya:

- ‘’Allah’ım benimle konuş!'’

Az sonra hava kapandı, gök gürültüsü ve şimşekle birlikte yağmur yağmaya başladı. Fakat adam dinlemedi, yakarmaya devam etti:

- ‘’Allah’ım! Seni görmeme izin ver!'’

O böyle yalvarırken, sağanak yağmur sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını adamın evine kadar taşımaya başlamıştı. Fakat adam bu manzaraya aldırmadı bile. Her gün gördüğü bir şey değil miydi bu?

Yalvarmaya devam etti:

- ‘’Bana bir mucize göster Allah’ım!'’

O böyle yalvarırken, yakınlardaki evlerden birinden yeni doğmuş bir çocuğun ağlayışları geliyordu kulağına, ama adam bunu da farketmedi.

Üzüntüden ağladı adam:

- ‘’Allah’ım, cevap ver bana! Burada olduğunu bilmemi sağla.'’

O sıra, bir kelebek adamın koluna kondu ama adam öbür eliyle kelebeği iteleyip kovdu ve ağlamaya devam etti:

- ‘’ Allah’ım neden bana cevap vermiyorsun?'’

Abdurrahman 58
02.01.2008, 23:32
GÜZEL BİR HİKAYE
BU KİŞİ YA DOĞA OLAYLARINA İNANMIYOR YADA YENİ MÜSLÜMAN OLMUŞ BENM YORUMUM BU.

FurkaN
10.01.2008, 11:43
“…Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz
mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi
sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, halbuki siz bilemezsiniz”
Bakara/216


demektedir Cenab-ı Hakk… Biz bilemeyiz…


Bilemeyiz bizim için iyi mi hayırlıdır kötü gözüken mi?
Ama bildiğimizi sanıp, başımıza gelenlere yorum yaparız…
Hani ayırırız ya hayır ve şer diye…
hani hep başımıza gelen hayır olsun isteriz ya..
hani hep kötü işler gelip beni mi buluyor deriz ya isyan edercesine….
hani gülü sever de dikenine yüzümüzü buruşturarak bakarız ya..
Maksat hep güzelliklerin bize verilmesi midir yoksa güzelliklere
layık olunması mıdır hiç düşünmeyiz. Gülü severiz de dikenine
burun kıvırırken, unuturuz dikeni yaratanın da gülü yaratanın da
aynı olduğunu…
Sevgiliden gelen her şeye katlanmalı, bilinmeli ki
güle gül kokusunu veren dikendeki özsudur aslında…
Daima O’nun gülüne de dikenine de razı olmak varken
neden bilmeyiz ; gül koklamak isteyenin,eline dikenin
mutlaka batacağını…Unuturuz her nimetin bir külfeti olacağını…


Hz. İbrahim; fakir ve yolda kalmışlara, mutlaka sofrasını açar,
az çok ne varsa onlarla paylaşırdı. Rabbinin rızasını kazanmış
bu yüce Peygamber; yine bir gün sofrasına kabul ettiği ama
Allah’ın adını anmadan yemeğe başladığı için kızdığı bir kul
için ne diyor Cenab-ı Hakk…

” Ya İbrahim! Ben bu kulumu, beni inkâr etmesine rağmen
40 yıldır besliyorum da, sen bir öğün mü doyuramadın?”



Bize gül ikram edene nasıl teşekkür edeceğimizi bilemeyiz…
ama bu gülü ikram eden, üstelik sevgisini ve rahmetini
her daim hissettiren Yüce Mevla’mıza nasıl teşekkür etmeyiz ki?


Onun gönderdiği gülleri koklamaktan çekinmezken,
dikenine neden nankörlük ederiz ki…


Bizi sevgisinden yaradan yüce Allah, bizlere isteyerek
zulüm yapmaz, zora koşmaz, bela ve musibetlerle sınamaz…
Bunların hepsi, nefsimize uymadığından bizim düşüncelerimizde
oluşan musibetlerden başkası değildir…


Hele birde; doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen sürecin;
O’nu daha çok anmamız, O’nun sevgisine daha çabuk ulaşmamız,
O’na yönelmemiz, O’nun rızasını kazanmamız için geçen bir imtihan süreci olduğunu idrak edebilsek…


Hele birde; O’ndan gelen hayır ve şerre razı olabilsek, isyan etmeden “Rabbim benim için hayırlı olanı böyle takdir etti,
o halde bana teslim olup O’na daha çok yönelmem gerek” diyebilsek…


Hele birde; “ Yarabbi! her şeyi yaradan sensin..
işte sırf sen yarattın diye cennetine de razıyım, cehennemine de “ diyebilsek..


Hele birde; “ Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri..
isteyene ver onları…Bana seni gerek seni” diyebilsek..


Açıp ellerimizi de, bakalım avuçlarımıza…


Dikensiz gül açıyor mu ?

fertelliyim
12.01.2008, 11:50
Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü.
Kendi kendine:
İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.
"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.



Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:"Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil.Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.


Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve,"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama,"Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol"dedi.

Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve , "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.İnek ;Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor." dedi.

Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.

O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu.Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanınından
geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu.Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.




Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor,zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının
ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.

Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi.Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.
Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.

Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.

Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya ise tehlike bir gün hepimiz içindir unutmayalım

İnternetten Alıntı

altuntas58
12.01.2008, 12:09
İşte kıssadan hisseler hani derlerya bana değmeyen yılan bin yaşasın işte örneği bu hikayede yılan sana değmiyor ama dolaylı yollardan sanada sirayet ediyor neme lazımcılık bizim toplumumuzda oldukca yardımlaşma olayı yeterli olmuyor

Sweetgirl
13.01.2008, 11:20
Bir küp altın; iki güzel insan

ALİ DEMİREL
Geçmiş zamanın birinde bir adam, bir çiftlik evi yapmaya karar verdi. Bunun için güzel bir yer aradı ve aradığı yeri sonunda buldu. Araziyi sahibinden satın aldı. Hemen işe koyuldu. Önce kendine güzel bir ev, daha sonra hayvanları için bir barınak yaptı. Geri kalan arazi üzerine ise meyve ağaçları dikmeye başladı.
Bir gün arazide çalışırken kazmasının ucuna sert bir cisim takıldı. İçinden, “sert bir kaya parçası olmalı” diye düşündü. Ancak biraz daha kazdığında bir de ne görsün! Bir küp altın. Küpü bulunduğu yerden dikkatlice çıkardı. İçinden şunu geçirdi:

- Ben bu araziyi satın aldım; ama içindekileri satın almadım. Bu altınlar arazinin benden önceki sahibinin olmalı. En iyisi ben bu küpü ona teslim edeyim.

Adam hemen araziyi aldığı adamın yanına gittti ve durumu anlattı. Bu altın küpünü adama teslim etti. Adamı dikkatlice dinleyen arazinin eski sahibi şöyle dedi:

- Kardeşim, ben bu araziyi sana içindekileriyle beraber sattım. Bu altın küpü benim değil, senin. Çünkü arazi şu anda sana ait.

Karşı taraftaki adam ise altınları kendisinin alamayacağını söylüyordu. Aralarındaki bu anlaşmazlık uzayınca hakime gitmeye karar verdiler.

Mahkemeye vardıklarında durumu hakime arz ettiler. Hakim öncelikle toplumda böylesi insanların yaşadığı için Rabbine şükretti ve ardından her iki adama da bekâr çocuklarının olup olmadığını sordu. Adamlar şaşırmıştı. Konunun bekâr çocuklarla ne ilgisi olabilirdi ki?

Araziyi satın alan adam,

- Benim bir oğlum var, dedi.

Diğer adam ise,

- Benim de bir kızım var hakim bey dedi. Bunun üzerine hakim sözlerine şöyle devam etti:

- Efendiler! Sizin hakkınızda verdiğim hüküm şu: Çocuklarınızı birbiriyle evlendirin. Bu altınların bir kısmını da onlara düğün masrafları ve düğün hediyesi olarak harcayın. Bir kısmını kendi ihtiyaçlarınız için, geri kalan kısmını da Allah yolunda hizmette kullanın.

Her iki taraf da haklarında böyle bir kararın verileceğini akıllarının ucundan geçirmiyorlardı. Ancak bu karardan iki taraf da oldukça memnun kaldı. Çünkü bu sayede hem aralarındaki ihtilaf çözülmüş hem de akraba olmuşlardı. (Buhari, 3285; Müslim, 1721)




--------------------------------------------------------------------------------


Hikâyeden çıkarılacak bazı dersler

1. İnsan, kul hakkı mevzuunda olabildiğine hassas olmalı. Meşru olmayan her türlü kazanç ancak hasâret getirir. Vücudunun her zerresi haramdan müteşekkil insanların meydana getirdiği toplum hiçbir zaman Cenab-ı Hakk’ın rahmetine liyakat kazanamaz. Bir toplum, kendini değiştirmedikçe de Cenab-ı Hakk onları değiştirmez. Durup dururken aziz bir cemaatı Allah zelil etmez, zelil ettiğini de aziz hale getirmez.

Allah Rasûlü, üzerinde kul hakkıyla musalla taşına yatırılmış bir insanın namazını kılmamıştır. Zira kul hakkıyla giden kendisine rahmetle dua edilme liyakatından mahrumdur. Kul hakkı hangi yol ve ne suretle geçerse geçsin insanın helakine sabep olur. Ahirete kul hakkıyla gidenlerin durumu çok zordur.

İslam, kul hakkına büyük önem vermiştir. Herkesin hesap endişesiyle titrediği kıyamet gününde, hiçbir suale tabi tutulmadan cennete girecek olan şehidin bile hesap vereceği tek husus, “kul hakkı”dır. Onun için her mü’min, üzerinde başkasına ait bir hak varken ölmekten şiddetle kaçınır. Böyle bir inanç, insana kendi kazancına başkalarını ortak etme hasletini de kazandırır. Zira içinde bir başkasının alın teri bulunmayan, hiçbir kazanç yok gibidir. İçinde bir başkasının hakkı olmayan kazanç, beraberinde vicdan huzurunu da getirir. Vicdanen huzurlu bir insan ise, çalışırken daha bir aşk ve şevkle çalışır.

2. İnsanlar bir konuda anlaşmazlığa vardıklarını kendi aralarını bulacak bir hakime gidebilirler. Hakim, her iki tarafı da dinlemeli ve her zaman haklının hakkını hak ettiği ölçüde vermelidir.

UTKUM_58
13.01.2008, 11:34
DUNYADA OYLE INSANIN OLUCAGINA INAMIYORUM.ama kul HAKKINA MUSLUMANKARDESLERIMIZIN DIKKAT ETTIGINE INANIYORUM TSKLER GUZEL YAZI OLMUS

CrSivaslim58
13.01.2008, 12:15
Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır.. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar.. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar.

Fakir olanı biteni anlatır.

Kör, teselli vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder. Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider.

Kör ona karşı çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur. Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde:


- Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlam da senin gözünü açsın, diye dua eder.

Gece olur, körde bir gariplenir bir gariplenirki, o gariplik içersinde gözünden birkaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeğe başlar.

Körün görmesi ile ilgili haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yürekli de duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir:

- Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı.

- Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsınki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı.

- Desene kendime yazık ettim, öyle bir doğanmış ki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın, der ve kıskançlıkla parmağını ısırır.

Dişini gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak dermandır, göz açar. Ancak gönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini ne bilsinler.

CrSivaslim58
13.01.2008, 12:34
Bir akşam geç saatte karanlık sokakta yürürken çalılıkların arkasından boğucu çığlık sesleri duydum. Yavaşlayıp sesi dinlediğimde, duyduklarımın boğuşma sesleri olduğunu anladım. Ağır hırıltılar, yırtılan kumaş sesleriydi bunlar. Bir kızın saldırıya uğradığını fark ettim. Müdahale etmeli miydim? Kendi güvenliğim için endişelenmiştim ve bu gece yeni yolu tercih ettiğim için lanet okudum. Sadece, en yakın telefona gidip polisi mi aramalıyım diye düşündüm. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelmesine rağmen, aklımı başıma almam sadece birkaç saniyemi almıştı. Bu arada kızın sesi gittikçe zayıflıyordu. Hızlı bir şekilde hareket etmem gerektiğini biliyordum. Nasıl bırakıp gidebilirdim?

Sonunda kararımı verdim. Kendi hayatımı riske atsam bile, bu meçhul kıza sırtımı dönemezdim.

Cesur ve atletik bir erkek değildim. Güçlü biri olduğumu söylemek de imkânsızdı. O gücü nereden bulduğumu bilmiyorum; ama kıza yardım etmeye karar verdikten sonra gücümün arttığını hissettim. Çalılıkların arkasına koştum ve saldırganı kızın üstünden çektim. Yere düştük, biraz boğuştuk, sonra da saldırgan benden kurtulup kaçtı.

Ağır ağır soluyarak yukarı tırmandım ve ağacın arkasına çömelmiş hıçkırarak ağlayan kıza yaklaştım. Karanlıkta yüzünü tam seçemiyordum. Onu daha çok korkutmamak için biraz uzaktan konuştum.

"Tamam, geçti" dedim yavaşça. "Adam gitti. Şimdi emniyettesin."

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra, hayret ve şaşkınlıkla şu sözleri duydum:

"Baba, sen misin?"

Sonra da, ağacın arkasından küçük kızım Selime çıktı.

CrSivaslim58
13.01.2008, 13:57
Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor:
Peygamber aleyhisselâm ile beraber yemek etrafında hazır olduğumuz vakit.. Allah’ın Resulü başlamadan önce ellerimizi yemeğe uzatmazdık. Bir defa Resulüllah aleyhisselâm ile beraber yemek etrafında toplanmıştık. Bir cariye, biri tarafından itilircesine gelip elini yemeğe uzatınca, Peygamber aleyhisselâm cariyenin elini tutup onu durdurdu. Ondan sonra bir Arâbî de aynı şekilde itilircesine geldi. Allah’ın Resulü bununda elinden tutup yemeğe başlamasına mani oldu ve şöyle buyurdu:

— Muhakkak ki şeytan, Allah’ın ismi anılmamak, yani besmele çekilmemek suretiyle yemeği kendisine helâl kılmaya gayret eder. Bu sebeple bu cariyeyi getirdi ve besmele çektirmeden yemeğe başlatarak, bunun vasıtasıyla yemeği kendisine helâl kılmak istedi. Bunun için cariyenin elinden tutup yemeğe başlamasını önledim. Sonra, aynı sebeple şu ârâbiyi getirdi. Onun da elinden tutup yemeğe başlamasına mani oldum. Hayatımı kudreti ile tutan Allah’a yemin ederim ki, cariyenin eli ile birlikte şeytanın da eli elimde idi.
(Müslim, Ebû Davud, Neseî)
Hazreti Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor:
Resülullah aleyhisselâm sahabîlerinden altı kişi ile beraber yemek yiyordu. Bu arada bu ârâbî geldi ve iki lokma yedi. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm:
— Eğer şu ârâbî besmele ile yemiş olsaydı yemek hepinize yeterdi, buyurdular.
(Tirmizî)

FurkaN
14.01.2008, 22:58
Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki bir toplantıya katıldığında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp âniden yerinden fırladı ve ‘eyvah mahvoldum’ gibilerden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi. Bir anda buz gibi bir hava esti içeride.

Şirket sahibi, çok babacan insandı. Toplantıyı bir bıçak gibi kesip:

-Bu işte bir bit yeniği var, dedi. Mühendise kötü birşeyler oldu. Dikkat edin, canına kıyabilir.

Şirket çalışanları, müdürün ne kadar tecrübeli olduğunu bildiklerinden, hep birlikte yerlerinden fırladı. Sekreterlerden biri, mühendisin okuduğu gazeteye bakarak:

-Biliyorsunuz ki bugün borsa tepetaklak geldi, dedi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı.

Bir başkası:

-Faiz veya repo da olabilir, diye araya girdi. Yüzde ikiyüz sınırı aşıldı.

Diğeri, kendinden emin bir tarzda:

-Dün dolar bozduracağını söylemişti, dedi. Bugün döviz âniden yükseldiği için, milyarlarca lira zarar etmiş olmalı.

Şirketin muhasebe müdürü:

-Kesinlikle yanılıyorsunuz, diye lafa karıştı. Daha üç gün önce avans çekmişti. Paralı insan böyle bir şeyler yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir.

Kadın sekreterlerden biri:

-Öyledir öyledir, diye atıldı. Hanımına geçen gün rastlamıştım, çok suratsız biriydi.

Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken, şirket müdürü,:

-Konuşmakla vakit kaybetmeyelim, diye gürledi. Her an bir tabanca sesi gelebilir içerden..

Müdürün sözleri, ortalığı tekrar karıştırdı. Şirkette ne kadar çalışan varsa, mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey, etrafındakileri bir el işaretiyle susturduktan sonra, yumuşak bir sesle:

-Mühendis beyyy!.. diye seslendi. Benim canım kardeşim, sakın bir çılgınlık yapma. Biliyorsun ki bu dünya fânidir. Bir gün zaten öleceğiz, değil mi?

Mühendisin bulunduğu oda müstakil olduğu için başka bir mekana bağlanmıyordu. Bu yüzden de herkes, onun içeride olduğundan emindi. Oda kapısı da özel olarak izole edildiği ve iki adet çelik levhadan yapıldığı için bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu. Bu arada itfaiyeye haber verildi, altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek, adamın aşağı atlaması için duaya başladılar. Mühendis bey, on beş dakika sonra kapıyı açtı. Yüzü ışıl ışıldı ve neler olup bittiğinden habersiz görünüyordu. Kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında:

-Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fâni olduğundan, bu iş ihmale gelmez.

leblebi82
14.01.2008, 23:05
Keraate girmeden kurtarmış namazı desene. Teşekkürler..:)

Sweetgirl
15.01.2008, 20:59
Adamin biri terasta dinlenirken bir bakar ki, köpegi agzinda birseyi yerde sürüklüyor. Yanina gidince birde ne görsün?
Bu, komsunun kizinin cok sevdigi tavsani degilmi?... Adam hemen ise baslar. Tavsanin ölüsünü güzelce bir yikar, tarar ve kurutur.
Sonrada kendi köpegi öldürmemis de, tavsan kendiliginden ölmüs sanilsin diye, citin üstünden komsusunun bahcesine atlayip, tavsani kafesine yerlestirir.
Aksama dogru, herzaman oldugu gibi komsu arabasi ile bahceye girer. Arabadan inen kücük kiz, hergün alistigi sekilde tavsanin kafesine dogru kosar. Ama bir metre kadar yaklasinca, birdenbire: "BAAAAABAAAAAAA!...." diye avazi ciktigi kadar bagirmaya baslar.
Babasi hemen kosar. Bizim adam daha iyi komsu rollerinde cite yaklasip: "Hayrola komsum? Kötü bir durummu var? Yardima ihtiyacin varmi?" diye sorar. Kizin babasi cok sinirli bir sekilde cevap verir:
"Nasil bir zihniyettir ki, dün gece ölen kizimin tavsanini gömüldügü yerden cikarip yikayarak tekrar kafese neden koymuslar. Anlamak mümkün degil.....!!!"

fertelliyim
15.01.2008, 21:11
DOSTLUK

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı
yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar

"BUGÜN EN IYI ARKADASIM BANA BIR TOKAT ATTI."

Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

"BUGÜN EN IYI ARKADASIM BENIM HAYATIMI KURTARDI."
Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun.NEDEN?
Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:"Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey
yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin."
"INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN."
Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir. Bu sözleri hiç unutamayacağınız kişilere gönderiniz ve bu sözleri size gönderen kişiye de göndermeyi unutmayınız. Bu onları asla unutmayacağınızı bilmelerini sağlayan bir mesajdır.

Eğer kimseye göndermediyseniz bu demektir ki telaş içindesiniz ve dostlarınızı zaten unutmuşsunuz.

züleyha1990
15.01.2008, 22:08
vallahi süper zaetn şu dini haikayelere bayılıyorum çok teşeşkkür ederim

altuntas58
15.01.2008, 22:24
Kısadan hisseler çok güzel bir hikaye emeğinize sağlık

UTKUM_58
15.01.2008, 23:55
EVET COK GUZEL EMEGINE SAGLIK FURKAN KARDESIM

FurkaN
16.01.2008, 23:22
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
- Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
- Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
- Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
- Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim...

FurkaN
16.01.2008, 23:27
Efendim, talebenin biri maneviyat dersi aldığı hocasından öylesine çok istifade eder ki bir ara insanların manevi durumunun yazıldığı yer olan (Levh–i mahv ve isbatı) dahi keşfedecek hale gelir. Bakar ki hocasının ismi şakiler arasında yazılıdır. Yani cehennemlikler listesindedir hocası. Çok üzülür hocasının bu durumuna da bir ara yutkunarak anlatır keşfini.

– Hocam der maalesef durumunuza vakıf oldum. İsminiz şakiler defterinde yazılıdır!.

Hocası acı bir tebessümle cevap verir:

– Oğlum der sen bugün görmüşsün, ben tam kırk yıldır görüyorum o yazıyı!.

Öğrencisi hayret eder:

– O halde der, nasıl ümitsizliğe düşmüyor da yine tam bir sebatla devam ediyorsunuz?

Hocasının cevabı kesin:

– Ne yapayım evladım, gidecek başka kapım mı var?

Şu gerçekleri ilave eder sözlerine:

– Biliyorum ki der O, yanlış yazı yazmaz. Bir insan neye layıksa onu yazar!. Demek ki benim layığım şimdilik budur. Ben halimi değiştirir de iyiye layık olursam yazı da halime göre değişir, iyi yazılabilir. Onun için iyiye layık hale gelmeyi bekliyor, ümidimi yitirmiyorum.

O sırada öğrenci bakar ki yazı değişmiş cehennemlikler listesinden çıkarılan hocası cennetlikler listesine yazılmış. Şöyle deniyor yazıda.

– Bu sebatı hürmetine onu artık şakiler listesinden çıkarıp saidler listesine kaydettik. Sebatıyla buraya layık olduğunu gösterdi, biz de adaletimizle onu layık olduğu yere yazdık!

Sweetgirl
17.01.2008, 00:45
bu güzel paylasimin icin cok sagol furkan
emegine saglik

UTKUM_58
17.01.2008, 00:47
emegine saglik furkan harika yazilarin icin tsk

Sweetgirl
17.01.2008, 00:52
güzel bir hikaye
zevkle okudum
paylasim icin cok sagol

UTKUM_58
17.01.2008, 00:55
guzel bir hikaye zevkle okudum paylasim icin cok saol

Sweetgirl
17.01.2008, 13:08
maalesef gün gectikce dünyaya neden geldigimizi untuyor
sadece dünya mesaketleri ile ugrasiyoruz
sonrada yok zamanim yokturda ondan....
bin türlü sebepler bulmaya calisiyoruz....


bu güzel paylasimin icin cok tesekkürler FurkaN
emegine saglik

Sweetgirl
17.01.2008, 13:14
-Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fâni olduğundan, bu iş ihmale gelmez.


fazla söze ne gerek var
bu cümle yetiyorda artiyor bile

herzamanki gibi yine emegine saglik :D

...FuZuli...
17.01.2008, 15:52
yanı kopardıkları yaygaraya degmemıs oyle mı ? :D

...FuZuli...
17.01.2008, 15:54
emegıne saglık..guzel olmus..
;)

gürün_güzeli
17.01.2008, 16:03
okurken tüylerimiz diken diken oldu emeğine sağlık furkan

gürün_güzeli
17.01.2008, 16:21
fazla söze ne gerek var
bu cümle yetiyorda artiyor bile

herzamanki gibi yine emegine saglik :D

aynen katılıyorum sana sweetgirl şuan kalkıp namaz kılıcam:)

sonbahar5803
17.01.2008, 16:31
Bazen hatırlamak lazım sadece bu dünya için yaratılmadığımızı...

Hatırlattığın için Allah razı olsun.

CrSivaslim58
17.01.2008, 17:00
sagol furkan kardesgüzel bir hikaye

FurkaN
20.01.2008, 10:18
İblis, bütün şeytanlarla büyük bir toplantı düzenledi. Ve onlara dedi ki:

"Biz Müslümanları camiye gitmekten alıkoyamıyoruz. Onları Kur'an okumaktan ve doğru isler yapmaktan da alıkoyamıyoruz. Ayrıca onları sürekli Allah'ı ve Resulü Muhammed'i düşünmekten de alıkoyamıyoruz.
Onların Allah ile bağlantıları çok güçlü kıramıyoruz. Öyle ise bırakın onları camilere gitsinler, bırakın
birlikteliklerini ve dayanışmalarını sürdürsünler. Fakat onların zamanlarını calin.!!! Böylelikle onlar
Allah'ı ve Resulü Muhammed'i düşünecek, bağlantılarını güçlendirecek zaman bulamasınlar. İste sizden
istediğim bu' dedi İblis.

"Gün boyunca Allah'ı düşünecek bağlantılarını geliştirecek zamanları olmasın, onları sürekli meşgul edin."
Şeytanlar bağırdı: "Bunu nasıl yapabiliriz ki?"

"Onların akıllarını sürekli küçük detaylar ile meşgul edin" diye cevapladı İblis. "Onları sürekli harcamaya teşvik edin, harcasınlar, harcasınlar, harcasınlar, sonra da borçlansınlar, borçlansınlar. Hanımları uzun saatler evin dışında çalışmaya teşvik edin, ayni zamanda erkekleri de haftada 6-7 gün günde 10 - 12 saat çalışmaya teşvik edin. Böylece onların kendilerine ve ailelerine ayıracak hiç bos zamanları kalmasın.
Onları çocukları ile vakit geçirmekten alıkoyun, evde bile islerinin baskısını üzerlerinde hissetsinler.
Kafalarını öyle meşgul edin ki onlar, onları Allah ile birlikte olmaya çağıran küçük sesleri bile
duyamasınlar.

Onları sürekli müzik dinlemeye teşvik edin; evde,iste hatta araba sürerken bile radyo, teyp, CD dinlesinler. Evlerinde TV, VCD, CD ve bilgisayar sürekli acık olsun. Hatta restoranlarda alışveriş
merkezlerinde bile sürekli müzik çalsın. Bu onların akıllarını sürekli meşgul eder. Böylece Allah'ı ve
Resulü Muhammed'i düşünecek hiç vakitleri kalmaz.

Masalarında, sehpalarında sürekli gazeteler,magazinler olsun, bunlardaki haberlerle 24 saat akıllarını meşgul edin. Hatta araba sürerken zamanlarını çalmak için reklam panolarını kullanın. Onların mailbox'larını reklamlar, saçma sapan mektuplar, junk mailler,sipariş katalogları ile doldurun ki temizlemek için zaman harcasınlar.

Güzel çekici modellerinresimlerinin magazinlerin kapaklarında, TV ekranlarında sürekli görünmesini sağlayın ki erkekler gerçek güzelliğin bu olduğuna ve de diş güzelliğin çok önemli olduğuna inansınlar, zamanla karılarını beğenmez olsunlar.

Hanımların çok yorgun olmalarını sağlayın, öyle ki kocalarına sevgilerini gösteremesinler. Sürekli basları ağrısın. Eğer kocalarına sevgilerini ve ilgilerini gösteremezlerse onlar da mutluluğu dışarıda başka yerlerde aramaya başlasınlar. Bu da ailelerin daha çabuk dağılmasına sebep olur.

Onlara anlamsız saçma hikayelerle dolu kitaplar verin ki çocuklarına yasamın gerçek anlamını ve imanı anlatacak yerde onları okusunlar. Onları çok meşgul edin ki dışarıya çıkıp doğayı inceleyip Allah'ın yarattıklarından ders almalarına engel olun. Doğanın mükemmelliğini, Yaratılısın ne kadar mükemmel
olduğunu anlayamasınlar. Onları kapalı alanlara, oyunlara, konserlere, sinemalara gitmeleri için teşvik
edin ki doğa ile birlikte olmaya vakit bulamasınlar.

Onları sürekli meşgul edin. Eğer olur da kendi gibi düşünen arkadaşlarıyla bir araya gelirlerse onları
dedikodu etmeye teşvik edin. Öyle şeyler konuşmalarını sağlayın ki aralarında ihtilaf çıksın ve ayrılırlarken
dargınlıklar olsun. Hayatlarının o kadar güzel ve mükemmel olmasını sağlayın ki Allah'ı ve O'nun gücünü
düşünecek durumda olmasınlar. Her şeyi kendilerinin elde ettiğine ve de kendi güçleri ile bu mükemmel
hayata sahip olduklarına inansınlar. Sağlıklarına ve elde ettikleri nimetlere şükretmek ihtiyacı
duymasınlar."

İste büyük plan bu. Şeytanlar Müslümanları her yerde meşgul etmeye, telaşla koşuşturmaya çalışıyorlar. Öyle ki Allah'ı düşünecek hatta ailelerine ayıracak küçücük zamanları dahi kalmasın. Diğer Müslümanlar ile Allah'ın gücünü Onun Resulü Muhammed'i konuşacak zamanları kalmasın . Peki sizce şeytan bu görevinde başarılı oluyor mu ? Siz karar verin...

BUSY (meşgul) anlamı, sakin Being Under Satan's Yoke(şeytanin etkisi altında olmak) olmasın?
Eğer çok meşgul değilseniz bu yazıyı insanlarla paylaşınız lütfen.

Sweetgirl
23.01.2008, 12:22
ALİ BUDAK
Bir baba ile kızı dertleşiyormuş. Kız babasına, çok sıkıntı çektiğinden, sorunlarla baş edemediğinden bahsetmiş. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve “Gel, sana bir şey göstereceğim!” diye kızını mutfağa götürmüş.
Ünlü bir aşçı olan baba, ocağa üç tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Sonra masaya 2 tane tabak bir tane de boş bardak koymuş.
İlk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Sonra pişmiş yumurtayı diğer tabağa koymuş. Sonra da suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşalttıktan sonra kızına dönerek, – Kızım ne görüyorsun?
Kızı “Havuç, yumurta ve kahve.”
Kızını masaya iyice yaklaştıran baba bunlara daha yakından bakmasını istemiş. Kızının şaşkınlığını gören baba, anlatmasına devam etmiş:
– Havuç haşlandığı için yumuşak bir hal aldı. Yumurta, artık pişmekten içi katılaşmış sert bir hale geldi. Kahve ise, (bir yudum alarak) harika olmuş. Tadı da çok hoş.
Kız, iyice şaşırarak,
“Baba, bunu bana niçin gösteriyorsun?” diye sormuş.
“Bak” demiş babası, “Hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi; ama kaynatılınca yumuşadı, güçsüzleşti, çözüldü. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi; ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu. Fakat ısıtılınca ne oldu; bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar ve suyu “eşsiz tad”da bir kahveye çevirdiler.” Ve kızına, “Kızım sen hangisisin?” diye sormuş adam. “Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Havuç gibi sıkıntılara, problemlere rastgelince çözülüyor musun, benliğini koruyamıyor musun? Yoksa yumurta gibi katılaşıyor, başta kendin olmak üzere kimseye faydan dokunmuyor mu? Yoksa sen kahve misin? Kendini bitirmek uğruna, kendini ateşe atma pahasına diğer insanlara mutluluk veren, huzur veren, ağızlarına lezzet veren bir sevgi kaynağı mısın? Karar ver yavrucuğum ve bence sen bir kahve ol hayatta. Kahve bulunduğu çevreyi değiştirir, mutluluk soluklarını etrafına yayar. Başkalarının yaşaması uğruna kendini feda et ve bundan sonsuz mutluluk duy...


Peki dostlar biz hangisiyiz acaba?


ben kesinlikle kahveyim :D

Sweetgirl
23.01.2008, 17:24
ALİ BUDAK

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabiliyormuş.
Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde efendisinin evine sadece 1,5 kova su götürebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getirebiliyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:
“Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
“Neden?”
diye sormuş sucu.
“Niçin utanç duyuyorsun ki?”
Kova cevap vermiş.
“Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.”
Sucu şöyle demiş kovaya: “Efendimin evine dönerken yolun kenarındaki çiçeklere dikkat etmeni istiyorum.”
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanında renk renk gülleri ve çeşitli çiçekleri görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için yine kendini kötü hissetmiş ve sucudan tekrar özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş: “Yolun sadece senin tarafında güller ve çiçekler olduğunu ve diğer tarafta hiç çiçek olmadığını fark etmedin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla efendimin sofrasını süsleyebiliyorum. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”
Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Bizler aslında bir yönüyle çatlak kovalarız. Allah’ın büyük kainatında hiçbir şey zayi edilmez. Kusurlarımızdan korkmayalım. Onları sahiplenelim... Kusurlarımızda gerçek gücümüzü bulduğumuzu bilirsek eğer, biz de güzelliklere vesile olabiliriz. Zira, kusurlarımız olmasaydı tövbe etmemizin bir manası olmazdı.

altuntas58
23.01.2008, 17:31
Hikayeler çok güzel emeğinize sağlık paylaşımlarınız için çok sağolun

serkanka58
23.01.2008, 17:44
emeğiniz ve paylaşımınız için teşekkürler

CrSivaslim58
23.01.2008, 18:07
cok cok güzel hikayeler düsünmüssünüz.:):):):):):):)

FurkaN
24.01.2008, 13:44
Hz. Ali efendimizin ağabeyi Cafer b. Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti.

Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü.

Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.

Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı.

Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi.

Kalkıp, yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:

“Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?”

Köle sıkılarak cevap verdi: “İşte bu üç parça ekmek.”

“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”

“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”

“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”

“Oruç tutacağım.”

Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu.

Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı.

Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi:

“Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.”

Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda,

bu olayı anlatır ve, “Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin.” :dediklerinde, şu karşılığı verirdi:

“Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını...”

FurkaN
24.01.2008, 14:02
Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır.

Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler

ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler.

Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar.

Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar.

Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir.

Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır...

Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der.

Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir.

Bu da geçer...”




Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer.

Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder.

“Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır.

Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır.

Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan

Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır.

Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder.

Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır...

Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır:


“Üzülme... Unutma, bu da geçer...”



Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer.

Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu

en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır.


Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır:


“Bu da geçer...” Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar.

Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır:

“Bu da geçer.”

Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider.



Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar.

Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır...

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister.

Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine

kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın...


Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz.

Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler.

Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir.


Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu.

Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır:


“Bu da geçer” yazmaktadır.

altuntas58
24.01.2008, 14:02
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda,
bu olayı anlatır ve, “Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin.” :dediklerinde, şu karşılığı verirdi:

“Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını

Kıssadan hisseler çok anlamlı bir hikaye paylaşımın için teşekkürler

Sweetgirl
24.01.2008, 14:03
bu güzel paylasim icin cok tskler furkan

biz elimizdekinin bir kismini bir fakir insana bile vermezken
bir köle elindeki herseyini hemde bir köpege veriyor....
daha ne denilebilirki....

ceylankimya
24.01.2008, 14:36
Furkan gardaş ALLAH razı olsun çok güzel olmuş...

altuntas58
24.01.2008, 14:55
Evet BUDA GECER Her Asırın,her Senenin,her Ayın,her Haftanın,her Günün,her satin,dakikanın,saniyenin gectiği gibi kısaca ömrümüzün gectiği gibi Paylaşımın için sağol kardeşim
BUDA GECER

fertelliyim
24.01.2008, 17:55
Bu konuda gecer her şeyin gectiği gibi en basidi benim gecmişim ömrümden 34 yılın gecmesi gibi Buda Geçer.

Eline Yüreğine sağlık

CrSivaslim58
28.01.2008, 15:57
tesekürller payllasim icin saol

FurkaN
13.02.2008, 22:03
Adam, pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için pijamalarını giyer ve eline gazetesini alır. Düşüncesi, bütün gün miskinlik yapıp evde oturmaktır.Tam bunları düşünürken oğlu koşarak gelir ve sinemaya ne zaman gideceklerini sorar. Baba, oğlunu bu hafta sonu sinemaya götürmeye söz vermiştir ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahaneyle oğlunu başından savmak ister.Birden, gazetenin promosyon olarak verdiği dünya haritası gözüne ilişir.Önce dünya haritasını keserek küçük parçalara ayırır ve oğluna,eğer bu haritayı birleştirip düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim der. İçinden de, oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen, bu haritayı akşama kadar düzeltemez der.Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak gelir.“Baba haritayı düzelttim, artık sinemaya gidebiliriz! der.Adam önce oğlunun söylediğine inanamaz. Ama haritanın tamamlandığını görünce, hayretler içinde bunu nasıl yaptığını sorar. Çocuk şu cevabı verir:

Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya da kendiliğinden düzeliverdi.

Sweetgirl
14.02.2008, 11:19
Hiç düşündünüz mü? Anlaşan, anlaştıran insan mısınız?

AHMED ŞAHİN
Kâmil, olgun mü’min, anlaşmazlığa düştüğü yerde, dayatmayla, inatla iş yapmaz. Fanatiklik ve körükörüne inat bir mü’minin vasfı değildir. Mü’min, muhataplarıyla doğru ve helal yoldan anlaşmaya çalışır.
Size bir soru: Evde ve sokakta kendi görüşümüzü kabul ettirmek için olanca ısrarımızla direniyor muyuz? Yoksa, bizim görüşümüzün kabul görmediği yerlerde yine de bir anlaşma yolu arıyor, bir uyumlu insan örneği verme gereğine inanıyor muyuz? Yani eninde sonunda anlaşan-anlaştıran insan olmayı tercih ediyor muyuz? Böyle bir uyum ölçümüz var mı bizim?

- Bence, anlaşmazlıklara maruz kaldığımız yerlerde inanmış insanlara mahsus uyum ölçümüz vardır bizim. Hem de bu uyum ölçüsünü Peygamberimiz vermiştir bizlere. Kitaplık çaptaki tek cümlelik hadisinde şöyle buyurmuştur Efendimiz:

- ‘Mümin, anlaşan, anlaştıran insandır!..’ Evet, kamil ve olgun mümin, anlaşmazlığa düştüğü yerlerde dayatmayı, inadı tercih etmez. Fanatik ve iddiacı biri görüntüsü vermeye yönelmez. Ne pahasına olursa olsun kendi dediğini kabul ettirme inadını sürdürmez..

- Ya ne yapar? Fedakârlıkla da olsa muhataplarla anlaşmayı, anlaştırmayı, işi tatlıya bağlamayı, helalleşerek halletmeyi esas alır. Çünkü kendisi mümindir. Mümin ise Efendimiz’in tarifiyle:

- Kendisi anlaşan, başkalarını da anlaştıran adam, demektir. İnanmış insanın vazgeçilmez uyum özelliği ve güzelliğidir bu anlaşma ve anlaştırma vasfı..

Olgun müminin sevimli yanını böyle tarif eden Efendimiz, sevimsiz yanını da hadisin devamında şöyle ifade buyurmuştur: “Anlaşmayan ve anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur!” Evet, anlaşmayan, anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur.

Sözü daha fazla uzatmadan Efendimiz’in (sas) iki mümin arasındaki bir anlaşmazlığı nasıl anlaştırarak tatlıya bağladığına bakalım..

Sahabenin ileri gelenlerinden Kab bin Malik ile İbni ebi Hadred, Mescid-i Saadet’e namaza gelmişlerdi. Ancak Kab’ın ötekinde alacağı vardı. Hazır yan yana gelmişken Kaab, alacağı parasını istedi. Borçlu da henüz eksiğini tamamlayamadığından hemen veremeyeceğini ifade etti. Derken gürültü Resulüllah’ın hanesinden duyulacak kadar yükseldi. Evinin mescide bakan penceresinden perdeyi kaldırarak boynunu uzatıp iki tarafa da bakan Resulüllah, iki mümin arasında bir alacak verecek anlaşmazlığı olduğunu anladı. Müminler arasındaki anlaşmazlıklar müminlere mahsus şekilde mutlaka bir anlaşma anlaştırma ile sonuçlanmalıydı. Bu, kamil müminin vasfıydı. Bunun için de gücü yeten tarafın birazcık fedakârlığı gerekirdi. Bu yüzden Efendimiz, alacaklı olan Kab bin Malik’e, sağ elinin şehadet parmağını yukarıya doğru dikerek ortasından bölme işareti yaptıktan sonra, ‘Alacağının yarısını bağışla, sen bunu yapabilirsin, durumun böyle bir fedakârlığa müsaittir.’ tavsiyesinde bulundu. Kab, kamil müminin vasfını bildiğinden anlaşmaz mümin durumuna düşmek istemiyordu. Hemen cevap verdi:

- Başım gözüm üstüne ya Resulallah. Alacağımın yarısını bağışlayarak anlaşan mümin olmayı tercih ediyorum!

Bundan sonra da borçlu İbni ebi Hadred’e işaret eden Efendimiz; “Kalk git, sen de kalan borcunu getirip hemen öde. Senin de buna gücün yeter artık”, buyurdu.

- Hemen ödüyorum ya Resulallah, bu kadarını zaten hazırlamıştım, anlaşmaz mümin durumuna düşmekten Allah’a sığınırım, dedi. Böylece gürültülü bir anlaşmazlık, anında sakin bir anlaşmayla sona erdi.

Efendimiz buyurdu ki: - “Mümin anlaşan, anlaştıran insandır.” Arkasından da ekledi:

- Anlaşmayan, anlaştırmak için gayret göstermeyen müminde hayır yoktur! Bunu böyle bilin!

- Ne dersiniz, evde ve sokakta biz ne haldeyiz?. Anlaşan, anlaştıran mümin örneği mi veriyoruz? Yoksa aksiliklerin ve inatçılığın numunesini mi teşkil ediyoruz? Bir düşünsek, nefs muhasebesi yapsak mı?

FurkaN
14.02.2008, 12:18
Allah razı olsun güzel paylaşım....

Ahmed Şahin her zaman takip ettiğim bir yazardır....

puar
14.02.2008, 12:30
maalesef gün gectikce dünyaya neden geldigimizi untuyor
sadece dünya mesaketleri ile ugrasiyoruz
sonrada yok zamanim yokturda ondan....
bin türlü sebepler bulmaya calisiyoruz....


bu güzel paylasimin icin cok tesekkürler FurkaN
emegine saglik

senin düşündüğünü eminim hepimiz düşünyoruzdur...ama uygulamaya gelince elimzde koskocaman bir 0000000000 :(

puar
14.02.2008, 12:32
Bu arada yanılmıyorsam sen yazmıştın padişah la adamın birin dere kenarındaki diyologu vardı onuda sen bul diye sivasspor.comda bulursam burayada taşırım.

puar
14.02.2008, 12:36
buldum buyrun....

Çok bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına Baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir
adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
Padişah, ihtiyarı selamlamış:
-Selamünaleyküm ey pir-i fani...
-Aleykümselam ey serdar-i cihan...
Padişah sormuş:
-Altılarda ne yaptın?
İhtiyar cevap vermiş:
-Altıya altı katmayınca,otuz ikiye yetmiyor...
Padişah gene sormuş:
-Geceleri kalkmadın mı?
İhtiyar cevaplamış:
-Kalktık... Lakin, ellere yaradı...
Padişah gülmüş:
-Bir kaz göndersem yolar mısın?
İhtiyar cevaplamış:
-Hem de cıyaklatmadan...
Padişahla Baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah
Baş vezire dönmüş:
-Ne konuştuğumuzu anladın mı?
Baş vezir cevaplamış:
-Hayır padişahım...
Padişah sinirlenmiş:
-Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.
Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere
kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
İhtiyara sormuş:

-Ne konuştunuz siz padişahla...
Adam, baş veziri şöyle bir süzmüş:
-Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.
Baş vezir, yüz altın vermiş.
-Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah
olduğunu.
İhtiyar cevaplamış:
-Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.
Vezir kafasını kaşımış.
-Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?...
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
-Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da
kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
Vezir bir soru daha sormuş...
-Geceleri kalkmadın mı ne demek?
Adam bir yüz altın daha almış.
-Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına
yaradılar, dedim...
Vezir gene kafasını sallamış.
-Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...
İhtiyar gülmüş ve:
-Onu da sen bul... demiş...

serkanka58
18.02.2008, 09:35
Çiçekle suyun hikayesi

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye...


Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.



Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.



Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.



Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...



Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.



Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...


Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye... Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."



Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki:



"Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.



Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

serkanka58
18.02.2008, 09:36
Maymun tuzağı

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.

Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.

>> Joseph Goldstein
"The experience of Insight"dan

serkanka58
18.02.2008, 09:37
Affın erdemi

Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen, son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir süre sonra, genç adam, uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki, ne ziyaretine gelmişler, ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini, cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.

Ailesinin işini kolaylaştırmak için, kendilerine mektup yazıp, tren kasabanın eteklerindeki
çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse, raylara
yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini
istemiyorlarsa, hiç bir şey yapmayacaklar, o da trende kalıp Batıya gidecek, belki de bir serseri olacakmış.

Tren, kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki, pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş. Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş,

" Şuraya bak " demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. " Her şey yolunda, bütün ağaç bembeyaz kurdelelerle bezenmiş ".

O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar, adeta, birden dağılmış, kaybolmuş.

"Affetmezseniz, sevemezsiniz. Sevgisiz hayat ise anlamsızdır"

serkanka58
18.02.2008, 09:38
Cam tavan sendromu

Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görür. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır ama başlarını tavandaki cama çarparak düşer. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar başlarını cama vururlar.

Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çeker.

Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıplamamayı öğrenir.

Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplar!

Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.

Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı "hayat dersi"ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçamazlar.

Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel varlığını sürdürmektedir.

Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini gösterir.

Buna "cam tavan sendromu" denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.

Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir.

Yapabileceğin, yapabileceğini düşündüğün kadardır.

serkanka58
18.02.2008, 09:40
Lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir öneride bulunur.
-Affetme üzerine bir hayat deneyine ne dersiniz?
Yanıt olumlu olunca devam eder;
- O zaman der, yarın hepiniz bir büyük plastik torba ve beşer kilo patatesle geleceksiniz.


Ertesi gün sınıfta her öğrencinin önünde torbaları ve patatesleri gören öğretmen, deneyin ne olduğunu anlatır.

- Şimdi herkes bugüne dek affetmeyi reddettiği her bir kişi için bir patates alsın ve üzerine o kişinin adını yazsın. Sonra da üzerine isim yazdığı patatesleri torbaya koysun.

Kimi öğrenci iki, kimi üç, kimi on on beş patatesi torbalarına koyduktan sonra öğretmen son şartını açıklar;

- Herkes torbasını bir hafta boyunca yanından hiç ayırmayacak. Nereye giderse oraya sırtında taşıyacak.

Aradan iki üç gün geçmeden öğrenciler homurdanmaya başlar. En fazla homurdananlar da torbasında en fazla patates olanlardır haliyle:

- Hocam, vallahi belimiz koptu... Yorgunluktan kımıldayacak halimiz kalmadı...

Öğretmen, şikâyetlerin had safhaya varması üzerine:

- Tamam çocuklar der, her ne kadar bir hafta dolmadıysa da hayat deneyimiz sona ermiştir.

Ardından açıklama yapar:

- Görüyorsunuz ki affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi, ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir."

>> Melih Aşık / Milliyet (27.8.2006)

serkanka58
18.02.2008, 09:41
Vasiyet ve akıl

Ölmek üzere olan yaşlı bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak, onlara vasiyetini açıklar:
"Oğullarım, ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 ineği paylaştırmak istiyorum.
İneklerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum" der.


Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının arzusu uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler.

Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. İnekleri bir türlü babalarının istediği gibi pay edemezler.

Çünkü 17 sayısı ne 2'ye, ne 3'e, ne de 9'a tam olarak bölünebilmektedir.

"Bu işin üstesinden ancak köyün deneyimli, yaşlı bilgesi gelir" diye düşünür, ona danışırlar.

Bilge kişi: "Benim bir ineğim var, onu da alıp, yeniden hesap yapın" bakalım der.

Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 ineği pay etmeye girişirler.

Önce ikiye bölerler, büyük oğul 9 ineklik payını alır.

Sonra üçe bölerler, çıkan 6 ineği de ortanca oğul alır.

Daha sonra dokuza böldüklerinde 2 ineği de küçük oğul alır.

Ama, bütün inekleri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir inek kalır yine!

Oğullar bu duruma da bir çözüm getirmesi için yaşlı bilgeye yeniden başvururlar.

Bilge kişi güler ve: "İyi öyleyse" der. "Sorununuz çözümlendiğine göre, ben de ineğimi geri alayım."

serkanka58
18.02.2008, 09:45
Kırlangıç
Günlerden bir gün diyelim ki bir yaz...
Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş. Ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş:
"Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım."
Adam, "Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiç bir kuş adama aşık olur mu?..."
Kırlangıç bir süre sonra tekrar gelmiş:


”Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yaşar gideriz...”

Adam yine: "Olmaz alamam...Git başımdan!" diye cevap vermiş.

Zaman geçmiş... Sonbahar yaklaşmış... Kırlangıç üçüncü ve son defa penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:

"Lütfen beni içeri al... Artık soğuklarda başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece... beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar seni neşelendirir sana yarenlik ederim. Hem sende benim gibi yalnızsın..."

Adam, "Git derhal başımdan!... Ben yalnız kalırım" demiş ve kuşu kovmuş... Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş... Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş:

"Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık” demiş kendi kendine ve çok pişman olmuş. Pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Kendi kendine, "Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim” demiş.

Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlarda gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna.... Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demiş:

”Kırlangıcın ömrü altı aydır.”

Hayatta bazı fırsatlar vardır, ömründe bir defa eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider... Hayatta bazı insanlar vardır, ömründe bir kez karşına çıkar ve fark edemezsen, değerini bilemezsen, uçup gider... Ve asla geri gelmezler... Dikkatli olun... Farkında olun... Ve bir düşünün acaba kaç kırlangıcı kovaladınız pencerenizden bugüne değin...

serkanka58
18.02.2008, 09:49
Mucize
Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George’nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu.
Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:
“Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir”


Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimdeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp , köşedeki eczaneye gitti. Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally’nin beklediğini görünce “Evet, ne istiyorsun söyle bakalım” dedi. “Biraz acele et, gördüğü gibi beyefendiyle ilgileniyorum” diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.

Sally “Kardeşim…” dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: “Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum.“ Eczacı Sally’e bakarak “Anlayamadım” dedi. “Şeyy, babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ dedi, bir mucize kaç paradır bayım?”

Eczacı Sally’e sevgi ve acımayla baktı bu kez: “Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım” dedi. Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak “Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli” dedi.

Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’e dönerek “Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım” diye sordu. “Bilmiyorum” dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: “Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ve ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ deyince ben de paramı alıp buraya geldim.”

“Ne kadar paran var?” diye sordu iyi giyimli adam. “Bir dolar ve onbir sent” dedi Sally. “Ve dünyadaki tüm param bu!”

“Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para” dedi, iyi giyimli adam. Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’nin elini tutarak “Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?” diye sordu. “Küçük kardeşin ve aileni tanımak istiyorum” dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.

Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hala yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı.

Anne “Hala inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum” dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu:

“Tam tamına bir dolar ve onbir sent!”

:) Teşekkürler Lati…

UTKUM_58
18.02.2008, 09:51
ZAMANINDA BIRTANE SEHIRDE COK ZENGIN BIR ADAM VARMIS PARASI PULU HERSEYI VARMIS; BIRTANEDE OGLU VARMIS OGLUNU COK SEVERMIS; OGLAN BUYUMUS YETISMIS BABASINA DEMISKI BABACIM SEN CENNETLIKSIN DEMIS

BABASIDA OGLUNA DÖNÜP DEMISKI UMAMIYORUM OGUL UMAMIYORUM DEMIS :D

Arif Coşkun
18.02.2008, 10:45
Bir gün uçakla bir yere gitmek ister.Uçak biletini alır kalkma saati yaklaşır tam kabinden geçerken gizli bir ses sakın binme uçak düşecek der,çevresine bakar kimseyi göremez ama içine bir kuşku düşer,uçağa binmekten vazgeçer evine döner ve ertesi gün haberlerde uçğaın düştüğünü ve şu kadar ölü bu kadar yaralı haberini alır iyiki binmemişim der.Trenle gitmeye karar verir aynı şekilde tam tren haraketi yaklaşıp trene binerken gizli bir ses yine sakın binme tren raydan çıkacak der.Yine çevresine bakar kim diye kimseyi göremez kuşkulanır yine vazgeçer eve döner.Sabah yine haberlere bir bakar, bineceği tren Eskişehir'de raydan çıkmış ölü yaralı sayısını söylüyor. Otobüsle gitmeyi kararlaştırır biletini alır tam otobüse bineceği sırada gizli ses yine sakın binme otobüsün freni patlayacak kaza yapacak der. Çevresine bakar yine o ses nereden geliyor bulamaz. Yaaa sen kimsinnn bana bunları söylüyorsun? Der..Gizliden şöyle bir ses duyar."Ben senin iyilik meleğinim"diye ses duyar. Ellerini havaya kaldırır.Yaaaaa iyide evlenirken sen neredeydin? :)

fertelliyim
26.02.2008, 12:22
Birinci Ders:
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
"Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?"
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuclarına dahil olup olmadığını sordu. "Tabii, dahil" dedi, Hocamız...
"İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile..." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da... Dorothy idi.

İkinci Ders :
Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım.Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda... "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın... En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole."

Üçüncü Ders :
Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
"Çikolatalı pasta kaç para ?"
"50 Cent."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki, Dondurma Ne Kadar ?"
"35 Cent." dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı.ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi.Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..

Dördüncü Ders :
Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.
Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde..."Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.Köylü, bügün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı."Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

Beşinci Ders :
Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içcine bakıyor ve gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
"Hemen mi öleceğim ?"
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu..

abircan
26.02.2008, 12:28
oooof offfff okadar çok güzel hikayeler varkı , ama iyilik yap karşılığını bulursun tarzı yaklaşımlara karşıyım, iyilik içinden geliyorsa karşılık beklemeden yapmaktır,
ama şuda değil sen iyilik yap mutlaka karşılığını birşekilde alacaksın diye birşey yok, bu beklentiye sokulan insan birgün isyan edecektir

bunu buraya ders alsınlar diye yazmakda marifet değil safsata affedersin

adislibekir
26.02.2008, 14:15
oooof offfff okadar çok güzel hikayeler varkı , ama iyilik yap karşılığını bulursun tarzı yaklaşımlara karşıyım, iyilik içinden geliyorsa karşılık beklemeden yapmaktır,
ama şuda değil sen iyilik yap mutlaka karşılığını birşekilde alacaksın diye birşey yok, bu beklentiye sokulan insan birgün isyan edecektir

bunu buraya ders alsınlar diye yazmakda marifet değil safsata affedersin

Muhalif arkadaş eğer Muhaliflik buysa bundan sonra bende muhalifim.Masal anlatarak nereyekadar.?

abircan
26.02.2008, 14:46
23 aylık mahkûmiyeti var 26 Şubat 2008


Nurettin KURT/ANKARA



Sevgilisine tehditle para kaptırdığı iddiası ile gündeme gelen Bel-Pa Genel Müdürü Yalçın Beyaz, dün istifa etti. Beyaz’ın belediye başkanlığı döneminde "görevi kötüye kullanmak" suçundan yargılandığı ve 11 ay 20 gün hapis cezasına mahkûm olduğu, "zimmet" suçundan da bir yıl hapis cezasına çarptırıldığı ortaya çıktı.

BEL-PA Genel Müdürü Yalçın Beyaz, hakkında çıkan haberlerden dolayı dün istifa etti. Beyaz’ın Etimesgut belediye başkanlığı döneminde "görevi kötüye kullanmak" suçundan Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanarak 11 ay 20 gün hapis cezasına mahkûm olduğu ve cezanın ertelendiği öğrenildi. Beyaz, "zimmet" suçundan da Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nce bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu defa da Beyaz’ın imdadına af kanunu yetişti. Böylece Beyaz, hapse girmekten kurtuldu.

Beyaz hakkında 1999-2004 yılları arasında başkanlığını yürüttüğü Öz Ahi Kent Kooperatifi’nde yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle çeşitli davalar da açıldı. Beyaz hakkındaki, kooperatifin eski yöneticisi olarak hesaplarda yolsuzluk yaptığı iddiasıyla 6 milyon YTL tazminat davası devam ediyor. Beyaz, hakkında bir dava zaman aşımına girerken, iki ayrı davası daha sürüyor.

BENİ TEHDİT ETTİLER

Hürriyet’in ortaya çıkardığı skandala göre Beyaz, imam nikahlı eşi hakkında olaydan 7 ay sonra şikáyet dilekçesi verdi. Beyaz, verdiği ek ifadede, "Aslında şikáyetçi olmayacaktım iyi niyetimden dolayı, ama sevgilimin erkek arkadaşı beni tehdit edince şikáyetçi oldum. Paranın PKK parası olduğunu, ödemediğim takdirde öldürüleceğimi belirten cep telefonlarıma mesajlar atıyorlar. Cep telefonuma gelen mesajlar tespit edilmiştir. Tehditler üzerine şüpheli ile olan ilişkimi tamamen sona erdirdim ve şikáyette bulundum" dedi.

VE YALÇIN İSTİFA ETTİ

SEVGİLİSİNE milyon YTL kaptıran Yalçın Beyaz, Bel-Pa Genel Müdürlüğü’nden dün istifa etti. Beyaz, dün yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti: "Şahsımla ilgili olarak özel hayatıma ait bazı konularda medyada çıkan haberler ve Bel-Pa AŞ ve Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ilişkilendirilmek istenmektedir. Şahsi hayatıma ait olayların belediyemize ve Bel-Pa’ya en ufak bir leke getirmesine Yalçın Beyaz olarak müsaade etmem mümkün değildir. Bu nedenle Bel-Pa AŞ’de yapmış olduğum genel müdürlük görevinden istifa ediyorum."

İŞTE KIZGIN SEVGİLİ

Bel-Pa skandalının ortaya çıkmasına neden olan ve Genel Müdür Yalçın Beyaz’dan bıçak tehdidi ile 500 bin YTL nakit ve 500 bin YTL senet aldığı öne sürülen Bendigar Cengiz’in tesettürlü olduğu belirlendi. Beyaz ile Cengiz’in 8 yıl birlikte yaşadıkları ifadelerde yer aldı. Bendigar Cengiz, polise verdiği ifadede, Beyaz ile ilişkisini doğrulayarak "İlk eşimden 1997 yılında boşandım, iki kızım var. 1999’da Beyaz ile imam nikáhıyla evlendik. Daha sonra 2007’de Hamza Kaya ile tanıştım ve arkadaşlık yapmaya başladım. Şu anda kullandığım cep telefonunu Yalçın Beyaz bana aldı. Etimesgut’ta bir büfecinin adına kayıtlıdır" dedi.


gelde muhalif olma nasıl olmayacaksan bu dönen kepazeliklere adısli

fertelliyim
26.02.2008, 20:28
oooof offfff okadar çok güzel hikayeler varkı , ama iyilik yap karşılığını bulursun tarzı yaklaşımlara karşıyım, iyilik içinden geliyorsa karşılık beklemeden yapmaktır,
ama şuda değil sen iyilik yap mutlaka karşılığını birşekilde alacaksın diye birşey yok, bu beklentiye sokulan insan birgün isyan edecektir

bunu buraya ders alsınlar diye yazmakda marifet değil safsata affedersin

İnan bana er veya geç ama bilincine varırsın ama varmazsın hem iyiliğin hem kötülüğün karşılığını mutlaka alırsın iyilik yaparsın karşılığını iyilik olarak alırsın çoğu kez sana iyilik için uzanan elin senin daha önce yaptığın bir yardımın iyiliğin karşılığını alırsın asla farkına varamazsın bazende tam tersi yaptığın bir kötülüğün cezasını bir şekilde ne şekilde olacağını bilemezsin ve cekersin sen tabi nedenini düşünmezsen aslada bilemezsin farkına vardığındada iş işten geçmiştir

fertelliyim
27.02.2008, 17:17
ANNEMİN YALNIZCA BİR GÖZÜ VARDI
--------------------------------------------------------------------------

Annemin yalnızca bir gözü vardı. Ondan nefret ederdim… Çünkü bu durum beni utandırıyordu.

Ailemizi geçindirmek için okulda aşçılık yapardı.

İlkokulda iken bir gün annem bana merhaba demeye gelmişti.

Yerin dibine geçmiştim. Bunu bana nasıl yapabilirdi?

Onu görmezden geldim. Ona nefretle baktım ve oradan kaçtım.

Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım dedi ki, “Eeee, senin annenin yalnızca bir gözü var!”

Yerin dibine girmek istedim. Ve de annemin ortadan kaybolmasını istedim.

Bu yüzden o gün onunla karşılaşınca dedim ki, “Beni gülünç duruma düşüreceğine ölsen daha iyi?!!!”

Annem karşılık vermedi.

Dediklerim hakkında bir saniye bile durup düşünmedim çünkü çok kızmıştım.

Onun duyguları beni ilgilendirmiyordu.

Onu evde istemiyordum..

Çok çalıştım ve Singapur’a okumaya gittim.

Sonra evlendim. Kendi evimi aldım. Çocuklarım oldu ve hayatımdan memnundum.

Bir gün annem beni ziyarete gelmişti. Kaç yıldır beni görmemiş ve torunlarını tanımamıştı.

Kapıya gelince çocuklarım ona güldüler.

Ona “Evime gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin!

HEMEN BURADAN GİT!” diye bağırdım.

Buna annemin sessizce “Kusura bakmayın. Yanlış adrese geldim galiba” dedi ve gözden kayboldu.

Bir gün mezunlar toplantısı için okuldan bir mektup aldım.

Karıma “iş seyahatine gidiyorum” diye bahane uydurdum.

Mezunlar toplantısından sonra sırf meraktan eski eve gittim!!!.

Komşularım, annemin öldüğünü söylediler.

Hiç üzülmemiştim.

Bana verilsin diye annemin bıraktığı bir mektup verdiler.

“En sevgili oğlum, her zaman seni düşünüyorum…

Singapur’a gelip çocuklarını korkuttuğum için üzgünüm.

Mezunlar gününe geleceksin diye çok sevinmiştim.

Ama seni görmek için yataktan kalkabilir miyim bilemiyorum.

Sen büyürken sürekli bir utanç kaynağı olduğum için üzgünüm.

Biliyor musun… sen çok küçükken bir kaza geçirmiştin ve gözünü kaybetmiştin.

Anne olarak senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım.

Bu yüzden sana kendi gözümü verdim…

O gözle benim yerime görüyor diye seninle o kadar gurur duyuyordum ki.

Bütün sevgimle…..

Annen…

asitane3458
27.02.2008, 17:29
çok etkıleyıcı bır hıkaye bizimle paylaştığın için sağol

fertelliyim
27.02.2008, 17:55
300 Altın Değerindeki Keklik

--------------------------------------------------------------------------------

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı'nı geziyormuş.

Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.

Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor.

Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.

Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.

"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"

Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" diyor."Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.

"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..."

Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.

Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken;

Padişah gürlüyor:

"Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun ve Bunun gibilerinin akıbeti er veya geç budur."

--------------------------------------------------------------------------

Beyaz At



Öykü ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, anlatırmış hatta.
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.
“Bu at, bir at değil benim için bir dost. insan dostunu satar mi” dermiş hep.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarin başına toplanmış.
“Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.
İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin”, demiş. “Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atimin kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takip getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.
“Babalık”, demişler. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.”
“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz”, demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarin tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul simdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara:
“Bir kez daha hakli çıktın”, demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak.Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.
İhtiyar; “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarin kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler;
“Gene haklı olduğun kanıtlandı”, demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”
“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”


Lao Tzu, öyküsünü su nasihatle tamamlarmış, etrafına anlattığında: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatin küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.


Karar aklin durması halidir. Karar verdiniz mi, akil düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akil insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi baslar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

abircan
27.02.2008, 17:56
kemalettin tuğcuyu aratmayan bu hikayeler çok güzelll

_DuMaN_58
27.02.2008, 18:03
Gerçekten çok güzel bir hikayeydi Ellerine sağlık ;)

fatoş_yvz
27.02.2008, 18:06
iLk hikaye gercekten çok guzeLdi emegine sagLık paylaşm için teşkkürLer...

fertelliyim
01.03.2008, 13:27
Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.

Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :

"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.

Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.

Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.

Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :


"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.


"Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?"

Sweetgirl
05.03.2008, 01:15
ÜÇ EVLAT

Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu.

Kadınlardan biri: -Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez...Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.

Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi.Tıpkı bir bülbül gibi şakır.Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu...

Üçüncü kadın susup duruyordu.Diğerleri sordular: -Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki...Ne diye durup dururken öveyim onu.

Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular.İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı.Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı.Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı.

Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu.Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar:

-Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı.

Kadınlar ihtiyara dönüp: -Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla: -Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim...

bulutum
05.03.2008, 02:50
Sinirlendiğinizde bu öyküyü hatırlayın

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.

Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...

Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

Ailem dergisinden

bulutum
05.03.2008, 02:52
Bir ev tapusu

Meşhur velilerden Habib-i Acemî (k.s.) (ö. M:739) zamanında, benzeri görülmemiş şöyle bir hadise yaşanmıştır:

Horasanlı bir adam, evini on bin dirheme satarak, ailesiyle Basra’ya geldi.

Oradan hacca gidecekti. Habib-i Acemî’yi buldu ve ondan şöyle bir

istekte bulundu: “Ben eşimle hacca gidiyorum. Şu onbin dirhem parayı

al da, Basra’da benim için uygun bir ev alıver.”

Horasanlı ve eşi Mekke’ye doğru yola koyuldu. O günlerde ise Basra’da müthiş bir kıtlık ve açlık başgösterdi. Habib-i Acemî hazretleri ise elindeki emanet

parayla gıda maddeleri alıp, sahibinin hayrına muhtaçlara dağıtmak

zorunda kaldı.

Adamın rızası olmazsa, parasını geri verecekti.

Horasanlı, hac dönüşünde kendisine ev alınıp alınmadığını sordu. Habib-i Acemî dedi ki: “Rabb’imden sana Cennet’te bahçeli bir ev alıverdim!”

Adam bu durumu eşine haber verdi. Kadın buna memnun oldu, fakat evin tapusunu da istedi. Horasanlı bu isteği iletince, Habib-i Acemî ona şöyle bir senet yazıp

eline verdi: “Bismillah.. Bu senet, Habib’in Horasanlı için Rabb’inden

aldığı evin tapusudur.

Allahu Tealâ bu evi Horasanlı’ya verecek ve Habib’i de

borcundan kurtaracaktır...”

Bu senedi aldıktan sonra adamcağız ancak kırk gün daha yaşadı. Ölmek üzereyken, bu tapu senedinin kefenine konulmasını vasiyet etti. Öyle yaptılar.

Bir zaman sonra da kabrinin üzerinde, bir levhaya parlak bir yazıyla yazılmış

şöyle bir yazı buldular:

“Habib Ebu Muhammed’in falan Horasanlı için on bin dirheme aldığı evin beratıdır. Rabb’i, Habib’in istediği evi Horasanlı’ya verdi ve Habib’i de borcundan kurtardı.”

Habib Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak dostlarının yanına koştu: “Bu Rabb’imin bana olan beratıdır!” diye sevincini ifade etti.

(Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Beyrut, 1997), 6/162;

Tarih-u Medînet-i Dimaşk, 12/54-55)

bulutum
05.03.2008, 02:53
“Razı olduğun şeyi istiyorum”

Dualarda Cenab-ı Hakk’tan bize O’nun yolunda olma aşkı ve şevki vermesi istenebilir. Bununla birlikte, müminin dualarında,

“Senin sevdiğin ve razı olduğun şeyi istiyorum” demesi daha iyidir.

Mümin, sonunu bilmediği, arkasında hayır mı var, şer mi var kestiremediği isteklerde bulunmamalıdır. İnsanın kendi arzu ve isteklerinden uzaklaşıp

Rabbinin emir ve istekleri içinde eriyip gitmesi çok önemlidir ve işte manevî terakki de budur.

bulutum
05.03.2008, 02:55
Ah o elma olmasa...

O gün hava iç bayıltır. Gök kirli sarı, zemin çatlak çatlaktır. Genç yolcu Dicle kenarında mola verir. Bir ara suyun bir elmayı kendine doğru getirdiğini görür. Gayri ihtiyari uzanıp yakalar.

Elma serin suda döne döne sertleşmiş, kütür kütür bir şey olmuştur. Bu davetkâr meyveye dayanamaz, dişleyiverir. Derken, “Ya bu elma sahipliyse?” diye düşünür. Sorar soruşturur, sahibini bulur. Boynunu bükerek “Ben bir hata işledim efendim.” der, “Elmalarınızdan yedim. N’olur hakkınızı helâl edin.” Adam bir muzdarip gence, bir ucu ısırılmış elmaya bakar. Sonra aklına ne gelir bilinmez, kaşlarını kaldırır. “Helalleşmek öyle kolay mı?” der, “Yanımda çalışmalısın!” Genç ağlamaklı:

- Benim Kûfe’ye gitmem gerek.

- Kûfe’de ne yapacaksın?

- İlim okuyacaktım.

- Onu elmayı ısırmadan önce düşünecektin. Mahşerde hesaplaşmak istemiyorsan kollarını sıva.

Delikanlı “Pekâlâ” der. Günlerce elma toplar, dallarda bir tek elma bile kalmayınca bahçe sahibinin karşısına çıkar. “Müsaade etseniz de gitsem.” der. Adam babacandır, hoş sohbettir, lâkin söz gitmekten açılınca birden değişir. “Bahçeyi kotardık; ama tarlalar duruyor.” der... Adam on gram elma için delikanlının bir yılına ipotek koyar. Taş taşıtır, kerpiç kardırır, çatıyı aktartır. Gün gelir yapılacak iş kalmaz. Genç bir kez daha huzura çıkar. Adam “Şimdi sana hakkımı helâl edebilirim.” der, “Ama son bir şartım var.”

- Söyleyin yapayım.

- Benim kör, topal bir kızım var. Onu alırsan anlaşabiliriz.

- Tamam, kâbul ediyorum.

... Delikanlı müstakbel hanımının bulunduğu odaya girince gördüğüne inanamaz. Karşısında dünyalar güzeli bir hanım durmaktadır. “Bir yanlışlık olmalı.” deyip dışarı çıkar. Kayınbabası ile karşılaşırlar. Adam “Dön geri” der, “Senin hanımın odur. Kör diyorsam harama bakmaz, topal diyorsam harama basmaz. Ben yıllardır ‘Ona, onun gibi bir efendi nasip eyle’ diye dua ediyorum. Yüce Rabb’im kısmetimizi ayağımıza gönderdi. Seni gördüğüm gün kararımı vermiştim.”

Bu güzel ailenin nur topu gibi bir oğulları olur. Küçük çocuk emeklerken heceler, yürürken okur. 4 yaşında Kur’an’ımızı hatmeder, derken hafız olur. Annesi “Aslında bu yaşa da kalmazdı; ama...” der, “Ah, o elma olmasa.” Bu çocuk Kûfe âlimlerine reis olur,İmam-ı Âzam Ebu Hanife derler adına.


Ailem dergisinden

fertelliyim
05.03.2008, 09:20
Sinirlendiğinizde bu öyküyü hatırlayın

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.

Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...

Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

Ailem dergisinden



Paylaşım için çok teşekkür ederim gercekten ders verici ibret alınacak bir hikaye

Benimde Allah bağışlarsa 2 tane evladım var bırak birşeyi kırmasını tabiri yerindeyse Dünyayı yaksa umrumda değil yeterki CAN larına bir zarar gelmesin bu dünyada sahip olduğum ve olabileceğim en değerli hazinemdir onlar. Yavrularım yok ise bende yokum Yüce Rabbim sağlıklı ve uzun ömür versin Amin

nedim can
05.03.2008, 10:00
FRATT BEY GERÇEKTEN HARİKA BİR HİKAYE DİĞER ARKADAŞLARIN HİKAYELERİNİ DUYMUŞTUM AMA SENİNKİ Bİ HARİKA İDİ ...............NE DİYEYİM................

..............DOSTLUĞUMUZ EBEDİ KALSIN........................ ..

fertelliyim
06.03.2008, 18:15
Kemik tarak ve Gümüş zincir


Sevgiyi,saygıyı vede paylaşmayı ne kadarda güzel anlatıyor.


Eski zamanlarda,bir ülkede yaşayan ve birbirlerini çok seven bir karı koca varmış.

Çok fakir olmalarına rağmen,bu durumlarından hiç şikayet etmezlermiş.

Kadının beline kadar inen,pırılpırıl sarı saçları varmış,ve hergün özenle onları elleriğle tararmış,çünkü bir tarağı yokmuş.

Kendi kendine "keşke kemik bir tarağımolsa"diye söylenirmiş.

Bunu yaparkende kocasına duyurmamaya özen gösterirmiş.

Duyarsa üzüleceğini bildiği için hep yalnızken söylermiş.

Fakat kocası bunun farkındaymış,ama neçare elinden bir şey gelmiyormuş.

Kacanında zinciri olmayan babasından yadigar bir köstekli saativarmış, o da saat için gümüş bir zincir hayalini kurarmış.

Ama aynışekilde karısına belli etmemeğe özen gösterirmiş.

Günlerden bir gün kocanın canına tak etmiş ve karısına kemik tarak alabilmek için saatini satmaya karar vermiş,ve satıp çok güzel bir tarak almış.

Sevinçle evine giderek karısına sürpriz yapacakmış.

Eve geldiğinde karısı her zamanki gibi güleryüzüğle kapıyı açıp kocasını buyur etmiş.

Koca büyük bir heyecanla"karıcığım sana çok sevineceğin bir süprizim var bak sana kemik bir tarak aldım"demiş.

O anda kadın yaşlı gözlerle kocasına bakıp bende sana gümüş bir saat zinciri aldım "diyince koca şaşırmış ve ama nasıl,neyle aldın" demeye fırsat kalmadan kadın başındaki örtüyü çıkararak saçlarını göstermiş.

Meğer kadında o gün kocasına sürpriz yapmak için saçlarını o pırıl pırıl saçlarını peruk yapan bir kişiye kestirmiş.

altuntas58
06.03.2008, 18:29
Kemik tarak ve gümüş zincir kısadan hisseler ne kadar güzel bir hikaye saygının sevginin ve kanaatkarlığın ön plana cıkışını anlatıyor paylaşımın için sağol kardeşim

nedim can
06.03.2008, 18:29
KAYIP YÜZÜK.
BU HAYATTA BİRÇOK KÖTÜ ŞEYLER VUKU BULUR.
HERGÜN BİZ GAZETELERDE BİRÇOK ŞEYLER OKURUZ.
BAZAN ONLAR BİZİM BAŞIMIZA GELİR.
ONLAR BİZE VUKU BULUR.
O ZAMAN BİZ DÜŞÜNÜRÜZ.
ETRAFTA HİÇ İYİ İNSANLAR KALMADI.
SADECE KÖTÜ İNSANLAR VAR.
ONLAR KÖTÜ ŞEYLER YAPIYORLAR.
SONRA BİZ SİNİRLENİRİZ.
ŞİMDİ BEN SİZE İYİ BİR HİKAYE ANLATACAĞIM.
O GERÇEK BİR HİKAYEDİR.
O BENİM BAŞIMA GELDİ.
KIRDA BİR ARKADAŞIMLA KALIYORDUM.
BEN LONDRA'YA TRENLE GİTTİM.
BİR DÜKKANDAN BİRŞEYLER SATIN ALMAK İSTEDİM.
BİRÇOK İSTASYONDA DÜKKANLAR VARDIR.
DÜKKANLARDAN BİRİNE GİRDİM.
BEN İKİ KİTAP VE BİR GAZETE SATIN ALDIM.
ONDAN SONRA İSTASYONUN ÖBÜR TARAFINA GİTTİM.
VE TRENE BİNDİM.
TRENDE OTURDUM.
GAZETEYİ OKUMAYA BAŞLADIM.
TAM O SIRADA .
ELİME BAKTIM.
BENİM ALTIN YÜZÜK ORADA DEĞİLDİ.
YÜZÜĞÜ KAYBETMEK BENİ ÇOK ÜZDÜ.
KIYMETLİ BİR ARKADAŞIM ONU VERMİŞTİ.
TRENİN DÖŞEMESİNE BAKTIM.
EL ÇANTAMA VE CEKETİME BAKTIM.
YÜZÜK ORADA DEĞİLDİ .
YÜZÜK ORADA YOKTU.
BEN "NE YAPACAĞIM" DİYE DÜŞÜNDÜM.
YÜZÜĞÜ DÜKKANDA BIRAKMIŞ OLMALIYIM.
EVET,YÜZÜĞÜ ORADA BIRAKTIM.
ONU NASIL GERİ ALABİLİRİM.
DÜKKANA GERİ GİDEMEM.
EĞER GERİ GİDERSEM, TRENLE GİDEMEM.
ARKADAŞIM TRENDE BEKLİYOR.
EĞER ORADA OLMAZSAM ,ARKADAŞIM ENDİŞELENİR.
BEN NE YAPACAĞIM.
TRENİN PENCERESİNE GİTTİM VE DIŞARI BAKTIM.
BİR ADAM MEKTUP TORBALARINI KOYUYORDU.
TRENDEN İNDİM VE YERE BAKTIM.
FAKAT YÜZÜK ORADA DEĞİLDİ.
ADAM BENİ BAKARKEN GÖRDÜ VE YANIMA GELDİ.
"BİRŞEY Mİ KAYBETTİNİZ" ,O DEDİ.
SİZE YARDIM EDEBİLİRMİYİM.
BEN "EVET" DEDİM.
BEN YÜZÜĞÜMÜ KAYBETTİM.
O BURADA DEĞİL.
HERYERE BAKTIM.
İSTASYONDAKİ DÜKKANDAYDIM.
YÜZÜK ORADA OLMALI.
FAKAT ONU ARAMAK İÇİN GERİ GİDEMEM.
TREN ŞİMDİ GİDECEK.
TRENE BİNMELİYİM.
ADAM "SİZİN İÇİN DÜKKANA GİDECEĞİM" DEDİ.
FAKAT SİZİN ZAMANINIZ YOK.
TREN HEMEN ŞİMDİ KALKIYOR.
BEN ÇABUCAK DÜŞÜNDÜM.
EĞER YÜZÜĞÜ BULURSANIZ ,BANA TELEFON EDEBİLİRMİSİNİZ.
O(E) "EVET" DEDİ.
SİZE TELEFON EDECEĞİM.
BEN ONA NEREYE TELEFON EDECEĞİNİ SÖYLEDİM.
VE O ONU BİR KAĞIT PARÇASINA YAZDI.
BEN "İSMİNİZ NEDİR" DİYE SORDUM.
O " BENİM ADIM HAWKINS'DİR" DEDİ.
LONDRA'YA GERİ GELDİĞİMDE SİZİ BU İSTASYONDA BULABİLİRMİYİM.
"EVET" DEDİ ADAM.
BEN TRENLERDE ÇALIŞIRIM.
ALBERT HAWKINS DİYE SORUNUZ.
EĞER YÜZÜĞÜ BULURSANIZ ,LÜTFEN ONU MUHAFAZA EDİNİZ.
ONU BULDUĞUNUZDA BANA BİLGİ VERİN.
AHALİ TRENE ÇABUCAK BİNİYORDU.
VE KAPILARI KAPATIYORDU.
BEN DE TRENE BİNDİM.
O BEN BAŞIMI PENCEREDEN DIŞARI UZATTIM.
BEN "TELEFONUMU HATIRLIYORMUSUNUZ" DEDİM.
O(E) "HATIRLIYORUM" DİYE CEVAP VERDİ.
TREN HAREKET ETTİ.
"ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM,MR.HAWKINS" DEDİM.
TREN İSTASYONDAN ÇIKTI.
VE BEN OTURDUM.
VE YÜZÜĞÜMÜ DÜŞÜNDÜM.
ONU BURADA BIRAKMAK BENİ ÇOK ÜZMÜŞTÜ.
"ONU BİR DAHA GÖREMEYECEĞİM" DİYE DÜŞÜNDÜM.
EĞER HAWKİNS ONU BULURSA .
ONU BİR DÜKKANA GÖTÜREBİLİR.
VE ONU BİRÇOK PARAYA SATABİLİR.
VEYA BAŞKALARI ONU BULABİLİR.
ONU SAKLAR VEYA SATAR.
BİR DAHA YÜZÜKTEN HABER ALAMAYACAĞIM.
ÇOK ÜZGÜNDÜM.
DIŞARI UZAKLAŞMAK İSTEMİYORDUM.
İSTASYONA GERİ DÖNMEK İSTEDİM.
FAKAT TREN HIZLA GİDİYORDU.
YAKLAŞIK BİR SAAT SONRA TREN DURDU.
VE TRENDEN İNDİM.
ARKADAŞIM BENİ İSTASYONDA BEKLİYORDU.
ONUN EVİNE GİTTİK.
BEN ONA(K) HİKAYEMİ ANLATTIM.
VE O ÇOK ÜZÜLDÜ.
BİZ EVE VARDIK.
ARKADAŞIM ARABASINI KOYMAK İÇİN GİTTİ.
O ANDA BİR TELEFON DUYDUM.
BEN CEVAP VERDİM.
VE BİR ADAM KONUŞTU.
LİVERPOOL İSTASYONUNDAN ALBERT HAWKINS.
"MR. HAWKİNS" DEDİM.
YÜZÜĞÜMÜ BULDUNUZMU.
O "EVET " DEDİ.
ONU BULDUM.
SİZ ONU DÜKKANDA BIRAKMIŞINIZ.
BİRİSİ ONU BULMUŞ.
VE DÜKKANDAKİ KADINA VERMİŞ.
ONA(K) YÜZÜĞÜ BAHSETTİM.
VE O(K) BANA YÜZÜĞÜ GÖSTERDİ.
O SİZİN YÜZÜK OLMALI.
" ÇOK MEMNUN OLDUM" DEDİM.
ÇOK, ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.
ONU SİZDEN DAHA SONRA ALACAĞIM.
O(E) "NİÇİN BEKLİYECEKSİNİZ" DEDİ.
SİZE GÖNDEREBİLİRİM.
"FAKAT SİZE ZAHMET OLUR" DEDİM.
"HİÇ ZAHMET OLMAZ" DEDİ HAWKINS.
"ÇOK MEMNUN OLURUM".
BEN ONA(E) ADIMI VERDİM.
O "YARIN GÖNDERECEĞİM" DEDİ.
İKİ GÜN SONRA BANA BİR MEKTUP GELDİ.
İÇİNDE BENİM YÜZÜĞÜM VARDI.
KAĞITTA ŞUNLAR YAZILIYDI.
"SİZE YARDIMCI OLDUĞUM İÇİN MEMNUNUM".
BEN HAWKİNS'E BİRAZ PARA
VE BİR TEŞEKKÜR MEKTUPU GÖNDERDİM.
FAKAT YÜZÜĞÜ İLK BULAN KİŞİYE TEŞEKKÜR EDEMEDİM.
ONLARIN ADLARINI ÖĞRENEMEYECEĞİM.
ONLAR ZENGİN KİŞİLER DEĞİLDİ.
ONLAR İYİ KİŞİLERDİ.

altuntas58
06.03.2008, 18:42
nedim can
Yeni Yiğido

Sevgili kardeşim başınızdan gecen hikayenizi zevkle okudum helal mal asla kayıp olmaz mutlaka döner cevrilir yine ait olduğu yere gelir paylaşımın için sağol

fertelliyim
06.03.2008, 18:55
Vaktiyle bulunduğu küçük yerde geçim sıkıntısı çeken dürüst ve temiz yaratılışlı genç bir adam, bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir şehir merkezine giderek iş bulup çalışmaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi Bu niyetle vakit kaybetmeden hazırlanıp yola koyuldu Genç adam bu yolculuğu sırasında yorum ve açıklaması kendisi için imkânsız olan bir takım olaylarla karşılaştı

Bunlardan biri şuydu: Bazı kimseler bir tarlaya buğday ekiyorlar, ekilen buğdaylar hemen yetişip olgunlaşıyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar, sonra bunları ateşe verip yakıyorlardı

İkinci olarak şuna şahit olmuştu: Bir adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, kaldıramıyor; ama bu taşa bir tane daha ekleyince kaldırabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince daha da rahat kaldırabiliyordu

Şahit olduğu bir başka olay da şu idi: Bir adam bir koyuna binmiş, onun üzerine birkaç kişi daha binmiş koşturuyorlar, arkalarından birileri de onlara yetişmek için çabalıyor ama yetişemiyorlardı

Adam bunlarla kafası Karışmış birhalde uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan şehrin kapısına geldi Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden geldiğini, niçin geldiğini yolculuğun nasıl geçtiğini sordu Adam herşeyi anlattı ve yolda karşılaştığı alışılmamış hadiseleri de serüvenine eklemeyi unutmadı Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladığı olayları bir bir açıkladı:

“Senin yolda ilk rastladığın buğday ekip hemen hasat eden ve sonra ateşe verip yakan insanlar, iyilik edip de onu sağda solda konuşarak değerini sıfıra indiren insanları simgeler

Taş kaldırmaya çalışan kimse de şunu anlatır: İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onun altında ezilir Ama ona tevbe etmeden başka günahlar işlemeye devam ederse artık o günahlar ona hafif gelmeye başlar

Koyun ve ona binenlere gelince, koyun cennet hayvanıdır Sırtındakileri cennete taşımaktadır Koyuna ilk defa binen alimlerdir Ondan sonra binenler her sınıftan müminlerdir Bunlara yetişmek için koşanlar ise inançsızlardır

altuntas58
06.03.2008, 19:02
fertelliyim
Tecrübeli Yiğido

Sevgili kardeşim hikayenizi çok güzel emeğinize sağlık

fertelliyim
10.03.2008, 13:40
Gencin birisi Kabe’de hep,

- “Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim,” diye dua eder.

Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi:

- “Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?,” der.

O da anlatır:

Yedi sekiz sene önce yine Kabe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam bin altın vardı. İçimden bir ses:

- “Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın” diyordu. Hayır dedim kendi kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim. Bu sırada birisi

- “Şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu. Çağırdım onu.

- “Nasıl bir torbaydı? İçinde ne vardı?” diye sordum. Torbayı tarif etti ve “İçinde bin altın vardı” dedi.

- “Torban burada.” diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,

- “Bu köle için ne istiyorsunuz?” dedim. “Otuz altın dediler”. Adamdan aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,

- “Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın. Onlara otuz bin altından aşağıya satma.” dedi. O kişiler yanıma geldi.

- “Bu esiri bize satar mısın?” dediler. “Satarım.” dedim. “Altmış altın verelim.” dediler. Ben de “Olmaz.” dedim.

- “Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz” dediler.

- “Öyleyse gidin pazardan alın.” dedim. Arttıra arttıra yirmibin altına kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,

- “Çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim.” dediler.

- Ben de “Olur.” dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, “Bu nedir?” dedim.

- “İçinde 970 altın var. Babam Kabe’de bunu kaybetmiş. Bulan gence otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi” diye anlattı. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim’e hamd ederim.

puar
12.03.2008, 13:22
İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, hiç de çekinmeyen bir tavırla Fatma dedi& Ve ekledi: Eğer hafızlık yaptırmazsanız kaydolmak istemiyorum.
Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu.

Tebessümle: Korkmayın küçük hanım, siz isteyin, hafız da yaparız, hoca da... O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi, Hoca hanim kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olacağım der de, baksa bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş.
Peygamberimiz (sav), hafız olanlara Cennette taç giydirilecekmiş demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk iste. Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa. Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allaha sonra, sonra bize emanet.
Kadıncağız elime yapıştı öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı. Hoca hanim bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık.

Estağfirullah teyze dedim, o ahrette belli olur. Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatmanın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm,

Küçük, nasıl kalacak bu kadar buralarda Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi.
Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıkladığını görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken, arada bir bana gelip soru soruyordu.

Bir gün, Hocam, hafız olmak için Kur-an-ı bitirmek mi lazım? diye sordu.
Ben de, Tabii ki, hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın. Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki. Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.
Derslerim arasında onlara sürekli Kur-an ezberlemekle isin bitmeyeceğini, mutlaka içindekileri uygulamak gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri, Hocam dedi, Fatmanın annesi ona abdestli olmayanın hafızlara dokunamayacağını söylemiş, doğru mu? diye sordu.

Çok ilginç doğrusu. Maşaallah dedim, Osmanlı zamanında atalarımız Kur-an-a ve Hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. Görsünler dedim içimden, bu yasta buralara gelmişler. Allahin kelamını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu.

Zaman geçtikçe Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu.
Bir gün dersini iki kez aksatınca sordum: Ne oldu yoksa, anneni mi özledin?

Hayır dedi. Neden moralin bozuk? Çok fazlada hasta oluyorsun dedim.

Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahrette hesabını sormaz mı? Bir şey diyemedim. Suçlu gibi hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi!..

Onu hayranlıkla izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık.
Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanim, Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder dedi.

Şaşkınlıkla: Neden? diye sordum.
Bana, Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın, fakat bu talebe kanser dedi. Adeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafımı şefkat sarmıştı. Hastaneden ayrılırken Fatmaya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu.

Kulağıma eğilerek Hocam dedi, Azrail insanların canını alırken nasıldır? Ağlamamak için kendimi zor tuttum, Güzel bir surettedir, mümin kullara dedim.

Sevindi, sanki mırıldandı: Belki hafız olamam, ama Elhamdulillah müminim dedi Simdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu Hafız olmak için Kur-an-i bitirmesi gerektiğini söylediğimde, neden üzüldüğünü simdi anlamıştım. Birkaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız.Ne demek? Nasıl kızarım sana?dedim. Hem sonra sakin üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır insaallah. Öyle sevindi ki, sarıldı boynuma: Gerçekten ben simdi hafız sayılır mıyım? Anne bak, duydun değil mi? Ya Rabbi bu ne aşktı!.. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma, ne güzel bir kul olurdu.
Böylece Fatmayı gözyaşları ile Erzuruma uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini. Rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.
Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatmanın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle, Hoca hanım Fatmayı uğurladık.
Rica etsem bir hatim okurmusunuz? deyince ben de dayanamadım ağlamaya başladım.
Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan, Size ölmeden önce sunu söylememi istedi dedi hıçkırarak:

Anneciğim hocama söyle, Azrail söylediğinden de güzelmiş. -Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç?

fertelliyim
12.03.2008, 17:19
Ölüme Az Kala Geçen Aşk Hikayesi !!

[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez]

altuntas58
12.03.2008, 17:46
İçinde 970 altın var. Babam Kabe’de bunu kaybetmiş. Bulan gence otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi” diye anlattı. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim’e hamd ederim. bu harika hikayeyi bizlerle paylaştığın için sağol kardeşim

Arif Coşkun
13.03.2008, 16:57
GERÇEK DOST

Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;

'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'

Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi

Belki bir, belki iki, Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...

Devam eder durur konuşma...

Aralarında başlar bir tartışma, Karar verirler bir sınava,

Dostun hakikisini anlamaya...

Bir akşam bir koyun keserler, Ve koyarlar çuvala. Baba der ki oğluna,

'Hadi al bu çuvalı, şimdi ***ür dostuna'.

Çuvaldan kanlar damlamakta, Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar çuvala,

Dıştan böyle sanılmakta. Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi bildiği dostuna,

çalar kapıyı. O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,

Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına, Almaz içeri arkadaşını,

Böylece tek tek dolaşır delikanlı,

Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. evlat geriye döner.

Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim. Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.

Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...

Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.

O dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye. Bir çukur kazarlar birlikte,

Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, Üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye

dikerler sarımsak...

Genç adam gelir babasına;

'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.

Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,

işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana...'

Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,

babasının dostuna istemeden basar iki tokadı! Der ki tokadı yiyen DOST;

'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...

Dost dediğin;

fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmali;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalıi...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı... Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...

Mevlana

altuntas58
13.03.2008, 17:15
Dost dediğin;

fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmali;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalıi...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı... Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...

Mevlana

Bu güzel hikayeyi bizlerle palaştığın için teşekkür ederim

puar
18.03.2008, 10:24
Çok bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına Baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir
adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
Padişah, ihtiyarı selamlamış:
-Selamünaleyküm ey pir-i fani...
-Aleykümselam ey serdar-i cihan...
Padişah sormuş:
-Altılarda ne yaptın?
İhtiyar cevap vermiş:
-Altıya altı katmayınca,otuz ikiye yetmiyor...
Padişah gene sormuş:
-Geceleri kalkmadın mı?
İhtiyar cevaplamış:
-Kalktık... Lakin, ellere yaradı...
Padişah gülmüş:
-Bir kaz göndersem yolar mısın?
İhtiyar cevaplamış:
-Hem de cıyaklatmadan...
Padişahla Baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah
Baş vezire dönmüş:
-Ne konuştuğumuzu anladın mı?
Baş vezir cevaplamış:
-Hayır padişahım...
Padişah sinirlenmiş:
-Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.
Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere
kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
İhtiyara sormuş:

-Ne konuştunuz siz padişahla...
Adam, baş veziri şöyle bir süzmüş:
-Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.
Baş vezir, yüz altın vermiş.
-Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah
olduğunu.
İhtiyar cevaplamış:
-Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.
Vezir kafasını kaşımış.
-Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?...
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
-Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da
kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
Vezir bir soru daha sormuş...
-Geceleri kalkmadın mı ne demek?
Adam bir yüz altın daha almış.
-Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına
yaradılar, dedim...
Vezir gene kafasını sallamış.
-Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...
İhtiyar gülmüş ve:
-Onu da sen bul... demiş...
__________________

nedim can
18.03.2008, 10:33
Rizeli imamlarla Trabzonlu imamlar turnuva düzenleyip ayda bir maç
yaparlarmis. Ama maci hep Rizeli imamlar kazanirlarmis.
Trabzonlular bir gün "bu böyle gitmez, buna bir çare bulalim, hep
yeniliyoruz demisler. Takim kaptani olan Temel Hoca öyle bir
teklifte bulunmus. Ula bizim Trabzonsporlu Hami'ye sari cübbeyi giydirelim,
"Bu da bizim Hami Hoca, merkez caminin imami,
yeni tayin oldu" diye kandiririz demis. Bu teklifi kabul edilmis ve ilk
maçta Hamiyi de alip Rizeye maça gitmisler. Ama maci yine 2-1 kaybetmişler.
Dönüşte takim kaptanı Temel Hocaya komşusu sormuş:
Temel ne oldu maçın sonucu, kazanabildinizmi?
Yok ya, Rizeliler bizi 2-1 yendiler.
Yapma ya, kim atti golleri? Bizim golü Hami Hoca atti,
onlarin golleri de Del Pierro Hoca ile, Roberto Carlos Hoca atti ...
:);)

fertelliyim
18.03.2008, 20:11
Boşanma Sebebi

Sevgili eşime,
7 senelik evliliğimizde sana iyi bir eş olmaya çalıştım ve zannedersem de oldum, ama hiçbir zaman senden bunun karşılığını görmedim.
Hele şu son iki hafta benim için bir cehennemden farksızdı. Bugün Patronun beni arayıp senin bugün işten ayrıldığını söylediğinde bu artık bardağı taşıran son damla olmuştu.geçen hafta eve geldiğinde, ne saçlarımdaki değişikliğin ne de senin en sevdiğin yemeği pişirdiğimin farkına bile varmadın, hatta senin için kendime yeni aldığım geceliği bile giydiğimi farketmedin.Ama sen ne yaptın? eve geldin, iki dakika içinde yemeği mideye indirdin,televizyonda maç seyrettin ve gidip yattın.Artık ne bana beni sevdiğini söylüyorsun ne de bana dokunuyorsun, hiç ama hiçbir şey yapmıyorsun. Sen ya beni aldatıyorsun ya da beni artık eskisi gibi sevmiyorsun.
işte bu yüzden artık seni TERKEDİYORUM.


NOT:
Lütfen beni aramaya kalkma, ERKEK KARDEŞİNLE beraberim ve sana hayatında
mutluluklar dilerim.!!!! ______________________________ ______________________________ ______________________________ _

Sevgili eski Karıma,
inan yazdığın bu mektuptan başka, hiç ama hiçbir şey beni bu kadar sevindirmezdi.
Evet doğru, 7 Yıldır evliydik, ama iyi bir eş olmak dışında, bana her şeyi yaptın.

Tamam çok fazla Spor programları seyrediyordum, çünkü senin dırdırlarını ancak bu şekilde biraz olsun duymamazlıktan geliyordum, ama bu bile fayda etmiyordu.

Tabiki geçen hafta saçlarını neredeyse tamamen kestirip tam bir erkeğe benzediğinin farkına varmıştım! tam aynı Erkeğe benzemişsin diyecektim ki,aklıma annemin bir sözü geldi;
EĞER AĞZINI GÜZEL BİR SÖZ SÖYLEMEK İÇİN AÇMIYACAKSAN, HİÇ AÇMA
senin en sevdiğin yemeği yaptım derken galiba sen beni Kardeşimle karıştırmıştın, çünkü o yaptığın yemek benim hiç sevmediğim bir yemekti!!
Ben yatmaya giderken üzerinde yeni ve çok seksi bir gecelik vardı tamam,ama üzerinde hala Etiketi duruyordu, ve inşallah bu bir tesadüftür ama,geceliğin fiyatı 49.99 du ve o gün kardeşim benden tam 50£ borç almıstı????

Ama biliyormusun bütün bunlara rağmen ben seni hep sevmiştim, ve herşeyin birgün güzel olucağını, değişiceğini ve mutlu olucağımızı umuyordum.
İşten ayrılmamın sebebine gelince, o gün Lotto da tam 10 Milyon Euro kazandığımı öğrenmiştim, hemen Patrona çıkıp istifamı verdim ve ikimiz için Jamayka ya iki bilet aldım, ama eve geldiğimde sen bir mektup bırakıp gitmiştin.
Belki de bu olayların böyle gelişmesinin bir sebebi vardı ve böyle olması gerekiyordu.
Dilerim seçtiğin ve her zaman hayalını kurduğun bu hayatta mutlu olursun.Avukatımın dediğine göre bıraktığın bu mektuptan sonra, benden hiç bir
Nafaka talep etmeye hakkın yokmuş!!! nerdeysen orda kal!!!

NOT: Bu seni ne kadar ilgilendirir bilmiyorum ama, adı Carl olan kardeşim bir zamanlar Carla idi...

İmza:
o şimdi çok zengin ve KUŞLAR KADAR HÜR!!!!

RaZZcE
22.03.2008, 16:53
Sinirlenince aklınıza bu hikaye gelsin

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocugun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?”

Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...



Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin !


ALINTIDIR....

fertelliyim
26.03.2008, 10:32
'NİYE BEN''
DİYEN HERKES İÇİN....



Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katildi. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik,büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına.
Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu..
Orada asili dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artik bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca.. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

"Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir tası ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri;

"Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı. Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı;

"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" diyenlere.....

fertelliyim
26.03.2008, 16:31
"ANNE"

"21 senelik evlilikten sonra aşk"

21 senelik evlilikten sonra "aşk ışıltısını" canlı tutmanın yeni bir yolunu buldum. Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin fikriydi.
*Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak:*"Biliyorum ki onu seviyorsun"dedi.
*"Ona da zaman ayırman gerekiyor."
*Karımın, ziyaret etmemi istediği"öbür kadın" 19 yıldır dul olan annemdi. İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi görme fırsatım pek olamıyordu.O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet ettim.
*Endişelendi ve hemen "İyi misin, her şey yolunda mı?" diye sordu.
*Annem de geç saatte gelen birtelefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı.
*"Seninle beraber ikimiz biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını düşündüm ." diye cevapladım.
*"Sadece ikimiz mi?" Biraz düşündü ve"Çok isterim" diye cevap verdi.O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum. Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin görünüyordu.
*Kapısının önünde,paltosunu çoktan giymiş bir şekilde bekliyordu. Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik yıldönümlerinde giydiği elbise vardı. Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi.
*Arabaya bindiğimizde;
*"Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten çok etkilendiler" dedi.
*"Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar."
*Gittiğimiz restaurant, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin kaliteli olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi.Yerimize oturduktan sonra
ona mönüyü okumam gerekmişti, çünkü küçük yazıları göremiyordu. Ben daha mönünün ortalarındayken annemin nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim:
*"Eskiden, sen küçükken,mönüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla beni dinlerdin" dedi.
*Ben de gülümsedim;
*"O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim" dedim.
*Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz zamanın birazını telâfi etmeye çalıştık. O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki film saatini kaçırdık. Akşam annemi bırakırken;
*"Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer benim seni davet etmeme izin verirsen" dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta karar kıldık.
*Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu:
*"Çok güzeldi" dedim
*"Düşünebileceğimin çok üstündeydi"
*Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti. Bu, o kadar âni gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım olmamıştı. Birkaç zaman sonra evime,annemle yemek yediğimiz restorandan, ödenmiş iki kişilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:
*"Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki kişilik bir yemek ayarladım
*çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin.
*"Seni Seviyorum."
*O esnada, "Seni Seviyorum"
*demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım. Hayatta hiçbir şey ailenizden daha önemli değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin
*çünkü böyle şeyleri erteleyebileceğiniz
**"başka bir zaman"** her istediğinizde yakalayamayabilirsiniz".

NOT: ALINTIDIR.

fertelliyim
31.03.2008, 21:14
Küçük Bir Jest | Bir Bardak Süt


Kapı kapı dolaşarak, eğitimi için para kazanmak gayesiyle, elbise satan fakir bir çocuk, o gün cebinde sadece 10 sent kadar bir para kaldığını görür. Karnı acıkmıştı ve kapısını çalmak üzere olduğu evden birazcık yiyecek bir şeyler istemeye karar verdi.

Ancak, ne var ki , kapıyı açanın genç ve güzel bir hanım olduğunu görünce açlığını unutuverdi ve yiyecek yerine bir bardak su istedi.

Genç bayan onun aç olduğunu hissederek ona su yerine büyük bir bardak süt verdi. Çocuk sütü yavaşça içti ve bitirdiğinde sordu…


«Size ne kadar borçluyum? »

« Bana hiç bir borcun yok, » diyerek cevapladı, kız

« Annem bana, yapılmış olan bir ikramın karşılığında hiçbir şey beklememiz gerektiğini öğretti ».

Çocuk bu cevabın karşısında :

« O zaman lütfen , size bütün kalbimle teşekkür etmeme izin verin ». diyerek kapıya yöneldi.

Howard Kelly, fiziksel gücünün geri geldiğini hissetmiş olarak evden ayrıldı ve neredeyse kaybetmekte olduğu olduğu, Tanrı’nın varlığına inanma duygusunun da geriye döndüğünü fark etti.

Yıllar sonra, aynı genç hanım çok ağır bir hastalığa yakalanarak yatağa düştü. Oradaki doktorlar bir teşhis koyamadılar ve onu yakındaki büyük şehire gönderdiler. Biliyorlardı ki bu ender rastlanan hastalığı teşhis edip, tedavisini yapabilecek doktor ve hastaneler ancak orada bulunabilirdi

Doktor Howard Kelly, bir hasta için görüşü alınmak üzere hastaneye çağrıldı. Hastanın geldiği kasabanın adını duyunca artık uzaklarda kalmış bir hatıranın içini yakarak canlandığını hissetti ve gözleri doldu.

Doktor Kelly hastaneye giderek ve hastanın odasına girdi. Odaya adımını atar atmaz, artık oldukça yaşlanmış olan bayan hastayı tanıdı. Muayenesini bitirdikten sonra konsültasyon odasına döndü ve içinden, kadının hayatını kurtarmak için elinden ne geliyorsa yapmaya karar verdi…

Doktor Kelly o günden sonra bu vakaya özel bir ilgi gösterdi. Uzun ve zorlu uğraşmaların sonunda hastalığa karşı verdiği savaş kazanılmıştı…

Doktor Kelly, taburcu olmadan hastanın faturasının incelenmesi ve onaylanması için önce kendisine gönderilmesi talimatını verdi. Faturaya göz gezdirdi ve sonra faturanın kenarına bir şeyler yazarak faturayı kadının odasına gönderdi.

Kadın fatura zarfını aldı ve onu açarken hayatının geri kalan kısmını onu ödemekle geçireceği bir meblağla karşılaşacağını ister istemez aklından geçirdi. Ancak zarfı açıp faturaya bakarken bir şey dikkatini çekti.


Faturanın kenarında farklı bir el yazısıyla yazılı bir şeyler vardı…

Kadın yazılı olanları okudu :

‘’Faturanın tutarı bir bardak süt karşılığında ödenmiştir.’’
Doktor Howard Kelly .

Kadının gözleri yaşlarla ve kalbi de tarif edilemez duygularla doldu.

« Tanrım, sana sonsuz şükürler olsun, çünkü senin sevginin bir adamın gönlünü doldurduğuna şahit oluyorum ».


Bu duruma uyan bir özdeyiş vardır:

Denize atılan iyilik bir gün sana döner.


Yapılmış olan küçük bir iyilik bir gün sana veya bir sevdiğine hiç beklemediğin bir anda bir şekilde geri döner. Eğer yaptığın iyiliğin geri dönmediğini, karşılık bulmadığını da görürsen, o zaman da düşün ki sen bu dünyada karşılıksız iyilik yapan ender kişilerdensin. Karşılık bulmayan iyilikler, düşününüz ki, bu dünyada yapılmış olan farklı bir davranış şeklidir ve bu dünyada var oluş nedenlerimizden bir tanesi de küçük de olsa bir fark yaratmak değil midir… Ve sonuçta tüm yaşam ne içindir ki???

Hayatımız boyunca bir çok insanla karşılaşır ve geçeriz ancak pek az ‘’gerçek’’ dost kalplerimiz de bir iz bırakabilir.

alidehmen
15.04.2008, 10:16
Gerçek dostu bulmak tabiki kolay değil
Bu hikayeyi daha önce bir kez daha
okumuştum.Gerçekten çok etkileyici
bir hikaye.Emeğinize sağlık

altuntas58
15.04.2008, 11:04
« Tanrım, sana sonsuz şükürler olsun, çünkü senin sevginin bir adamın gönlünü doldurduğuna şahit oluyorum ».

Bu güzel paylaşımınız için çok teşekkür ederim

benek
17.04.2008, 10:53
BİR GÜN BİR KRAL, BİR DİLENCİYLE KARŞILAŞIR!

Dilenci nasıl olunur?

Hikayeye göre bir kral, sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. 'Dile benden ne dilersen' diye soran krala dilenci gülerek, 'sanki benim her dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz' der. Kral bu cevaba şaşırır ve sohbet ilerler. 'Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle bakalım, ne istiyorsun?' 'Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım' der. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.

Kral ısrar eder. 'Ne istersen iste sana verebilirim. Ben güçlü bir kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz' der. Bunun üzerine dilenci, elindeki kâseyi krala uzatır ve 'bu kâseyi herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?' diye sorar. Kral bir kahkaha atar ve vezirine kâseyi altınla doldurmasını emreder. Kâse dolup taşmakta ama sonrasında hemen boşalmaktadır. Altınlar, buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır.

Bir dilencinin kâsesini dolduramadığı ülkede kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır kâseye. Ne var ki kâsenin dibi yoktur sanki. Dolup taşmasına rağmen kâse sürekli olarak boş kalmaktadır. Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır: 'Tamam, tamam sen kazandın'. 'Dileğini yerine getiremedim ama lütfen bana kâsenin neden yapılmış olduğunu söyle' der. 'Çok basit' diye yanıtlar dilenci. 'İnsan dimağından yapılmıştır.

Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek dediğin nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin bir iş istersin... Bir araba... Ev... Eş... Bir başka şey!.. Tek tek her birini elde ettiğinde, her şey anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. İş senin, araba da garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.

Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek bir 'dilenci' olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında yaşamının dönüm noktasındasın demektir. Bu durum ancak seni mutlu edecek şeyleri dışarıda değil, kendi içinde aradığın zaman gerçekleşir. Ve gerçek tatmine ve mutluluğa ancak o zaman erişirsin' der. Gelelim hikayenin verdiği derslere: Kral bile olsanız bir dilenciden bile öğrenebileceğiniz çok önemli yaşam dersleri olabilir.

Gerçek mutluluk insanın içinde ve kendisinin elindedir. Mutluluğu ve başarıyı yakalayamayanlar, hatayı başka yerde değil kendi içlerinde aramalıdırlar. Bir şeyi elde etme hırsı değil, elde ettikten sonra da onu istemeğe devam edebilme becerisi yaşamı anlamlı kılar. Bir kralın dilenciye, bir dilencinin de krala dönüşmesi an meselesidir. Yaşam, dilenmek için çok kısa, dilenci olmak içinse çok uzundur...

sonbahar5803
17.04.2008, 11:03
Emeğinize sağlık. Çok anlamlı bir hikaye.

altuntas58
18.04.2008, 13:56
BİR GÜN BİR KRAL, BİR DİLENCİYLE KARŞILAŞIR!

Dilenci nasıl olunur?

Hikayeye göre bir kral, sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. 'Dile benden ne dilersen' diye soran krala dilenci gülerek, 'sanki benim her dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz' der. Kral bu cevaba şaşırır ve sohbet ilerler. 'Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle bakalım, ne istiyorsun?' 'Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım' der. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.

Kral ısrar eder. 'Ne istersen iste sana verebilirim. Ben güçlü bir kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz' der. Bunun üzerine dilenci, elindeki kâseyi krala uzatır ve 'bu kâseyi herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?' diye sorar. Kral bir kahkaha atar ve vezirine kâseyi altınla doldurmasını emreder. Kâse dolup taşmakta ama sonrasında hemen boşalmaktadır. Altınlar, buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır.

Bir dilencinin kâsesini dolduramadığı ülkede kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır kâseye. Ne var ki kâsenin dibi yoktur sanki. Dolup taşmasına rağmen kâse sürekli olarak boş kalmaktadır. Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır: 'Tamam, tamam sen kazandın'. 'Dileğini yerine getiremedim ama lütfen bana kâsenin neden yapılmış olduğunu söyle' der. 'Çok basit' diye yanıtlar dilenci. 'İnsan dimağından yapılmıştır.

Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek dediğin nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin bir iş istersin... Bir araba... Ev... Eş... Bir başka şey!.. Tek tek her birini elde ettiğinde, her şey anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. İş senin, araba da garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.

Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek bir 'dilenci' olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında yaşamının dönüm noktasındasın demektir. Bu durum ancak seni mutlu edecek şeyleri dışarıda değil, kendi içinde aradığın zaman gerçekleşir. Ve gerçek tatmine ve mutluluğa ancak o zaman erişirsin' der. Gelelim hikayenin verdiği derslere: Kral bile olsanız bir dilenciden bile öğrenebileceğiniz çok önemli yaşam dersleri olabilir.

Gerçek mutluluk insanın içinde ve kendisinin elindedir. Mutluluğu ve başarıyı yakalayamayanlar, hatayı başka yerde değil kendi içlerinde aramalıdırlar. Bir şeyi elde etme hırsı değil, elde ettikten sonra da onu istemeğe devam edebilme becerisi yaşamı anlamlı kılar. Bir kralın dilenciye, bir dilencinin de krala dönüşmesi an meselesidir. Yaşam, dilenmek için çok kısa, dilenci olmak içinse çok uzundur...

Böyle güzel hikayeyi bizlerle paylaştığın için size çok teşekkür ederim

kangallim
14.05.2008, 09:39
Lens
28.02.05 - 18:07


Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslebilecegi bir oyuk buldu.. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca.

Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

- “Allahım! Sen şu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri

“Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.

Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

“Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım.”

fertelliyim
14.05.2008, 09:51
Bu konuyu önceki künlerde bende farklı isimde bende eklemiştim gercekten bu hikayeden ders cıkarılması gerekir Tekrar hatırlatma için Teşekkür ederim

SéHéKéRŞéY
14.05.2008, 16:26
.............eline sağlık teşekkürler.............

seva
14.05.2008, 18:39
harikaydı walla.....

ALLAH-U tealanın bir kez daha nelere kadir oldugunu hatırladımm.

veysel
14.05.2008, 18:56
eline koluna saglik......................

mery
14.05.2008, 19:08
elinize sağlık ilk defa okudum ve çok güzel....

Arif Coşkun
15.05.2008, 11:10
Birinci ders:

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
'Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuclarına
dahil olup olmadığını sordu.
'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...
'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da...
Dorothy idi.


İkinci Ders :

Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,
bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir
zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini
verdi.


Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın...
En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole.'



Üçüncü Ders :

Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 Cent.'

Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson
kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti.

Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
15 Cent'lik bahşiş duruyordu..


Dördüncü Ders :

Yolumuzdaki Engeller...

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye
başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti.Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.Köylü, bü gün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'


Beşinci Ders :

Önemli Olan Vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam
şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.



Not:
İçinizden gelmiyorsa, sevmediyseniz hiç bir yorumda bulunmayın.
Hiç kimseye paylaşmayında bir şey olmaz zaten. Eğer burada anlatılanlar
sizi hiç bir şekilde etkilemediyse zaten içinizdeki bazı duyguları kaybetmişsiniz demektir.

Arif Coşkun
15.05.2008, 13:50
Dr.Paul Ruskin, ogrencilerine yaslanmanın psikolojik belirtilerini ogretirken onlara su olayı okur :

" Hasta ne konusuyor, ne de soylenenleri anliyor.Bazen saatlerce anlasilmaz seyler geveliyor.Zaman, yer ya da kisi kavrami yok.Yalniz, nasil oluyorsa, kendi adi soylendiginde tepki veriyor.Son alti aydir onun yanindayim, ne gorunusu icin bir caba sarf ediyor ne de bakim yapilirken yardimci oluyor.Onu hep baskalari besliyor, yikiyor ve giydiriyor.Disleri yok, yiyeceklerin pure halinde verilmesi gerekiyor. Gomlegi salyalarindan dolayi surekli leke icinde. Yurumuyor.Uykusu surekli duzensiz.Gece yarisi uyanip cigliklariyla herkesi uyandiriyor.Cogu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor.Biri gelip onu yatistirana kadar da feryat figan bagiriyor."

Bu olayi okuduktan sonra, Ruskin ogrencilerine boyle birinin bakimini ustlenmek isteyip istemediklerini sorar. Ogrenciler bunu Yapamayacaklarini soylerler.Ruskin, kendisinin bunu buyuk bir zevkle yaptigini ve onlarinda yapmasi gerektigini soyleyince ogrenciler sasirirlar.Daha sonra Ruskin hastanin fotografini dolastirmaya baslar. Fotograftaki doktorun alti aylik kizidir.

Dr.Ruskin, Amerikan Tip Birligi Dergisindeki makalesinde, (gunumuzde cok yasandigi gibi) gulunc bir yanlis anlamanin insana nasil tamamen farkli bir perspektif kazandiracagini anlatmaktadir.

sevgiyle ve sevdiklerinizle kalın...

Arif Coşkun
15.05.2008, 14:13
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez]

fertelliyim
12.06.2008, 16:25
Ana Gibi Yar



Vaktiyle bir vezir, padişah katında hatırının kırılmayacağına inanarak kendisinden şöyle bir ricada bulundu:

- Sultanım benim iki tane karım, her birinden de üçer çocuğum var Karılarımın hangisinin analık duygularının daha kuvvetli olduğunu merak ediyorum Malımı da buna göre vasiyet edeceğim Şunları bu konuda bir sınamanız mümkün mü?

Padişah, veziri sevdiği için gönlünü yapmak istedi Hanımlarından birini çağırttı ve dedi ki:

- Ey hatun, benim vezirim olan senin kocan, gözdelerimden birini baştan çıkarmış Bunun cezası aslında ölümdür Ama sen kocanı affedersen idamdan vazgeçip onu sevgilisiyle beraber ülke dışına sürgün edeceğim

Kadının gözlerinde intikam alevi parladı:

- istemem, bana yar olmayan başkasına da yar olmasın! Asın, ipini de bana çektirin!

Padişah daha sonra vezirin öbür karısını çağırttı Ona da aynı şeyi söyledi Vezirin ikinci karısı tam tersine bir tavır takındı:

- Aman sultanım, ben kocasız kalmaya razıyım, ama çocuklarım babasız kalmasın, idam edeceğinize sürgün edin de çocuklarım babalarıyla bir gün kavuşma ümidini kaybetmesinler,

fertelliyim
12.06.2008, 16:32
Sorumluluk



Vaktiyle her türlü maddi imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısından, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan yakınan bir prens vardı Kardeşleri, arkadaşları gezer, ava gider, eğlenirken o odasına kapanır, sürekli düşünürdü Oğlunun bu haline hükümdar babası çok üzülüyordu Birgün hükümdar, ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi Bunun için bilgeye bir hafta mühlet verdi Bir hafta içinde bir formül bulamazsa bunun hayatına mal olabileceğini de hatırlattı

Yaşlı bilge üç beş gün düşünüp taşındı; aklına hiç bir çözüm gelmedi Bu nedenle canını olsun kurtarmak için ülkeyi terketmeye karar verdi Üzgün, dalgın bir şekilde ülkeyi terkederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla bir süre ahbaplık etti Bundan cesaret alan küçük çoban yaşlı dostuna “Amca şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben de şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum” dedi Bilge de zevkle kabul etti Bilge, kafası, karşılaştığı olaylarla meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında oynamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi Aşağı inip onu kurtarmadıkça kendi kendine kurtulması da mümkün değildi Bilge küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendisi kurtarmaya karar verdi Bu amaçla uçurumun dibine indi Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı Ama bilge yılmadı Uğraştı, didindi, zorlandı ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgul etti ki, kendini bu işe o kadar

verdi ki başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi terketmekte oluşunu unuttu Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına sebep oldu Şöyle düşündü: “Bir kimse ciddi olarak bir işle meşgul olur, bir girişimde bulunup onu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, eften püften olayları kafasına takmak diye birşey söz konusu olamaz” Bu gerçek herkes, dolayısıyla hükümdarın oğlu için de geçerlidir Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve hükümdarın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:

“Hükümdarım, eğer oğlunuzun can sıkıntısıdan kurtulmasını, hayata bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamanını kaplayıcı bir meşguliyet verin Can sıkıntısının, yaşamaktan şikayet etmenin ana sebebi başıboşluktur Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddi, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o ölçüde can sıkıntısından kurtaracak, yaşama mücadele ve azmi o derece artacaktır”

fertelliyim
12.06.2008, 17:30
Herkes Soyuna Çeker



Bir padişah Hızır’ı görmek istiyordu Bir gün bunun için tellallar çağırttı “Kim bana Hızır’ı gösterirse onu armağanlara boğacağım” dedi Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu Karısına dedi ki: “Hanım ben padişaha Hızır’ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım

Kırk günün sonunda Hızır’ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz”

Adamın karısı kanaatkar biriydi “Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye Bundan sonra da idare ederiz Vazgeç bu tehlikeli işten” dedi Ama adam kafaya koymuştu Padişaha gidip Hızır’ı bulacağını söyledi Bunun için kırk gün izin istedi Hızır’ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti: ‘Benim aslında Hızır’ı falan bulacağım yoktu Ailece sıkıntı çekiyorduk Hızır’ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim” dedi Padişah buna çok kızdı: “Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?” diye bağırdı Adam da her şeyi göze aldığını söyledi Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu Birinci vezire sordu:

- Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?

- Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım

Bu sırada peyda olan, nurani, ak sakallı bir ihtiyar I vezirin sözleri üzerine söyle dedi: Küllü şeyin yerciu ila asıhı”

Padişah ikinci vezirine sordu:

- Bu adama ne ceza verelim?

- Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım

Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine “Küllü şeyin yerciu ila aslını” dedi

Padişah üçüncü vezire sordu:

- Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?

- Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen budur Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli

Nurani ihtiyar yine söze karıştı: “Küllü şeyin yerciu ila asıhı”

Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:

- Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?

ihtiyar cevap verdi:

- Senin birinci vezirinin babası kasaptı Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bah setti Yani aslını gösterdi İkinci vezirin babası yorgancı idi Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb doldururdu O da babasına çekti

Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi Benim söylediğim söz “Herkes aslına çeker” demektir Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu

gürün_güzeli
08.07.2008, 20:51
aşkı sevgiyi oyuncak eden tüm ..............lere gelsin...




[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])

tRn
08.07.2008, 20:54
........ yerine hangi sıfatı koyabiliriz :)

SEMİH-58
08.07.2008, 20:57
güsel bir hikaye bazı arkadaşlar bu aralar aşk acısı çekiyor galiba...

gürün_güzeli
08.07.2008, 20:58
........ yerine hangi sıfatı koyabiliriz :)

ben göndermemi yaptım alan alır almayan teşekkürünü eder gider...

tRn
08.07.2008, 21:01
kapak olsun misali :) o da güzel :D

haythuyt
08.07.2008, 21:02
VALLAHA BIR SURU SIFAT KOYABILIRIZ HERSEY YAKISIYO :D

LaEdri
09.07.2008, 00:00
motoyu durdurmanın başka yolu yokmuymuş...
şehir efsanesi derler ya...hani şu "prof sorar risk nedir diye...öğrencinin biri de kağıdı boş verip..risk budur der....işte o tarz bişey olsa gerek..:)

sandalli
09.07.2008, 08:07
ben olsam kaskimi vermezdim herhalde, sevdigim insana olan askimin devam etmesi icin yasamam lazim.

gürün_güzeli
09.07.2008, 08:23
ben olsam kaskimi vermezdim herhalde, sevdigim insana olan askimin devam etmesi icin yasamam lazim.

ama o öleceğini anladığı için vermiş kaskını.....vermese kendisi yaşıcak kız ölecekti...aslında bencede kendisi de çıkarsaydı birlikte ölürlerdi...

seva
22.09.2008, 04:12
ÜÇ HİKÂYE - ÜÇ DERS - BİR SÖZ





1.Hikâye

Kavak Ağacı ile Kabak

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:

-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?

-On yılda, demiş kavak.

-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.

-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!

-Doğru, demiş kavak.

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:

-Neler oluyor bana ağaç?

-Ölüyorsun, demiş kavak.

-Niçin?

-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.



1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.






2. Hikâye

En iyi Buğday

Her yıl yapılan "en iyi buğday" yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:

-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.

-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,

-Neden olmasın, dedi çiftçi.

-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.



2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.







3. Hikâye

Geleceğini biliyordum…

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,

-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.

Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;

-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.

-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…

-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?

-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.

Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

-Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…





3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.



"Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.

Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.

Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur."

Afrika Atasözü



Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar. Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım dünyaya. Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer. Ancak öykünün uzun olması değil, iyi olması önemlidir.

fertelliyim
09.10.2008, 17:46
Yaşlı adam kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.
Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
"Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."
Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
"Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o!"

SAWAS
09.10.2008, 18:02
Gerçekten güzel bir vurgu.........

seva
16.10.2008, 17:32
OYUN BİTER
İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler.
Berber, iş adamının kulağına fısıldar; "Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..."
Berber çocuğa seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar.
Berber işadamının kulağına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde beş yüz bin, diğer elinde beş milyonluk bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: "Hangisini istiyorsan alabilirsin?"
Çocuk dalgın dalgın bir beş yüz bine bir de beş milyona bakar ve sonunda beş yüz binlik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.
Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.
Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür.
Yanına giderek, neden beş milyonluk değil de, beş yüz binlik banknotu aldığını sorar.
Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir :
- Eğer beş milyonluğu alırsam oyun biter!"

Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken. Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!
Dale Carnegie

derdest_58
17.10.2008, 10:44
teşekkürler emegine sağlık bende bir yazı paylaşmak istiyorum .begenmeniz dileğimle............Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.

Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :

"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.

Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.

Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.

Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :


"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.


"Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin,bu günün ramazanın ilk günü oldugunu.

ayparcam
17.10.2008, 10:53
Emeginize saglik bu konuyu bikez daha okumustum bu forumda tekrar hatirlatmis oldugunuz ALLAH razi olsun

altuntas58
17.10.2008, 10:58
Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin,bu günün ramazanın ilk günü oldugunu.

Bu güzel hikayeyi bizlerle paylaştığınız için teşekkürler

seva
30.10.2008, 18:36
O Bir Karga..
80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?'

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'


'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra, 23)

seva
03.11.2008, 10:59
Duvarı Aşamıyorsan Bir Kapı Aç!..

Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy multimilyoner Elmer Kelen in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı.
Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen e yeterince benzediği görüşündeydi. Ancak, Kelen ayni fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti.
Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı, ve birdenbire bunu gösterecek hiçbir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu, " Portreyi size benzemediği için reddettiğiniz belirten bir mektup
yazabilir misiniz?"
Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy'nin yaptığı portresinin, üzerinde "Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teshir edildiğini gördü.
Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı.
Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı. Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, ayni zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almağa kalktığında fiyatının eskisinden on kat
daha fazla olduğunu görmüştü.
Dr. Charles C. Lever

berlin24
06.11.2008, 19:38
Zamanın birinde bir gül varmış. Bu gül öyle güzelmişki hiç kimseler koparmaya kıyamıyormuş. Zamanın bir gününde bu gül suya aşık olmuş. Ama ne aşk. Suyun hiç beklemediği bir anda gül suya SENİ ÇOK SEVİYORUM... demiş. Su gayri ihtiyari karşılık vermiş. BENDE SENİ ÇOK SEVİYORUM. Artık gülün keyfine diyecek yokmuş. Öyle güzel bir kokular yayıyormuş ki etrafına yanındaki diğer çiçekler kıskanıyormuş. Günlerden bir gün GÜL suya yine SENİ ÇOK SEVİYORUM demiş. Su buna karşılık vermemiş. GÜL önemsememiş. ve yine etrafına çok güzel kokular saçıyormuş. Yine bir gün GÜL Suya SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM demiş. Su yine karşılık vermemiş. Bunun üzerine gül hastalanmış ve yatağa düşmüş. Su hemen bir doktor çağırmış. Doktor gelmiş ve gülü hemen muayene etmiş ve gülün yanından ayrılmış. Su hemen doktorun yanına gitmiş ve Gülümün neyi var diye sormuş ... Doktor: Gülün birşeyi yok hasta falan değil demiş. Bunun üzerine su: peki neden yatıyor demiş. DOKTOR suya bakmış ve demişki: GÜL SUYA Hasret kalmış demiş. Bunun üzerine su haaaaa demiş. Demekki aşk karşılıksız sevgisiz ve saygısız olmuyormuş demiş ama iş tabiki işten geçmiş. GÜL için yapacak bir şey yokmuş....

berlin24
06.11.2008, 19:44
Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:
- Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:
- Bir aya kalmaz geçer, demişti.
Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."

Sweetgirl
06.11.2008, 20:14
nerde böyle erkekler yaa :)
hatta nerde böyle insan
kalbini sevdigi icin verecek

sandalli
06.11.2008, 20:28
Paylasim icin tesekkürler.
Bende hep bana kalbini verebilecek bir sevgilim olsun istemistim, kader, olmadi iste. Ama yinede Allah`a hamd olsun.

gürün_güzeli
06.11.2008, 21:03
benim için yaşamasını isterim ama o benim için bi an bile düşünmeden verebilecek bir insan...çok şükür çok seviyorum................

gezgin_58
06.11.2008, 23:57
askti sevgiydi bunlari bir kalem gecelim lutfen kimse kimse icin ne canini nede malini verirbos bu isler sadece cikarlar vardir iki sevgili yanyana gelince hep su konusulur biz evlenecegiz cok mutlu olucaz evimiz paramiz falan filan turkiyede is bulmak sorun isi buldun maas sorun maasin yarisi ev kirasi geriyz ne kaldi artik birbirinizi yersiniz SONUC ASKTA BITTI SEVGIDE BITTI

seva
09.11.2008, 13:44
400 YIL ÖNCE ÖDENDİ
Saraybosna'ya 60 km mesafedeki Zenica'da BM Barış Gücü bünyesinde görev yapan Türk birliğinin komutanı şunları anlatmış:

Zenica'daki Türk taburunun komutanları, Belediye Başkanlığından aldıkları müsaade ile, şehrin en büyük salonunda kültür faaliyetleri ve sosyal programlar uygulamaya başlamışlar. Bu faaliyetler sırasında sivil giyinen askerlerimizle cevre hakli bir anda kaynaşmış. Salon dolup dolup tasmaya başlamış.

Bu rağbeti gören ABD askerî birliğinin komutanı, benzer bir faaliyet için Belediye Başkanından haftanın bir günü de ayni salonun kendilerine tahsis edilmesini ister... Başkan bu isteği soğukkanlılıkla karsılar:

- Kirasını ödemeniz kaydıyla salonu tahsis ederiz...

- Kira isi kolay, ne kadar?

- Bir gün için 40 bin dolar.

- Siz ne diyorsunuz? Bu çok yüksek!.. Türklere bu pahalı gelmiyor mu? Ödeyebiliyorlar mı bu bedeli?

- Sayın Komutan! Pahalıya mı yoksa ucuza mı bilemem? Çünkü Türk askeri bu bedeli, tam 400 yıl önce ödedi!.

kronik
16.11.2008, 12:32
Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak

Gunun son dersinin sonuna gelinmisti. Ogrenciler cikmak icin sabirsizlaniyordu.
Defter ve kitaplarini cantalarina koydular.
Zil calar calmaz, disari cikmak icin hazirdilar.
Yalniz, Ali hazirlanmamisti.Gecikmek icin de elinden geleni yapiyordu.
Nihayet zil caldi. Ogrenciler bir anda kapiya yoneldi. Ali, yerinden kalkmadi.
Agir agir esyasini topladi. Bir yandan goz ucuyla ogretmenine bakiyor, bir yandan da arkadaslarinin gitmesini bekliyordu.


Ogretmeni, onun bu hâlini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?


Ali, son arkadasinin da ciktigini gorunce cevap verdi:
- Sizinle konusmak istiyordum ogretmenim.
- Peki, dedi ogretmeni. Ne soyleyeceksin bakalim?
- Ahmet arkadasimiz var ya…
- Evet, ne olmus Ahmet'e?
- Durumlari pek iyi degil galiba. Annesi, beslenme cantasina pekiyi seyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardim etmek istiyorum.

Ama benim yardim ettigimi bilirse uzulur. Gunde bir simit parasi biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?


Cebinden bir avuc bozuk para cikarip ogretmenin masasinin uzerine koydu. Nurhan Ogretmen, paraya dokunmadi. Sandalyesine oturup dusundu.Ali hakkindaki bilgilerini yokladi.
Bildigi kadariyla ailesinin durumu pekiyi degildi. Bu caliskan ve sevimli ogrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve dusunceliydi.
Zengin bir ailenin cocugu degildi. Buna ragmen yardim etmek istiyordu. Ustelik yardim ettiginin bilinmesini istemiyordu.


Nurhan Ogretmen:
- Dur bakalim Ali, dedi. Bildigim kadariyla sizin de maddî durumunuz pekiyi degil. Yanlis mi biliyorum?
- Dogru biliyorsunuz ogretmenim. Babam gundelikci. Cogu zaman is bulamiyor. Ama ben de calisiyor, para kazaniyorum.
- Nerede calisiyorsun?
- Simit satiyorum.


Nurhan Ogretmen yine durup dusundu. Iyiligin bu kadarina ne demeliydi simdi. Bunun gerceklesmesi zordu. Onu, bundan vazgecirmek icin bir care bulmaliydi. Bunu yaparken, sevimli ogrencisini de kirmamaliydi. Onunla biraz daha konusursa, belki bir yolunu bulurdu.


Nurhan Ogretmen, Ali'ye dondu:
- Buyuyunce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Cok zengin bir isadami…
- Nicin?
- Insanlara daha cok yardim etmek icin…
- Guzel, dedi Nurhan Ogretmen.
Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi degil; bu dogru. Ama sizinki de bundan pek farkli degil.
Istersen acele etme; cok zengin oldugun zaman insanlara yardim edersin.Olmaz mi?
- Olmaz, dedi Ali. Simdi yapmaliyim.
- Neden olmaz?
- Uc sebepten dolayi olmaz.


Birincisi: Bu para zaten benim degil. Iyilik ettigim icin Allah, beni insanlara sevimli gosteriyor. Insanlar da bundan etkileniyor, daha cok simit aliyorlar. Bu sayede gun boyu calisanlardan bile fazla simit satiyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gun iki simit alip guvercinlere veriyor.

Ikincisi: "Agac yas iken egilir." deniliyor. Simdiden iyilik yapmayi ogrenmezsem buyudugumde hic yapamam.

Ucuncusu ise daha onemli: Buyudugum zaman cok zengin bir isadami olmak istiyorum. Zamaninda yatirim yapmayanlar buyuk isadami olamazlar.


Nurhan Ogretmen, karsisinda buyuk biri varmis gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadim, dedi.?

- Aciklayayim ogretmenim, dedi Ali. Simdi, cok zengin olmadigim icin, ancak gunde bir simit parasi kadar yardim edebiliyorum. Bundan fazlasini veremem. Allah, Cennet'i gucu kadar iyilik edene veriyor.
Simdi gucum bu olduguna gore Cennet'in fiyati birkac simit parasi kadardir. Eger zengin olmadan Ölursem birkac simit parasiyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârli bir yatirim olur mu?

Nurhan Ogretmen'in gozleri dolmustu. Basini "Evet" anlaminda sallarken Aliyi evine yolladi.


Sinifa geri donerken okulun bosaldigini fark etti.
Esyalarini toplamak icin masasina dondugunde Ali'nin biraktigi paralarin masaustunde kaldigini fark etti.
Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paralari eline aldi.
Hicbir para ona bu kadar kiymetli gelmemisti.
Sanki elinde dunyanin en kiymetli incilerini, yakutlarini, elmaslarini tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kiymetliydi.

Oyle bu paralar, Bu bozuk SIMIT paralari, Cenneti satin alabilecek paralardi. Sanki hic birakmak istemeyen bir duygu ile simsıki kavradi bu bozuk simit paralarini.




Oturdugu yerden kalkamadi Nurhan Ogretmen. Icinin doldugunu, Tarif edilemeyen duygulara boguldugunu hissetti. Birden bosalan saganak yagmurlar gibi aglamaya basladi. Agladi … Agladi.




Kendine geldiginde aksam olmustu. Yavas yavas siniftan cikip okuldan ayrilirken bekci Sadik " Bozuk Simit paralari ile cenneti satin almak, Bozuk Simit paralari ile cenneti satin almak" diye
Nurhan ogretmenin sayikladigini duydu.
Bekcinin hayretler icinde " Ne dediniz hocam " demesini bile duymayan Nurhan ogretmen bekcinin saskin bakislari altinda aksamin alaca karanligina karisivermisti




Yazari bilinmiyor .....


__________________

seva
16.11.2008, 16:49
etkileyici bi hikaye ALLAH Çok anlamlı bir yazı.Herkes bu çocuk gibi olsaydı aç insan kalır mıydı sizce?
Teşekkürler.aslında
hayat imtihanı bilmek marifet değil marifet olan onun farkında olup geçmektir...

seva
20.11.2008, 18:35
Bir yönetim nasıl çöker

Beşiktaş Çırağan'da Yahya Efendi Türbesi vardır bilir misiniz?
Kanuni Dönemi'nde yaşamış bir alimdir kendisi.
Halen bir mescidin de ibadete açık olduğu Yahya Efendi türbesi bugün de geçmişteki o mistik özelliğini devam ettirmektedir.
Yasadığı donemde Kanuni ile arasında cereyan eden bir öyküden bahsedeceğim bugün size. Umarım ibret alırız.
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mi diye derin derin düşünmeye başlar.
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi 'ye sorduğundan bunuda sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir.
"Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları'nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mi?" şeklinde mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabi bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır.
"Nemelazım be Sultanim!"
Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez.. Yahya efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:
"Acaba bilmediğimiz bir mana mi vardır bu cevapta?"
Nihayet kalkar,Yahya Efendinin Beşiktaş'taki dergahına gelir.
Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
"Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!"
Yahya efendi duraklar:
"Sultanim sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice duşundum ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim."
"İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanim demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum."
Yahya Efendi bu cevaptan sonra su akil almaz aciklamasini yapar:
"Sultanim! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, iste o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…."
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip olduğu için Allah'a şükreder, bu turlu ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…
Mektup bugün Topkapıda sergi halindedir.

sandalli
20.11.2008, 19:31
Bu mektuptan bizim devlet adamlari hic mi ibret almazlar?

SONOSMANLI58
20.11.2008, 21:37
ALLAH’TAN KORK, MÜHRÜMÜ BOZMA



Geçmiş ümmetlerde gurbete çalışmaya giden üç arkadaş, bir ara yoğun bir yağmura mâruz kalınca yol kenarındaki bir mağaraya sığınırlar. Ne var ki, karşı dağdan, düşen yıldırım sebebiyle kopup yuvarlanan bir taş gelir, içinde bulundukları mağaranın kapısına sıkışıp kalır.
İçeride bulunan üç arkadaş korkup düşünmeye başlarlar. Nasıl çıkacaklar kapanmış olan mağaradan? Biri der ki: Bu belâdan kurtulmamızın bir çâresi olabilir. O da, Rabbimizin rızâsı için yapmış olduğumuz iyilikler. Gelin bunları şefaatçı yapıp buradan kurtulmayı Rabbimizden dileyelim.

Bu sebeple biri der ki:

– Ey Rabbim! Ben yanında işçi çalıştıran biriydim. Bir gün, çalışan işçim akşam yevmiyesini almaya gelmedi. Ben de onun parasını onun adına ayırıp çalıştırdım. Seneler sonra gelince parasını kazancıyla birlikte verdim. Şaşırdı, almak istemedi. Sonra ciddi olduğumu anlayınca yevmiyesini kazancıyla alıp sevinerek gitti. Bunu sadece senin rızân için yaptım. Eğer senin yanında makbul oldu ise, bunun hürmetine şu kayayı, çıkacağımız yerden uzaklaştır!

Bu dua üzerine kaya yerinden kımıldar, ama çıkılacak kadar yer açılmaz.

İkincisi de şöyle der

– Ey Rabbim! Ben annesine çok hizmet eden biriyim. Bir gece annem su istemiş, ben de koşup dışarıdan su getirmiştim, baktım annem uyumaktadır. Karşısında uyanıncaya kadar bekledim. Gece yarısı uyandığında beni karşısında bekler halde görünce çok memnun olup duâ etmişti. Bunun hürmetine bu belâdan bizi kurtar.

Kaya biraz daha kımıldar, ama yine kurtulmaya yeterli değildir.

Üçüncü olarak da son arkadaşları şöyle duâ eder:

– Ey Rabbim! Memleketimizde kıtlık olmuş, bir çok âile açlık belâsına mâruz kalmıştı. Benim durumum ise iyi idi. Bir gün komşum kızı yanıma gelip açlıktan ölüm tehlikesi geçirmekte olan âilesi için benden yiyecek birşeyler istemiş, ben de ona kendisini bana teslim etmesi halinde istediğini verebileceğimi söylemiştim. Başka çâresinin kalmadığını anlayan kızcağız, nihayet isteğime râzı olmuş, birlikte tenha yere gittiğimizde birden şu ikazda bulunmuştu:

– Ey elinde imkân olan adam! Allah’dan kork, benim iffet mührümü nikâhsız bozmaktan hicap duy! Bu mühür, ancak nikâhla bozulur, başka değil!

Bu beklenmedik ikazdan korkup titremeye başladım. Kendimi mâsum bir kızın namus mührünü bozan iffetsiz durumuna düşürmekten utandım ve dedim ki:

– Haydi gel, istediğin kadar yiyecek al, mührünü muhafaza ederek iffetinle yaşa.

Böylece ona istediğini verdim ve mührünü bozmadım. Bunu senin rızân için yaptım. Eğer kabul edildi ise, şu kayayı kapımızdan uzaklaştır da çıkıp kurtulalım.

Bir de baktılar ki, sıkışmış kaya paldır küldür yuvarlanıp gitti, kurtulup dışarı çıktılar.

Evet, işte iffetsizlerin yersizliğini söylemek istedikleri kızlık işaretinin hadisteki adı mühürdür.

Kaynak: Yeni aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

SONOSMANLI58
20.11.2008, 21:44
HAPİSHANEDE KILINAN NAMAZ


Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur'a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar. Vâli dedi ki:
- Hepsini hapsedin!
Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:
''Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!'' diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek'at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı. Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:
- Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?
Müdür dedi ki:
- Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz yaşları döküyor.
- Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler. Vâli hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki:
- Sizden özür.diliyorum.Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel! Demirci de cevabında dedi ki:
-Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.
- Neden gelemezsiniz?
- Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın!
Akıl isen nemâzı, çün saâdet tâcıdır.
Sen namazı şöyle bil ki, mü'minin mi'râcıdır.
Huzura Doğru

jasminiron
21.11.2008, 11:31
ya bu nekadar güzel bir hikaye vallahi ağladım böyle dostluk varmı sizce hiç sanmıyorum :confused: benimde vardı birzamanlar ama gerçekten nankörmüş

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:25
PEYGAMBERE BAĞLILIK



Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:

- Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:

- Allah'ın Resulünün en büyük arzusu amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:25
O NE YAPARSA DOĞRUDUR


Peygamberimiz (s.a.v) azadlı kölesi Zeyd bin Hârise'yi çok severdi. Oğlu Üsame'yi de. Babayı da oğulu da gerektiğinde kollardı.

Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu. Oğlu Abdullah'a üç verirse Üsame'ye dört veriyordu. Abdullah bunun sebebini öğrenmek istedi:

- Ben Üsame'nin katılıp da benim katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum. Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?

Hz. Ömer şöyle açıklamada bulundu:

- Hz. Peygamber onun babasını senin babandan, Üsame'yi de senden çok sever ve kollardı. O'nun her işinde muhakkak bir hikmet vardır. Ben O'nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:25
BAL ŞERBETİ

Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek

sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:26
EN BÜYÜK CÖMERT


Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:

- Ya Ömer, malının ne kadarını yardım olarak getirdin?

Hz. ömer cevap verdi:

- Tam yarısını getirdim ya Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.

Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:

- Malının ne kadarını getirdin? Cevap verdi:

- Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım.

Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: - Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir'i kimse geçemeyecek.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:26
BİR MUSİBET...


Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."

Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:

- Hani sağ kolun nerede?

- Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.

Hz. Ömer bu defa konuştu:

- Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:26
ADAMIN ÖNEMİ


Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sordu:

- Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?

Birisi, "Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm'a daha çok hizmet edeyim diye" dedi. Bir başkası, "Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine yararlı olayım diye" dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer'e sordu:

- Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:

- Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm'a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:27
GURURA KARŞI İLAÇ


Halife Hz. Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:

- Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?

- Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:29
HZ. ALİ'NİN BÜYÜKLÜĞÜ



Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulananlara sordu:

- Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap verdiler:

- Yine iyilik ederiz.

- Yine kötülük yapsa?

- Biz yine iyilik ederiz?

- Yine kötülük yapsa?

Ashab cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.

Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:

- Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?

- Yine iyilik ederdim.

- Yine kötülük yapsa?

- Yine iyilik yapardım.

Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,

- Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:30
HZ. ALİ'NİN RÜYA YORUMU


Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve

ne anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder."

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:37
GERÇEK NEDEN


Hz. Ali'nin halifeliği sırasında, Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle sonuçlanan fitne, fesad daha da arttı. Bu durumdan üzülen, şikayetçi olan bir mümin Hz. Ali'ye gelip sordu:

- Ya Ali neden Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında meydana gelmeyen bu olaylar senin zamanında meydana geliyor, müminler birbirine düşüyor?

Hz. Ali cevap verdi:

- Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında biz vardık, ama bizim zamanımızda onlar yok.

EyüphanAydın
21.11.2008, 14:40
TİTİZLİĞİN BÖYLESİ



İslâm dünyasında Kur'an'dan sonra en güvenilir kaynak Sahih-i Buhari adındaki hadis kitabıdır. İsmail el-Buha-ri'nin Hz. Peygamberin hadislerini toplamaya kendini vakfettiği, yeni bir hadis duymak ve almak için dere tepe dolaştığı, günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı. Kendisine birçok sahabi ile görüştüğü bilinen birinden söz edildi. Çok zaman yaptığı gibi uzun bir yol katederek bahsedilen adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada kazığından boşanmış olan devesini boş torba ile aldatarak yakalamaya çalıştığına şahit oldu. Bu halde hiçbirşey sormadan geri döndü. Niçin boş döndüğünü, birkaç hadis not etmediğini soranlara şöyle cevap verdi:

- Ben devesini aldatarak yakalamaya çalışan adamın rivayet edeceği hadise güvenmem.

EyüphanAydın
27.11.2008, 16:06
GERÇEK ZENGİNLİK



Başlangıçta Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı yani dünya sultanı iken vâkî olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı olmaya azmeden, bunu da gerçekten başaran İbrahim Edhem (VIII. y.yıl) dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi. Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmıştı ki bir benzerine

rastlanamazdı. Birgün büyük velilerden çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı ve ona sordu:

- Ey Şakik nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi cevap verdi:

- Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:

- Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca sabrediyorlar, diye karşılık verdi.

Belhi sordu:

- Peki siz ne yapıyorsunuz?

- Biz bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabrediyoruz.

Bizim İbrahim Edhem Hazretleri hakkında söylemek istediğimiz bu değil. İbrahim Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahrumiyeti o derece aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi uyandırıyordu.

Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim Edhem:

- Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim, dedi.

Adam gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli sordu:

- Ne kadar paran var?

- Üç bin altınım var.

- Dört bin olmasını istemez misin?

- Elbette isterim.

- Beşbin olmasını?

- İsterim.

- On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?

- Şüphesiz çok memnun olurum.

- Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, on bin değil yüz bin altının olsa yine kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim.

EyüphanAydın
27.11.2008, 16:08
TEVEKKÜL BÖYLE Mİ OLUR?



Büyük velilerden Şakik Belhi (VIII. yyıl) bir kıtlık senesinde, herkesin kara kara düşündüğü bir ortamda, zengin bir adamın kölesinin şakır şakır oynadığına şahit oldu. Yanına yaklaştı ve sordu:

- Herkes kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya olmaktan inler dururken sen neye güvenerek böyle oynayabiliyorsun? Köle cevap verdi:

- Herkesten bana ne? Benim için bir tehlike söz konusu değil. Benim efendimin 7-8 tane köyü var, her ihtiyacımız o köylerden sağlanıyor.

Bu açıklama Şakik'i adeta bir şamar gibi sarstı. Çünkü kendisi de kıtlıktan dolayı endişe içindeydi. Ama köle onu uyandırdı ve kendi kendine şöyle dedi:

- Hey Şakik kendine gel! Şu köle nihayet bir insan olan efendisine bunca güveniyor, kendini emniyet içinde hissediyor. Sen ki bütün canlıların rızkını garanti eden Allah'a inanıyor, tevekkül ediyorsun, Bu nice tevekküldür ki rızık endişesi içindesin?

EyüphanAydın
27.11.2008, 16:08
GÜVENE LÂYIK OLMAK



Tasavvuf tarihinin önemli simalarından Zünnun Mısri (IX. y.yıl) kendisine bir yıl mürid olup hizmet ettikten sonra İsm-i Azam'ı (Allah'ın bütün vasıflarını ifade eden en yüce adı) öğrenmek isteyen Yusuf bin Hüseyin'in arzusunu yerine getirmedi. Bu isteğe gülüp geçti. Aradan tam altı ay daha geçti. Yusuf bin Hüseyin sabırla hizmete devam etti. Bir fırsatını bulup isteğini yine tekrarladı. Zünnun Mısri bu defa Yusuf bin Hüseyin'e ağzı bir bezle bağlanmış bir testi vererek, "Bunun içindeki hediyeyi falan yerdeki filan zata götür" dedi. Dikkatle götürmesini, içindekine bir zarar gelmemesini de ayrıca hatırlattı. Yusuf, hediyeyi aldı ve yola koyuldu. Yolda kendi kendine söyleniyordu: "Bir buçuk yıldır hizmetindeyim, benim bir dileğimi yerine getirmeyen şeyhim, hizmetinde bulunduğum bir buçuk yıldır bir defa ziyaretine bile gelmemiş olan bir dostunu hediye ile taltif ediyor..."

Yolculuğu sırasında bir yerde dinlenirken, içini, özenle götürülmesi istenen bu hediye nedir diye şiddetli bir merak sardı. Merakına mağlup olarak testinin ağzandıki bezi çözdü ve açtı. Açmasıyla birlikte bir fare fırt diye atladı ve çalılıkların, arasında kayboldu. Yusuf bin Hüseyin çok üzüldü, pişman oldu. Emanete hiyanet etmişti. Artık götürülecek hediye kalmadığına göre yoluna devam etmesi gereksizdi. Çaresiz üzüntülü ve mahcup bir halde geri döndü. Olacağı kalbine malum olan Zünnun Mısri "Sıradan bir hediyenin bile güvenilemeyeceği bir kimseye İsm-i Azam nasıl emanet edilir?" diyerek her isteyene her şeyin emanet edilemeyeceğini anlatmak istedi.

EyüphanAydın
27.11.2008, 16:09
YUNUS HÜRMETİNE



"Anadolunun iç aydınlığı" bütün Anadolu'nun sevgilisi insan sevgisinin, hoşgörünün sınırlarını,

Yaradılmışı hoşgör

Yaradandarr ötürü

Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil.

gibi söyleyişlerle kimseye nasip olmayacak ölçüde genişleten Yunus Emre (1240-1320) Tapduk Emre'nin dergahında uzun süre zevk ve hevesle odun taşımış, ayak işleri yapmıştı. Ama Tapduk bir türlü arzuladığı gibi Yunus'u ele almıyor, eren lerin gönül deryasından bir katre sunmuyordu. Yunus bu konuda bir dilekte bulunsa "Sen hâlâ dünya kokuyorsun" deyip savuşturuyordu. Yunus "Herhalde benim nasibim burada değil, bir başka şeyhin kapısında" diyerek Tapduk'a dahi haber

vermeden dergahı terketti. Ama dergahtan uzaklaştıkça içini bir hüzün kapladı. Tapduk Emre'nin kapısında en basit işleri yaparken bile gönlünde bir aydınlık, bir ferahlık, bir yumuşaklık vardı. Dergahtan ayrılalı gönlü kararmış, katılaşmıştı, uzaklaştıkça içini Tapduk'a ve dergaha karşı bir hasret kaplıyordu. Bu yolculuk sürerken bir akşam vakti yedi kişilik bir başka yolcu grubuna rastladı. İçini kaplayan hüzün ve hasrette belki bir hafifleme olur diye kendi de onlara katıldı. Yol arkadaşları ermiş kılıklı, yaşlıca insanlardı. Güven veren halleri vardı. Birlikte sürdürülen bu yolculuk sırasında bir an geldi ki hiçbirinin çıkınında (azık çantası) birşey kalmadı. Biryerde mola verdiler, açlık canlarına tak etmişti. Bu yedi arkadaştan bi ri ellerini kaldırıp Yaradan'a niyazda bulundu. Bu dua ve yakarmanın akabinde önlerinde türlü yiyeceklerle donanmış bir sofra peydah oldu. Yediler içtiler Rablerine şükrettiler. Bundan sonra bu yedi yolcudan herbiri yolda acıktıkça dua etti ve yemekleri ilahi bir lütuf olarak ikram edildi. Sonunda dua sırası Yunus'a gelmişti.

Yunus soğuk terler döküyordu. İşin içinde mahcup olmak vardı. Yol arkadaşlarının her biri Allah katında makbul kişilerdi ki duaları kabul görüyordu. Kendinin böyle bir imtiyazı yoktu. Ama duayı yapacaktı, çaresi yoktu. Bütün varlığı ve içtenliğiyle Allahla yalvardı: "Ya Rabbi, şu yol ar kadaşlarım sana kimin yüzü suyu hürmetine yalvarıyorlarsa ben de onun yüzü suyu hürmetine yalvarıyorum, beni mahcup etme..." Bu duanın arkasından öncekilerin iki katı yiyecek içecek lütfedildi. Şaşkınlık sırası yedi yolcudaydı. Sordular:

- Ey arkadaş, sen kimin hürmetine dua ettin? Yunus,

- Önce siz söyleyin dedi. Açıkladılar:

- Biz Tapduk Emre'nin dergahında Yunus adında çok makbul ve muteber bir derviş varmış onun hürmetine Allah'a yakarmıştık.

Yunus esas şimdi mahcup olmuştu. Yunus'un kendisi olduğunu açıklamaya utandı. Tapduk Emre'ye karşı da kalbini bozmuştu. Halbuki Tapduk ona Allah yolunda epeyi dereceler kazandırmıştı. Büyük bir pişmanlık içinde, bedeninden sıyrılmış bir ruh gibi akarak Tapduk dergahına döndü ve şeyhine bu defa kendini kayıtsız şartsız teslim etti.

EyüphanAydın
27.11.2008, 16:09
GÖREV ŞUURU



Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri ver mesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari "Senin zararını ben ödeyeceğim" dedi. Adam hayretle kadıya baktı, "Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki..." dedi. Molla Fenari, "Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim" dedi ve ödedi.

EyüphanAydın
27.11.2008, 16:10
ARADAKİ FARK



Anadolu'nun yetiştirdiği en büyük velilerden biri olan Hacı Bayram (XV. y.yıl) Anadolu kökenli başka birçok bilgin ve erenin de üstadıdır. Bunlardan biri de Fatih'in hocalarından Akşemseddin idi. Akşemseddin Hacı Bayram'a bağlanışından kısa bir zaman sonra zekası, anlayışı, kavrayışı, en önemlisi de şeyhine tam teslimiyeti sayesinde icazet (diploma) aldı ve irşadla görevlendirildi. Akşemseddin'in bu başarısı Hacı Bayram'ın diğer müridleri arasında kıskançlığa sebep oldu. Bunlardan biri Hacı Bayram'a sordu:

- Efendi Hazretleri, kırk yıldır talebeniz olanlar

henüz halifeliğe (sizi temsile) layık görülmezken Akşemseddin'in kısa zamanda bu rütbeye ulaşmasının sebebi ne ola?

Hacı Bayram, gerek maddi gerekse manevi hayatta yükselmenin veya yerinde saymanın sebebini açıklarcasına cevap verdi:

- Bu köse (Akşemseddin) bizde ne gördü ve işittiyse hemen inandı ve teslim oldu. Sebep ve hikmetini sonra kendi kendine bulup öğrendi. Kırk yıldır hizmetimizde bulunanlar ise bizde gördüklerinin ve duyduklarının önce sebep ye hikmetini öğrenip sonra inandı ve teslim oldu. İşte aradaki fark budur.

EyüphanAydın
27.11.2008, 16:10
İKİ ER KİŞİ İLE BİR HATUN KİŞİ



Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murad'ın saygı duyduğu manevi önderlerdendi. Hükümdarın Hacı Bayram'a saygısı o derece büyüktü ki ona mürid olanlardan vergi almıyordu. Ama gelin görün ki bütün Ankara halkı Hacı Bayram'ın müridi olduğunu iddia ediyordu. Ankara'da kimden vergi istense "Ben Hacı Bayram'ın müridiyim" deyip işin içinden sıyrılıyordu. Bu durum hükümdara yansıtıldı. Hükümdar Hacı Bayram'a bir mektup gönderip, "Gerçek müritlerinizin sayısını bana bildiriniz, sizin bildirdiğiniz herkes vergiden mual tutulmak üzere kabulümdür"dedi.

Hacı Bayram devletine saygılı bir maneviyet büyüğü olarak kendisine bağlılığın kötüye kullanılmasından zaten şikayetçi idi. Mektubu fırsat bilerek müridlik iddiasındaki herkese haber saldı: "Falan gün falan yerde toplanınız" diye. O gün hemen bütün Ankara halkı şeyhlerinin davetine uyarak bildirilen yere akın ettiler. Hacı Bayraı ı bir tepeciğe kurdurduğu siyah kıl bir çadırdan çıkarak kalabalığa sordu: "Beni seviyor musunuz?' Kalabalık hep bir ağızdan karşılık verdi: "Elbette seviyoruz." "Bana yürekten bağlı mısınız? İstesem benim için canınızı verirmisiniz?" Kalabalık cevab verdi: "Canımız senin yoluna feda olsun..." Hacı Bayram bunun üzerine "Bugün bana inananları şu çadırın içinde bir bir kurban edip

canlarını cennete göndereceğim. Şimdi bir kişi çıksın" dedi. Kalabalıktan bir kişi çıktı. Hacı Bayram onu çadıra aldı. Çadırda önceden hazırlattığı koyunlardan birini kestirerek, kanını çadırdan dışarıya akıttırdı. Dışardakiler adamın gerçekten kurban edildiğini sanarak ürperdiler. Hacı Bayram dışarı çıktı, "Bir kişi daha gelsin"dedi. Bir adam daha çıktı. Onu da çadıra alıp aynı işlemi yaptı. Sonra dışarı çıktı ve bir kişi daha istedi. İşin şakayla gelir yanı yoktu. Giden gidiyordu. Bu defa bir şaşkınlık ve duraksama görüldü. Yine de bir hanım ileri çıktı. Hacı Bayram onu da çadıra aldı. Aynı olay tekrarlandı. Dördüncü defa Hacı Bayram kurbanlık isteyince tek kişi çıkmadı. Hacı Bayram artık hükümdara cevap verecek durumdaydı:

- Sultanım, vergiden affedilmek üzere gerçek müridlerimi sormuştunuz. Benim gerçek müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibaret üç kişidir.

Kardelencicegi
27.11.2008, 20:27
AFFET BABACIĞIM AFFET BABACIĞIM

Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine
götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve
arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim
olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda
bırakamayacağını biliyordum

Kardelencicegi
27.11.2008, 20:29
Sevgi, Barış, Zenginlik


Bir kadın evinden çıktı, evinin önünde beyaz, uzun sakalları olan 3 yaşlı adam gördü. Onlara:

- Sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız, lütfen evime buyurun ve birşeyler yiyin, dedi.

- Kocanız evde mi?, diye sordular.

- Hayır, dedi kadın:"Dışarıda."

- O zaman giremeyiz, dediler.

Akşam kocası eve geldiğinde kadın olanları ona anlattı. Kocası:

- Onlara eve geldiğimi söyle ve onları eve davet et, dedi.

Kadın dışarı çıktı ve yaşlı adamları davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.

Kadın: "Neden?" dedi. Yaşlı adamlardan biri cevap verdi:

- "Onun adı Zenginlik'tir" dedi, arkadaşlarından birini göstererek.

Ve bir diğerini göstererek "Onun da adı Başarı'dır,

Ve ben de Sevgi'yim.

Ve ekledi: "Şimdi eşinle konuş ve hangimizi evinize davet edeceğinize karar verin", dedi.

Kadın eve girdi ve olanları kocasına anlattı. Kocası çok sevindi :

- "Ne kadar harika" dedi, "Zenginliği davet edelim, gelsin ve evimizi zenginlikle doldursun", dedi.

Kadın: "Neden başarıyı davet etmiyoruz?" dedi. O sırada onları dinlemekte olan kızları:

"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?" diye sordu, "O zaman evimiz sevgiyle dolar."

Adam:

- Bence kızımızın tavsiyesine uyalım, sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun, dedi.

Kadın dışarı çıktı, sevgiyi seçtiklerini söyledi ve sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Diğer iki arkadaşı da ayağa kalktı ve onu takip ettiler. Kadın büyük bir şaşkınlıkla:

- Ben sadece sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" diye sordu.

Yaşlı adam cevap verdi:

Eğer siz zenginlik veya başarıyı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz kalacaktık, ama siz sevgiyi davet ettiğiniz için, ben nereye gidersem, başarı ve zenginlik de benimle gelir.

Kardelencicegi
27.11.2008, 20:34
Ona "Sevdiğinizi" Söyleyin
Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:

- "Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin."

Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:

- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken . bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım.

Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :

- "Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :

- "Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" . dedi.

Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:

- "Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade . etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden...

Kardelencicegi
27.11.2008, 20:44
Ölen sevgili.
Sabah uyandiginda midesinde bir yanma hissetti. Yanmanin nedeni aksam yedikleri degil,uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin aklina gelmesiydi. Bugün 2 yildir götürmeye çalistigi bir birlikteligi bitirecekti.

Aslinda bunu yapmakta geç bile kalmisti.
'Bitmeli dedi içinden, her gün bu tatsiz uyanis bitmeli.'
Genç adam bunlari düsünürken surati sekilden sekile giriyordu. Süratle giyinerek disari çikti. Bugüne kadar hiç bekletmemisti onu, simdi de bekletmemeliydi. Istanbul, soguk ve yagmurlu bir Nisan ayi yasiyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi;
'Bulutlar bizim yasayacaklarimizi biliyor. onlar bile agliyor halimize...'

BULUSMA VAKTI...
Artik Kadiköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalik beklemeden sonra karsidan kiz arkadasinin geldigini gördü. Simdi midesindeki agri daha da artmisti.

Besiktas'a geçtiler. Yolculuk sirasinda hiç konusmadilar. Genç kiz, sevgilisinin bu durgunluguna anlam verememisti. Nereden bilecekti bugün ayrilik çanlarinin çalacagini...


Besiktas'a geldiklerinde bir cafede oturdular. Genç kiz anlamisti sevgilisinin kendisine bir sey söylemek istedigini.
'Bana birsey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçirarak
'Evet'
dedi. Genç kiz heyecanlanmisti, biraz da sinirlenerek
'Söylesene, ne diye bekliyorsun' dedi.
Genç adam içini çektikten sonra
'Sence biz nereye kadar gidecegiz?' diye sordu. Genç kiz,
'Bunu sorma geregini niye duydun?' diye yanit verdi. Genç adam söze basladi...
''Birkaç ay önce aksam 23:00 civarinda sana telefon açip senin için yazdigim siiri okumak istemistim. Sen bana
'Sirasi mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?'
demistin. Biliyormusun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmistim. Daha sonra da bu siiri benden hiç istememistin. Geçenlerde hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimla birlikte sen de gelmis, Meralin
'Sen sanslisin, sevgilin sana bakar' sözüne Isim yok da sana mi bakacagim, annen baksin' demistin. Hatirladin mi?''


DUYGUSALLIGI SEVMEM...
Genç kiz,
'Biliyorsun ben duygusalligi sevmiyorum. Hem hasta bakici gibi göründügümü de kimse söyleyemez' diye yanitladi. Genç adam güldü,
'Evet canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi tasidigin sürece hasta bakici, hemsire falan olamazsin.'
Genç adam devam etti...
'Bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusalligi sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanlari da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah, her aksam, her gece yani seni andigim her saat tatli bir mesajim vardi senin için biliyormusun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.'
Genç kiz anlamisti,
'Yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?' Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdigi ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsündü.
'Hayir' dedi,
'Sair olmani istemiyorum. Olamazsin da...

BIZ AYRILMALIYIZ.
Ayrilirsak ikimiz için de en
hayirlisi olacak.' Genç kiz sasirmisti,
'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdigini saniyordum.' Genç adam iç çekerek
'Hayir canim, sen beni sevdigini saniyorsun. Eger beni sevseydin simdi baska seyler konusuyor olurduk' dedi. Genç kizin gözleri yasarmisti. Genç adam cebinden çikarttigi mendili uzatti, genç kiz gözyaslarini silerek
'Sen bilirsin, umarim beni bir baskasi için birakmiyorsundur...' dedi. Genç adam
'Nasil böyle bir sey düsünürsün, senden baska kimse olmadi ve uzun zaman da olacagini sanmiyorum' yanitini verdi. Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada artik iki yabanciydilar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kiz,
'Kalkalim istersen' dedi. Genç adam
'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin' diye yanitladi. Genç kiz
'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim' diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu. Genç adam,
'Istersen arkadas kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarildilar.

"BEN DOGRU YAPTIM..."
Genç adam dogru yaptigina inaniyordu. Eve döndügünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasina girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkip ise gidecekti, uyumaliydi. Birkaç saat sonra uykuya dalmayi basardi. Sabah 7'de saatin ziliyle uyandi. Evden çikacagi zaman cep telefonuna bakti, mesaj ve 10 cevapsiz arama vardi. Yorgun oldugu için duymamisti telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesaji açti, sunlar yaziyordu:

SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,
HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,
BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,
SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM, BIR TEK SENI SEVDIM,
VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM, ELVEDA BIRTANEM...

Genç adam sasirmisti. Onu tanidigi günden beri ilk defa siir aliyordu ve üstelik sabahin besinde yazmisti. Heyecanla onu aradi, telefonu yabanci bir ses açti. Genç adam
''Nalan'la görüsebilir miyim?'' dedi. Ama karsisindaki agliyordu, hiçkira hiçkira hemde...
'Ben onun annesiyim yavrum, kizim bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayip durdu. Sabah odasinin isigini sönmemis görünce girdim. Yavrum kendini asmisti....'

YIGILIP KALDI...
Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yerde yigilip kaldi...
Birkaç ay sonra iki doktor konusuyordu hastanede. Doktarlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyordu. Doktor yanit verdi...
'Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kiz intihar etmis. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç birakmamis. Devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdigi numarayi aradim. Numara 3 ay önce iptal edilmis. Gelen mesajlarda bir siir var. Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladigim kadariyla siiri yazan çok duygusal biriymis...
"ÇEVRENIZDEKI INSANLARIN NE HISSETTIGI YA DA NE DÜSÜNDÜGÜNDEN O KADAR EMIN OLMAYIN,
BAZEN BIR KALBIN, IÇINDE NELER SAKLADIGINI ÖGRENDIGINIZDE HERSEY IÇIN ÇOK GEÇ OLABILIR

Sweetgirl
29.11.2008, 02:14
Dil seni gül bahçelerine de götürebilir; balçık deryalarına da sürükleyebilir

M. SAİD TÜRKOĞLU
Kalp ve dil...
Ya iyilik, güzellik fidanlığı; ya kötülük, bozgunculuk bataklığı.
İnsan nasıl işletirse dil madenini, öyle süsler, donatır ömür ağacını.
Ve nasıl besleyip donatırsa öyle ürünlerle donatır kalp toprağını.
Dil ve kalp, ya kötülükler yuvası, kumkuması, ya iyilikler-güzellikler ovası.
Hani, Lokman Hekim, bir çırağıyla ava çıkmıştı, uzun yoldan evine döneceği sırada bir kabile reisi bu meşhur hekimi misafir etmek istedi.

Lokman Hekim, nasıl beden dilinden anlıyorsa öyle de gönül ve ruh dilinden anlıyordu. Kırmadı kabile reisini. O gece misafir kaldılar. En semiz koyunlardan biri kesildi. Yemek için harekete geçildi. O sırada Lokman Hekim, çırağını imtihan etmek istedi:

- Getir bakayım bana koyunun en temiz iki organını.

Çırak gitti koyunun kalbini ve dilini getirdi.

Lokman: “Aferin!” dedi, tam isabet. Bir canlının en temiz iki organı kalbi ve dilidir.”

Yediler, içtiler, şükrettiler. Sabah olduğunda da her misafirin yaptığı gibi, yola revan oldular.

Ne var ki yol kısa değil, Lokman aslında ava çıkmış gibi görünüyor; ama bu av sıradan bir yiyecek bulma avı değil. Hekimlik yolunda yeni bitkiler, ilaçlar bulma yolculuğu…

Akşama yakın bir saatte bir başka kabile reisi de Lokman Hekim’e misafir olması için ısrar etti.

İmkân varsa, davete icabet etmeli. Lokman Hekim de öyle yaptı. Yine akşam ve daha semiz bir koyun kesildi. Bu seferki imtihan daha zorluydu.

Lokman, çırağına: “Haydi şimdi de koyunun en pis iki organını getir bana.” dedi.

Çırak gitti, bir süre sonra yine kalp ve dille dönüp geldi.

Uzattı kalp ve dili Lokman Hekim’e. İşte efendim, dedi, bir canlının en pis iki organı.

Lokman: “Aferin dedi, sen sadece görünen, duyulan bilgilerle değil; aynı zamanda marifetle de donatmışsın kendini. Gerçekten de kalp ve dil, bir canlının hem en temiz, hem de en pis organlarıdır.”

Dil ve kalp dedikodu, fitne kaynağı haline gelmişse hem sahibini yer bitirir, hem de çevresinde tahribatlara yol açar. Kısacası, şer için işlese, kötülükler, tahribatlar kaynağı olur. Ama aynı organlar hayır için işlese, güzellikler, iyilikler merkezi olur.


***

Dilini bir binek bil.
Seni gül bahçelerine de götürebilir.
Balçık deryalarına da sürükleyebilir.
Kalbini kirli, paslı ya da parlak bir ayna bil.
Bütün güzelliklere karşı kör de kalabilir
Güneşle parlayan, güneşi yansıtan bir talihe sahip de olabilir.

EyüphanAydın
29.11.2008, 10:44
BİR MUSİBET...



Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."

Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:

- Hani sağ kolun nerede?

- Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.

Hz. Ömer bu defa konuştu:

- Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.

EyüphanAydın
29.11.2008, 10:44
ADAMIN ÖNEMİ



Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sordu:

- Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?

Birisi, "Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm'a daha çok hizmet edeyim diye" dedi. Bir başkası, "Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine yararlı olayım diye" dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer'e sordu:

- Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:

- Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm'a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.

yigidonun_kızı
01.12.2008, 16:58
BABAMI İSTİYORUM


Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana
az önce sert davrandığım için üzgünüm.
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler
babacığım"... Hemen yastığının altından
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran
olduğu halde neden benden para istiyorsun?...
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde
mahcup bir gülücükle paraları
babasına uzattı; "İşte 20 milyon...
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

yigidonun_kızı
01.12.2008, 17:01
SEVEREK AYRILMAK
Kaybettim seni bu gece.. Farkındayım. Sıradanlıkların içinden kurtulmuştum oysa seninle. Şimdi bakıyorum da sıradanlıklar esir almış bizi. Çarçabuk bitip tükenen heyecanların içinde...

Zordur severken ayrılmak. Herhangi bir şeyden, yaşadığınız şehirden, oturduğumuz evden, eşinizden, işinizden…

Bir ağaç düşünün; budadınız, suladınız, ilaçladınız; yaprak döküşünü, çiçek açışını izlediniz. Sonra, o ağacın artık sizin olmadığını söyledi birileri.

İçiniz yanar. Kimselere emanet edemezsiniz. Çünkü, bu “sevgi”dir, “aşk”tır. Ağaç siz, siz ağaç olmuşsunuzdur.

Ayrılık zordur. Artık size ihtiyaç duyulmayacak olması ise en ağırıdır. Bunu sindirmek ise hiç kolay değildir. ”Aşkım, Bir tanem, Canım, Hayatım, Sevgilim” her ne iseniz, artık değilsinizdir.

Dün yanı başınızdayken, bugün artık yoktur. Sizden kimsenin beklediği bir şey kalmamıştır. Neyi ne kadar bildiğiniz, neler becerebildiğiniz kimsenin umurunda değildir. Bu dünyada yalnız bedeniniz kalmıştır, ruhunuz ise kimselerin bilmediği yerlerde…

Unutmak için akşamları erkenden yatarsınız. Yatakta uyumak için verdiğiniz savaş onu unutmak için verdiğiniz savaşa yenik düşer. Unutamazsınız. Aklınızı yitirme noktasına da gelseniz, unutamazsınız...

Derken eliniz telefona gider; isimler arasında dolaşırken tuşlarsınız numaraları… İçinizde bir ses yankılanır; “Neye inanıyorsan öyle davran “…
Pehhhhhhhh…
Sonra anında wazgeçersiniz, paketteki son sigarayı da içip düşünürsünüz;
“Severken ayrılmak hakikaten ne kadar da zormuş.”

...ALINTIDIR...

tanju_58
01.12.2008, 17:02
BABAMI İSTİYORUM


Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana
az önce sert davrandığım için üzgünüm.
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler
babacığım"... Hemen yastığının altından
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran
olduğu halde neden benden para istiyorsun?...
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde
mahcup bir gülücükle paraları
babasına uzattı; "İşte 20 milyon...
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

gerçekten çok güzel bir paylaşım.teşekkürler...

yigidonun_kızı
01.12.2008, 17:04
Annen öldü mü desem ?????

--------------------------------------------------------------------------------

bir yürekte iki kişi ağlıyoruz ben ve naz
naz annesini görmeden kaybeden küçük kız
ben ise yüreğinde nazı büyütten babası
ya annesi nerede?
biliyorum bu soruyu nazda soracak
baba annem nerede diyecek
naz annen öldümü diyecem ?
zatten annesiyle doğmadıkki
onu ben yanlız doğurup büyüttüm
annesi sadece resmini çizdi ve gitti
o ressimki yüreğimde büyüdü
annesinin beni terk ettiği günden bu yana
gözümden dökülen göz yaşlarıyla büyüdü
böyllesine büyüyen bir kıza
annen öldümü dessem ?
oğlum sen erkekssin diyor annem
nasıl bir nazı doğurup büyüttün
güllerekmi cevap versem
ağlayarakmı şaşırdım
belkide haklıydı ben erkekttim
nasılda nazı doğurup büyüttüm?
gel otur anne anlatayım sana
hatırlarmıssın sevdiğim o kızı
işte adını bile anmaktan nefret ettiğim o kız vardıya
evlilik hayallerimizde bir kızımız olursa adı naz olacak demişti
biz nazın aşkına nazın hayalliyle yaşıyorduk herşeyi
şimdi o yok
terk edip gitti anne
naz doğdu bende
annem nerede derse annen öldümü diyecem ben
söylermisin anne
annen öldümü diyecem???
...ALINTIDIR...

gürün_güzeli
01.12.2008, 17:05
BABAMI İSTİYORUM


Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana
az önce sert davrandığım için üzgünüm.
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler
babacığım"... Hemen yastığının altından
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran
olduğu halde neden benden para istiyorsun?...
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde
mahcup bir gülücükle paraları
babasına uzattı; "İşte 20 milyon...
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

emeğine sağlık gerçekten günümüzde bu tür olaylar çok fazla çocuklar iş yüzünden çok ihmal ediliyor benim yeğenim abim işe gitmesin yengem işe gitmesin die daha 3 yaşında kapının önüne oturup ağlıo gitmeyin diye....

kartane
01.12.2008, 18:04
UZAKLARDAYIZ
(Birlik Cephesi)
- Komutanım!
- Söyle asker.
- Komutanım çatışmada sekiz asker şehit oldu, iki arkadaşımızı da rehin aldılar.
- Siz ne yaptınız?
- Bizler de çatışmada üç kişiyi öldürdük ve bir rehin aldık.
- Rehini derhal hücreye götürün, ben icabına bakarım çevresinde delici, kesici hiçbir alet bırakmayın! Elleri kolları bağlı kalsın, kendini öldürecek herhangi bir şeye izin verirseniz, ben sizi öldürürüm!

Umutsuzdu Ali komutan. Yine de yapması gerekeni yapacaktı. ! Olur ya, belki bir şeyler söylerdi!

Bu neydi böyle son bir ayda kaçıncı çatışma ve kaçıncı şehitti. Lanet ediyordu, ailesi Ankara’da kendisini beklerken o, çatışmadan çatışmaya koşuyor adeta can mücadelesi veriyordu. Geçen çatışmalardan birinde çok ağır yaralar aldığı için mutlaka dinlenmesi ve hiçbir çatışmaya katılmaması gerekiyordu. İyileşmeye başladığı şu günlerde her an çatışma arasında kalabilir canından olabilirdi. Bir de bunlar yetmiyor gibi askerler arasında efsanevi hikayeler dönmeye başlamıştı. Bir asker ‘ben gördüm, sen de gördün mü’ diyor ötekisi atlıyordu ‘evet, ben de gördüm’ Gördükleri şeylere Ali komutan inanmıyordu. Nasıl olur da ölmüş birisi ruhuyla diğer askerleri koruyabilirdi ki. Hele son dedikodular iyice akıl dışıydı. Bir önceki çatışma esnasında rüyasında askerlerden bir tanesi bir hafta önceki çatışmada ölen arkadaşını görmüş arkadaşı ona ‘Kalkın, geliyorlar!’ demişti. Bu da yetmezmiş gibi bir grup terör örgütü gerçekten karakola saldırmış büyük bir çatışma yaşanmıştı. Ama bu çatışmada ölen olmamış, askerlerin demesine göre diğer arkadaşları önlerinde savaşmışlar ve onları korumuşlardı. Peh! Böyle saçmalık mı olurdu?

Hücreye doğru giderken aklından bu düşünceler geçiyordu.

- Adın ne?
- …
- Adın ne dedim?
- …
- Kaldırın şunu yerden, götürün!

Bu emir üzerine rehin derhal işkence odasına götürülmüş, komutan içeri girerek gerekeni yapmaya başlamıştı. Hüseyin kapının ardında kulaklarını tıkıyor, içeri girip komutanım yapmayın diye yalvarmak geliyordu içinden. Bu düşüncenin ardından ölen arkadaşları aklına geliyor ve içini tarif edilemez bir kin kaplıyordu.

(terör cephesi)

Seydi ve Ahmet gerilmiş ve bayılmış bir şekilde ağaçların arasındaydılar.
Sekiz kişi aralarında konuşuyordu.
- Ne yapacağız?
- Öldürelim gitsin.
- Saçmalama, bu sefer bunu yapmamamız için emir geldi.
- Ne yapacağız peki?
- Diğer emir gelene kadar bekleyeceğiz, yapacak bir şey yok!



EyüphanAydın
01.12.2008, 20:39
EN DAYANIKLI KALE



Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat batıya doğru ilerleyen Moğol tehlikesine karşı ülkenin önemli merkezlerine savunma kaleleri yaptırıyordu Yapımı tamamlanan bu kalelerden birini, dönemin din ve ilim ulusu Sultan Veled'e (Mevlânâ'nın babası) gösterip fikrini sordu O da açıkladı:

- Kale gerçekten çok muhkem (sağlam) Düşman saldırılarını göğüsleyecek güçte Ama yönetimindeki mazlum ve mağdurların dua oklarına karşı seni koruyacak bir kale yaptırmayı düşünmüyor musun? Mazlumların dua oklarına karşı dayanıklı kale taştan tuğladan yapılamaz, çünkü onları deler geçer O kale ancak Allah korkusuyla, adalet ve merhametle inşa edilebilir

EyüphanAydın
01.12.2008, 20:39
EN GÜZEL KUBBE



Mevlânâ'nın dostlarından Muiniddin Pervane bir gün Mevlânâ'ya gelerek "Sultanü'l-ulema" diye anılan babası Sultan Veled'in mezarı üstüne eşsiz bir kubbe yapmak istediğini, buna izin verip veremeyeceğini sordu Mevlana şöyle dedi:

"Gerçekten çok güzel, benzeri bulunmayan bir kubbe yapabilirsin Bir eşi dünyanın başka bir yerinde bulunmayabilir Ama hiç bir kubbe ilahi şaheser gökkubeden güzel ve üstün olamaz O halde mezar yine Allah eseri kubbe altında kalsın

EyüphanAydın
01.12.2008, 20:40
ER ÇİLESİ



Büyük mutasavvıf Hacı Bektaş Veli'ye müridleri bir gün "Sizinle beraber biz de erbaine (çileye, kırk günlük nefsi terbiye edici perhiz) girelim" dediler Hacı Bektaş kendilerine sordu:

- Er çilesine mi, kadın çilesine mi?

Müridler bundan bir şey anlamayınca açıkladı:

- İsterseniz 40 gün bir şey yemeden riyazet (perhiz) yapalım, bu kadın çilesidir İsterseniz 40 gün tuzlu et yiyip su içmeyelim, bu da er çilesidir

Müridler bağış dilediler:

- Efendimiz biz bu ikincisine dayanamayız

EyüphanAydın
06.12.2008, 15:07
Geçmiş ümmetlerin içinde yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar.
Yolları uzundu, akşam olunca geceleme ihtiyacı hâsıl oldu ve bir mağaraya sığındırdılar. Geceyi mağara da geçiren bu üç arkadaş sabaha doğru büyük bir gurultu ile uyandılar. Mağaranın girişi kaybolmuştu. Dikkatli baktıklarında dağdan kayan büyük bir taşın mağaranın ağzını tamamen kapattığını anladılar. İçerde zifiri bir karanlığın yanında havasızlıkta baş göstermişti. Ne yapalım da buradan kurtulalım diye düşünceye daldılar. İçine düştükleri bu zor durumdan, maddi imkânlarla kurtulma imkânları yoktu. Tek bir çareleri vardı, Rablerinden yardım istemek. İçlerinden biri dedi ki:


–Bizi bu sıkıntıdan, geçmişte işlediğimiz salih amellerimizi şefaatçi kılarak ALLAH'a yapacağınız dualar kurtarabilir! Bunun üzerine içlerinden bir tanesi ellerini açtı ve şu niyazda bulundu:


–Benim yaşları oldukça ilerlemiş annem ve babam vardı. Ben onları çok kollardım. Akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün tarlada çalışmam uzun surdu, her zamanki vaktimden biraz geç evime gelebildim. Evden içeri girdiğimde anne ve babam uyumuştu. Onlar için süt sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Beklemeye başladım, ama bir türlü uyanmıyorlardı, onlardan önce de aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun görmüyordum, diğer tarafta da onları uyandırmaya da kıyamıyordum. Çocuklar etrafımda açlıktan kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, anne–babamın uyanmalarını bekliyordum. Bu vazıyette şafak söktü: ,



"Ey ALLAH'ım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bu amelim hürmetine bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!"
Adamın duasından sonra taş bir miktar açıldı. İçeri az bir ışık sızdı, ama çıkacakları kadar değildi. Bu defa ikinci şahıs dua etmeye başladı: ,


–Ey ALLAH'ım! Benim bir amcakızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa düştü, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:


–ALLAH'ın mührünü, gayr–ı meşru olarak bozman sana haramdır! dedi.


Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terk ettim.



Ey ALLAH'ım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar."


Kaya biraz daha açıldı. Ancak onların çıkabileceği kadar açılmamıştı.
Bu defa da üçüncü şahıs duaya yöneldi:


–Ey ALLAH'ım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi bir okka pirinçten ibaret olan ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Her sene katlanarak çoğaldı, çoğaldıkça onun hakkını ticarette kullandım ki çok malı oldu. Derken yıllar sonra bu adam çıkageldi ve:


–Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde! dedi. Ben de:


–Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür! dedim. Adam:


–Ey Abdullah, benimle alay etme! dedi. Ben tekrar:


–Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür! diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı.


"Ey ALLAH'ım, eğer bunu senin rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!" dedi.


Bunun üzerine kaya tamamen açıldı ve çıkıp yollarına devam ettiler.

yerliturkuaz
06.12.2008, 15:38
Son adamin yaptgini acab kim yapti gunumuzde merak ederim

sandalli
07.12.2008, 00:12
Olay Japonya'da geçiyor.
"Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvari
yikar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasinda çukur bir
bosluk bulunurmus.. Duvari yikarken, orada ayagina bir çivi çakildigi için
sikisip kalmis bir kertenkele görür. Muhtemelen bu çivi 10 yil önce, ev
yapilirken çakilmistir.
"Nasil olmustu da kertenkele bu pozisyonda hiç kipirdamadan 10 yil
boyunca yasamayi basarmisti? Karanlik bir duvar boslugunda hiç
kipirdamadan yasanan 10 yil..
"Çalismayi birakir ve kertenkeleyi izlemeye baslar.. Sonra nereden
çiktigini farkedemedigi baska bir kertenkele gelir, agzinda tasidigi
yiyecekle...
Gözlerine inanamaz.. Adami sersemletir gördügü manzara. Ayagi
çivilenmis kertenkelenin 10 yildir diger kertenkele tarafindan
beslendigini anlar.."
Öykü burada bitiyor. Altina da bir not düsülmüs:
"Sizi sevenleri asla terketmeyin. Onlari unutmayin...

sandalli
07.12.2008, 10:44
Aslinda olay cok ilginc, ama kimsenin dikkatini cekmedi, üzüldüm.:(

tatli-dilli
07.12.2008, 12:42
paylasim icin tesekkürler sevgili sandalli'm...

aslinda olay hem ilginc hem de muhtesem bisey,
oradaki nokte yine sevgi,
ve karsindaki insani düsünmek,
o kertenkele kendi hayatini belkide sevdigi icin tehlikeye atiyor,
sirf o yasasin diye,
insani düsündüren seyler bunlar...

EyüphanAydın
07.12.2008, 18:07
İYİLİĞİ DÜŞÜNMEK YAPMAK GİBİ SEVABTIR



Geçmiş peygamberlerden biri zamanında ortaya çıkan şiddetli bir kıtlık, insanları kasıp kavuruyordu O kadar ki, bir lokma ekmek,bulmak, bir kese altın bulmaktan daha sevindirici oluyordu

İnsanların çektiği açlık merhamet sahibi kimselerin yüreklerini paralıyordu Böyle bir ortamda yoksul bir derviş, çölde yaptığı bir yolculuk sırasında dağ gibi bir kum yığınına rastladı Kum yığınının önünde durup içinden "Ey Rabbim, ne olurdu şu yığın kumdan oluşacağına undan oluşsaydı da ben onu büyük bir zevk ve cömertlikle aç insanlara dağıtsaydım" diye geçirdi Bunu o kadar samimi olarak düşünmüştü ki, zamanın peygamberine Allah Teâlâ şöyle vahyetti: "Falan dervişe haber ver ki' onun halisane niyeti, gördüğü kum yığını, ona ait bir un yığını imiş de onu benim rızam için açlara dağıtmış gibi kendisine sevap yazmama vesile olmuştur"

EyüphanAydın
07.12.2008, 18:08
BASİT BÎR TERCİH



ilk Müslüman Türk Devletlerinden biri olan Gazneliler devletinin en büyük ve değerli hükümdarlarından biri olan ve tarihte ilk defa "sultan" adını alan Sultan Mahmud, İslamı yaymak için Hindistan'a on sekiz sefer düzenlemişti İşte bu seferlerden birinde çok şiddetli bir direnme ile karşılaşmış, zafer kazanacağından şüpheye düşmüştü Tam bu zor durumda iken Allah'a şöyle yalvardı: "Ey Rabbim, bu savaştan galip çıkarsam, aldığım bütün ganimetleri yoksullara dağıtacağım "

Neticede Sultan Mahmud galip geldi ve çok kıymetli ganimetlere sahip oldu Gazne'ye döndüklerinde elde ettikleri bütün ganimetleri yoksullara, muhtaçlara dağıtmaya başladı Fakat bazı vezir ve komutanlar araya girip, "Aman Sultanım ne yapıyorsunuz, bunca değerli ganimetler, altınlar, inciler fakir fukaraya dağıtılır mı? Hem onlar bunların kıymetini ne bilecek? Üstelik devletin hazinesinin bunlara ihtiyacı var" diyorlardı Sultan Mahmut bunu Allah'a verdiği sözün gereği olarak yaptığını, kendisi için bir adak olduğunu söyledi Adamları yine itiraz ettiler: "Efendimiz önemsiz olanları dağıtın, değerli olanları hazineye ayırın, bütün memleketin bunlara ihtiyacı var" dediler Sultan Mahmut'un kafasını karıştırdılar O zamanda Gazne'de yaşayan, doğruyu ve hakki kellesi pahasına söylemekten çekinmeyen âlim ve fâzıl büyük bir zat vardı Sultan Mahmud onu ça ğırtıp durumu anlattı ve fikrini sordu O büyük zat şöyle dedi:

"Sultanım bunda kararsızlığa düşecek bir taraf yok Çok basit bir tercih karşısındasınız Eğer Allah'a bir daha işiniz düşmeyecekse hemen adamlarınızın dediğini yapın, ganimetleri hazineye koyun Ama Allah'a tekrar işiniz düşecekse verdiğiniz sözü tutun, adağınızı yerine getirin, ganimetleri yoksullara dağıtın"

EyüphanAydın
07.12.2008, 18:09
ARPA VE SAMAN



Eski Ramazanlardan birinde iki molla âdet olduğu üzere Anadolu köylerine ramazan hocalığı yapmaya çıktılar Rahat birer köy bulmak için yollarına devam ederken bir akşam vakti yolları üzerindeki bir köyde misafir oldular Ev sahibi köylü irfan sahibi, umur görmüş biriydi Mollalar akşam namazı yaklaştığı için hazırlanmak istediler Biri abdest almak için dışarı çıktı Ev sahibi köylü içerde kalana sordu:

- Arkadaşının tahsili, terbiyesi yeterli midir, Kur'an'ı iyi okur mu, tefsir ve hadis öğrenmiş midir?

Odada kalan cevap verdi:

- Yok canım, ne tahsil ve terbiyesi, ne ilmi?

Eşeğin biridir, bir şeyden anlamaz Biraz şarlatandır, ona güveniyor

Bu arada dışarı çıkan içeri girdi ve içerdeki dışarı çıktı Köylü içeri girene de arkadaşı için aynı soruyu sordu O da arkadaşı için şöyle dedi:

- Sığırın biridir İlim ve edepten hiç nasip almamıştır İstanbul'da boşuna kaldırım çiğnemiştir

Mollaların hazırlanması bitince birlikte akşam namazı kıldılar Namazdan sonra ev sahibi akşam yemeği getirdi ve mollaları sofraya buyur etti Sofrada ağzı kapalı üç tabak yemek vardı Ev sahibi bunlardan ikisini birer tane mollaların önüne, diğerini de kendi önüne koydu ve "Haydi buyurun" deyince herkes önündeki tabağı açtı Mollalardan birinin tabağında arpa diğerinin tabağında saman vardı Ev sahibi köylünün tabağında ise nefis bir tas kebabı bulunuyordu Mollalar şaşırdılar, kızarıp bozardılar Ev sahibi onların bir-şey söylemesine fırsat bırakmadan durumu aydınlatmaya başladı Önce önünde arpa olana dönüp şöyle dedi:

- Arkadaşın senin için eşeğin biridir dedi Bunun için sana arpa koydurdum Çünkü bir kimseyi en iyi arkadaşı tanır Kişiyi arkadaşından sorarlar

Sonra önünde saman olana döndü ve,

- Senin için de arkadaşın "sığırdır" dedi En iyi sığır yiyeceği saman olduğu için senin tabağına da saman koydurdum Buyurun, afiyet olsun, dedi

EyüphanAydın
07.12.2008, 18:10
İMTİHAN



Geçmişin herkesin saygısını kazanmış derin hocalarından biri, yıllarca ders verdiği bir öğrencesini birgün karşısına aldı ve şöyle dedi:

- Sen artık yılların tahsil ve terbiyesi sonucu belirli bir düzeye geldin Gerekli bilgileri nazari olarak kavradın Ama bu öğrendiklerinden sonuç çıkaracak yorum yapacak, gerektiğinde bunlardan yararlanacak hâle geldin mi bunu öğrenmek için sana bir soru soracağım Doğru cevap verdiğin takdirde sana icazet (diploma) vereceğim Öğrenci:

- Peki hocam, sorunuzu sorun, bilirsem beni serbest bırakın, ben de zaten bunu istiyorum, dedi

Hoca sorusunu şöyle yöneltti:

- Diyelim ben seni serbest bıraktım, ilk önce bir sıla-i rahim (yakın akraba ziyareti) yaparsın Memleketine giderken elbette köylerden yaylalardan geçeceksin Yolun üstünde davar sürülerine, çoban köpeklerine rastlayacaksın Varsayalım ki böyle bir yerde beş altı tane köpek birden sana saldırdı Nasıl kurtulursun?

Öğrenci cevap verdi:

- Elimdeki sopa ile karşı koyarım

- Sopa ile beş altı köpekle baş edemezsin

- Köpekleri taşa tutarım

- Yine kurtulamazsın

- Silahımı çeker öldürürüm

- O zaman köpek sahipleri seni oradan sağ salim bırakmazlar Öldürmeseler bile iyice döverler, pestilini çıkarırlar ve köpeklerin parasını da tazmin ettirirler

Öğrenci pes etti:

- Hocam bilemeyeceğim Anlaşılıyor ki bir süre daha sizden feyz almam gerekecek Fakat nasıl kurtulabileceğimi siz söyler misiniz?

Hoca açıkladı:

- Dağda, bayırda, yaylada nerede olursa olsun böyle birkaç köpeğin birden saldırısına uğrayınca ilk yapılacak şey köpeklerin sahiplerine veya köpekler kimin denetiminde ise ona haber vermektir Çünkü köpekler daima sahiplerine yakın yerlerde bulunurlar ve sahiplerinin bir sözüyle, bir ıslığıyla saldırıdan vazgeçerler

EyüphanAydın
07.12.2008, 18:10
ALLAH RIZASI



Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıya mete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı Şeytan şu öneride bulundu:

- Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

- Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

- O zaman bana dilediğini yap

Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü O gece yattı Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu Buna çok memnun oldu Merakla ertesi günü bekledi Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

- Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun

ebubekir çakmak
20.12.2008, 23:04
80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına birkarga kondu Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: - Bu ne oğlum? Oğlu şaşkın, cevapladı: - O bir karga baba Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: - Bu ne oğlum? Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: - Baba, o bir karga Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başınıyan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu Yaşlıbaba üçüncü defa sordu: - Bu ne? Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: - O bir karga baba, üç oldu soruyorsun Beni işitmiyor musun ?! Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesiniyükseltti: - Baba bunu neden yapıyorsun?Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun Sabrımı mı deniyorsun ?! Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı,içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü Bu bir hâtıra defteriydi Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu Sevgiyle gülümseye devam edereksayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasınısöyledi: 'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak,onun bir karga olduğunu söyledim Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu '

sandalli
20.12.2008, 23:21
Ben en cok babami seviyorum, babalarin hakki asla ödenmez, Allah hepimizi anne ve babalarinin rizasini alabilenlerden eylesin. Paylasim icin cok tesekkürler Ebubekir kardesim.

ebubekir çakmak
21.12.2008, 15:35
HANGİSİNİ DAHA İİİ BESLERSEM....Yasli kizilderili reisi kulubesinin önünde torunuyla oturmus, az ötede birbirleriyle bogusup duran iki kurt köpegini izliyorlardi Köpeklerden biri beyaz, digeri ise siyahti
Çocuk kulübeyi korumak için bir köpegin yeterli oldugunu düsünüyor, ikinci köpege neden ihtiyaç oldugunu ve renklerinin neden illa siyah ve beyaz oldugunu anlamak istiyordu
Dedesine merakla sordu Yasli reis bilgece gülümsemeyle torununun sirtini sivazladi
-``Onlar`` dedi, ``benim için iki simgedir evlat``
-``Neyin simgesi`` diye sordu çocuk
-``Iyiligin ve kötülügün simgesi Iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur Onlari seyrettikçe ben hep bunu düsünürüm Onun için yanimdalar onlar``
Çocuk; ``mücadele varsa kazanan da olmali``
diye düsündü ve bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi;
-Peki, dedi ``Sence hangisi kazanir bu mücadeleyi?``
Yasli reis, derin bir gülümsemeyle bakti torununa
-Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!

ebubekir çakmak
21.12.2008, 15:37
Bir köyde Kocası çocuğu doğmadan ölmüş tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da oldukca uysallaşır Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır Günler geçer Ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir Gelinciği ve kanlı ağzını görür Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur Anne odaya yönelir

Ve odada beşiği beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür LÜTFEN ÖNGÖRÜLERİMİZLE HAREKET ETMEYELİM

ebubekir çakmak
21.12.2008, 15:41
Soğuklar geldiğinde, boğazlı kazaklara sarılıp sokaklara atarım kendimi Kentin soğuk çıkmaz sokaklarında sıklıkla plansız yürüyüşler yaparım Gecenin ilerleyen saatlerinde daha bir keyifli olur bu yürüyüşler Hele bir de hafif hafif yağan, ne ıslatan ne kuru bırakan yağmur da benimle birlikteyse… Anlatamam bu beni bulutlara Damlacıklar düşmez de süzülür hani yanağınızdan, usulca bırakır kendini… Bir Sezai Karakoç şiiri yetişir anlamsızlığıma:

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden birşey bekler
Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler

Soğuklar geldiğinde, tası tarağı toplayıp herhangi bir köye gitmek isterim Neyse ki kaçacak bir köyümüz var hâlâ Toprağın kokusu çeker belki de beni Belki de dünyadan saklanacak bir yerin, sığınılacak bir limanın yokluğuna inattır bu

Soğuklar geldiğinde, çay ve boza en sık kapısını çaldığım içecekler olurlar Dilerlerse ısıtırlar koyu bir sohbet eşliğinde, dilerlerse keyiflendirirler en sıkıcı sohbetleri bile Salep hemen peşlerinden gelir, yeni bir nefesle içime işler nakış gibi

Soğuklar geldiğinde, sessiz olurum her zamankinden fazla Bir sürü soru gelir aklıma, bir sürü cevap çıkar yalnızlığıma Bilmem kaçıncı dalgınlığımda, küserim zaten yalan dünyaya o zaman anlarım işte Karakoç Üstadı:

Öküzün gözü veya dananın kuyruğu
Kadifekale veya Sen nehri
Ha Sezai ha ping-pong masası
Ha ping-pong masası ha boş tüfek
Bir el işareti eyvallah ve tak tak
Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi
Ne kadar güzel ne kadar sıcak
Tak tak tak tak tak tak tak

Velhasıl soğuklar geldiğinde, daha çok okurum… daha çok yürürüm… daha çok susarım! Hem kaçarım hem de yaşarım

ebubekir çakmak
21.12.2008, 15:48
"Olur, edeyim!"

Hakkı hukuku çok gözetiriz ya...

Bir ayrılık esnasında, karşımızdakinden ayak üstü hakkını helal etmesini talep ederiz.

Biraz da usulen. Âdet yerini bulsun hesabı.

Ateş ister gibi... Saatin kaç olduğunu sorar gibi. Zırt pırt dilimizden dökülüverir... "Hakkını helal et."

***********************

Yahu dur bakalım... O kadar kolay mı bu iş?

Madem ki sana hakkım geçtiğini düşünüyorsun, önce bir tartalım... Vaziyeti bir irdeleyelim.

Ne oldu, nasıl oldu, niçin oldu?
Benim hakkımı niye (asp) ettin?

O zaman aklın neredeydi?
Tam ayrılacağımız zaman mı hatırlayıverdin hak hukuk meselesini?

Neye mukabil helal edeyim?

******************************

Yıllar önce bir fabrikada... Bir ustabaşı, işten çıkarılan işçisinden hakkını helal etmesini istemişti.

İşçi dönüp adamın yüzüne öyle bir baktı ki...

Hani küfür etse daha iyi. Kavgada öyle bakılmaz. Arenada, sırtından kanlar süzülen boğanın, mızrakları saplayan matadora bakışı bile daha masum kalır.

Ustabaşı işçinin elini tutmuştu. Bırakmıyordu. İstediği helalliği alana kadar da bırakmaya niyeti yoktu.

Fakat işçi, yıllarca kendisini ezen, itirazlarını umursamayan, gücünün şehvetine kapılarak konumunu istismar eden, sürekli emri altındakinin hakkını (asp) eden ve nihayet işten ayrılmasına yol açan ustabaşına hakkını helal etmedi.

"Gerekmez" dedi, yürüdü gitti.

Ustabaşı arkasından bakakaldı. Diğer işçiler bakakaldı.
İşçinin hakkı da ustabaşının omuzlarında kalakaldı. Ağırdı o yük.
Yıllar geçti, ustabaşı yaşlandı. O işçiyi bir türlü unutamamıştı.
Ömrünün son günleriydi belki. Hasta yatağındayken haber gönderdi ve tekrar helallik istedi.

Tek kelimeyle cevap geldi:
"Niye?"

Kin mi bu? İnat mı? Değil. Hak, başka bir dâvâ.

Yüce Mevlâ isterse her tür günahı affedebileceğini, yalnızca kul hakkına karışmayacağını bildiriyor... Ki birbirimizi ezmeyelim.

Hepimizin çok iyi bildiği bu husus, nedense hep kulak ardı edilir.
Kul hakkı denilince, Kul Himmet gibi bir şairden bahsediyoruz sanki! Mahlâs mıdır o?

Ama insan yok mu insan! Hem yaratılmışların en şereflisi, hem en pespayesi.


Kul hakkına riayet edebilseydik, kimsenin kimseden helallik dilenmesine gerek kalmazdı.

Hayatın içinde harala gürele yaşarken, güçlü zayıfı ezecek, gözünün içine baka baka hakkını (asp) edecek, sonra da bir çift lâfla yakayı sıyırıp, kurtulacak.

Efendi, o iş bu kadar basit değil.
İşçi, arayı bulmak için gelen adama derin hürmet duyardı. Buna rağmen dedi ki:

"Selâm söyle ustabaşına... Ben günahkâr biriyim. Üstelik zavallı. Dünyadayken hakkıma kavuşamadım. Hep hakkım yendi. Bir de öbür tarafta haklarımdan geçemem. O yüzden ne kimse bana hakkını helal etsin, ne de ben kimseye..."



Şimdi düşünelim..


Kimlerde hakkımız kaldı?? Kimlerden zorla helalik istedik?? yada kimler gönlü razı ola ola yürekten '' helal olsun '' diyebildi??

ebubekir çakmak
21.12.2008, 15:49
Güzel bir şey yap kardeşim

Dünyaya kırk kerre gelinmez
Madem yaşıyorsun, sıhhatli nefesler alıyorsun
Bir şey yap
Bir şey yap Güzel olsun

Çok mu zor?

O vakit güzel bir şey söyle

Dilin mi dönmüyor?

Güzel bir şey gör

Veya:

Güzel bir şey yaz

Beceremez misin? Öyleyse,

Güzel bir şeye başla

•••

Herkesin üstesinden geleceği bir şey mutlaka olmalı
O gayretten uzak duramayız
Vakit geçiyor
Vaktin geçişi ömrün beşinci vitese takılı olduğunu gösterir, unutma

Zafer Dergisi'nde beynimi sarsan bir cümle okudum
Üç gün mü, beş gün mü önceydi kestiremem
Ama okudum
Ama şaşırdım, cümleyi bir türlü unutamadım
Şöyle diyordu:

"HER İNSAN ÖLECEK YAŞTADIR"

Buyurun, biraz da sizler sarsılın

•••

Bu müthiş; dağ duruşlu, dev dürtüşlü cümlenin deyicisi Cüneyd Suavi
Ahh Cüneyd, şimdi yerlerdeyim
Yıkılmaz sandığım sabrımı, dirâyetimi, zihnimi yerlerde arıyorum

Döküldüm

Demek öyle ha?

Her insan ölecek yaşta

Bir de kalkar savaşırız Kavgalaşır, kuyular kazarız

Az sonra ölecek olan bizler Ne kadar da cahiliz

•••

Bu cümleyi gördükten sonra içimde "Büyük Patlama"yı duydum
Edecek iki çift sözüm olmalıydı

İnsanlara, insanlığa bir şeyler demeliydim
Sonunda ard arda ve şimşek hızıyle bağırdım
Beynimden yüreğime doğru bir haykırıştı bu
Yüreğimden dalga dalga cevaplar yetişti:

Bir şey yap
Zor ise:
Bir şey söyle
Beceremiyorsan:
Bir şeyler gör
Birşeyler yaz
O da mı güç?
Bir şeylere başla
Ama hep güzel şeyler olsun

•••

Çünkü:

"HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA"

Geç kalmayasın!

•••
Koca Mimar Sinan yapmış da gitmiş
Yunus Emrem söylemiş de gitmiş
Şeyh Edebalı görmüş de gitmiş
Fuzulî, Nedim, Şeyh Galip yazmış da gitmiş
Nene Hatun, Sütçü İmam, Antepli Şahin
başlamış da gitmiş
•••

Kimse kimseden eksikli değil

Büyük değil, küçük değil, farklı hiç değil
Düşünebilen kişinin, üstesinden geleceği görevler mutlaka vardır

Tekrarlıyorum:

Güzel bir şey yap,

Güzel bir şey söyle,

Güzel bir şey gör,

Güzel bir şey yaz, veya

Güzel bir şeye başla

Güzel bir şey yap kardeşim
Dünyaya kırk kerre gelinmez
Madem yaşıyorsun, sıhhatli nefesler alıyorsun
Bir şey yap
Bir şey yap
Güzel olsun

Çok mu zor?

O vakit güzel bir şey söyle

Dilin mi dönmüyor?

Güzel bir şey gör

Veya:

Güzel bir şey yaz

Beceremez misin? Öyleyse,

Güzel bir şeye başla

ebubekir çakmak
09.01.2009, 23:54
arkdaşlar birazdan okuyacağınız konuşmalar tamamen gercektirr
(kopma garantili)

Kalp ameliyatı oldum. 4 ay rapor aldım ve bu 4 ayın sonunda rapor paramı almak için Fatih SSK'ya gittim. Klasik bir şekilde eksik evrakları parti parti söyledikleri için 3 gün uğraştım ve büyük gün geldi. Param hesaplanıyor. Bankodayım, sorular geldi :
- Hastanede yattın mı ?
- Herhalde abi, dedim, henüz evlerde kalp ameliyatı yapamıyorlarmış.
Hiç yorum yapmadı ve 2. soruya geçti :
- Çıktın mı peki? Ve ben dumur...
- Hayır, hala akşamları işten sonra yatmaya hastaneye gidiyorum. Ve kafamı duvarlara vurduracak soru geldi.
Espri bile anlamaktan aciz bu adam sordu :
- İstanbul'da kimsen yok mu yahu. Niye hastanede kalıyorsun ki hala?

------------------------------------------------
Geçen gün aksam vakti dolmuşta gidiyorum, arkadan teyzenin biri bağırdı :
- 'Evladım şu sarı kamyonetin yanında indiriver.'
Dolmuş şoförü dumur olmuş bir vaziyette:
- İyi de teyze, o kamyonet hareket halinde, nerde duracağını nerden bileyim...


****************************** **
Geçen sene Hava Harp Okulunun sınavı'na gitmek için Bursa Terminali'nde otobüsümü bekliyordum.
Bu arada ilginç bir olaya tanık oldum. Adamın biri karısını İstanbul'a yollamak için bir otobüs firmasından bilet almıştı.Fakat otobüs firması adama ayırdığı bileti başkasına satmış. Adamda bu sinirle gişede görevli olan memura şu şekilde bağırıyordu:
- 'Hepinizi şikayet ederim ben onu bunu anlamam. Karımı! .ike .ike götüreceksiniz Istanbulaaaaa...'
******************************

Şimdi arkadaşımla Taksim'de takılıyoruz. Bir adam ağlayan çocuğunu susturmaya çalışıyor. Yanında da bir polis var; sonra adam çocuğa dedi ki:
- 'Sus yoksa seni polise veririm.'
Yandaki polis de bir dellendi:
- 'Lan geri zekalı, biz adam mı yiyoruz da bize veriyon çocuğu?
*----------------------------------------

Bir gün İzmir' de belediye otobüsünde gidiyoruz arkadaşlarla. Bizim arkadaş boş
yer buldu ve oturdu. Sonraki durakta da eli bastonlu yaşlı bir amca geldi.
Arkadaş da kıllığına adama yer vermedi. Adam o arkadaşın oturduğu koltuğun yanına geldi ve ayakta arkadaşın yer vermesini bekliyor. Fakat arkadaş yerini vermedi.Neyse adamcağıza da yazık, bastonu otobüs hareket ettikçe bir o tarafa bir bu tarafa kayıyor. Arkadaş dayanamadı ve yaşlı amcaya :
- 'Amca bastonun ucuna lastik takarsan kaymaz' dedi.
Adam şöyle baktı, sonra;
- 'O lastiği zamanında baban taksaydı şimdi sen olmazdın, ben de orada oturuyor olurdum' deyince bütün
otobüs koptu.

-----------------------------

ebubekir çakmak
09.01.2009, 23:57
Yolcu: - Mükemmel bir yerde inebilir miyim? (yolcunun kafası karışık sanırım, kendisi de dolmuştakilerle güler söylediğine) Şoför kadını indirirken:
- Buyrun size layık değil ama!
.............................. .................... .........
Yolcu müsait bi yerde inmek ister ama dili sürçer; - Müsait bi yerde iner misiniz? Şoför: Niye sen mi kullancan
.............................. .................... .............
Rumeli-Hisarüstü otobüsüyle Taksim'e doğru gidiyoruz. Adamın biri Beşiktaş dolaylarında gayet aceleci bir tavırla
- Kaptan orta kapıyı rica edebilir miyim?
Bizim şoför olaya hakim: Tabi abi ayıp ettin. Al götür. senden kıymetli mi?

.............................. .................... .......
Ankara'da, çok sıcak bir günde, dolmuştaki bir kokona yelpazesiyle
-Şöfeer bey klimayı açar mısınız çok sıcak olduu demişti.
Pala bıyıklı şoför amca teyzeyi bir sure süzdükten sonra, kapıyı açıp açıp kapatmaya başladı.oha
.............................. .................... ................
Şişli-Taxim dolmuşunda, kapıyı Ermeni bir teyze açtı, son derece belirgin bir Ermeni aksanı ile:
- Pardon şoför bey, acaba Harbiye'den geçeyooor? şoför şöyle bi koltuğa kolunu atıp arkasını döndü ve aynen aksanı taklit ederek
-Yok uçarak havadan gideyooor !!!
(Dip not: Şişli'den Taksim'de Harbiye'den geçmeyen bi hat yok)
.............................. .................... ...........
İstanbul’dayız... Dolmuşa bindik, dolmuş doldu, tam kalkacak, elemanın biri açtı kapıyı, içerde tıkış tıkış oturmuşuz, önde 3 kişi arkada 4... Eleman hala bir umut sordu:
- Kaptan, yer var mı? Şoför de arkasını dönüp cevap verdi:
- Bilmiyorum, üst kata bi bak bakalım
.............................. .................... ............
Trabzon- Sürmene arasında çalışan dolmuştayız. İleride yol üstünde duran bir bayan dolmuşa el kaldırdı, elinde çantaları vardı. Dolmuş şoförü zaman kazanmak için kadının önünde durur durmaz arabadan indi ve dolmuşun arkasına bagajı açmak için yöneldi. Bu sırada kadın dolmuşa binmek için kapıyı açtı;
-Aaa bu dolmuşun şoförü yok.. deyip binmeden kapıyı kapattı.

ramazan_d
10.01.2009, 00:13
bir gün bende istanbul büyük şehir belediyesi yolundan geçiyordum ve bir adam tombala oynuyordu dur bir ben oynayım dedim ben fakat para yoktu ama onda cep telefonu vardı benim de ericcson t 10 külüstür hurda bir cep telefonu neyse bunlar meğerse hırsızlarmış daha sonra polisten öğrendim ...... neyse büyük şehir belediyesinin yanında bir park vardı köşede cepi verdim kaybetsem ne yazar kaybetmesem ne yazar diyerek kumar oynadım ve cep telefonunu kaybettim ve parktan giderken sivil polis yanıma geldi ve polis kimliğini bana gösterdi ve bana soruyu sordu ..... genç demin sen onlardan ne aldın dedi bana bende ona cep telefonunu kumar olarak kaybettim dedim şikayetçimisin dedi bana hayır olmaz dedim bende onaaa bunları takip ediyorduk onlar cep telefon hırsızı dedi sivil polis ve beni biraz parkın bir köşesinde bekletip bir polis bunları bir köşeye şıkıştıırıp yakaladı bunları ve onlara siz bu çocuğu tanıyormusunuz dedi odaaaa hayır tamıyoruz dedi ve meydan dayağını yedi onlar

sivassporlukiz
10.01.2009, 00:38
arkdaşlar birazdan okuyacağınız konuşmalar tamamen gercektirr
(kopma garantili)

Kalp ameliyatı oldum. 4 ay rapor aldım ve bu 4 ayın sonunda rapor paramı almak için Fatih SSK'ya gittim. Klasik bir şekilde eksik evrakları parti parti söyledikleri için 3 gün uğraştım ve büyük gün geldi. Param hesaplanıyor. Bankodayım, sorular geldi :
- Hastanede yattın mı ?
- Herhalde abi, dedim, henüz evlerde kalp ameliyatı yapamıyorlarmış.
Hiç yorum yapmadı ve 2. soruya geçti :
- Çıktın mı peki? Ve ben dumur...
- Hayır, hala akşamları işten sonra yatmaya hastaneye gidiyorum. Ve kafamı duvarlara vurduracak soru geldi.
Espri bile anlamaktan aciz bu adam sordu :
- İstanbul'da kimsen yok mu yahu. Niye hastanede kalıyorsun ki hala?

------------------------------------------------
Geçen gün aksam vakti dolmuşta gidiyorum, arkadan teyzenin biri bağırdı :
- 'Evladım şu sarı kamyonetin yanında indiriver.'
Dolmuş şoförü dumur olmuş bir vaziyette:
- İyi de teyze, o kamyonet hareket halinde, nerde duracağını nerden bileyim...


****************************** **
Geçen sene Hava Harp Okulunun sınavı'na gitmek için Bursa Terminali'nde otobüsümü bekliyordum.
Bu arada ilginç bir olaya tanık oldum. Adamın biri karısını İstanbul'a yollamak için bir otobüs firmasından bilet almıştı.Fakat otobüs firması adama ayırdığı bileti başkasına satmış. Adamda bu sinirle gişede görevli olan memura şu şekilde bağırıyordu:
- 'Hepinizi şikayet ederim ben onu bunu anlamam. Karımı! .ike .ike götüreceksiniz Istanbulaaaaa...'
******************************

Şimdi arkadaşımla Taksim'de takılıyoruz. Bir adam ağlayan çocuğunu susturmaya çalışıyor. Yanında da bir polis var; sonra adam çocuğa dedi ki:
- 'Sus yoksa seni polise veririm.'
Yandaki polis de bir dellendi:
- 'Lan geri zekalı, biz adam mı yiyoruz da bize veriyon çocuğu?
*----------------------------------------

Bir gün İzmir' de belediye otobüsünde gidiyoruz arkadaşlarla. Bizim arkadaş boş
yer buldu ve oturdu. Sonraki durakta da eli bastonlu yaşlı bir amca geldi.
Arkadaş da kıllığına adama yer vermedi. Adam o arkadaşın oturduğu koltuğun yanına geldi ve ayakta arkadaşın yer vermesini bekliyor. Fakat arkadaş yerini vermedi.Neyse adamcağıza da yazık, bastonu otobüs hareket ettikçe bir o tarafa bir bu tarafa kayıyor. Arkadaş dayanamadı ve yaşlı amcaya :
- 'Amca bastonun ucuna lastik takarsan kaymaz' dedi.
Adam şöyle baktı, sonra;
- 'O lastiği zamanında baban taksaydı şimdi sen olmazdın, ben de orada oturuyor olurdum' deyince bütün
otobüs koptu.

-----------------------------

hahaha hepside süper ya :D
koptuum :D :D :D

hamitgüneyli
10.01.2009, 00:52
ebubekir canım yine harikalar yaratmıssın emeğine sağlık muhteşemsin ha bize moral verdinya

barikat58
10.01.2009, 20:28
her rüzgar savuracak bir toz bulur
her hayal yaşanacak bir can bulur
her düş gerçekleşecek bir ümit bulur
kolay bulunmayan tek şey güzel bir DOSTLUKTUR

kuşlar gibi uçmayı balıklar gibi yüzmeyi öğrenemedik
ama basit bir sanatı icra edemedik
İNSAN gibi yaşamayı biliyormuyuz?



BURAYA DOSTLUĞA DAİR NE YAZABİLİRSİNİZ?

thesaduf58
10.01.2009, 20:32
Gerçek Dostluk İki Beden De Yaşayan Tek Ruhtur

çılgın_türk
10.01.2009, 20:34
hadi kalk gidiyoruz dediğimde nereye demeyip yanımda gelen adama dost derim ben

barikat58
10.01.2009, 20:47
zengin,çok mal sahibi olana denmez zengin kalbi olana denir.kalp zenginliğinden mahrum olan kimse ne kadar geniş servete sahip olursa olsun yine fakirdir.tamahı ve hırsı sebebiylede halk nazarında hakirdir.kalbi zengin olan kimsede nekadar fakir olursa olsun halk nazarında muhteremdir.mevlam herkese kalbi zengin dost edinmeyi nasip eylesin......


MİDE BOŞ SAĞLIK HOŞ,CEP BOŞ AHLAK HOŞ

barikat58
10.01.2009, 21:10
dost dediğin sevilecek biri olmadıgı zamanlarda bile seni sevmeli
sarılacak birileri olmadıgı zamanlarda bile sana sarılmalı
dayanılmaz oldugun zamanlarda bile sana dayanmalı
dost dediğin fanatik olmalı bütün dünya seni üzse o sevindirebilmeli
güzel haberler aldıgında seninle dans etmeli agladıgında seninle aglayabilmeli

barikat58
10.01.2009, 21:12
dost dediğin matematiksel olabilmeli
sevinci çarpabilmeli
üzüntüyü bölebilmeli
geçmişi çıkartabilmeli
ve yarını toplayabilmeli
kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplayabilmeli ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı

barikat58
10.01.2009, 21:36
büyük bir hava meydanının bekleme salonunda genc bir bayan uçagına biinmek üzere bekliyordu....


uçağın hareketine daha çok vardı.zaman geçirmek için bir kitap ve bir küçük kutu kurabiye aldı.....


dinlenmek ve kitabını okumak için vip salonunda bir koltuga oturdu...


kurabiye pakatenin oldugu sehpanın yanınada bir adam oturdu ve elindeki dergiyi açıp okumaya başladı.....


genç kadın ilk kurabiyesini aldı adamda bir tane aldı.bayan çok rahatsız hissetti kendini ve "sinir şey bir havamda olsaydım bu cürretinden dolayı seni yumruklardım" diye düşündü içinden.....


bayan bir kurabiye alıyor adamda bir tane alıyordu.bayan çıldıracak gibiydi.ama olay çıkarmak istemiyordu.


nihayet son kurabiye kalınca kadın "bu küstah adam bakalım şimdi ne yapacak" dedi kendi kendine.....
adam son kurabiyeyi aldı bir parçasını böldü ve kadına verip diğerini kendi yedi....


aaaa bu kadarıda fazla çok öfkelenmişti kadın önce kitaplarını ve çantasını topladı sonra hızla giriş salonuna gecti ve uçagına bindi..


koltuguna oturdu arkasına yaslandı ve gözlüklerini almak için çantasını açtı.birde ne görsün çantasında açılmamış bir kurabiye paketi.....


çok utandı büyük bir yanlış yaptıgını anladı.kurabiyeyi aldıgında açmadan çantaya koydugunu unutmustu.


oysaki adam kendi kurabiyelerini sinirlenmeden yüksünmeden kadınla paylaştı hatta son kurabiyesini bile bölüştü...
kadın ise adam kendi kurabiyesini yiyor zannederek kızıyor bozuluyordu...şimdi durumu telafi etme şansı yoktu özür dileme imkanı yoktu...


İŞTE BÖYLE TELAFİ EDİLEMEZ 4 DURUM VARDIR
1-taş atıldıktan sonra
2-söz agızdan çıktıktan sonra
3-fırsat kaçtıkt sonra
4-zaman gectikten sonra



GENÇLİĞİNE GÜVENİP ERKEN DERKEN BELKİDE ELVEDA BİLE DİYEMEZSİN GİDERKEN

gezgin_58
10.01.2009, 21:52
bence yok gunumuzde sadece cikarlar var

ramazan_d
10.01.2009, 22:01
gezgin 58 senin iki cümlene aynen katılıyorum çünkü gerçek dostlukkk kalmadı paran varsa arkadaşın olur yoksa kimse yanına bile yaklaşmazzz yanınaa

HaKaaN
10.01.2009, 22:04
Başkalarıyla ilgilenmek suretiyle iki ay içinde dostlar kazanırsınız. Başkalarının sizinle ilgilenmesini beklerseniz iki yıl içinde bir dost kazanamazsınız.

ramazan_d
10.01.2009, 22:20
ama kardeş dostluklar hep paraya dayanıyorr keşke ilgilenmekle olsa mesela ben birine geçmiş zaman önce para verdim fakat bana dediki ne zaman paraya ihtiyacın olursa 2 hafta önce haber verirsin dediiii fakattt 2 ay geçti üç ay geçti 9 ay geçtiii bumu dostluk bunu insanlıkkk

barikat58
10.01.2009, 22:25
gerçek dostluk elbette var ama arkadaşlar size denk gelmemiş olabilir.bence var gercek dostluk ama bindebir olur 24 yaşındayım gerçekten dostum diyebilcegim herşeyimle güvenebilcegim reelde 2 tane insan var.bukadar zamanda bu olmamalıydı ama işte bukadar napçan.kim gerçekten dostunsa sırtını dayayacaksınki diğer yalancıların darbesi seni yıkmasın !!!

ramazan_d
10.01.2009, 22:27
evet aynen ama insanlarıı böyle tanıyorum işte benim şansımmdanmııı bilmemmm

barikat58
10.01.2009, 22:30
ya zaten hayat bir tür tecrübeler zinciriyle dolaşıp duruyor.hani biri bir yerden vurduysa artık ordan darbe almamak gerek.birisi bir çukura ittiyse ikinci kez düşmemek gerek çünkü gördün o çukuru daha önce.orda çukur oldugunu biliyosun artık oraya giderken yapman gereken düşmemek.ve gerçkten dostum diyebilcegin kişiyi bu sayede bulmak ....

ramazan_d
10.01.2009, 22:30
çünküü ben ona güvendim fakat güveni sıfıra düştü haaa paramı aldımmı dersen aldım ama 9 ay sonra almam bir değeri kalmadı çünkü mesela diyelim ben hastalandım diyelim o an çok acil paraya ihtiyacım olsa o parada o an olmasa ne derdiniz sizce