PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dini Konular


banu58
27.03.2008, 13:54
1’den önce sayı var mı?

Allahü teâlâyı inkâr eden zeki bir dehri [ateist] vardı. Hıristiyan din adamları bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak İslam âlimleri cevap verebilir diyerek onu Basra’ya gönderirler. Basra’ya gelip, dünyada bana cevap verebilecek bir âlim bulamadım der. Herkese meydan okur.

Hammad hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse âlimlerle görüşürsün) der, onun karşısına genç yaştaki Numan bin Sabit’i [imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerini] çıkarır. Dehri, çocuk denilecek yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüye yumruk vurur, “Hani nerede, o meşhur âlimleriniz” der.

Genç Numan bin Sabit onu, onun silahı ile vurur. “Ne o der, demek benden korkmaya başladın?” Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar:

- Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü?
- Mümkündür.

- Nasıl olur?
- Sayıları bilirsin birden önce hangi sayı vardır?

- Bir şey yoktur.
- Mecazi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hakiki bir olanın önünde ne olabilir?

- Peki hakiki olanın yönü ne tarafadır?
- Mumun ışığı ne taraftadır?

- Bir tarafta denemez.
- Mecazi ışık için böyle denirse ebedi nur olan için ne denebilir?

- Her var olanın bir yeri olması gerekmez mi?
- Mahluklar için öyledir.

- İlah kâinatta ise, bir yerde görünmesi gerekmez mi?
- Yaratan ile yaratılan mukayese edilmez ama sütte yağı görebiliyor musun?

- Görülmez.
- Sütte yağ olduğu bir gerçek iken, göremiyoruz diye nasıl inkâr edilir? Ben de sana bir soru sorayım: Senin aklın var mı?

- Elbette var.
- Var olan şey görünür dedin. Aklın varsa gösterebilir misin?

- Peki O, şu anda ne yapmaktadır?
- Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim.

- Peki geç kürsüye.

İmam-ı a’zam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, “Allahü teâlâ şu anda, senin gibi imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor” der ve ardından Rahman suresinin (Öyle iken Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?) mealindeki 28. âyetini okur. Kalabalık hep bir ağızdan istiğfara başlar. Bu arada dehri çoktan uzaklaşıp gitmiştir.

bayatlı kenan58
23.05.2008, 11:32
Yıllar önce köyün birine bir imam görevlendirilmişti. Gençti ve yeni evliydi. Gayretli ve çalışkandı. İnsanları namazla buluşturmak için çaba sarf eden samimi bir insandı.

Fakat ne kadar çabalasa da köyün erkeklerini, camiye cemaate çekmeyi başaramamıştı. Belki de yazın yoğun dönemi olduğu için cuma haricinde insanlar gitmiyordu.

Kapı kapı dolaştı, olmadı. İşlerinde yardımcı olmayı teklif etti, olmadı. Namazın hikmetlerinden bahsetti, yine olmadı...

Bir sabah köy, sala sesiyle uyandı. Herkes merakla kimin öldüğünü soruyor, ama kimse bilmiyordu. Tarlaya , bağa, bahçeye gitmeye hazırlanan köylü, soluğu camide aldı. Herkes imamın salayı bitirip çıkmasını bekliyordu.

Nihayet imam gözüktü. Biri atıldı hemen:

-Hoca kim öldü Allah aşkına? Kimsenin haberi yok, ismini de söylemedin...

O zamana kadar cemaati kapıda göremeyen imam, öfkeyle bağırdı.

-Kim olacak? Sizin ruhunuz ölmüş, onun için okudum salayı...Şayet ölmemiş olsaydı, dört aydır buradayım, sabah namazına bir tek Allah'ın kulu gelip de saf durmadı. Ruhunuza Fatiha okuyun , ruhunuza!

Kimseye bakmadan geçti gitti. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu.

Köy halkı bu olaydan sonra çok etkilendi. Sabah namazına da, diğer vakit namazlarına da devam edenler yavaş yavaş çoğaldı

yurtoglu22
23.05.2008, 12:08
COK GÜZEL BAHSETMISINIZ SOGOL BAYATLI KARDESIM O HOCAYI YÜREKTEN KUTLUYORUM'
GÜZEL IS YAPMIS BIZ GURBETCILERDE AYNI BAYAT KÖYLÜSÜ GIBIYIZ INSALLAH BIR GÜN OLSUN AYNI BAYAT KÖYÜ GIBI OLUR INSALLAH BIZLERDE TEKER TEKER CAMIIE GIDERIZ INSALLAH TÜM VAKIT NAMAZI KILMAYANLARA YÜCE ALLAH NASIP EDER KILMAYI:
BASTAN BANA INSALLAH SONRASIDA TÜM KILMAYANLARA:
BENDE YOKARI NEVRUZ"DAN:::::::

altuntas58
23.05.2008, 12:13
Bu güzel hikayeyi bizlerle paylaştığın için teşekkürler

bayatlı kenan58
23.05.2008, 16:08
COK GÜZEL BAHSETMISINIZ SOGOL BAYATLI KARDESIM O HOCAYI YÜREKTEN KUTLUYORUM'
GÜZEL IS YAPMIS BIZ GURBETCILERDE AYNI BAYAT KÖYLÜSÜ GIBIYIZ INSALLAH BIR GÜN OLSUN AYNI BAYAT KÖYÜ GIBI OLUR INSALLAH BIZLERDE TEKER TEKER CAMIIE GIDERIZ INSALLAH TÜM VAKIT NAMAZI KILMAYANLARA YÜCE ALLAH NASIP EDER KILMAYI:
BASTAN BANA INSALLAH SONRASIDA TÜM KILMAYANLARA:
BENDE YOKARI NEVRUZ"DAN:::::::

ALLAH razı olsun nevruzlu hemsehrım öz yurdumuzdan tum gurbettekı hemsehrılerımıze kucak dolusu sevgıler saygılar

love_me_58
22.12.2008, 02:09
paylaşım için teşekkür ederim....

HaZaN
22.12.2008, 10:22
Öyle Hocaya can kurban keşke tüm hocalar öyle olsa emeğine sağlık kardeş çok güzel bir konudan bahsetmişsin ALLAH razı olsun.

ebubekir çakmak
22.12.2008, 11:42
eywallah kardeş allah razı olsun nefsimizin pası silindi

MeLody58
22.12.2008, 11:50
evet çok güzel bir paylaşım ben çok ilgiliyimdir dini konularda bende buralardan okuyom anneme babama anlatıom konuşuyoruz yorum ypıyoruz bilmediklerimizi ögreniyoruz bildiklerimizi ögretiyoruz paylaşım için Tesekkürler Namaz Dinin diregidir öldügümüzde ilk sual namazdandır tşkler

EyüphanAydın
22.12.2008, 14:19
Bu anlamlı hikayeden çok şey çıkartmamız lazım.

gülrüba
16.10.2009, 15:52
Bir zamanlar, bir genç herkes gibi evlenmek istiyordu. Bu niyetini ailesine açtığında, babası ona şöyle dedi:

“Elbette oğlum, elbette evlenebilirsin. Bana kendi alınterinle kazandığın bir altını getirdiğinde, seni hemen evlendireceğim.”

Delikanlı babasının bu sözlerine gülümsedi. Ne kadar da kolay bir sınavdı bu böyle. Ertesi gün, istenilen altın lirayı götürüp gururla babasının avucuna koydu. Babası hiçbir şey söylemeden, altını evlerinin yanından akan nehre fırlattı.

Çocuk, altının düştüğü nehre şaşkınlıklı bir-iki saniye baktıktan sonra, babasına döndü ve sordu:

“Şimdi evlenebilirim, değil mi babacığım?”

Babası başını iki yana salladı:

“Hayır oğlum. Sana kendi alınterinle ve emeğinle kazandığın bir altını getirmeni söylemiştim. Bu altını sen kazanmamışsın ki!”

Genç delikanlı babasının gerçeği nasıl keşfettiğini anlayamamıştı. Sahiden de, parayı bir arkadaşından ödünç almıştı. Ertesi gün, bu defa annesinden bir altın borç aldı ve parayı babasına götürdü.

Babası altını aldı ve yine nehre fırlattı. Delikanlı bir kez daha şaşırmıştı:

“Bunu niye yapıyorsun baba, anlamadım. Ama sana bir altın getirmiş oldum, artık evlenebilir miyim?”

Babası bu defa da izin vermedi oğluna:

“Bu altını da sen kazanmamışsın!”

Genç, babasının yanından ayrıldıktan sonra uzun uzun düşündü. Başkasından borç alıp getirdiğinde babası parayı yine nehre atacaktı ve bu gidişle evlenemeyecekti. O yüzden, bir iş bulup çalışmaya ve altını kendi emeğiyle kazanmaya karar verdi.

Günler geçti ve kazandığı bir altını babasına götürdü. Babası her zamanki gibi parayı nehre atmaya hazırlanıyordu ki, oğlu can havliyle babasının kolunu tuttu ve bağırdı:

“Hayır baba! O altını nehre atamazsın! Onu kazanmak için günlerce çalıştığımı ve sırtımın ağrılar içinde kaldığını biliyor musun sen?”

Babası, yüzünde ışıltılı bir gülümseme ile, elini oğlunun omzuna koydu ve:

“İşte şimdi evlenebilirsin, oğlum” dedi. “Çünkü, emeğinin karşılığı olan bu altının değerini artık biliyorsun ve eminim ki onu akıllıca harcayacaksın.”

ayten58
16.10.2009, 16:51
paylaşım güzel eline sağlık teşekkürler.

gülrüba
16.10.2009, 18:13
güzel olan sizin yüreğiniz sağolun güldane :)

gülrüba
24.10.2009, 13:35
Üniversitede derslerin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra diplomasını alacak, öğretmen olacaktı. Hayalleri ve hedefleri vardı. Arkadaşlarına karşılık beklemeden yardım eder, herkes onu daha çok bu özelliğiyle tanırdı. Ders kitaplarının ilk sayfalarına güzel sözler yazar, bunları hayatına uygulamaya çalışırdı. Bu güzel sözlerden biri, "Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır." hadîs-i şerifiydi.

O gün Salim Bey, "Osmanlı Tarihi" dersinin vize sonuçlarını açıklıyordu. Elindeki son yazılı kâğıdı Tayfun Şahin'indi. Üzerinde 100 yazıyordu. İsmini okumadı; ama Salim Beyin yüz ifadelerinden sınıf arkadaşları bu kâğıdın ona ait olduğunu anlamışlardı. Sınıfı birden derin bir sessizlik kapladı. Herkesin üzüntüsü yüzünden okunuyordu.

Tayfun, bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Yurt idarecilerini çok seviyor, onlardan insanî değerler adına çok şeyler öğrendiğini söylüyordu. Yurt, onun için evi kadar sevdiği bir yuvaydı. Ona ek bir bina daha yapılmıştı. Kendisi gibi daha birçok talebe orada barınacaktı. Buna çok seviniyordu. Sadece temizlik işleri kalmıştı; o da tamamlanınca yeni öğrenciler gelecekti. Temizlik yapmak için öğrenciler arasından birkaç gönüllü aranınca, Tayfun ve iki arkadaşı, "İnsanlığa hizmet, Hakk'ın rızasını kazanmaktır." diyerek hemen kolları sıvayıp işe giriştiler. Gayretli bir çalışmayla iki gün içinde binanın temizliği bitti. İkinci gün akşam geç vakitte toz toprak içerisinde odasına döndüğünde, Tayfun sıcak bir duş alıp rahatlamak istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Bu bir dalgınlık mıydı, yoksa bir davetiye mi yollanmıştı kendisine? Şofbenden sızan gazın tesiriyle derin bir uykuya daldı. Kimsenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sonra, yurt müdürü, banyonun ışığını açık görünce olayın farkına vardı. Derhal Tayfun'u hastahaneye kaldırdılar. Ama yapılacak bir şey kalmamıştı.

Müdür, gece yarısına doğru yurda döndü. Bitkin bir halde idare odasına geçti. Üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyordu ki telefon çaldı. Gecenin bu saatinde arayan da kimdi? Ahizeyi korkuyla kaldırdı. Telefondaki ses, yurdun ihtiyaçlarının temininde kendilerine yardımcı olan emekli öğretmendi. O, yurda on kilometre kadar uzakta bir evde oturuyordu. Gördüğü bir rüyanın tesiriyle uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Yurdu aramadan içi rahat etmeyecekti. Hemen gördüğü rüyayı müdüre anlattı: "Rüyamda, Kâinatın Efendisi (sas) ile yeni yapılan yurdu gezdik. Allah Resulü (sas) yurttan ayrılırken, sevdiği bir genci yanında götürdü."

Tayfun'un vefat haberi kadar bu rüya da dostları arasında yayıldı. Bütün sınıf arkadaşları da duydu. İşte onun adı okunmadan sınıfı sessizlik ve hüzün kaplamasının sebebi buydu. Selim bilinen rüyayı anlatarak sınıftaki sessizliği bozdu. Diğer arkadaşları da o güzel insanla olan hatıralarını anlatıp biraz olsun rahatlamak istiyorlardı. Bunun farkında olan Salim Bey, o günü Tayfun'u anmaya ayırdı. İlk sözü Enver aldı. "Liseyi de onunla beraber okudum. Yedi yıldır beraberdik. O sanki başka bir dünya için yaşıyordu. Şimdi bana bıraktığı büyük bir hatıra var elimde: ders notlarını tuttuğu büyük bir defter... Her ders için ayrı bir bölüm ayrılmış. En sonda ise duygu ve düşüncelerini yazdığı bir bölüm var. İşte dikkatimi çeken bir yazı. 'Dikkat!' ile başlıyor. O bir mektup mu, yoksa vasiyetname mi, bilemiyorum. Şöyle devam ediyor yazı: 'Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir. Evet, her an ölebilirsin. Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver! Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder."

Sınıftaki herkes bir şeyler söyledi. Kimi onun vefasından, kimi çok kitap okumasından, kimi bilgiçlik için değil, yaşamak için okuduğundan, kimi Yaratıcı?sıyla alâkasından bahsetti. Ama konuşmaktan çok dinlediler. Enver'in okuduğu yazı ve emekli öğretmenin gördüğü rüya, zihinlerde bir araya gelince herkes bir daha sarsılmıştı. Bundan da öte, hepsinde bir merak vardı. Tayfun bu satırları yazarken, vefatının yakın olduğunu mu hissetmişti, yoksa sürekli ahiret endişesiyle mi yaşıyordu? Belki her ikisi de söz konusuydu!

Dr. Saim Arı

Salim58
24.10.2009, 13:55
'Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir. Evet, her an ölebilirsin. Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver! Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder."

çok güzel bi paylaşım sonsuz teşekkürler

gülrüba
24.10.2009, 14:53
Ben teşekkür ederim efendim okuyan gözünüze gönlünüze sağlık...

Garip Musalı
28.10.2009, 16:38
Teşekkürler gülrüba çok beğendim yazdıklarını ders alınacak dizeler bunlar

gülrüba
28.10.2009, 17:03
Ben teşekkür ederim beğenmeniz e sevindim....

MİKAİLOGLU
11.11.2009, 23:57
EMEGİNE SAGLIK PAYLAAŞIMINLARIN HARİKA.

MİKAİLOGLU
12.11.2009, 00:21
BUNUN DEGİŞİK RİVAYETLERİNİ OKUMUŞTUM.İNŞAALLAH ONLARI BİRGÜN SİZLERLE PAYLAŞIRIM.ŞİMDİ SİZİN YAAZDIKLARIZI OKUMAK ZEVKİ DERYADA YÜRÜMEK İSTİYORUM.PAYLAŞIM İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERRİM.ALLAAH GÖNLÜNE GÖRE VERSİN.

yiğidoturan
12.11.2009, 00:35
paylaşım için teşekkürler çok güzel emeğine sağlık

gülrüba
12.11.2009, 23:07
BUNUN DEGİŞİK RİVAYETLERİNİ OKUMUŞTUM.İNŞAALLAH ONLARI BİRGÜN SİZLERLE PAYLAŞIRIM.ŞİMDİ SİZİN YAAZDIKLARIZI OKUMAK ZEVKİ DERYADA YÜRÜMEK İSTİYORUM.PAYLAŞIM İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERRİM.ALLAAH GÖNLÜNE GÖRE VERSİN.



İnşAllah sizin paylaşımlarınızıda okuruz Mikailoglu ben teşekkür ederim Allah razı olsun ....değerli yorumunuz için sağolun..

gülrüba
12.11.2009, 23:10
Teşekkür ederim sizinde gönlünüze sağlık olsun ..

MİKAİLOGLU
13.11.2009, 20:01
KAZANIP ELDE ETMEK NE MUTLU EDER İNSANI,KIYMETİNİ Bİ BİLSE....SAGOL.

gülrüba
15.11.2009, 00:21
Hasan-ı Basri Hazretlerinin huzuruna bir zat gelerek:

Ya imam! Benim bir kızım var, gece gündüz ağlamaktan gözleri kör oldu. Buna bir çare bulamaz mısınız bir gelip baksanız, dedi.

Hasan-ı Basri Hazretleri merak etmişti. Eve geldiler… Hasan-ı Basrî Hazretleri kıza:

Kızım neden ağlarsın… Gözlerin kör olmuş, sebebini söyle de çare bulalım, dedi.

Kız, Hasan-ı Basri Hazretlerine:

Ağlıya ağlıya gözlerimi iki sebebten kör ettim: Birincisi eğer bu göz yarın ahirette Allah’ı görebilecekse ona binlerce göz feda olsun, hiç kıymeti yok. İkincisi, eğer ahirette ,bu gözler Allah’ı (c.c.) görmeye lâyık değilse ben onu neye göz diye taşıyayım? Allah böyle gözleri dünyada iken de kör etsin, dedi.

Kızın bu hikmetli sözlerini dinleyen îmam-ı Basrî Hazretleri:

Biz buraya nasihatçı ve hekim olarak geldik, şifa telkin edecektik.. Halbuki nasihatçı ve hekimi bulmuş olarak gidiyoruz, demekten kendini alamadı…
Alıntıdır..

Allah rızası için gözyaşı dökenlerden oluruz İNŞŞALLAH..."

yiğidoturan
15.11.2009, 00:24
paylaşım için teşekkürler emeğine sağlık

bilal kose
15.11.2009, 00:27
cok guzel eline saglik ibretle okunmasi lazim sagol paylasim icin

MİKAİLOGLU
15.11.2009, 21:20
YİNE ÇOK GÜZEL Bİ PAYLAŞIMDI.EMEGİNE YÜREGİNE SAGLIK.TŞK.

MİKAİLOGLU
24.11.2009, 03:22
paylaşım için teşekkür ederim....

gülrüba
03.12.2009, 16:34
Bu konuda ki isimler sembolik yazılmış, şahıslar
bugün itibariyle hayattalar...

Hayal hanım, uzun süredir karşılaşmadığı arkadaşına misafir
gitmiş, çaylar yudumlanırken arkadaşı
Çiğdem:
- Anlat bakalım Hayal'cim nasıl gidiyor evlilik memnunmusun?
Hayal:
- İyidir.. eşimden memnunum.. gün boyu ev işleri malumun bitmez, birde bizim afacanla uğraşıyorum gün boyu
derken akşamı ediyoruz işte...
şey akşam dedimde şu akşam ezanı okununca içime hep
sıkıntı girer Çiğdem'cim...
Çiğdem:
- Nasıl yani, akşam ezanı ile sıkıntı , ne alaka?? anlamadım
Hayal:
- Benim kayınpeder her akşam namazı sonrası hemen eve gelir
başlar, Peygamberimiz şöyle emretmiş...Hz falan... Hz. filan...
yok sahabenin biri...evliyanın biri...diye başlar anlatmaya
aslında niyetini biliyorum aklı sıra bana laf geçiriyor,
neymiş benim başım açık ya...yok hesap günü varmış...
nelerde neler Çiğdem'cim her gün böyle halim..
Yemekten sonra erkenden yatar, sabah namazına kalktıktan sonra yatmaz...
Çiğdem:
- Vah Hayalcim sen böyle yaşamayı aklından bile geçirmezdin
Lisedeyken...
Bu arada Hayal'in telefonu çalar arayan annesidir
-Kızım nasılsın nerdesin şua evi aradım telefon açılmadı?
Çiğdem - Arkadaşımdayım anne
Annesi - Kızım anneannen seninle bugünmuhakkak görüşmek istiyor... çok ısrar ediyor..
Hayal - Peki anne bir saate kadar sizdeyim.. hasta falanmı yoksa
Anne - Yok iyidir.. sen gel muhakkak, bekliyoruz

Hayal ne olur ne olmaz diyip arkadaşından ayrılır, annesinin evine varır.
- Anneanneciğim beni çağırmışsın geldim nasılsın
-İyiyim kızım... hoş geldin. Bak kızım üç gündür rüyama bizim köyün orada bulunan bir sahabe yatıyordu işte o zat
bana dediki..".Senin kızının kayınpederine selamımı söyle...
her sabah namazından sonra herkesin ismini okuyup,
dualar ediyor.. benim ismimide zikr etsin... biliyorum unutuyor
bunu ona muhakkak hatırlatın duasını bekliyorum..."
diyor.. biliyorsun ben felçli ve yaşlıyım.. bu görevi sana veriyorum
Hayal- Kendi kendine nasıl yani ama İmkansız böyle bir şey
diyordu..
Anneanne- Hayal kızım anladınmı dediklerimi..
Hayal- tamam anneanneciğim söylerim...

Hayal karmakarışık duygular içindeydi... bu konuyu söyleyen anneannesi olmasaydı , güler geçerdi...
Eve varmış kayınpederi koltuğunda oturuyordu...
Hoşgeldin kızım ..
Hoşbulduk babacığım...şey anneannemin selamı vardı size.
başlar mevzuyu bir bir anlatmaya...
Kayınpederi biraz durup düşündükten sonra
- doğre kızım malesef unutmuşum o şehid sahabeyi
...
hem bu akşam , hemde yarın sabah namazında dualrımda
olacak inşaallah...devirde okurum..
İki gün sonra Hayalin Anneannesi telefonda
- KIzım kayınpederine selamımı söyle... Allah razı olsun.. dün gece
sahabe son kez rüyama geldi.. çok mutlu olduğunu benide
beklediğini söyledi...
Hayal artık tamamen şoke olmuştu...Akşam olmuş kapı
çalınmış ...
- Selamun Aleyküm kızım
-Aleyküm selam babcığım ...hoş geldiniz..
Kayınpeder şaşımış bir halde Hayale bakmıştı...
Çünkü Hayal'in başı örtülüydü..ellerini açıp Allaha şükürler olsun
dedi...
Şimdilerde Hayal hanımın evinde Ayda iki defa hatimler
okunup, bağışlanıyor....bayanlar arasında toplantılar yapılmakta...
Cemali

Selam ve dua ile


alıntı

gülrüba
03.12.2009, 16:44
kazara ikitane çıkmış aynı konudan bunu silrseniz sevinirim yönetici arkadaşlar.
selam ve dua ile

MİKAİLOGLU
03.12.2009, 22:31
EMEGİNE SAGLIK GÜZEL Bİ PAYLAŞIMDI.ALLAH RAZI OLSUN.DEVAMINI DA BEKLERİZ.TŞK.

MİKAİLOGLU
11.12.2009, 19:48
(Öyle iken Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?)ALLAH RAZI OLSUN.TŞK.

EyüphanAydın
11.12.2009, 19:59
Güzel bir paylaşım . Gerçekten teşekkür ederiz.

Salim58
14.12.2009, 09:12
HeRKeSiN OKuMaSiNi İsTiYoRuM!!!



Genç bir delikanli senelerce yurt disinda okuduktan sonra vatanina ataist olarak geri döner. Üç sorusuna hiç kimse cevap veremediginden dolayi canı gayet sıkıntılıdır. Ebeveyni ogullarina yardim etmek niyetiyle büyük ilim sahibi olan köyün hocasina götürürler. Hoca ve delikanlinin arasinda geçen diyalog söyle devam eder.Delikanlı: Kimsin sen? Sorularıma cevap verebilecek misin? Hoca: ALLAH'ın bir kuluyum ve Onun izniyle sorularına cevap verebilecegim.Delikanlı: Emin misin? Proferserler bile cevap veremedi bana.Hoca: ALLAH'ın izniyle cevap vermeye çalışırım Delikanlı: 3 sorum var:
1. ALLAH yasıyormu mu? öyle ise, seklini bana göster
2. Takdir (kader) nedir?
3. Eger seytan atesten yaratıldıysa neden cehenneme yollaniyor,cehennemde ates dolu degil mi? Ates atesi nasıl yaksın. ALLAH bunu düsünemedi mi?
Bu arada, aniden bizim hocamiz delikanlinin basi üzerinde bir saksı kirar.Delikanli cani yana yana sorar; Neden sinirlendin ki? Hoca:Sinirlenmedim. Bu benimüç soruna bir cevabim der.Delikanli: Hiç birsey anlamadım.Hoca: Nasil hissetin kendini saksiyi basinda kirinca Delikanli: Tabii ki, fena bir aci hissettim.Hoca: Yani, acinin varligina inaniyor musun? Delikanli: Evet.Hoca: Bana bu acinin seklini göster ozaman!Delikanli: Gösteremem.Hoca: Bu benim ilk cevabim.
Herkes ALLAH'in varligini hisseder ama ALLAH'ı göremez.Hoca: Dün gece rüyanda benim basında saksi kirdigimi gördün mü?Delikanli: Hayir.Hoca: Bugün böyle birsey ile karsilasacagini hiç düsündün mü? Aklindan geçti mi? Delikanli: Hayir.Hoca: Bu iste takdir dir (kader)
Hoca: Biz neyden yaratildik? topraktan yaratilmis degilmiyiz ?Delikanli: Evet böyle denir.Hoca: E o zaman ? Saksida topraktan yapilmadimi? ALLAH isterse atesten yaratilan seytani atesin içinde cezalandiramaz mi ?




(alıntı)

H_Turan
14.12.2009, 09:17
Paylaşımın İçin teşekkürler Salim Abi

HasreT
14.12.2009, 09:23
güzel paylaşım teşekkürler

MİKAİLOGLU
14.12.2009, 17:32
PAYLAŞIM İÇİN TŞK. ALLAH RAZI OLSUN.

EyüphanAydın
14.12.2009, 20:32
1. ALLAH yasıyormu mu? öyle ise, seklini bana göster
2. Takdir (kader) nedir?
3. Eger seytan atesten yaratıldıysa neden cehenneme yollaniyor,cehennemde ates dolu degil mi? Ates atesi nasıl yaksın. ALLAH bunu düsünemedi mi?
Bu arada, aniden bizim hocamiz delikanlinin basi üzerinde bir saksı kirar.Delikanli cani yana yana sorar; Neden sinirlendin ki? Hoca:Sinirlenmedim. Bu benimüç soruna bir cevabim der.Delikanli: Hiç birsey anlamadım.Hoca: Nasil hissetin kendini saksiyi basinda kirinca Delikanli: Tabii ki, fena bir aci hissettim.Hoca: Yani, acinin varligina inaniyor musun? Delikanli: Evet.Hoca: Bana bu acinin seklini göster ozaman!Delikanli: Gösteremem.Hoca: Bu benim ilk cevabim.
Herkes ALLAH'in varligini hisseder ama ALLAH'ı göremez.Hoca: Dün gece rüyanda benim basında saksi kirdigimi gördün mü?Delikanli: Hayir.Hoca: Bugün böyle birsey ile karsilasacagini hiç düsündün mü? Aklindan geçti mi? Delikanli: Hayir.Hoca: Bu iste takdir dir (kader)
Hoca: Biz neyden yaratildik? topraktan yaratilmis degilmiyiz ?Delikanli: Evet böyle denir.Hoca: E o zaman ? Saksida topraktan yapilmadimi? ALLAH isterse atesten yaratilan seytani atesin içinde cezalandiramaz mi ?



Şurayı benimsemişsek gerisi yalan .

ukba
21.12.2009, 10:25
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])

Genç bir delikanlı senelerce yurt dışında okuduktan sonra vatanına ataist olarak geri döner.Üç sorusuna hiç kimse cevap veremediğinden dolayı canı gayet sıkıntılıdır.ebeveyni oğulllarına yardım etmek niyetiyle büyük ilim sahibi olan köyün hocasına götürürler.hoca ve delikanlının arasında diyalog şöyle devam eder:

Delikanlı:Kimsin sen?Sorularıma cevap verebilelecek misin?

Hoca:Allah'ın bir kuluyum ve O'nun izniyle sorularına cevap verebileceğim.

Delikanlı:Eminmisin?Profösörle r bile cevap veremedi bana.

Hoca:Allah'ın izniyle cevap vermeye çalışırım.

Delikanlı:3 sorum var.

1.Allah yaşıyor mu?.Öyle ise ,şeklini bana göster.

2.Taktir(Kader) nedir?

3.Eğer şeytan ateşten yaratıldıysa neden cehenneme yollanıyor,cehennemde ateş dolu değil mi?Ateş ateşi nasıl yaksın.Tanrı bunu düşünemedi mi?

Bu arada,hoca aniden delikanlının başı üzerine bir saksı kırar.

Delikanlı canı yana yana sorar;Neden sinirlendin ki?

Hoca:Sinirlenmedim.bu benim 3 soruna bir cevabım der.

Delikanlı:Hiçbirşey anlamadım.

Hoca:Nasıl hissettin kendini saksıyı başında kırınca?

Delikanlı:Tabii ki,fena bir acı hissettim.

Hoca:Yani, acının varlığına inanıyor musun?

Delikanlı :Evet.

Hoca:Bana bu acının şeklini göster o zaman!

Delikanlı:Gösteremem.

Hoca:Bu benim ilk cevabım.herkes Allah'ın varlığını hisseder ama Allah'ı göremez.

Hoca: Dün gece rüyanda benim başında saksı kırdığımı gördün mü?Yada biri dedi mi?

Delikanlı :Hayır.

Hoca.Bu gün böyle birşey ile karşılaşacağını düşündün mü?Aklından geçti mi?

Delikanlı:Hayır.

Hoca:Bu işte takdir(kader) dir.

Hoca:Biz neyden yaratıldık?Topraktan yaratılmış değil miyiz?

Delikanlı:Evet öyle denir,

Hoca:E o zaman?Saksıda topraktan yapılmadı mı?Allah isterse ateşten yaratılan şeytanı ateşin içinde cezalandırmaz mı?

ukba
21.12.2009, 10:56
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])



Rastladıkça sorardı bir arkadaşım bana:
-Miraca çıktın mı?
Acaba çıkmış mıydım?
Yani bir namazda Mirac duygusu yaşamış mıydım? Koltuğumun altına alıp, Mahşer'de Rabbimin huzuruna güvenle taşıyacağım bir vakit namazım var mıydı?
Namaz kaygısı yüreğimi hoplatıyor.
Hele şu Mirac günlerinde...
ALLAH Rasulü - sallALLAHü aleyhi ve sellem- o yüceliklere çıkmış, ve oradan Namazla dönmüş. Böylece Namaz ile Mirac arasında derin bir akrabalık doğmuş.
Sanki Namaz mü'minin Miracı olmuş.
İslam, insanın Rabbi ile yakınlığını bilinç - idrak haline getirmeyi öngörüyor. "Kulluk" bilincinin - idrakinin böyle olduğu takdirde diri yaşanacağını düşünüyor. "Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir." Bu birlikteliği idrak, insanın İslam içindeki seyrü seferinin başarısına bağlı.
Tüm ibadetler bu seyrü seferin güne, haftaya, aya, yıla yayılan safhaları... Bu ibadetlerle, "Her an"da yaşanan "Huzur Hali"ne ulaşıyor insan: O'nun huzurundasın. O seni görüyor. O'nunla berabersin. Bunu idrak sende nasıl bir halet-i ruhiye oluşturursa onu kuşanmaya çalış.
Bu idrak durup dururken kazanılmıyor. Kalbe emek vermek gerekiyor; Kalb zikirle - ALLAH Teala ile beraberlik temrinleri- ile yoğruluyor. Namazlar, oruçlar, haclar, zekatlar kalbi yoğuran beraberlik temrinleri.
Namaza durdunuz:
Huzurda mısınız?
Abdestinizi abdest gibi aldınız mı, yani yüreğinizdeki manevi kirlerden arınma cehdi gösterdiniz mi, sonra maddi her türlü kirden arındınız mı, sonra Huzura çıkma vaktinin heyecanını yaşadınız mı, sonra yönler içinde savruluşlardan kurtulup, O'na yöneldiniz mi, ve sonra bütün bu hazırlık eylemlerini getirip, "İşte huzurdayım Rabbim" gibi bir kalbi yoğunlaşma, niyet duruluğu yaşadınız mı?
"ALLAHüekber! "
Tüm engelleri O'nun için aştınız ve geldiniz, yüreğinizden bir sada koptu, tüm yücelikler O'nun yüceliği yanında silinip gitti, bir iman, bir karar anıt gibi dikildi içinize:
"ALLAHüekber! "
Huzurdasınız. Hem var hem yoksunuz, O sizi kabul etti, böyle bir yüceliği tadıyorsunuz. kalbinizde tarif edilmez bir Kabe kavseyn heyecanı... meleklerin bile kanadı bu yüceye çıkmak için yetmemiş, onlar bile geride kalmış.
Böyle bir namazınız var mı?
Namazlarınızdan kaygı duyuyor musunuz?
Kendinizi "Veylün lil musallin" kapsamı içinde hissetme tedirginliğine düştüğünüz oluyor mu? Namazlarınızda sık sık "sehv" alemlerine savrulduğunuz için....
Okumaya başladınız. Yüreğinizde Fatihayı idrak çağlayanı oluştu. Alemlerin Rabbini tefekkür ettiniz, tüm övgüleri O'na tahsis ettiniz, O'nun Rahman ve Rahim ismi şeriflerine sığındınız, Din Gün'ünü hatırladınız, "El hükmü yevmeizin lillah" dediniz, o hüküm anında mutluluk yaşamayı düşlediniz, sonra döndünüz, ibadetlerinize baktınız, bir ikrar geçti içinizden "Ancak....Sana ibadet ederiz, ancak.... Sen'den yardım dileriz." Yüreğinizin sarsılmalarına karşı bu ikrara sığındınız. Sonra dua kelimelerinden yardım dilediniz, "İhdina! Bize yol göster!" sırat-ı müstakim için, in'am edilen insanların yolu için, gazaba uğrayanların ve sapkınların olmayan yol için..."
Kıyamları, kıraatleri, rükuları, secdeleri nasıl yaşıyorsunuz?
Secdede bir Rabbani yakınlık hissediyor musunuz?
Namazdan çıkınca nasılsınız?
Namazdan çıkınca hayatınız nasıl?
Miraca tutkun - sevdalı bir namaz.
-Mirac'a çıktınız mı?
-Mirac iklimini yüreğinize taşıyan bir namaz kıldınız mı?
Ben derim ki, insanın böyle, hiç olmazsa bir vakit bir namazı olmalı. Onu koltuğunun altına alıp, Rabbinin huzuruna varabilmeli, "İşte Rabbim, diyebilmeli, çok namaz kıldım, ama işte bu namazım bütün yarasına beresine rağmen Senin huzuruna taşınabilecek bir güzellik taşıyor!"

ukba
21.12.2009, 11:01
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])

Yûsuf...
Hani hasreti ve sevgisi sebebi ile ardından gözyaşları döke döke, uğrunda gözlerini, göz kırpmadan feda ettiği Yâkub'un gözünün bebeği...
Yûsuf...
Hani Züleyha'yı, kendisi sebebi ile düşüverdiği durumdan ötürü kınayan kadınların ellerindeki acısız bıçak yarası...
Yûsuf...
Hani evladına düşkünlüğünden dolayı düştüğü hâl sebebi ile Yâkub'u kınayan Seriyyü's-Sakatî'nin gözlerine bir ân için görünen ve 13 gün boyunca kendinden habersiz bir şekilde öylece baygın bir vaziyette yatmasına sebeb olan güzel..

Bildiğiniz değil mi?...
Ve hatırladınız!...
Ama kastımız, ihtimal ki; daha evvel işitmediğiniz bir Yûsuf kıssasını paylaşmak...

Şöyle ki; kardeşleri O'nu kıskanırlar ve bir kuyuya atarlar... O'nu hâlini ve güya vefâtını, ellerinde Yûsuf'un kanlı gömleği ile babaları Yâkub'a hikâye ederler iken; bir kervan, su için bakındıkları kuyuda Yûsuf'u görürler... "Gencecik bir yiğit, ay yüzlü bir güzel, üstelik güçlü, kuvvetli" diye düşünür kervandakiler ve O'nun esir pazarında epey para edeceğine kanaat getirerek, yanlarına alırlar... Kervan şehre vardığında Yûsuf da esir pazarındaki yerini almıştır... Ve hemen açık artırmaya sunulur bu kıymetli esir:
-"Evet!... İşte size aslan gibi kuvvetli bir genç!... Evet!... Ey akıl sahipleri!... Elinizi çabuk tutun ve cömert olun!... Zîra bu delikanlı böylesi bir muameleyi ziyâdesi ile hak ediyor!..." Herkesin dikkatini çeker bu güzel genç, sanki bütün şehir oraya toplanmıştır... Açık artırma başlar başlamaz kalabalık içinden biri bağırır:
-"1 altın!..." sonra bir diğeri:
-"3 altın!..." sonra bir başkası:
-"5 altın!..." derken ardı ardına sesler yükselir şehir meydanında:
-"10, 25, 30 altın!..."

Halk böylesine eşsiz bir esir için kıyasıya bir mücadeleye girişmişken, telaşlı adımlarla ihtiyar bir kadın adeta koştururcasına esir pazarına doğru ilerlemektedir... Yolda bu ihtiyarı gören bir şehirli:
-"Hayrola!... Ne diye bu denli telaş ile yürüyorsun?..." deyince, ihtiyar kadın cevap verir:
-"İşitmedin mi!... Yûsuf adında bir genç esir pazarında satılmaktadır!... Oraya gidiyorum!..." İhtiyarı tanıyan ve hâlinden haberdar olan adam:
-"Ne o?" der birazda alay kokan bir edâ ile:
-"Ne o yoksa sende mi O'nu satın almayı arzu edenlerdensin?" deyince ihtiyar kadın:
-"Elbette!..." der, "Elbette!...", adam güler ve:
-"İyi ama pazarda fiyatlar çok yüksek, altınlar havada uçuşuyor, senin neyin var?" der. Bunun üzerine ihtiyar kadın cebinden çıkardığı el işi ip yumağı gösterir:
-"İşte bu!... Bütün servetim bundan ibaret!..." deyince adam gülerek:
-"İyi ama Yûsuf'u bununla satın alamazsın ki!" deyince, ihtiyar kadın, adama son söyleyeceğini söyler ve hızla esir meydanına doğru koşturmaya başlar:
-"Ben de biliyorum!... Yûsuf'u bununla satın alamam, biliyorum!... Ama isterim ki, Yûsuf bilsin!... Ben de O'nu müşterisiyim!... Bilsin bunu!..."

-Alp-
21.12.2009, 12:08
Çantacı Necmi İlgen'in verdiği pratik cevaplara benziyor, O'da buna benzer cevaplar veriyor.

İzlemenizi tavsiye ederim.

EyüphanAydın
21.12.2009, 12:26
Paylaşım için teşekkür ederiz. O minicik ellerin semaya gitmesi gerçekten insanın içinde bir duygusallık yaratıyor.

ukba
21.12.2009, 23:04
İLLE BİR TOKATMI YEMELİSİN ENSENE, ÖLÜM SANA GELMEDEN SEN KENDİNE GELSENE...

bilal kose
21.12.2009, 23:58
cok guzel eline saglik hemserim bende sandalkoyundenim

canom58
22.12.2009, 00:36
ders almamiz gereken bir hikaye paylasim icin tesekkürler

MİKAİLOGLU
22.12.2009, 14:56
emegine saglık.tşk. ALLAH razı olsun.

MİKAİLOGLU
22.12.2009, 14:58
okudugum degerli bi yorumdu.emegine saglık.

MİKAİLOGLU
22.12.2009, 15:03
-"Ben de biliyorum!... Yûsuf'u bununla satın alamam, biliyorum!... Ama isterim ki, Yûsuf bilsin!... Ben de O'nu müşterisiyim!... Bilsin bunu!..." gercekten bu rivayeti yeni okudum.çok güzel.emegine saglık.tşk.

gülrüba
26.12.2009, 00:27
“Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak
“Büyük bir çocuk bana ucube dedi.”
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak aynı zamana yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
“Hiçbir şey yapılamaz mı?”
diye sordu. Doktor
“Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir”
dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti. Bir gün babası
“Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır”
dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.
Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.
Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:
“Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım”
“Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil..” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi.
Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.
“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası”. Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!”

gülrüba
26.12.2009, 00:27
Öğretmen öğrencilerinin aklını karıştırmak için,Çocuklar" demiş,"Allah hepimizin cennete gitmesini isteiğihalde, neden bizi dünyaya göndermiş?"
Çocuklardan biri, soruya karşılık vermiş:

"Öğretmenim!" demiş, "Şüphesiz ki siz bizim sınıfı geçmemizi istiyorsunuz.
O halde neden hepimize geçerli not vermeyip imtihan ediyorsunuz?...."

gülrüba
26.12.2009, 00:29
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden
bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler.


Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;

"Sorun!" buyurdu.

İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: "Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."

Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Öbür sorunu da sor!" buyurdu.

O; "Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi.

Şems-i Tebrîzî; "Peki öbürünü de sor!" buyurdu.

O;"Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.

Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu. Ve;

"Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.

Şems-i Tebrîzî; "Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu.

Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: "Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim."

O kimse şaşırarak; "Ağrıyor ama gösteremem." dedi.

Şems-i Tebrîzî; "İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı.

Yine bana; "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.

Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

serhat_58
26.12.2009, 00:30
tesekkurler ablam guzel

ömer yalcin
26.12.2009, 01:42
paylasim icin tesekküler..........

gülrüba
26.12.2009, 13:28
ben teşekkür ederim değerli yorumunuz için sağolun ....

HasreT
26.12.2009, 14:26
çok güzeldi gülruba paylaştığın için teşekkürler

EyüphanAydın
26.12.2009, 16:47
Gerçek sevgi daim olandır.Paylaşım için teşekkürler

gülrüba
26.12.2009, 23:48
Değerli yorumlarınız için ben teşekkür ederim sağolun ...

gülrüba
27.12.2009, 21:19
Ben teşekkür ederim kardeşim değerli yorumun için ...

gülrüba
27.12.2009, 21:20
Bir kadin, evinden disari çikar ve uzun beyaz sakalli üç yasli
adamin evinin
önünde oturduklarini görür. Onlari tanimaz.
-"Ben sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz" der. "Lütfen
içeriye gelin ve bir seyler yiyin."
- "Evin erkegi içerde mi?" diye sorarlar adamlar.
- "Hayir" der kadin. "O disarida."
- "Öyleyse içeri gelemeyiz" diye cevap verirler.

Aksam olup kadinin kocasi eve geldiginde, kadin basindan
geçenleri kocasina anlatir.
- "Git onlara söyle ben evdeyim içeri gelebilirler" der.
Kadin disari çikar ve onlari içeri davet eder.
- "Hepimiz ayni anda içeri girmeyiz." der ya li adamlar.
Kadin ögrenmek ister ;
- "Niye giremezsiniz?"
Yasli adamlardan bir tanesi açiklar :
- "Onun adi ZENGINLIK" der ve bir arkadasini gösterir, bir
digerini isaret eder,"O BASARI", ben de SEVGI." Sonra ekler ; "Simdi içeri
gir ve kocanla konus, hangimizi evinizde istersiniz?"

Kadin içeri girip söylenenleri kocasina anlatir.Adam duyunca
neselenir. - "Ne güzel!" der, "madem öyle, Zenginligi içeri çagiralim ve
evimizi zenginlikle doldursun."
Karisi itiraz eder ;
- "Canim, niçin basariyi çagirmiyoruz?"
Bu sirada konustuklarini evin diger kösesinde bulunan
gelinleri duyar. Ziplayarak gelir ve kendi fikrini söyler.
-"Sevgi'yi çagirsak daha iyi olmaz mi? Evimiz sevgiyle dolar!"
- "Gelinimizin önerisini dikkate alalim" der adam karisina.
"Disari çik ve Sevgiyi bizim misafirimiz olmasi için davet
et." Kadin disari çikar ve üç yasli adama sorar ;
- "Hanginiz Sevgi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol".
Sevgi ayaga kalkar ve eve dogru yürümeye baslar. Diger iki
yasli adam da onu
takip ederler. Kadin sasirmis bir sekilde
Zenginlik ve Basariya sorar :
- "Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?"
Zenginlik ve Basari bir agizdan cevap verirler :
- "Eger Zenginlik ya da Basariyi davet etmis olsaydin diger
ikisi disarida kalirdi ama sen Sevgiyi davet ettin. O nereye giderse biz
de oraya gideriz.Nerede Sevgi varsa, orada Basari ve Zenginlik de vardir!"

gülrüba
27.12.2009, 21:25
Resûlüllüh (s.a.v.) bir adam gelerek:
- Yâ Resûlüllüa! Falanca komşum hurma saplarını benim bahçeme koyuyor. Bana eziyet veriyor dedi.
Allah Resûlü o zâtı çağırarak ona:
- Filancanın bahçesine koyduğun hurma saplarını bana sat teklifini yaptı. Adam:
- Olmaz dedi. Allah Resûlü:
- Öyle ise bana hediye et onları dedi. Adam bu teklife de:
- Olmaz dedi. Allah Resûlü son bir teklifte bulundu:
- Peki cennette karşılığı verilmek şartı ile onları bana ver! Adam bu son derece câzip teklife de:
- Olmaz karşılığını verince Allah Resûlü şöyle söylemekten kendini alamadı:
- Selâm vermekten kaçınan kimse dışında senden daha cimrî bir kimseyi görmedim.

gülrüba
27.12.2009, 21:30
Vaktiyle bir ateşperest, oğlunu evlendirmektedir. Düğün günü çok koyun ve inek kesilir. Et kokuları mahalleyi sarar. Ancak evin bitişiğinde, müslüman, dul bir kadın, dört yetimiyle yaşamaktadır.
Hepsi de günlerdir açtırlar.
Kadıncağız, düğün evinin kapısını çalıp, “ateş” ister. Ancak maksadı başkadır. “Belki yemek verirler” diye gitmiştir.
Adam, kadının niyetini anlasa da, birşey vermez…
Kadıncağız, bir daha gidip ”ateş” ister. Yine eli boş döner.
Üçüncüde yine öyle.
Ama ne olur bilinmez, bu defa acır kadına. Hallerini anlamak için dehlize iner ve dayar kulağını bitişik evin duvarına ve dinler.
Yetimcik, annesine yalvarıyor:
- Anneciğim, ne olur bir daha git. Belki bu sefer birşey verirler.

Kadın ağlamaklıdır:

- Üç defa gittim yavrum! Artık utanıyorum.
Adam bunu duyar. Kalbi sızlar. Bir mükellef ”Sofra” hazırlatıp, gönderir evlerine. Ve dehlize inip, dinler yine.
Yetimlerin en küçüğü duâ ediyor:
- Yâ Rabbî! O nasıl bize ikram ettiyse, sen de ona ikram et! Onu îmanla şereflendir!
Ardından;
- Âamiiiin! sesleri yükselir.
O anda, kalbi döner ateşperestin.
Ve “Şehâdet” i getirip îmanla şereflenir.
Nitekim;
“Sadaka, belâyı önler. Ama duâ, kaderi değiştirir!” buyurmuştur büyüklerimiz…

ömer yalcin
27.12.2009, 22:13
Allah razi olsun paylasimdan dolayi

ömer yalcin
27.12.2009, 22:15
Su animizda o kadar cimriler carki ,adam coguna ekmek almiyor evde yeriz diye

ömer yalcin
27.12.2009, 22:19
hani Yunus Emrenin bir sözü varya .mal sahibi mülk sahibi, malda yalan mülkte yalan al birazda sen oyalan. ne dogru bir söz

EyüphanAydın
27.12.2009, 23:15
Yine her zaman olduğu gibi güzel bir paylaşım . Teşekkürler

gülrüba
29.12.2009, 12:28
Allah c.c cümlemizden razı olsun Değerli yorumlarınız için ben teşekkür ederim...

gülrüba
29.12.2009, 12:31
evet yunuz emre negüzel demiş .. değerli yorumunuz için sağolun ömer ...
Malsahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi malda yalan mülte yalan sen biraz daha oyalan

gülrüba
29.12.2009, 12:33
bir metre kefen bile bu dünyada kalıyor onu bile götüremiycekler ah bunun farkına vara bilseler...

gülrüba
29.12.2009, 12:35
Allah c.c cümlemizden razı olsun değerli yorumunuz için sağolun MİKAİLOGLU inşallah diyim .. :)

gülrüba
29.12.2009, 12:38
Teşekkür ederim değerli yorumunuz için sağolun ..

EyüphanAydın
29.12.2009, 13:04
Yine o :) yine güzel bir paylaşım teşekkürler

EyüphanAydın
29.12.2009, 13:04
KIzım kayınpederine selamımı söyle... Allah razı olsun.. dün gece
sahabe son kez rüyama geldi.. çok mutlu olduğunu benide
beklediğini söyledi...
Hayal artık tamamen şoke olmuştu...Akşam olmuş kapı
çalınmış ...

Bu güzel paylaşım için teşekkürler

EyüphanAydın
29.12.2009, 13:05
Cimrilik şeytanın bariz bir oyunudur.Mevlam cimrilere karşı bir çok söz etmiştir.Yinede bu sözlerden sonra cimriliğe devam edenlere Allah akıl fikir versin.

WåñTêd_øØ7
29.12.2009, 17:40
Emeğine sağlık

“Müslüman’ın Müslüman üzerindeki altı haktan biri de selam vermektir.” (Müslim)

gülrüba
29.12.2009, 20:51
Değerli yorumlarınız için sağolun ..

ömer yalcin
29.12.2009, 20:57
sende sagol gülruba hanim

gülrüba
29.12.2009, 23:22
Ben teşekkür ederim yorumun için ...

gülrüba
29.12.2009, 23:23
ben teşekkür ederim değerli yorumun için kardeşim ..

gülrüba
29.12.2009, 23:29
Kamyonlar uçsuz bucaksız çöllerin ortasında kendilerine eşlik eden yüklü bir toz bulutuyla el ele ilerliyordu. Konvoy az sonra büyük çadırların bulunduğu bir kamp yerine ulaştı. Etrafta binbir güçlükle dolaşan zenci kadınlar görülüyordu. Neredeyse iskelet halini almış yüzlerce insan bu çadırların arasında ne yapıyor olabilirdi?

Duran araçların birinden, genç ve güzel beyaz kadın kucağında zenci bir çocukla indi. Bembeyaz elbisesi ve beyaz teniyle tezat oluşturan kucağındaki çocukla etrafına “yardım edin” diye seslendi. Kamptakiler “yardım edin” feryadını çok duyduklarından olsa gerek oralı bile olmadılar.

Az sonra aynı arabadan iki adamın sürükleyerek getirdikleri zenci kadının çığlıkların da dönüp bakan olmadı. Bu, beyaz kadının kucağındaki zenci çocuğun annesi olmalıydı.

Beyaz kadının heyecanlı ve ısrarlı talebi sonunda karşılık buldu. Afrikalılar için kurulan bu sahra hastanesinin genç doktoru kadının yanına geldi. Rahat hareketlerle önce çocuğun, sonra annesinin nabızlarını kontrol etti ve yapılacak bir şey olmadığını söyleyerek oradan uzaklaşmak istedi.

Henüz ölmemişlerdi ve çocuk belki de ilk kez bu kadar sıkı kucaklanmıştı. Kadın tekrar seslendi; “Ne olur, onlara yardım edin.” Geri dönen doktor; “Çok zayıf düşmüşler, hastalık ilerlemiş ölecekler. Vaktimizi harcayamayız” deyiverdi. Kadın yıkılmıştı ama “Buna sen mi karar veriyorsun?” diye çıkışınca doktor, arkadaşlarına ilgilenmelerini söyleyip ayrıldı.

Birkaç saat sonra zenci kadın çadırda ameliyata alındı. Beyaz kadın meraktan içeri girdi. Zenci anne masanın üzerinde, karın bölgesi açılmış, iç organları gözüktüğü halde yatıyordu. Sadece insanlar aç değildi bu bölgede. Sinekler de açık olan karın bölgesinden nasiplerini almaya çalışıyorlardı.

Zenci kadının gözleri aralandı, inliyordu. Başında bekleyen beyaz genç kadın, doktora, “Acı çekiyor, uyuşturamaz mısınız?” dedi. Doktor alaycı bir ifadeyle, “Var da sanki işkence olsun diye uyuşturmuyoruz. Anlamıyor musunuz, hiç uyuşturucumuz kalmadı.” Sonra yanındaki Afrikalıya dönerek, “Sor bakalım, kadın acı çekiyor muymuş?” dedi.

Afrikalı adam sordu, karnı açılmış zenci kadın doktora baktı ve şöyle dedi “Açlıktan duyduğum acının yanında ameliyatın acısını hissetmiyorum bile.”



Film devam ediyordu, eşi oturma odasına gelmiş, sofra örtüsü serilmişti. Kulakları uğulduyordu, kendisine seslenen eşini hiç duymuyordu.


Bu bir filmdi. Angelina Jolie rolünü başarılı oynamıştı. Clive Owen zaten doktor bile değildi. Ekranın sağ alt köşesinde “Sınırların Ötesinde - Beyond Borders” yazıyordu ama… Gördüğü çocuklar bu film için kurgulanmış birer figüran olamazdı. Angelina Jolie, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği iyi niyet elçiliğine seçilmişti. Dünyadaki 9 iyi niyet elçisinden birisinin de Türkiye'den Muazzez Ersoy olduğu biliyordu.

Afrika ile ilgili çok şey dinlemiş, hatta bazı fotoğraflar da görmüştü ama bu kez seyrettiği olay, yüreğine dokunmuş, canını acıtmıştı. Kesin kararını vermişti İbrahim Bey. Bu acılı insanların ülkesine gidecekti. Kurban Bayramı da yaklaşmıştı. Belki bir şeyler yapabilirim diye düşündü.

Her Kurban Bayramı'nda Hicaz'ın yanık çöllerinden çaresiz bir kadının mecalsiz sesi gelirdi kulaklarına. Hazret-i İbrahim, atına atlamış son sürat koşturmakta, ardına bile bakmadan uzaklaşmaktadır. Hacer anamız, ardından avazı çıktığı kadar bağırır:

-Ey İbrahim, bizi kime bırakıp gidiyorsun?

Cevap yoktur. Hacer anamız cevap alamayacağını anlamıştır. İbrahim (a.s.) ses mesafesini geçmeden sorusunu değiştirir bu defa:

-Bizi bu ıssız çölde yapayalnız bırakmayı sana Allah mı emretti?

Hazreti İbrahim ardına dönmeden cevap verir:

-Evet.

Hacer anamız bunun üzerine derin bir nefes alır:

-Öyleyse O (c.c.) bizi korur.

Onlar ıssız çölde yalnız kalmasalardı, Kabe de bugünkü kutlu kalabalıklar olmazdı. Safa ve Merve'de insanlar koşmaz, Zemzem'e kanmazdı. Bütün bunlar tamamdı ama İbrahim (a.s.) neden ardına bakmadan uzaklaşmıştı hanımı Hacer ile oğlu İsmail'den? İbrahim Bey, her bayram beyninde bu soruya cevap arar fakat bulamazdı.


Atatürk Havaalanı... Bir günde binlerce ayrılığın bir o kadar da vuslatın yaşandığı, her an gözyaşlarının sel olup aktığı yer. Her anons yeni bir ayrılığın habercisidir. Son defa birbirine sarılanlar, el sallayanlar, hasretle bakanların harman olduğu yer.

Anons, Kongo'ya gidecek yolculara son çağrıyı yapıyordu. Hanımı sessizce ağlıyordu. Bakışlarındaki hasret kıvılcımları gönül harmanını yangın yerine çevirmişti. Çocuklarına tek tek sarıldı, ipek saçlarını okşadı, doya doya kokladı. Kızı Nilüfer boynunu bükerek;

-Baba gitmesen olmaz mı? dememiş miydi, o an yıkılmıştı. Ayakta zor duruyordu. Gözleri kararır gibi oldu. Beklemediği bir anda almıştı öldürücü darbeyi en sevdiği sürmeli meleğinden. İçinden “Bu soruyu sormasan olmaz mıydı be yavrum?” dedi. En küçüğü de bacağına sarıldı, babasını bırakmıyordu.

İbrahim Bey, kendini bırakmak, hislerine yenilmek istemiyordu. Hanımıyla son defa göz göze geldi. “Ne olur bana yardımcı ol” der gibiydi. Çocuk bırakmıyordu babasını. Annesi, 'gel yavrum' diye güç bela alabildi bacaklarından.

Hiç ardına bakmadan yürüdü son geçiş noktasına doğru. “Arkama dönersem dayanamaz, geri dönerim” diye geçirdi içinden. Ama o sırada birden bacağını sımsıcak bir şeyin sardığını hissetti.

Nasıl da sessizce gelmişti! Annesinden nasıl kurtulmuştu küçük meleği! Bittiği andı. Salıverdi kendini. Başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Geriye dönüp baktı yaşlı gözlerle. Her biri bir yere çökmüştü. Her zamanki gibi fedakârlık yine hanımına düştü. Geldi aldı İbrahim Bey'in kucağından yavrusunu. “Baba, baba!” feryatları yeri göğü inletse de küçük Nurefşan'ın, kara kıtanın kara yüzlü çocukları onu çağırıyordu. Çantasını aldı yerden, başını önüne eğdi ve yürüdü.

Uçakta yığıldı koltuğuna. Şimdi anladı Hz İbrahim'in (a.s.) niye ardına dönüp bakmadığını. Kahramanların hayatında “karar anlarının” olduğunu da. Uçak bulutların üstünde bir kuğu gibi süzülürken, İbrahim Havvas'ı hatırladı. Bizans'ın karanlık saraylarından “İbrahim Havvas!” diye haykıran çaresiz bir kadın sesi çınladı kulaklarında. İbrahim Havvas'ın hep o sese yürümesi gibi o da, kara kıtadan gelen çaresiz ve umutsuz seslere doğru süzülüyordu.



Kongo Havaalanı… Her taraf siyah renkli insanlarla doluydu. Beyazlardan çok çekmişlerdi. Hiçbir beyaz siyahlar için iyilik düşünmezdi onlara göre. Bu beyaz da, o 'şeytanlardan' olmalıydı. Uçağa bindirip geri göndermeyi düşündüler. İbrahim Bey, onların neler düşündüğünü çok sonraları öğrense de, havaalanından çıkar çıkmaz acı gerçekle yüz yüze gelmişti. Fanatik siyahlar elleriyle boğazlarını işaret edip “beyazlara ölüm” diyordu.

İlk işi 'sizi seviyorum' demesini öğrenmek oldu. Elini boğazına götürüp 'beyazlara ölüm' diyenlere o, 'sizi seviyorum' diyordu. Yürüdüğü sokaklarda herkes kendisine nefretle bakıyordu.

Yaklaşan Kurban Bayramı'nın büyük bir fırsat olduğunu düşündü. Çaresizdi bu insanlar. Aç, hasta ama tok gözlüydüler. Türkiye'den cömertliğini yakından tanıdığı Veysel Bey'i aradı. Kongo'daki insanların çaresizliğini anlattı. Veysel Bey kendine yakışanı yaptı. Sonra Sadık Bey'i aradı. O da boş çevirmedi İbrahim Bey'i.

“Bu çok iyi” dedi, hasılat tam 63 tosun. Listeleri tanzim etti. En başa da Peygamberimizin (s.a.v.) adını yazmıştı. Veysel Bey öyle istemişti.


Yorulmuştu, uzandı mütevazı yatağına.

Bayram sabahı tekbirler getiriliyor, tosunlar kurban saatini bekliyordu. Biraz sonra kalabalık yarıldı. Elinde listeyle Peygamberimiz çıkageldi.

-Ya Rasulallah, buraya da geldiniz demek, diyerek Ona (sav) koştu İbrahim. Siyah yüzlü, çekik karınlı insanlar doldurmuştu etrafı. En karanlık gecede ansızın doğuvermişti “Ay yüzlü”. Umutsuzluktan karamış yüzlere yansıdı ay ışığı. Peygamberimiz (sav) başladı listeyi okumaya: Veysel, Sadık… Yedişer yedişer 63 kişilik listeyi tek tek okudu….

Kan ter içinde uyandı İbrahim Bey en güzel uykudan. Yanaklarından yaşlar süzülürken 'işte geldi' dedi. “Adımın anıldığı her yere giderim” demişti. Şimdi buralarda da bizim başımızı okşuyor diye düşündü. “Buralarda çok az biliniyorsun ya Rasulallah” diye inledi.

Yaz geceleri kısa olur ama o bitmek bilmez bir yaz gecesinin tam ortasındaydı.


Kongolular, bu beyaz adamın yaptıklarına hala inanamıyorlardı. Bir beyaz, nasıl olur da siyahlar için kurban keserdi? Günlerce et yüzü görmemiş insanlar sıraya giriyor, poşetlere doldurulan etlerini alıp evlerine gidiyorlardı.

Ülkenin en meşhur pop sanatçıları da olayı duyup gelmiş, dağıtım işine yardımcı oluyorlardı. Siyah yüzlü, kara gözlü, sıska çocukların et poşetini aldıklarında sevinç reveransları görülmeye değerdi. Bir çocuğunun elinden tutmuş, diğerini kucağına almış çaresiz kadınların eti aldıklarında, o umutsuz siyah yüzlerine düşüveren mutluluğun fotoğrafı görülmeğe değerdi.

Az ilerde boynu bükük, sevimli bir siyah çocuk gördü İbrahim Bey. Kucağına aldı, öptü, kokladı onu. Kendi çocukları geldi aklına. “Ha beyaz, ha siyah. Hepsi bizim güllerimiz bunlar, bizim umutlarımız” dedi içinden. Onun eline de bir et paketi tutuşturdu. Çocuk koştu annesine. Sevinçle bir şeyler söylüyordu.

İbrahim Bey 'poşete çok sevindi galiba' dedi kendi kendine. Tercüman çocuğun sözlerini tercüme etti. Meğer çocuk ete sevinmemiş. “O beyaz adam başımı okşadı, sevdi beni” diyormuş annesine.

İç savaşta 3.5 milyon insan ölmüş, bir o kadar da yaralı, yetim ve öksüz kalmıştı burada. Her tarafta yetimhaneler. 7.8 büyüklüğündeki son depremde çok büyük can kaybı yaşanmıştı.

“İyi ki gelmişim buralara” diye geçirdi içinden. “Beyazlara ölüm” işaretiyle tehdit edilirken, İbrahim Bey bir anda siyah insanların ak gönüllerine taht kurmuştu.

Ama işleri daha bitmemişti.

Kano denilen küçük bir kayıkla uzaktaki bir kabileye et götürüyorlardı. Dört saat süren tehlikelerle dolu nehir yolculuğundan sonra bir kabileye varıyorlar. Kabile reisi, yardımdan son derece memnun oluyor. İlk defa bir beyazdan ve bir Müslüman'dan yardım görüyorlarmış. Reis bırakmıyor İbrahim Bey ve arkadaşını. Onları uzun uzun dinliyor. Sorularına aldığı cevaplar onu sonu gelmez güzelliklere alıp götürüyor. Gül seriyorlar İbrahim Bey'in yollarına. Bütün kabile dökülüyor yollara, kalabalığın sevgi gösterilerinden saatlerce ulaşamıyorlar kayıklarına. Reis, “Bize bunca güzellikleri bundan sonra kim anlatacak? Bizi kime bırakıp da gidiyorsunuz” diye bağırıyor arkalarından. Bütün kabile el sallıyor.



İbrahimler yanmaktan, İsmailler kurtuluyordu kurban olmaktan.



Nitekim Kazan Türklerinden Abdürreşid İbrahim, çocuklarının;

-Babacığım, bizi kime bırakıp gidiyorsun? feryatları arasında ayrılmamış mıydı Kazan'dan? Perişan alem-i İslam'ı ve bütün Asya'yı baştan başa dolaşan bu müthiş seyyah İstanbul'a uğradığında, merhum Akif'in ifade gücünü görünce ona:

-“Sen bütün Asya'yı, Afrika'yı dolaşmalısın. Buzlu steplerde, kızgın çöllerde yaşayan Müslümanların ahvalini yakından görmelisin. Senin şiirlerin ilkbaharın feyzi gibi, donmuş ruhlara yeniden hayat verir. Onları görmeli, dinlemelisin. Onlar da seni görmeli ve dinlemeli” dememiş miydi? İşte Akif “Vaiz kürsüde” şiirinde onu anlatır.

Akif bütün bir Asya'yı dolaşamadı ama “Asım'ın Nesli” kıtalar arşınlıyor.

Ölümsüz sultanlar, tacı tahtı terk etmesini, nefsini kurban etmesini bilenler değil midir?

Not: Gurbetleri vatan, nefislerini kurban kılanlara bayram ola…

gülrüba
29.12.2009, 23:35
Orta yaşlı bir hanım,şehrin en lüks mağazasında beğendiği döpiyesi giyip ayna karşısında birkaç defa döndükten sonra:
-Ben üniversitede öğretim üyesiyim,dedi.Modern bir kıyafet almak ve özgürce giyinmenin tadına varmak istiyorum.
Kadınla ilgilenen tezgahtar kız:
-Sizi iyi tanıyorum efendim, dedi, Çok şık giyindiğinizi de biliyorum.Fakat Fransız modasına göre elbisenizi bir eşarpla tamamlamalısınız.
Kadın:
-Eşarp mı? diye burun kıvırdı.Demek güncel ha!...
Ama Fransa gibi bir moda merkezinden geliyorsa,dedikleri doğrudur.
Tezgahtar kız,raftaki eşarpları müşterinin önüne sedikten sonra:
-Pahalı olmasına rağmen en modern mallarımız bunlar, dedi.Size yakışacaktır.
Kadın,eşarpları tek tek incelerken:
-Hepsi de birbirinden güzel ama ben sizin başınızdakini beğendim,dedi.Şimdi hatırlamıyorum ama,geçen gün aynı eşarbı birinde daha görmüştüm.
Genç kız,saygılı bir ifadeyle:
-O gördüğünüz bendim hocam,diye gülümsedi.sizin öğrencinizim.kıyafetimden dolayı beni dersinizden atarken,basımda bu esarp vardı !!!

gülrüba
29.12.2009, 23:42
Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç, okulun futbol takımındaydı. Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden, her maçta yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen, babası hiçbir maçı kaçırmaz ve hep ayağa kalkıp tezahürat yapardı.

Liseye girdiğinde sınıfının en sıska öğrencisiydi gencimiz. Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti; bununla birlikte, istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi. Her idmanda elinden geleni yapıyor ve takımın as oyuncularından bir olmaya çalışıyordu. Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı. Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı. İnançlı babası her zaman ki gibi tribünlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahüratlarda bulunmaya devam ediyordu.

Genç, üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu, ama yine de elinden geleni yaptı. Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da, bunu başardı. Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini, çünkü her idmanda yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti. Takıma girebildiği haberi onu o denli heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi. Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.

Üniversitedeki dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç, ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru, büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde bir telgrafla antrenörü geldi. Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyleyebildi:

- ”Bu sabah babam ölmüş. İzninizle bugünkü idmana gelmesem?”. Hocası kolunu şefkatle omzuna doladı ve :

- “Bu hafta dinlen evlat” dedi,

- ”cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme.”

Cumartesi geldi çattı, ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi. Maçın sonlarına doğru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi, formasını ve futbol ayakkabılarını giyip saha sahanın kenarına çıktı. Babası ölen ufaklıktı bu! Antrenör ve oyuncular azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten dolayı son derece şaşırmışlardı.

Hocasının yanına giden genç:

- ”Lütfen izin verin oynayayım” dedi.

- ”Bugün oynamak zorundayım.” Hocası önce onu duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımın en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu. Ama genç o kadar ısrar etti ki, sonunda ona acıyan hocası razı oldu:

- ”Pekala oyuna girebilirsin.”

Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki, hem hoca, hem oyuncular, hem de maçı izleyenler gördüklerine inanamadılar. Daha önce hiç oynamamış olan bu meçhul ufaklığın her hareketi harika, attığı her pas isabetliydi. Karşı takım oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor, pas veriyor, savunmaya yardım ediyor ve maçın yıldızı olarak parlıyordu. Sonunda, gencin takımı aradaki farkı kapattı, nihayet atılan bir golle de beraberliği yakaladı. Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı. Maç bitmişti. Okulunun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, arkadaşları onu omuzlarında taşıyordu.

Seyirciler tribünü terk ettikten, oyuncular duşlarını alıp soyunma odasını boşalttıktan sonra, takımın hocası gencin köşede tek başına sessizce oturduğun fark etti. Yanına gidip:

- “Evlat, inanamıyorum. Bugün bir harikaydın” dedi.

- “Sana ne oldu,bunu nasıl yaptın,anlat bana! “

Genç hocasına baktı,gözlerine yaşlar doldu ve şöyle dedi:

- “Babamın öldüğünü biliyorsunuz.Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?” Delikanlı zorlukla yutkundu,gülümsemeye çalıştı:

- ”Babam bütün maçlarıma geldi,çünkü görmediğim halde beni desteklemek istiyordu. Ve ilk defa bugün beni oynarken görebilirdi. Ben de bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim.

gülrüba
29.12.2009, 23:44
Bu olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş.

"Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadıına bakacağını söyledi.

Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.

Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:

"Çok özür dilerim geciktim.Birinci sınıfta bir yer buldum… Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi."

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:

"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.

O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi:

"İNSANLAR ONLARA NE SÖYLEDİĞİNİZİ UNUTABİLİRLER. İNSANLAR ONLARA NE YAPTIĞINIZI DA UNUTABİLİRLER. AMA İNSANLAR, ONLARA KENDİLERİNİ NASIL HİSSETTİRDİĞİNİZİ ASLA UNUTMAZLAR."

gülrüba
29.12.2009, 23:48
BAŞÖRTÜLÜ BİR GENÇ KIZ ÜNİVERSİTE DE OKUYORMUŞ.TABİ O ZAMANLAR BAŞÖRTÜSÜ SERBEST.

BİR GÜN BİR BAYAN HOCA ONUN BU HALİNİ GÖRÜYOR VE SİNDİREMİYOR.
TAHMİN EDERSİNİZ...VE ÇIKIYOR ORTAYA BAŞLIYOR BAĞIRMAYA... BİR SÜRÜ ÜNİVERSİTELİ GENÇ SUSMUŞ PÜR DİKKAT DİNLİYOR...

-SİZİN YÜZÜNÜZDEN BU HALLERDEYİZ.., GERİ KAFALILARIN YÜZÜNDEN İLERLEYEMİYORUZ....

VESAYİRE VESAYİRE....

O ZAMANA KADAR SUSKUN DURAN KIZIN O MÜTHİŞ CEVABI İSE ŞÖYLE OLUYOR:

-HOCAM !! TÜRKLER MARSA UZAY GEMİSİ GÖNDERDİ DE BENİM BAŞÖRTÜME Mİ TAKILDI?...........

Dilsad Hatun
30.12.2009, 00:02
Buda benden olsun... (:

Sadri abimiz Istanbul"da bir minibuse biner, ön koltuklarin birine oturur.Arka dortluyede giyimiyle
tum dikkatlerini uzerine ceken 3-4 tane bayan oturur.Bu bayanlar makyajlarina falan oldukca dikkat etmis,
yaz mevsimininde vermis oldugu rehavetle birazda rahat giyinmisler. Neyse bunlarin onune sakalli bir dedemiz
ve carsafli hanimi oturur.Genc ve alimli bayanlardan birtanesi dayanamamis atilmis dedemize:
-Amca, amca demis, sen boyle rahat rahat kisa kollu gomlegini giyinmis geziyorsun,pekii bu kadincagizin cani yokmu ki carsafla gezdiriyorsun? Her tarafini kapatiyorsun?
Haklisin demis dedemiz
-Simdi sana sevgilinden bir mektup gelse,postaci bunu kutunuza biraksa,mahallenin genc delikanlilari da
bu mektubu ordan alip okusa, elden ele dolassa senin hosuna gidermiy di?
-Olur mu ole sey yaa, o benim ozelim! onu benden baska kimse okuyamaz!.

ayten58
30.12.2009, 00:04
braavo kardeşime çok güzel bi cevap vermiş aferin sizede çok teşekkürler kardeşim paylaşım için.

ayten58
30.12.2009, 00:08
bak seen o hanımefendinin özeli ha oda dedemin özeli buda benim özelim dememişmi dedem
paylaşım için teşekkürler canlarım harikesiniz gız

ayten58
30.12.2009, 00:12
gülrubacım bu gün döktürüyosun gı maşallah bacım ağzına yüreğine sağlık .

Türksan
30.12.2009, 00:38
gercekden cok güzel bir öykü.HELAL olsun Hostes´e ve Pilot´a.Iste böyle önyargisiz bir dünya görmek dileliyle.........
Türksan

gülrüba
30.12.2009, 06:14
Buda benden olsun... (:

Sadri abimiz Istanbul"da bir minibuse biner, ön koltuklarin birine oturur.Arka dortluyede giyimiyle
tum dikkatlerini uzerine ceken 3-4 tane bayan oturur.Bu bayanlar makyajlarina falan oldukca dikkat etmis,
yaz mevsimininde vermis oldugu rehavetle birazda rahat giyinmisler. Neyse bunlarin onune sakalli bir dedemiz
ve carsafli hanimi oturur.Genc ve alimli bayanlardan birtanesi dayanamamis atilmis dedemize:
-Amca, amca demis, sen boyle rahat rahat kisa kollu gomlegini giyinmis geziyorsun,pekii bu kadincagizin cani yokmu ki carsafla gezdiriyorsun? Her tarafini kapatiyorsun?
Haklisin demis dedemiz
-Simdi sana sevgilinden bir mektup gelse,postaci bunu kutunuza biraksa,mahallenin genc delikanlilari da
bu mektubu ordan alip okusa, elden ele dolassa senin hosuna gidermiy di?
-Olur mu ole sey yaa, o benim ozelim! onu benden baska kimse okuyamaz!.

Hah demiş dedemiz:

- O'da benim özelim, BENDEN BAşKASI OKUYAMAZ!..

Değerli yorumun ve bu güzel menkıbe için sağolasın canım ..

gülrüba
30.12.2009, 06:15
bak seen o hanımefendinin özeli ha oda dedemin özeli buda benim özelim dememişmi dedem
paylaşım için teşekkürler canlarım harikesiniz gız

Harika olan sensin ayten Değerli yorumun için sağolasın canım ...

gülrüba
30.12.2009, 06:16
gülrubacım bu gün döktürüyosun gı maşallah bacım ağzına yüreğine sağlık .

Teşekkür ederim ayten seninde gözüne gönlüne sağlıkolsun canım ...

gülrüba
30.12.2009, 06:17
gercekden cok güzel bir öykü.HELAL olsun Hostes´e ve Pilot´a.Iste böyle önyargisiz bir dünya görmek dileliyle.........
Türksan

İnşAllah İnşAllah Türksan değerli yorumun için sağolasın ...

gülrüba
30.12.2009, 06:22
ben teşekkür ederim değerli yorumunuz için sağolasınız....

Salim58
30.12.2009, 07:02
güzel paylaşımlarınız için teşekkürler..

Salim58
30.12.2009, 07:04
cevap çok güzel ve mantıklı.

paylaşım için teşekkürler..

seva
30.12.2009, 07:47
Siz buna Modern mi diyorsunuz ben buna Modern değil Yükseklerde görme derim baksana Kadın o kadar Modern ki öğrencinin yüzünü göremez olmuş yazık....

seva
30.12.2009, 07:55
Dua almak gerçektende çok önemli Allah Dua eden ettiren insanlardan eylesin....

seva
30.12.2009, 08:00
Sevgi zenginliktir zaten....

Salim58
30.12.2009, 08:04
Nerede Sevgi varsa, orada Basari ve Zenginlik de vardir!

paylaşım için teşekkürler..

seva
30.12.2009, 08:06
Allah'ın bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar Hayır; bu onlar için şerdir; kıyamet günü cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır Allah yaptıklarınızdan haberi olandır (3/180)

seva
30.12.2009, 08:13
İmkansız diye bir şey yok...

seva
30.12.2009, 08:15
Ölümsüz sultanlar, tacı tahtı terk etmesini, nefsini kurban etmesini bilenler değil midir?

seva
30.12.2009, 08:18
Allah rızası için gözyaşı dökenlerden oluruz İNŞŞALLAH..."

İnşallah...

seva
30.12.2009, 08:23
işte böyle babalarda var insan her şeyin kıymetini iyi bilmeli

seva
30.12.2009, 08:28
Kadının yüzünü görmek isterdim....

seva
30.12.2009, 08:31
İlerlemek ilaki başı açık olmak değildir başörtüsüyle ilgilide yenilikler var korkmayın :)

gülrüba
30.12.2009, 10:02
Bende görmek isterdim ..
değerli yorumun için sağolasın seva..

gülrüba
30.12.2009, 10:03
Değerli yorumlarınız için ben teşekkür ederim ..

gülrüba
30.12.2009, 10:05
sağolasın seva..

goktan58
30.12.2009, 10:53
anne ve baba sevgısını ne alabılırkı....kaybetmeden önce ıyı sahıp cıkın derım....bızım sansımız kalmadı maalesef :(:(

goktan58
30.12.2009, 10:57
biz Turklerın ıcındekı münafıklar yokolmadıgı sürece bu ulke sacma sapan konularla meşgul olmaya devam edecek.....muslumanız bırakında yasayalım ....

goktan58
30.12.2009, 11:03
Hazreti Fatih İstanbul'u fethettikten sonra, Avrupada fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan'ın fethi artık an meselesi idi. Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak, ondan yardım istemek düşüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.
"Sırbistan elinize geçer ve burayı fethederseniz nasıl muamele edeceksiniz?" diye fikirlerini öğrenmek istedi.
Sırplılar ortodoks mezhebine mensup olduklarından, katolik Macar Kralı Hünyad tarafından şu cevabı aldı:
-Eğer Sırbistan bizim elimize geçer ve biz oraları istilâ edersek, bütün Sırplıları katolik edinceye kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yıkar, yerlerine katolik kilisesi inşa ederiz...

Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine giden elçi şu cevapla dönmüştü:
-Biz Sırbistan'ı alırsak, İslâmiyetin Allah indinde tek din olduğunu ilân ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi, kendi dininden dönmeye zorlamayız. İsteyen eski dininin icabı olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan İslâmiyeti seçer, dünya ve ahiret selâmetine kavuşur.

dEmEt
30.12.2009, 11:17
güzel cevap vermiş be

funda58
30.12.2009, 11:36
insanların artık bi şeylerin peşini bırakıp önüne bakmaları gerekiyor.önce zor olanı başarıp sonra ufak konuları tartışmaları gerek. hayat insanı en zor yerinden vuruyor ve bende başı kapalı bayandım ama mesleğime engel oldu ve istemediler.insanların bişeyleri görmeleri gerekiyor artık. kıyafetle diğil kişilikle bakmaları gerekiyor ama bizim toplum geri yani Türkiye ve gerçekten güzel cevap vermiş

gülrüba
30.12.2009, 19:23
Değerli yorumlarınız için sağolun ...

gülrüba
30.12.2009, 19:24
Dua almak gerçektende çok önemli Allah Dua eden ettiren insanlardan eylesin....

Aminnn Allah c.c razı olsun seva kardeşim değerli yorumun için sağolasın .....

gülrüba
30.12.2009, 19:25
sevgi herşeyin ana kaynağı ...
Değerli yorumlarınız için sağolun ...

gülrüba
30.12.2009, 19:27
Yorumun ve değerli katkın için sağolasın seva...

gülrüba
30.12.2009, 19:31
İmkansız diye bir şey yok...

kesinlikle evet ..

gülrüba
30.12.2009, 19:34
Değerli yorumun için sağolasın ..

gülrüba
30.12.2009, 19:36
Allah rızası için gözyaşı dökenlerden oluruz İNŞŞALLAH..."

İnşallah...

Aminnn inşAllah ....
Değerli yorumun için sağolasın ..

gülrüba
30.12.2009, 19:40
Allah ın rahmetine kavuşan Anne ve Babalara hak TaAla rahmet eylesin kevserinden içirsin peygamber efendimiz s.a.v e komşu eylesin ...


Değerli yorumun için sağolasın göktan..

gülrüba
30.12.2009, 19:41
Değerli yorumlarınız için sağolasınız ...

LaEdri
30.12.2009, 20:47
Divan Edebiyatı'nda çoğu şaire konu olmuş bir Pinti Hamid varmış.Onunla ilgili bir efsaneyi aynen kaynağından aktarıyorum.

18.Asrın ilginç simalarından Süleyman Faik Efendi'nin, " Nüshası nadir bir eserdir. " kaydıyla İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nin Türkçe Yazmalar Bölümünde yer alan ünlü mecmuasında Pinti Hamid'le ilgili şu satırlar kayıtlıdır:

" Kemal-i hısset-i denaet ile meşhur olan Pinti Hamid bir gün hasta olup kendüye mualece itmek içün bir tabib getürtmüş.Tabib geldükde , hastanun hastalığını bildiğinden " Peşin kendüye kırk guruş virilür ise tababet iderüm " deyu cevab virmek ile Pinti-i mezkur " Yarın gel, sana cevab vireyüm " dimiş.Tabib gitdükde mahalle imamını çağırup sual ider ki; " Ben vefat ider isem kaş guruş ile kaldurursun?" ; imam dahi "Yirmi guruş ile kaldururum" dedikde Pinti Hamid, " Bu suretde ölmek, tabibe bakdırmakdan karlı oluyor." diyerek tabibi tard eylediği(kovduğu) menkuldür."

EyüphanAydın
30.12.2009, 20:49
Başörtü konusunda müthiş bir cevap . Müslüman mahallesinde salyongoz satmaya kalkmamaları dileğiyle!

EyüphanAydın
30.12.2009, 20:50
Zaman geçmeden,geç olmadan herkez herkezin kıymetini bilmeli .

doğan bulut
30.12.2009, 20:54
bu gibi konuları sürekli işlemek lazım işde ALLAH razı olsun güzel bir konu sağol kardeş paylaşım için emeğine yüreğine sağlık

doğan bulut
30.12.2009, 20:58
paylaşım çok güzel ben bunu sabah defalarca okudum cevapda çok güzel paylaşımda soğol kardeşim emeğine sağlık

EyüphanAydın
30.12.2009, 21:01
Bence bir insanda Allah korkusu var ise geriside gelir.

EyüphanAydın
30.12.2009, 21:03
Benim görüşüm güzel konular paylaşıyorsunuz . Bunu bir topiç halinde açsak,oraya paylaşsanız daha iyi olur diye düşünüyorum.Hepsi farklı farklı konular olunca tek tek okumak zor oluyor.

Ama yakından takip ettiğim için bu tarz paylaşımlarınızı dikkkatle okuyorum.

doğan bulut
30.12.2009, 21:15
çok güzel paylaşım bu gibi konulara ihtiyacımız var devamını diliyorum paylaşım için teşekkür ediyorum

gülrüba
31.12.2009, 00:47
Divan Edebiyatı'nda çoğu şaire konu olmuş bir Pinti Hamid varmış.Onunla ilgili bir efsaneyi aynen kaynağından aktarıyorum.

18.Asrın ilginç simalarından Süleyman Faik Efendi'nin, " Nüshası nadir bir eserdir. " kaydıyla İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nin Türkçe Yazmalar Bölümünde yer alan ünlü mecmuasında Pinti Hamid'le ilgili şu satırlar kayıtlıdır:

" Kemal-i hısset-i denaet ile meşhur olan Pinti Hamid bir gün hasta olup kendüye mualece itmek içün bir tabib getürtmüş.Tabib geldükde , hastanun hastalığını bildiğinden " Peşin kendüye kırk guruş virilür ise tababet iderüm " deyu cevab virmek ile Pinti-i mezkur " Yarın gel, sana cevab vireyüm " dimiş.Tabib gitdükde mahalle imamını çağırup sual ider ki; " Ben vefat ider isem kaş guruş ile kaldurursun?" ; imam dahi "Yirmi guruş ile kaldururum" dedikde Pinti Hamid, " Bu suretde ölmek, tabibe bakdırmakdan karlı oluyor." diyerek tabibi tard eylediği(kovduğu) menkuldür."

Allah böyle insan ların gözünü toprakla doyursun bu güzel paylaşımınız için sağolun ötüken kardeşim ..

gülrüba
31.12.2009, 00:50
Ben teşekkür ederim değerli yorumlarınız için ...

gülrüba
31.12.2009, 00:52
Değerli yorumlarınız için sağolun ...sizlerinde yüreklerine sağlık ...

gülrüba
31.12.2009, 00:55
Bence bir insanda Allah korkusu var ise geriside gelir.


Allah c.c ı sevicen korkan insan sevmez Allah aşkıyla yanmak dileğiyle ...

değerli yorumun için sağolasın kardeşim

gülrüba
31.12.2009, 00:58
Benim görüşüm güzel konular paylaşıyorsunuz . Bunu bir topiç halinde açsak,oraya paylaşsanız daha iyi olur diye düşünüyorum.Hepsi farklı farklı konular olunca tek tek okumak zor oluyor.

Ama yakından takip ettiğim için bu tarz paylaşımlarınızı dikkkatle okuyorum.


Sanırım böyle iyi bir sayfa altında olunca konuları takip daha zor olur benim kanatimce öyle ...

değerli yorumun için sağolasın kardeşim ..

gülrüba
31.12.2009, 00:59
çok güzel paylaşım bu gibi konulara ihtiyacımız var devamını diliyorum paylaşım için teşekkür ediyorum


Ben teşekkür ederim Değerli yorumunuz için sağolun ..

gülrüba
31.12.2009, 01:00
Torunu, dedesine merakla soruyor:
"Dedecigim, Bir insanın omru ne kadar olur?"

Dede tatlı bir gulucukle:
"Ezanla namaz arası kadar yavrucum" deyince torun:
"Nasıl yani, omur bu kadar kısa mı?" der. Dede:
"Evet yavrum. omur, namazsız ezanla, ezansız namaz arası kadardır." diye cevap verir. Torun yeniden sorar:
"Namazsız ezan ve ezansız namaz sozlerinden ne kastettin anlamadım dedecim.. Bu ne demek acıklar mısın?"

Dede sefkatle ellerinden tuttugu torununa:
"Bak yavrum, gecenlerde komsumuzun oglu oldu.. kulagına ezan okundu der .. iste o ezanın namazı kılındı mı? Kılınmadı. O ezan "Namazsız Ezan”dı. insan öldügü zaman kılnan cenaze namazının da ezanı yoktur. O da "Ezansız Namaz"dır. Aslında o namazın ezanı insan dogarken okunmustu kulagına.

"Bak ey insan! Dogdun, ama oleceksin, omur cabuk biter, hayatını iyi degerlendir. Bosa vakit harcama!" ikazını yapıyordu o ezan.

iste yavrum omur, EZANLA NAMAZ ARASI KADARDIR. Sakın bosa gecırme. omrunu dolu dolu yasa, bir nefes bile bosluk bırakma!"
Rabbim bizi bir an bile nefsimizle başbaşa bırakmasın....

doğan bulut
31.12.2009, 01:44
çok mükemmel konular senden allah razı olsun kardeş emeğine yüreğine sağlık çok güzel

ayten58
31.12.2009, 01:48
canım kardeşim hoş geldin neredesin gız sen hiç gorünmüyon amaaa delimi ney ikide bir öksüyoruh seni gızım yav arada böyle gel işde hah canım kardeşim değerli yorumun için çok teşekkür ederim ve devamını dilerim bitanem

gülrüba
31.12.2009, 05:42
canım kardeşim hoş geldin neredesin gız sen hiç gorünmüyon amaaa delimi ney ikide bir öksüyoruh seni gızım yav arada böyle gel işde hah canım kardeşim değerli yorumun için çok teşekkür ederim ve devamını dilerim bitanem

Allah c.c razı olsun :rolleyes:sağolasın ayten Ben teşekkür ederim bu güzel sözlerin ve Değerli yorumun için ..

gülrüba
31.12.2009, 05:43
Allah c.c cümlemizden razı olsun sağolasınız ...

Salim58
31.12.2009, 08:00
Sakın boşa geçirme. ömrünü dolu dolu yaşa, bir nefes bile boşluk bırakma!"

Rabbim bizi bir an bile nefsimizle başbaşa bırakmasın....


güzel paylaşımlarınız için sonsuz teşekkürler..

Rallim58
31.12.2009, 08:09
Rabbim bizi bir an bile nefsimizle başbaşa bırakmasın....

Ablam ellerine, emeğine sağlık. Rabbim araştırmada geçirdiğin zamanı, ibadet niteliğinde sevaplandırmayı nasip etsin...

Kıssadan hisselerinizi ilgi ile takip ediyoruz... Teşekkürler...

sibelYILMAZ
31.12.2009, 09:41
çok güzel bir paylaşım Allah razı olsun...

ukba
01.01.2010, 23:44
inna lillahi ve inna ileyhi raciun...

qio
02.01.2010, 00:05
Komik .

gülrüba
02.01.2010, 20:52
Allah c.c cümlemizden razı olsun Değerli yorumlarınız için sağolun ....

gülrüba
02.01.2010, 20:53
Değerli yorumlarınız için sağolun ...

MİKAİLOGLU
03.01.2010, 13:13
çok anlamlı bi yorum.emegine saglık.

MİKAİLOGLU
03.01.2010, 13:20
tartışmasız.emegine saglık.ALLAH gönlüne göre versin.

MİKAİLOGLU
03.01.2010, 13:24
YÜCE RAB'BİM GÖNLÜNE GÖRE VERSİN.EMEGİNE SAGLIK.

seva
03.01.2010, 13:27
Namazsız ezansız kalmamanız dileğimle...

seva
03.01.2010, 13:31
Zeki bir öğrenciymiş, maşallah...

gülrüba
03.01.2010, 14:39
Ecmain ....Değerli yorumunuz için sağolun ...

gülrüba
03.01.2010, 14:40
Ecmain Allah c.c razı olsun Değerli yorumlarınız için sağolasınız ...

gülrüba
03.01.2010, 14:42
Allah c.c razı olsun değerli yorumlarınız için sağolasınız..

-Alp-
03.01.2010, 15:26
Benim tesettürlü kız öğrencilerim üni.ye başlı açık veya kapalı özgürce girsin okusun doğrusu budur.

Ama saygıdeğer hemşerilerim sizlere birşey sormak istiyorum neden arapça kelimelerle(inna lillahi ve inna ileyhi raciun...ecmain gibi) yorum yazıyorsunuz? Türkçe manasını yazmak daha mantıklı değil mi? Veya da parantez içinde türkçe anlamını yazabillirsiniz hem bu vesile ile benim gibi arapça bilmeyen insanları bilgilendirmiş olursunuz.

58Sevda
03.01.2010, 15:31
Allah nefsimizi korusun ...

gülrüba
03.01.2010, 17:15
Benim tesettürlü kız öğrencilerim üni.ye başlı açık veya kapalı özgürce girsin okusun doğrusu budur.

Ama saygıdeğer hemşerilerim sizlere birşey sormak istiyorum neden arapça kelimelerle(inna lillahi ve inna ileyhi raciun...ecmain gibi) yorum yazıyorsunuz? Türkçe manasını yazmak daha mantıklı değil mi? Veya da parantez içinde türkçe anlamını yazabillirsiniz hem bu vesile ile benim gibi arapça bilmeyen insanları bilgilendirmiş olursunuz.

Haklısınız kardeşim kusura bakmayın ecmain amin cümlemizden demektir ..

Ben bu kelimeyi bir vefat haberi duyduğum zaman kullanırım ..



İnnâ lillâhi ve İnnâ İleyhi Râciûn: “İstircâ” denilen bu ifade, özellikle bir ölüm haberi alındığında veya bir büyük sıkıntı zamanında söylenilir. Bu ifâde Kur'an'da şöyle geçer. "O sabredenler, kendilerine bir musîbet/belâ geldiği zaman: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz)' derler." (Bakara: 2/156)


Degeğli yorumlarınız için sağolasınız ...


Allah nefsimizi korusun ...

Allah c.c nefsimize yenik düşürmesin bizleri.. Değerli yorumun için sağolasın kardeşim ...

gülrüba
04.01.2010, 11:22
Mahir Bey, Karadeniz'in şirin bir ilinden İstanbul'a gelmişti. Burada lüks semtlerden birinde oturuyordu. Muhafazakâr bir aileye mensup olmasına rağmen, mutluluk için tek anahtarın para olduğuna inanan, para kazandıkça mâneviyattan uzaklaşan, mâneviyattan uzaklaştıkça da dine tavır alan biriydi. Yakın çevresi onu mâneviyat ortamlarına davet ettiğinde, verdiği cevap genelde; "Geri kafalı bunlar, geri kafalı..." şeklinde olurdu.

Dinle ilgili konular, zamanla Mahir Bey'i oldukça rahatsız etmeye başladı. Konuşma içinde geçen "Allah" lâfzına bile tahammül edemez duruma geldi. Hele insanların dinî sohbet için bir araya gelmeleri veya hayır için yardım toplamaları onu iyice rahatsız ediyordu. Hayır işleri için yanına gelenlere; "Bırakın bunları kardeşim! Yapacak işiniz yok mu sizin?" derdi. Hattâ bir keresinde, memleketinde yapılacak bir yurt inşaatı için kendisinden yardım isteyen iş adamlarına etmediği hakaret kalmamıştı. Bununla da yetinmeyip, "Bunlar irtica yapıyorlar!" diyerek şikâyette bulunmuş ve hemşerilerini çok üzmüştü.

Tek çocuğu vardı Mahir Bey'in. Özel öğretmenler, özel okullar... Her şeyi özeldi Tuncay'ın. Belki de bu yüzden 'tatmin edilemeyen' bir genç olup çıkmıştı. Tuncay'ın 'takıldığı' arkadaşlar, gittiği mekânlar onu yavaş yavaş içinden çıkılmaz bir hâle sürüklüyordu. Çevresinden gelen uyarıların hiçbirini dikkate almıyordu. Mahir Bey bütün bunlardan haberdar olmakla birlikte, işin sonunu düşünmüyor, oğlunun durumunda kendince bir yanlışlık görmüyordu. Dostlarına ise, "Bu zamanda gençleri sıkmaya gelmez. Bırakın istedikleri gibi yaşasınlar. Biz görmedik diye, onlara da mı çektirelim?!..." diyordu.

Mahir Bey bir gün fabrikaya gittiğinde bir hemşerisini kendisini bekler buldu. "Mutlaka bir şey istemeye gelmiştir. Asalak herifler. Bir yapıştılar mı sonu gelmez. Bıktım bunlardan. Her gün bir yenisi." diye geçirdi içinden ve kaşlarını çatarak ofisine geçti.

Sekreteri:

- Efendim, bir beyefendi, hemşeriniz olduğunu söylüyor. 'Mutlaka görüşmem lazım.' diyor.

Mahir Bey peşin hükmün verdiği can sıkıntısıyla yüzünü buruşturarak, içeri almasını söyledi. Hemşerisi lafı uzatmadan:

- Tuncay, dedi.

Mahir Bey heyecanla:

- Ne Tuncay'ı? Bir şey mi oldu yoksa?!..

- Bizim oğlan dün gece Tuncay'ı uyuşturucu alırken görmüş. Haber vereyim, dedim.

Bu haber hayatının bütün tadını alıp götürmüştü Mahir Bey'in. "Ben ne yaptım ki bunlar başıma geldi? Bütün imkânları hazırladım onun için. Ne istediyse aldım. Neden? Neden?" diyerek isyan ediyordu.

O günden sonra oğlunu defalarca karşısına alıp konuşmayı denedi; ama olmadı. Tuncay, babasının sözüne kulak bile asmıyordu. Üstelik gittikçe daha da hırçınlaşıyordu. Tarifi imkânsız bir düşmanlıkla karşılıyordu babasının konuşmalarını. Mahir Bey buna bir mânâ veremiyordu.

Günlerce ne yapacağını düşündü. En meşhur psikologlara götürmeyi denedi; ama olmadı. Tuncay babasından gelen hiçbir teklife yanaşmıyordu.

İyice çaresiz kalan Mahir Bey'in aklına bir fikir geldi: Tuncay'ın dayısı Arif!

"Neden daha önce düşünmedim. Tuncay, Arif'i çok sever. Onu dinler." diye düşündü.

"Olmaz... Olmaz... Ben neler diyorum ya!" diye başını salladı sonra. Çünkü Arif Bey muhafazakâr biriydi. Mahir Bey bu yüzden onunla pek görüşmezdi. Ama şimdi sıkıntıda olan oğluydu. "Tuncay için her şeye katlanırım. Arif'e bile" diyerek Arif Bey'in yanına gitmeye karar verdi.

Arif Bey eniştesini büyük bir nezaketle karşıladı. İkramda bulundu, hürmet etti. Mahir Bey bir an önce konuya girmek ve içini dökmek istiyordu.

Oğlunun başına gelenleri tek tek anlattı. Çaresizliğini ilk defa bu kadar açıkça ifade ediyordu. Yeğeninin durumuna Arif Bey de çok şaşırmış ve üzülmüştü. Fakat ona göre bir çıkış yolu vardı:

Enişte, Tuncay buradaki ortamından mutlaka uzaklaşmalı. Çevresinde arkadaşları olduğu müddetçe, bizi dinlemesi çok zor. Memlekette tanıdığım çok güzel arkadaşların açtığı temiz, nezih bir yurt var. Nice genç tanıyorum ki, o yurda gidip geldikçe kötü alışkanlıklarını bırakıp güzel birer insan oldu. Benim teklifim de Tuncay'ı o arkadaşlarla tanıştırmak.

Bir süre, işin getirisini-götürüsünü konuştular. Karar verildi. Tuncay, dayısının yanına gelecekti.

Tuncay'ı çağırdılar. Dayısı yeğenini uzun uzun dinledi. Sonra konuyu açtı. Tuncay da sorular sordu, biraz direnir gibi oldu ve zaman istedi. Fakat dayısının gençlerin durumundan anlar hâli ve şefkati, ona güven vermişti. Dayısından herhangi bir baskı görmeyeceğini biliyordu. Yine de bir müddet düşünmek istediğini söyledi. Dayısı sabırlıydı.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra, bir gün Arif Bey Tuncay'dan telefon aldı.

Tuncay, okulunun kalan kısmını tamamlamak için, memlekete, dayısının yanına gelmeye karar verdiğini söylüyordu. Dayısının sözünü ettiği yurtta kalacaktı.

İlk aylarda alışmakta zorluk çekse de, sonraları yurt ortamını çok sevdi Tuncay. Burada hoşgörü, içtenlik, sevgi ve saygı vardı.

Bir yıl sonra...

Haziran ayının güzel bir İstanbul sabahında, Mahir Bey'in evinin kapısında, ellerinde hediyeler ve çiçeklerle bir genç göründü. Bu, Tuncay'dan başkası değildi.

Büyük bir edep ve hasretle anne ve babasının elini öptü. O bildik Tuncay gitmiş, yerine bir 'beyefendi' gelmişti. "Bu kadar kısa zamanda bütün bunlar mümkün mü?" diyerek içten içe hayret ediyordu Mahir Bey.

Uzun bir zamandan sonra, ilk defa o akşam birlikte yediler. Bütün aile sofradaydı. Herkesin ilk intibaı, yüksek sesle dile getirmeseler de, Tuncay'ın bir hayli değiştiği yönündeydi.

Aradan birkaç gün geçti. Tuncay'ın sabah kalktığında yatağını toplaması, yemekten önce ve sonra ellerini düzenli yıkaması, sofranın kurulmasına ve kaldırılmasına yardımcı olması gibi hususlar aileyi iyice hayrete düşürüyordu.

Mahir Bey, Arif Bey'i aradı:

- Kim bu insanlar? Onlarla tanışmak istiyorum.

- Tabii ki! En kısa zamanda seni buraya bekliyoruz.

İlk uçakta yer ayırttı Mahir Bey.

Memleketini özlemişti. Yolculuk boyunca geçmişin tatlı hatıralarına dalıp gitti Mahir Bey. Nihayet uçak doğduğu topraklara vardı. Memleketinin havası, suyu, dağları, taşları aynıydı. Sıcak ve kucaklayıcıydı.

Yurdu tepeden tırnağa inceledi. Müdür beyle tanıştığında oldukça şaşırdı. Zîrâ müdür, üniversite mezunu oldukça genç biriydi.

- Size oğlum için yaptıklarınızdan dolayı teşekkür etmek için gelmiştim, dedi mahcubiyetle.

- Efendim, buraları açan işadamlarımız var. Teşekkür edilecek birileri varsa onlardır. Bu yurt onların fedakârlığıyla açıldı. Akşam yönetim kurulu toplantımız var. Eğer sizin için de uygunsa, sizi bekliyoruz.

Mahir Bey: "Tamam!" diyerek yurttan ayrıldı.

Akşama kadar çocukluğunun geçtiği yerlerde dolaştı. Düşünme imkânı buldu. Akşam olduğunda içini bir huzur kaplamıştı. Uzun zamandır hissedemediği bir huzur...

Tekrar yurda döndü. Görevli belletmenin yardımıyla yönetim kurulunun toplandığı salona çıktı. Heyecanlıydı. Kendini toparladı ve içeriye girdi. "İrtica yapıyorlar!" diye şikâyet ettiği hemşerileri karşısındaydı. Yeni hizmetler yapabilme adına, şahsî hayatlarından fedakârlık yapan bu heyet, ne zaman biteceği belli olmayan bir toplantı için, hiçbir karşılık beklemeyen dertli yürekleriyle bir araya gelmişlerdi. Söyleyecek başka söz yoktu.



B. Turgay YALANIZ

(Sızıntı Dergisi Eylül 2009)

gülrüba
04.01.2010, 11:34
Elif dikkatle okuduğu kitabı yavaşça yere bıraktı. Son okuduğunu daha iyi anlayabilmek için gözlerini bir yere dikmiş, hareketsiz donuk bir şekilde düşüncelere daldı.

Uzun süre bu şekilde düşündükten sonra hızla kitabı alıp son okuduğu yeri dikkatli bir şekilde bir daha okudu. Her okuduğunda yüzü biraz daha asılıyor, iyice anlamaya çalışıyordu.
“Kişi sevdiği ile beraber haşrolur”

Bu hadisi okuduktan sonra, sevdikleri ve sevmedikleri hanesini bir kez daha gözden geçirmesi gerektiğini düşündü. Sürekli bir arada olduğu insanlarla, alış verişte bulunduklarıyla, komşularıyla, akrabasıyla, kan bağı olanlarla ve ya bir şeklide ticari ilişkisi olanlarla da değil Sevdikleriyle beraber haşrolunmak.
Sonra bir başka hadisi hatırladı.
“Allah için sevin ve Allah için buğzedin”

Bu iki hadisi bir arada düşündüğünde biraz daha şekillendi kafasında.
“Allah için sevdiklerimizle beraber haşrolacağız” diye geçirdi içinden. Kendisinin ve çevresindeki insanların sevdiklerini ve sevme nedenlerini düşündü bir bir. Sevdiği insanlar kimlerdi ve neden seviyordu onları?

Akşamki haberlerde gördüğü bir olay geldi aklına. Bir pop star kendisini seyretmeye gelen gençlerin çılgınca katılımları arasında ve bir sunucunun onlara yaklaşarak;
- Sahnedeki şarkıcı için ne düşünüyorsunuz. Çok mu seviyorsunuz, sorusuna hep bir ağızdan;
- Sevmek ne kelime biz ona tapıyoruz. Onun için ölürüz.
Cevaplarını düşündü. Tapmak ve uğruna ölmek, bir beşer için yapılamayacak şeylerdi bunlar. Yaradan için söylenmesi gereken bu sözler bir beşer için sarf edilmişti.

Üst kattaki komşunun 10 yaşındaki oğlu geldi aklına. Odasının duvarları tuttuğu takımın futbolcularının resimleriyle doluydu. Hiçbir ayeti hiçbir peygamberi ve sevgililer sevgilisinin hayatından hiçbir kesiti bilmeyen bu çocuk, futbolcuların attığı golden transferlerine ve özel hayatlarına kadar her şeylerini biliyordu. O da bu futbolcuları çok fazla sevdiğini söylüyordu. Onun sevgisinin nedeni neydi peki?

Sonra akrabalarından Ahmet bey geldi aklına… Akraba çevresinden iki kardeş hakkında yorum yapıyordu.
- Küçük olanı çok severim ben, diyordu.
Büyük kardeş imanlı, Kur'an'ı hayatına aktarmaya çalışan.aile hayatında da eşi ve çocuklarıyla İslam’ı kendilerine yamayan değil, İslam’a kendilerini adayan ve Allah rızası kul hakkını gözeten birisi iken, küçük kardeş bunun tam zıttıydı. Alnı bir kere secdeye değmemiş, hayatında İslami hiçbir hükmü uygulamayan, aile hayatında da kendi gibi imansız birini tercih ederken evlerinde Allah’ın adının anılmadığı, kendi düşüncelerinin zıttı olan insanlarla ilişkisini koparmış birisiydi.

Ahmet bey kendisi ara sıra namaz kılan birisi olmasına rağmen,
- Ben küçük olanını çok seviyorum. Diğeri beş para etmez. Çünkü o bana ve eşime hediyeler veriyor. Hatta son olarak, karşılıksız bir telefon verdi bana. Bu devirde karşılıksız kim kime ne veriyor ki? İşte bunun için küçük kardeşi daha çok seviyorum, demesini hatırladı.
Ahmet bey, sevme tercihini menfaatine yarayan birisi yönünde kullanmıştı.

Elif, kafasında binlerce soru işareti arasında titrek bir ses tonuyla hadisi bir kez daha mırıldandı.
- Sevdiklerimiz ve sevme sebeplerimiz. Kişi sevdiği ile beraber haşrolacak.
Ardından da ellerini açtı ve dua etmeye başladı:
- Yarabbi! Sen bizi sadece senin rızan için sevenlerden eyle. Menfaatimize yaradıkları için senden uzak olanları değil, menfaatimize yaramasa da sana yakın olanları sevenlerden eyle. Toplumun putlaştırdıklarını bilinçsizce putlaştıranlardan değil, İbrahim (as) gibi bu putları yıkanlardan eyle. Yine İbrahim (as)’ın çocukları ve çevresindekiler için yaptığı duada olduğu gibi, “Rabbim beni ve benim soyumdan gelecek olanları namazlarında daim eyle. Rabbimiz sen bizim dualarımızı kabul buyur. Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün beni, anne ve babamı ve bütün inananları bağışla...Aminnnn.”

gülrüba
04.01.2010, 11:36
"Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük, dört arkadaşımla birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti. Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.
Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.

Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti, çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu. Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.

İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi. Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak oraya gittik.
Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle karşılaştım:

"Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet, Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!" dedi. Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.
Sordum: "Sen kimsin? Adın nedir?"
"Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum."
Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.
"Ne işle meşgulsün Bilâl?"
"Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim."
"Nasıl olacak o?" dedim.
Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:
"Üç gün sonra bir devlet dairesinin müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah" dedi.
Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa kulak vermişlerdi.
"Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?"
Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum! Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:
"Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O'na dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"

Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.
"Bilâl, baban yok mu?"
"Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni."
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.
"Askerliğini yaptın mı?"
"Yaptım ya, hem de çavuş olarak."
"Evli misin Bilâl?" Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.
"He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!"
"Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki kazanmış gibisin!"
Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:
"Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene yardım etmez mi?"
Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.

Allah, bizi kocaman kocaman (!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti, adeta. Kim müdür, kim garibandı?
Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler, daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya başladılar; çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?
Sormaya devam ettim:
"Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?"
Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi:
"Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, "Sözde Müslüman" değil, hakiki mü'min. "Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır" dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah."

Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir kenara koyarak, Bilâl'in referansını en öne koyduk.

Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü. Sessizliği bozdum: "Bilâl, bizi tanıdın mı?" "Evet!" "Peki ne diyeceksin şimdi?" Ağlamaya başladı. Çocuk gibi ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:
"Ey Rabbim, ben niyazımı sana sunmuştum. Hâlimi sana açmıştım. Şimdi buradaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben senden başkasından istememeyi istedim, yine de öyleyim."

Sessizlik odayı doldurmuştu. "Ne olur bana izin verin çıkayım" dedi. "Peki Bilâl" dedik, "Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın!"

gülrüba
04.01.2010, 11:43
İşin Bitince Beni Sever misin?
Ne zaman biri çıkıp, "kadınlar çalışmamalı evde oturmalı" türünden bir şeyler söylese, mutlaka bir kıyamet kopar. Ben de 'otursunlar ellerinin hamurlarıyla evlerinde' demeyeceğim elbette. Belki de şimdi bana gelen bu hikayenin, bu konuyla hiç bir ilgisi yok... Belki de var...
Buyrun, beraber okuyup düşünelim.
"Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı:
- Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
- Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti.
- Sana yardım edeyim mi? dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı.
- Hayırdır. Bir yaramazlık filan? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten...
Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır, 'Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni' diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
- Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.
- Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.
Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgunken...
- Anneciğim sen yorulma diye...
- Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.
- Hani siz yoruluyorsunuz ya...
- Eeee....
- Ben de oynamaktan yoruluyorum.
- Ne yapayım?
- Bilmem...
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı. 'Mum da yok' diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.
Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı 'bak deli tavşan' diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan gecen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavasça kanepeden aşağı sarktı. Neden sonra ışıklar geldi.
Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına:
- İşin bitince beni sever misin anne? dedi.
Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

gülrüba
04.01.2010, 11:46
Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi.

Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle HİKMET yapardı.

Ramazan Bayramının son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.

Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. "Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05'i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak , artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belkide çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti...

Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Bir kaç gün önceydi. İsçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filimlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede ... Terleye çıldıra, dövüne dövüne...İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırınıda yakmış mıydı yoksa?..

Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?..Aman Allah'ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00'i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi... Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım... Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte... Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı onu... Onlardan da mes'ul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah'a...

Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona:

- "Haydi, birlikte namaza başlıyalım" demişti. Hikmet ise:

- "Biraz daha yaşlanalım" diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah'ın büyüklüğünü, kurtuluşun o'nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değil se ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. "Ah ahmak kafam" diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah'ını, peygamberini niçin sevdirmemişti? Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.

Aklına bir fikir geldi, 'fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.' Toprak yoktu ki... Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti Alemlerin Rabbi'ne hamdetmeyi, O'na dayanmayı, O'ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti."Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin" acizliğini iliklerine kadar duyarak... Rabbinden gelmişti ve O'na dönüyordu. Ah, dönüşün ona olduğunu hiç unutmamış olsaydı .Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfurullah çekti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu........

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15'ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, "Cengiz! "diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet'in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece isçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi: "Hikmet!" İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştıki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi 'Hikmet' diyordu. Hem fırının ışığıda yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz 'i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla:

- "Kimsin sen?" dedi. Hikmet' in Cengiz 'e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hala ağlıyordu. "Ne demek sen kimsin? Hikmet' im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı" dedi.

- "Olamaz" diyordu Cengiz. "Sen Hikmet değilsin."

Hikmet ilk önceleri Cengiz' in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerini, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kim bilir bir gece de ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kala kaldı. Ahirette sonsuz yanmamak için, iman etmek ve günahlardan kaçmak gerekiyordu...

gülrüba
04.01.2010, 12:00
Dr. Saim ARI

Üniversitede derslerin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra diplomasını alacak, öğretmen olacaktı. Hayalleri ve hedefleri vardı. Arkadaşlarına karşılık beklemeden yardım eder, herkes onu daha çok bu özelliğiyle tanırdı. Ders kitaplarının ilk sayfalarına güzel sözler yazar, bunları hayatına uygulamaya çalışırdı. Bu güzel sözlerden biri, "Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır." hadîs-i şerifiydi.

O gün Salim Bey, "Osmanlı Tarihi" dersinin vize sonuçlarını açıklıyordu. Elindeki son yazılı kâğıdı Tayfun Şahin'indi. Üzerinde 100 yazıyordu. İsmini okumadı; ama Salim Beyin yüz ifadelerinden sınıf arkadaşları bu kâğıdın ona ait olduğunu anlamışlardı. Sınıfı birden derin bir sessizlik kapladı. Herkesin üzüntüsü yüzünden okunuyordu.

Tayfun, bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Yurt idarecilerini çok seviyor, onlardan insanî değerler adına çok şeyler öğrendiğini söylüyordu. Yurt, onun için evi kadar sevdiği bir yuvaydı. Ona ek bir bina daha yapılmıştı. Kendisi gibi daha birçok talebe orada barınacaktı. Buna çok seviniyordu. Sadece temizlik işleri kalmıştı; o da tamamlanınca yeni öğrenciler gelecekti. Temizlik yapmak için öğrenciler arasından birkaç gönüllü aranınca, Tayfun ve iki arkadaşı, "İnsanlığa hizmet, Hakk'ın rızasını kazanmaktır." diyerek hemen kolları sıvayıp işe giriştiler. Gayretli bir çalışmayla iki gün içinde binanın temizliği bitti. İkinci gün akşam geç vakitte toz toprak içerisinde odasına döndüğünde, Tayfun sıcak bir duş alıp rahatlamak istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Bu bir dalgınlık mıydı, yoksa bir davetiye mi yollanmıştı kendisine? Şofbenden sızan gazın tesiriyle derin bir uykuya daldı. Kimsenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sonra, yurt müdürü, banyonun ışığını açık görünce olayın farkına vardı. Derhal Tayfun'u hastahaneye kaldırdılar. Ama yapılacak bir şey kalmamıştı.

Müdür, gece yarısına doğru yurda döndü. Bitkin bir halde idare odasına geçti. Üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyordu ki telefon çaldı. Gecenin bu saatinde arayan da kimdi? Ahizeyi korkuyla kaldırdı. Telefondaki ses, yurdun ihtiyaçlarının temininde kendilerine yardımcı olan emekli öğretmendi. O, yurda on kilometre kadar uzakta bir evde oturuyordu. Gördüğü bir rüyanın tesiriyle uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Yurdu aramadan içi rahat etmeyecekti. Hemen gördüğü rüyayı müdüre anlattı: "Rüyamda, Kâinatın Efendisi (sas) ile yeni yapılan yurdu gezdik. Allah Resulü (sas) yurttan ayrılırken, sevdiği bir genci yanında götürdü."

Tayfun'un vefat haberi kadar bu rüya da dostları arasında yayıldı. Bütün sınıf arkadaşları da duydu. İşte onun adı okunmadan sınıfı sessizlik ve hüzün kaplamasının sebebi buydu. Selim bilinen rüyayı anlatarak sınıftaki sessizliği bozdu. Diğer arkadaşları da o güzel insanla olan hatıralarını anlatıp biraz olsun rahatlamak istiyorlardı. Bunun farkında olan Salim Bey, o günü Tayfun'u anmaya ayırdı. İlk sözü Enver aldı. "Liseyi de onunla beraber okudum. Yedi yıldır beraberdik. O sanki başka bir dünya için yaşıyordu. Şimdi bana bıraktığı büyük bir hatıra var elimde: ders notlarını tuttuğu büyük bir defter... Her ders için ayrı bir bölüm ayrılmış. En sonda ise duygu ve düşüncelerini yazdığı bir bölüm var. İşte dikkatimi çeken bir yazı. 'Dikkat!' ile başlıyor. O bir mektup mu, yoksa vasiyetname mi, bilemiyorum. Şöyle devam ediyor yazı: 'Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir. Evet, her an ölebilirsin. Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver! Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder."

Sınıftaki herkes bir şeyler söyledi. Kimi onun vefasından, kimi çok kitap okumasından, kimi bilgiçlik için değil, yaşamak için okuduğundan, kimi Yaratıcı’sıyla alâkasından bahsetti. Ama konuşmaktan çok dinlediler. Enver'in okuduğu yazı ve emekli öğretmenin gördüğü rüya, zihinlerde bir araya gelince herkes bir daha sarsılmıştı. Bundan da öte, hepsinde bir merak vardı. Tayfun bu satırları yazarken, vefatının yakın olduğunu mu hissetmişti, yoksa sürekli ahiret endişesiyle mi yaşıyordu? Belki her ikisi de söz konusuydu!

önceden açtığım konuyu gine açmışım aramada çıkmadı :)) lütfen silermisiniz :))

EyüphanAydın
04.01.2010, 12:27
Mecnu\'nun sevdası ,önde bulunuan Leyla\'ya kavuşmak,devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak.Mecnun, bir an bile kendisinden geçtimi deve,hemencecik geri döner,geriye giderdi.Mecnun,tamamiyle aşkla ,sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.Kendisini gözetleyen akıldı..fakat aklını Leyla\'nın sevdası kapmıştı!Deveye gelince o,çevikti,fırsat gözleyip durmaktaydı..yularını gevşek hissetti miAnlardıki Mecnun daldı gitti..hemen geriye yüz tutar ,yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.Mecnun ,kendisine gelir,evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.Üç gün böyle yol aldılar..Mecnun ,adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.Nihayet dediki: A deve,ikimizde aşıkız ama birbirimize aykırıyız..yoldaşlığa layık degiliz!Senin sevgin de bana uygun değil,yuların da.. senden ayrılmak gerek!Bu iki yoldaş da,birbirinin yolunu vurmada ..tenden aşağı inip ayrılmayan can,yol azıtır gider!Senin canın da arşın ayrılığiyle yoksulluğa düşmüş..teninse diken aşkiyle deveye dönmüş!Can ,yücelere kanadlar açmada ..ten,tırnaklariyle yere sarılmada!Ey vatan aşkiyle ölmüş deve,sen benimle oldukça canım,Leyla\'dan uzak kaldı gitti!Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm..ömrüm geldi geçti!Bu yol ,vuslata erişmek için iki adımdan ibaret..halbuki ben,senin hilenle tam altmış yıldır ,bu iki aydınlık yolda kalakaldım! Yol yakın..fakat ben pek geç kaldım.Bu binicilikten adamakıllı usandım artık!Bu sözleri söyleyip kendisini deveden fırlattı attı,niceye bir dertten yanıp yakılacağım,yandım artık, dedi!Ona o geniş ova daracık bir hale geldi..kendisini bir taşlığa atıverdi!Hem de öyle bir attı ki o yiğitin bedeni ezildi..Kendisini yere öyle bir fırlattıki kazara ayağı da kırıldı!Ayağını bağladı,top olurum da dedi,onun çevganının önüne düşer ,yuvarlanarak giderim!İşte güzel sözlü hakim ,tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.Tanrı aşkı, hiç Leyla \'nın aşkından az değersiz olurmu ? Ona top olmak elbette daha doğru,daha yerinde!Top ol da doğruluk yanına at,aşk çevganiyle yuvarlanarak git!Bu çeşit gidiş ,gidişlerden apayrıdır.. bu gidiş,cinlerin çalışmasiyle de olmaz,insanların çalışmasiyle de!Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme degildir..bunu Ahmed\'in lütfu meydana getirdi vesselam! MEVLANA

ayten58
04.01.2010, 13:00
paylaşım için teşekkür ederim arkadaşlarım elinize sağlık.

gülrüba
04.01.2010, 15:56
sayın Altuntaş özele burdan cevap vermek istedim çok konu açmak kirlilik oluyorsa bu son konumdu emin olun birdaha konu açmıycam sizleri konularım la yorduğum için Özür dilerim kaba bir tabir olmuş bana hitafınız ben buraya bilği almak ve vermek için geldim yanlış yapmışım selametle........

MİKAİLOGLU
05.01.2010, 05:03
sayın Altuntaş özele burdan cevap vermek istedim çok konu açmak kirlilik oluyorsa bu son konumdu emin olun birdaha konu açmıycam sizleri konularım la yorduğum için Özür dilerim kaba bir tabir olmuş bana hitafınız ben buraya bilği almak ve vermek için geldim yanlış yapmışım selametle........

GÜLRUBA YORUMLARINDAN BİZLERİ MAHRUM ETME.İNAN YORUMLARINI ZEVKLE OKUYORUM.EĞER SEN YOKSAN BENDE YOKUM.ALLAH YARDIMCIN OLSUN.

Dilsad Hatun
09.01.2010, 14:39
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez]


Eski zamanlarda bir zat, seyahati sırasında çok ilginç bir olaya şahit olur..
Çölde, eşkiyaların bir kervana saldırdıklarını,
ne var ne yoksa zorbaca gasbettiklerini korkuyla seyreder uzaktan..
Biraz sonra bakar ki, soygun yapan eşkiyaların reisi bir kenarda abdest alıp,
namaza duruyor..
Adam hayretlerdedir..Dayanamaz, namazdan sonra yanına varır ve sorar ona;
- “Merak ve hayretler içindeyim” der..
- “Yaptığın iş zalimce ve haram..Günahlar içindesin..Sonra da kalkıp,
o yaptıklarını men’edenin huzuruna varıyorsun!
Bu nasıl iştir?”
Eşkiyaların reisi olabildiğince hüzünlü,
şu ilginç ve ibretli cevabı verir;
- “Ey yolcu!
Ben yıllardır şeytana ve ayartıcı benliğime uyarak,
Rabbimle aramda faraza 100 kapı varsa,
99 unu kapattım
İstiyorum ki hiç değilse BİR KAPI AÇIK KALSIN!”
Aradan zaman geçer, o zatın yolu, nasip olur Kabe’ye düşer..
Tavaf esnasında bir de bakar ki,
yıllardır hiç unutamadığı o eşkiya reisi de orada!..
Kabe’ye sarılmış, huşu ile dua etmekte,
hıçkırıklarla ağlamaktadır..
Yine hayretlerdedir o zat..
Yanına varır selamlar onu, kendini tanıtır ve sorar;
- “Oradan buraya…Nasıl oldu bu iş? Nedir bunun hikmeti?”
Tebessüm eder tövbekar adam ve ışıl ışıl gözleri,
boynu bükük der ki;
- “Sana demiştim ya hani; Hiç değilse BİR KAPI AÇIK KALSIN
O’nunla aramda..İşte ben, tüm acizliğim ve samimiyetimle o kapıyı hep açık tuttum..
Rabbim de rahmetiyle,
muhabbetiyle lutfetti tüm kapıları açıverdi.

HasreT
09.01.2010, 15:09
çokk güzeldi dilsadcım sagollll.......

sibelYILMAZ
11.01.2010, 13:35
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı ögrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladim sevdiklerimi. ..
Ağladım.

Yaşamayı ögrendim.
Dogumun, hayatın bitmeye başladığı an oldugunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar oldugunu
ögrendim.

Zamanı ögrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacagını,
zamanla barışılacağını, zamanla ögrendim...

Insanı ögrendim.
Sonra insanların içinde iyi!ler ve kötüler oldugunu...
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulundugunu ögrendim.

Sevmeyi ögrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı oldugunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kuruldugunu
ögrendim.

İnsan tenini ögrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulundugunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde oldugunu ögrendim.

Evreni ögrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını ögrendim.
Sonunda evreni aydinlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektigini ögrendim.

Ekmeği ögrendim.
Sonra barış için ekmegin bolca üretilmesi gerektigini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli oldugunu ögrendim.

Okumayı ögrendim.
Kendime yazıyı ögrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi ögretti bana...

Gitmeyi ögrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı ögrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektigi fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektigine aydım.

Düşünmeyi ögrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi ögrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yikarak düşünmek
oldugunu ögrendim.

Namusun önemini ögrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu;
gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el
sürmemek oldugunu ögrendim.

Gerçegi ögrendim bir gün...
Ve gerçegin acı oldugunu...
Sonra kararında acının, yemege oldugu kadar hayata da
lezzet kattığını ögrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının
hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...

MEVLANA

EyüphanAydın
11.01.2010, 13:45
Burada her türlü şiiri,kasideyi, paylaşabilirsiniz.

Bihamdülillah Gafur ismi var iken
Aglama ey gönül gül ferah ferah
Esmasindan Settar ismi var iken
Akitma göz yasi sil ferah ferah

Eger umar isen Hak´tan cenneti
Sofiye yalvarip etme minneti
Gece gündüz terk eyleme sünneti
Bes vakit namazini kil ferah ferah

Eger umar isen lutfunu Hakkin
Aduyi nefsine yanasma yakin
Dilini haramdan kiybetten sakin
Gecersin sirati yol ferah ferah

Hulisi kalp ile birle Allah´i
Seni nara yakmaz hemi billahi
Bülbül ol metheyle Rasululklahi
Acilsin bahcende gül ferah ferah

Her derede sögüt olmaz RUHSATI
Her anadan yigit olmaz RUHSATI
Bundan güzel yigit olmaz RUHSATI
Aklin basta ise al ferah ferah

Dilsad Hatun
16.01.2010, 14:17
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] 4ebes6.jpg


Güzel bir bayram günü, bayramlar bayram..
Sahabiler Allah Rasulü (s.a.v.)'in ardında bayram namazını kılmışlar,
neşeyle evlerine dağılıyorlar..

Efendimiz (s.a.v.) de mescidden çıkıyor.
Çocukları görüyor. Neşe, sevinç içinde rengarenk,
yepyeni bayramlıklarıyla oyunlar oynuyor çocuklar.

O en merhametli insan..
O hayatı en ince, en dikkatli yaşayan..
Neşeler, sevinçler, gülücükler içinde, bir bayram gününde O (s.a.v.),
mahzun bir çocuğu farkediyor..

Çocuk bir duvarın dibine çömelmiş, elbiseleri perişan, ağlamaklı..
Çocuğun yanına varıyor, soruyor:

- Yavrum neyin var, neden böyle üzgünsün?
Niçin arkadaşlarınla birlikte oynamıyorsun?

Ve, Allah Rasulü (s.a.v.) çocuğun Uhud şehidi bir babanın yetimi olduğunu öğreniyor.
Gözleri doluyor, gönlü Uhud gününe akıyor..

Çocuğun ellerinden tutuyor, başını okşuyor, gönlünü alıyor.
Sevindirici bir haber veriyor:

- Ağlama..Ben baban olayım. Aişe annen, Fatıma kardeşin olsun. İstemez misin?

Çocuk sevincinden uçacak gibidir.
- Nasıl razı olmam, nasıl istemem..

Efendimiz (s.a.v.) çocuğu alır, evine götürür.
Yedirir, içirir, üstünü başını giydirir. Çocuğun ismi Buceyr'dir..
Efendimiz (s.a.v.) bu ismi değiştirerek ona Beşir ismini verir.
Artık karnı tok, güvende olan Beşir güle oynaya arkadaşlarının yanına gider.
Arkadaşları sorar:

- Biraz önce ağlayıp duruyordun. Şimdi ne oldu?

Beşir cevap verir:

- Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Rasulullah babam, Aişe annem oldu.

Bunun üzerine diğer çocuklar ona gıpta ederek,

" Keşke bizim babamızda Uhud'da şehit olsaydı da,
biz de böyle bir babaya kavuşmuş olsaydık." derler.

Beşir b. Akra (r.a.) Efendimiz (s.a.v.)'in vefatına kadar O'nun yanında kaldı.
O vefat ettiğinde asıl yetimliği başlamıştı. Şöyle ağlar dururdu:

" İşte şimdi yetim kaldım. İşte şimdi garip oldum."