Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar

Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar (http://www.sivaslilar.net/forum/index.php)
-   Köşe Yazıları (http://www.sivaslilar.net/forum/forumdisplay.php?f=180)
-   -   BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI (http://www.sivaslilar.net/forum/showthread.php?t=15013)

abircan 01.02.2008 12:30

BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Değerli hemşerilerim zaman zaman buraya sevdiğim köşe yazılarını aktaracağım, yorum , cevap yazmak zorunda değilsiniz, katılır katılmazsınız, saygı duyarım, ama kendimce önemli bulduklarımı aktarmak istiyorum.
saygılarımla

altuntas58 01.02.2008 12:38

-->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[QUOTE=abircan;228894]Değerli hemşerilerim zaman zaman buraya sevdiğim köşe yazılarını aktaracağım, yorum , cevap yazmak zorunda değilsiniz, katılır katılmazsınız, saygı duyarım, ama kendimce önemli bulduklarımı aktarmak istiyorum.
saygılarımla[/QUOTE]

Sevgili kardeşim sevdiğiniz köşe yazılarınızı sabırsızla bekliyorum

özdemir 01.02.2008 12:49

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
başarılar dilerim. elimizden gelip dilimizin döndüğünce yorum yaparız inşallah.

abircan 01.02.2008 13:36

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Yiğit Bulut [email]ybulut@gazetevatan.com[/email] 01.02.2008

Milliyetçilik ülkeyi soydurmamak değil mi?


Son günlerde kamuoyunda çok ilginç tartışmalara şahit olmaya başladık. Herkes birbirine girdi. TUSİAD, laiklik konusunda “çok sert şekilde” yerini belli etti ve hükümet ile türban konusundaki destekçisi MHP’yi hedef aldı. Hükümet, “hem TÜSİAD’ı”, hem muhalefeti hem de “olmamalı” diyen herkesi “eleştiri” oklarına boğdu. Meydanlarda “hükümeti” ip atacak kadar ileri örneklemeler ile eleştiren MHP, bu sefer TUSİAD’a döndü ve işi “milliyetçilikleri sadece akçeli işlerde” diyecek kadar sert bir noktaya vardı. “Bir vatandaş olarak” soralım; kim haklı? Algıladıklarımı maddeler halinde ele almak istiyorum;

1- TÜSİAD’ın “laiklik konusundaki tespitlerine”, gizli ajanda uyarısına ve “Cumhuriyeti koruma yolunda” her türlü açıklamayı yaparız tavrına sonuna kadar katılıyorum.

2- TÜSİAD’ın AB yolundan kopmakla ilgili cümlesine sonuna kadar karşıyım. Türban yolunda atılan “var olan yapıyı zedeleyebilecek adımlar” ne kadar tehlikeliyse; bana göre “olmayan AB adına yapılan düzenlemeler” de en az o kadar tehlikeli.

3- Devlet Bahçeli’nin “Türk milliyetçiliğini” koruma adına yaptığı açıklamaları paylaşıyorum ama “başkalarını milliyetçi olmamakla” suçlayan Bahçeli’nin, hükümet olduğu dönemde “Avrupa ve Amerika’nın” isteği ile Derviş’in 15 yasasına neden “en fazla milletvekiline sahip” olmasına rağmen, destek olduğunu anlayabilmiş değilim. Yine aynı dönemde “Telekom’u satmayalım” diyen Enis Öksüz’ü, Derviş istiyor diye neden “yediğini” de unutamadım.

4- Hükümetin “genç kızlara okuma hakkı” demesine tarafım ama “AB” maskesi altında “var olan yapıyı bozma teşebbüsleri” gibi; “girilen yolu suiistimal” etmesine karşıyım. Bu noktada TÜSİAD’ın “gizli gündemleri var” eleştirisine daha yakınım.

Sevgili dostlar, bu “gürültü” içinde gerçek olan bir gerçek var; laiklik ve Cumhuriyet kavramlarını “aşındırmak isteyenler” kızlarımıza okul hakkı örtüsü altında yola çıkmışlar, yolları bir noktada onlarla ortak olanlar “bilerek veya saflık içinde” onlara destek oluyorlar ve olan yine bu ülkeye oluyor! “Bütün bu efendilere” sesleniyorum; aşağıdaki gerçeklere bir bakın ve “ülkeyi birileri yerken” nasıl olup da “milliyetçi” olduğunuzu bize bir anlatın!

1- Bir ülke dünya üzerindeki en yüksek nominal faizi ödüyor ve düşen kurla birlikte “içeriden-dışarıdan” bozulan dolarlar; “yıllık yüzde 35-42” dolar bazında getiri sağlıyorsa,

2- Sıcak paranın sağladığı getiri, bir ülkenin “vatandaşına harcanması gereken sağlık, eğitim, savunma, yatırım” harcamalarından kesilerek “aktarılıyorsa”,

3- Konsolide bütçe rakamlarının neredeyse yarısı “sıcakçılara” sunuluyorsa,

4- Sıcak para “finansal sonuçları” değiştiriyor, ama arkasında “makro dengeler” tarihte görülmemiş bir “bozulma” gösteriyorsa,

5- “Reel sektör” kuruluşları, bankaları, telekom şirketleri, limanları, yer altı kaynakları kontrolsüz bir “özelleştirme” politikasıyla “yabancıların kontrolüne” geçiyorsa,

6- Sıcak paranın yarattığı sonuçlar “makro ekonomik bozuklukların” orta ve uzun vadeli “enkazın” sorgulanmasını engelliyorsa,

7- “Daha önce yaratılan finansal kriz” döneminde gönderilen “sıcakçıların Derviş’inin” kurduğu sistemde “dolar kurunun kontrolü” dışarıdan gelen “para” eline geçmiş ve “kura basarak” kârını katlama şansını “elde etmişse”, o ülke artık “kontrol alına” alınmış ve “halkın her sektörde çalışarak” yarattığı “katma değer” sıcak para tarafından “finansal pozisyonlar” aracılığıyla transfer edilebilir hale gelmiş demektir...

Son söz: Sıcak para, ülkenin iliğini-kemiğini 57. Hükümet ve sonrası kurulan yapı içinde, o günden bugüne kadar, tam tabiriyle “emiyor”. Bunu görmeyenler veya “aracı” olanlar, “gizli ajandalarını” uygulamaya çalışıyorlar... Ve en kötüsü yaptıklarını eleştirenlere de “milliyetçilik” dersi veriyorlar! Ben size gördüğümü söyleyeyim; ülkemiz ”maddi-manevi” her alanda yıpranıyor ve bu yıpranma yakında ”rendelenmeye” dönüşecek!

abircan 01.02.2008 14:03

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Tufan TÜRENÇ
[email]tturenc@hurriyet.com.tr[/email]

Arı kovanına çomak soktular


KARŞIMDAKİ işadamı çok endişeliydi.

Ciddi bir korku içindeydi "Ben, karım, çocuklarım hatta torunlarım önemli değil. Türkiye gidiyor" dedi.

Belli ki son gelişmeler insanları iyice tedirgin etmiş.

İşadamı artık AKP iktidarının demokrasiyi kullanarak Türkiye’yi Ortadoğu karanlığına sürüklediğine inanıyordu.

Artık diyorum, çünkü beş yıldan beri bir araya her gelişimizde yaptığım uyarılara fazla kulak asmamıştı.

"Canım abartıyorsun. Türkiye’yi kimse bir Ortadoğu ülkesi yapamaz. Rejim oturmuştur" demişti.

Hiç anlaşamazdık.

Zaman zaman da sert tartışmalarla biterdi konuşmamız.

Şimdi söyledikleri aynen şöyle:

"Ben sana kızardım. Hatta önyargılı olduğuna inanırdım. Ama şimdi ben de senin gibi düşünüyorum. Gidişi hiç iyi görmüyorum."

* * *

Bütün sıkıntısı duygularını, düşüncelerini bir işadamı olarak açıklayamamaktı.

Kendisini bir cendere içinde hissediyor, susmayı içine sindiremiyordu.

Onu kahreden ruh durumunu şöyle açıklıyordu:

"Konuşmaya, görüşlerimi açıklamaya korkuyorum. Üç müfettiş gelir, bir kulp takarlar ve beni götürürler."

Bunu söylerken ellerini birbirinin üzerine koyup bilekleri kelepçelenmiş gibi yapıyordu.

AKP’nin Türkiye’yi ne hale getirdiğini görüyor musunuz?

Bugün korku içinde olanlar yasadışı tek işi olmayan, vergisini kuruşuna kadar ödeyen, yalan, dolan, talandan uzak duran, namuslu, onurlu insanlar.

Ama AKP için bu nitelikler önemli değil.

Onlar uygar ve çağdaş insanları sevmiyorlar.

Çünkü sevmedikleri bu insanlar laik, demokratik cumhuriyetten ve değerlerinden yanalar.

Atatürk ve devrimlerine sahip çıkıyorlar.

* * *

Tutucu-otoriter ittifakın tek amacı türbanı üniversitelere sokmak.

AKP, ülkenin geleceğini teslim edeceğimiz gençleri yetiştiren kurumları tarikatlara teslim etmek istiyor.

Arkasından da türbanı ortaöğretime, ilköğretime ve kamuya yaymak.

Gözleri başka bir şeyi görmüyor.

MHP de buna destek oluyor.

Rektörler günlerdir uyarıyorlar:

"Türban üniversiteleri cadı kazanına döndürür. Ne huzur kalır, ne düzen. Bu değişiklik yapılırsa kurumlarımızdaki huzur biter. Çıkacak kargaşaya hákim olamayız."

Ama aldıran yok.

* * *

Bundan sonra neler olacağını söyleyelim:

Üniversitelere her türlü kıyafet girecek.

Çarşaf, peçe, potur, sarık...

Rektörlerin bunları engelleyebilmesi söz konusu değil.

Başı açık öğrenciler, özellikle taşra üniversitelerinde yoğun bir baskıya uğrayacak.

Bir süre sonra onlar da örtünmek zorunda kalacaklar.

Üniversitelerde yasaların değil, tarikatların söyledikleri olacak.

Tayyip Erdoğan arı kovanına öyle bir çomak soktu ki...

Bu iş en fazla onun başını ağrıtacak.

abircan 01.02.2008 14:12

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
1 Şubat 2008

Yılmaz ÖZDİL
[email]yozdil@hurriyet.com.tr[/email]

Kazan bu...


Doğurduğuna

inanıyorsan

patladığına da

inanacaksın!

İşyeri, ruhsatsız.

İşçi, sigortasız.

Maaş, kayıtdışı.

Vergi, kaçak.

Elektrik, arak.

Üretim, belirsiz.

Kazan, denetimsiz.

Bina, çürük.

*

Netice?

20 insanımız daha gitti.

*

Vali’ye soruyorlar...

Neden patladı?

"Henüz bilmiyoruz."

Neresi patladı?

"Henüz bilmiyoruz."

Ne üretiyorlarmış?

"Henüz bilmiyoruz."

Kaç kişi çalışıyormuş?

"Henüz bilmiyoruz."

*

Korktum bi an için.

"Siz ne iş yaparsınız" diye sorsalar...

Vali, "Henüz bilmiyoruz" diyecek!

*

Mayıs 2005...

Zeytinburnu’nda bina çöktü.

Şubat 2006...

Zeytinburnu’nda bina çöktü.

Kasım 2006...

Zeytinburnu’nda bina çöktü.

Dün...

Zeytinburnu’nda bina patladı, çöktü.

*

Zeytinburnu Belediye Başkanı, üç dönemdir oturuyor o koltukta.

Son seçime baktım...

Yüzde 52.5 almış.

Necidir kendisi?

İmam.

Büyükşehir Başkanı?

O da imam.

*

E sonra ne oluyor?

Tren uçtu...

"Contadan."

Bina patladı...

"Kazandan."

Bu şartlarda nasıl yaşayabiliyoruz hálá?

Allah’tan.

abircan 01.02.2008 14:23

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
1 Şubat 2008

Yalçın DOĞAN


Ya bizdensin ya düşman


1995’te kuruluyor. 1995’ten AKP’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar, yedi yılda üye sayısı sadece 41 bin.

AKP iktidara geliyor, 2002 ile 2007 sonuna kadar, beş yılda üye sayısı tam altı kat artarak, 249 bin 725’e ulaşıyor.

Kısaca Memur-Sen, açılınca Memur Sendikaları Konfederasyonu az zamanda büyük işler başarıyor. AKP ile birlikte büyük sıçrama. Türkiye’de toplam sendikalı sayısı azalırken, Memur Sen üye sayısı kat kat artıyor.

Bu rakamlar Çalışma Bakanlığı’nın resmi verileri.

MASADA TASFİYE

Memur Sen AKP’nin gözdesi. Aynı alanda diğer sendikal örgüt KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) AKP’den darbe üstüne darbe alıyor.

İş yerlerinde şu memurun terfi sırası mı var, önce sendikal siciline bakılıyor, KESK’e mi üye, o zaman terfi biraz sıkıntılı.

Yok, Memur Sen üyesi ise, "ha o mu, o bizden" muamelesiyle, her türlü terfi elden takip, iş bitiyor.

KESK üvey evlat, pratik hayat devreye giriyor, sıradan memur kendi geleceği için, Memur Sen’i seçmek zorunda bırakılıyor.

AKP memurlar arasında sadece atamalarla değil, sendikal örgütlenme yoluyla da, kuşatma harekatı içinde.

O kadar belli ki, toplu sözleşmelerde, adı üstünde sözleşme, yani iki tarafın buluşacağı makul bir nokta, AKP, KESK’in önerilerini hiç dikkate almıyor. AKP’nin önerisini masaya Memur Sen getirmiş oluyor.

Seçim yoluyla tasfiye edemediğini masa başında tasfiye. Ama, AKP’ye sorarsanız, "bu sendikal rekabet" gibi, masum bir gerekçe.

SON ÖRNEK

Toplumu kuşatmada son bir örnek var.

Bir yasa taslağı dolaşıyor ortada. Sırada Serbest Muhasebeciler Ve Mali Müşavirler Odası var. Bu örgütün 75 bin üyesi var ve AKP’li değil.

Bu örgütü ele geçirmek mümkün olmayınca, onu tasfiye için hazırlık yapılıyor. Yine seçim yoluyla tasfiye edemediğini, siyasal gücüne dayanarak, yasalarla ele geçirmek hırsının son örneği. Tam bir kuşatma.

Türbanı serbest bırakma, bu kuşatmanın en tepedeki dayatması. Üniversite ile sınırlıymış, zerre kadar inanmıyorum.

Her alanda, Cumhuriyet tarihinin en tehlikeli kamplaşmalarından birini yaşıyoruz. Toplumu her alanda ele geçirme harekatı. Son derece fütursuz.

Aşılanan duygu, "ya bizdensin ya düşman" gibi, uçurumun kenarında bir yer.

Daha bir cümle yazamıyorlar

GÖBEKLERİ çatlıyor üniversitelerde türbanı serbest bırakmak için, üstelik AKP ve MHP’de o kadar hukukçu var, ama makul ve geçerli bir Anayasa değişiklik metni bile yazamıyorlar.

Ya bunlar kötü hukukçu ya da türban yasağını kaldırmak Cumhuriyet’in temelleriyle oynamak olduğu için, çok zor. Ya da, ikisi birden.

Yazılan metin, ertesi gün bozuluyor. Bir ve birden çok hukukçunun yazdığı metin, başka bir ve birden çok hukukçu tarafından eleştiriliyor. Bunun üzerine, o metin yeniden bozuluyor, yeniden yazılıyor. Her yaz-boz işlemi, hukuk çerçevesinde gibi komik açıklamalarla, çaptan iyice düşüyor.

Daha şimdiden, ortaya "bu Anayasa Mahkemesi’nden döner" tezleri çıkıyor. Çok erken tezler. Hukuk açısından döner, dönmez, bunu bilmek zor.

Ama bilinen bir şey var, AKP yağdanlıkları, hele de bir zamanların solcuları, bugünden Anayasa Mahkemesi’ni etkilemeye çalışıyor. Demokrasi etiketi altında.

Bunlar Brecht’in rahipleri, yok bir şey olmaz gafleti. Değilse, el üstünde tutulmak peşrevi.

abircan 01.02.2008 14:25

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
1 Şubat 2008

Bekir COŞKUN
[email]bcoskun@hurriyet.com.tr[/email]

Kültür Başkenti’nde patlama...


"Kültür Başkenti"ndeki patlamadan sonra, kentin valisi, kendi kendine "Koş..." dedi:

"Koş Muammer, bir şey patladı..."

Patlayıcı maytap, havai fişek malzemeleri ile ateşli buharlı kazanlar yan yanaydı.

Eğilip uzun uzun baktılar:

Niye patladı?..

Dünyanın her yerinde patlayıcılar ile ateş yan yanayken patlama olmaması durumunda koşup bakarlar; niye patlamadı?... "Kültür Başkenti"nin adamları ise eğilmiş bakıyorlar; patlayıcı ile ateş bir araya gelince niye patladı?..

"Kültür Başkenti" ilginç bir yerdir.

Misal "Kültür Başkenti"nin valisi enteresan bir haber verdi:

"68 yaralıdan 40’ı ambulans ile taşınmıştır..."

Oooooo...

Bu iyi bir şey.

Demek ki ambulans ile yaralılar denk gelebildi.

Peki 40’tan geri kalan 28 yaralı ya da 20 ölü?..

Vali onları bulmak için kendi kendine şöyle dedi:

"Koş Muammer..."

*

"Kültür Başkenti"nde boya atölyeleri, iplikçiler, çorap imalathaneleri, ilaç depoları, naylon işleme fabrikaları, lastikçiler, petrol tankları, fişek-maytap yapıcıları, kuş yemi satıcıları, tavuk kesimhaneleri, tenekeciler, borucular, plastikçiler, káğıtçılar... Saymakla bitmez, tümü iç içe, kentin içindedir.

Kentin yüzde 60’ı ruhsatsız, kaçak, izinsiz...

Zaten burayı "Kültür Başkenti" yapmaya kalkan Başbakan, Bizans kalıntısı antik yapılara daha geçen gün "Harabe..." dedi. Ve o tarihin kentin üzerine betonarme otel yapılmasına karşı çıkanlara kızdı.

"Kültür Başkenti" böyle bir yer.

Gerçi "Kültür Başkenti" kendine dünyada itibarlı bir yer arıyor aramasına... Diyelim ki maytap-havai fişekler ile ateş kazanlarının bir arada olduğu o patlayan binanın adı ne:

"Prestij..."

Vali de eğilmiş bakıyor:

Niye patladı?..

Bakarken birisi bağırıyor "Kültür Başkenti"nde:

"Yine patlayacak, kaçın..."

"Kültür Başkenti"nin valisi söyleniyor:

"Koş Muammer..."

özdemir 01.02.2008 15:01

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
BAŞÖRTÜSÜ VE DİNOZOR ÖZGÜRLÜĞÜ



Başörtüsünün serbest olması, Türkiye’de özgürlüğe aykırıdır. Daha da ileri gideyim...

“Başörtüsü özgür Türkiye için bir tehdittir”


Başörtüsünün serbest olması, Türkiye’de özgürlüğe aykırıdır. Daha da ileri gideyim, başörtülü bir öğrenci, özgür Türkiye için gerçek bir tehdittir.

Tabi insan hakları ya da inanç özgürlüğü yerine dinozor haklarına ve özgürlüğüne inananlar ve Türkiye’de dinozor özgürlüğünü hakim kılmaya çalışanların Türkiye’si için tehdittir başörtüsü.

İşin aslına gelince: Bu ülkede nüfusun en az yüzde 80’i (*) öğrencilerin sırf başörtüsünden dolayı üniversite kapılarından dönmelerini hiçbir zaman içine sindiremedi. Modern ve özgür bir Türkiye’ye de yakıştıramadı.

Yüzde 80’lik dilimin dışında kalanların bir bölümü de başörtüsü serbest olsun ya da olmasın umursamıyor. Kalburun üstünde ise, oran olarak toplumun mini minnacık kısmını oluşturan ama gürültüleriyle dinozorları aratmayan bir kitle kalıyor. Bunların kim olduğunu merak ediyorsanız gazetelere televizyonlara bakmanız yeterli. Ki zaten biliyorsunuz.

Bu bir avuç ama gürültücü kitlenin bugünlerde işi gerçekten zor. Ne yapacaklarını, başörtüsüyle ilgili millet iradesini ortaya koyan siyasi partilere karşı ne tür söylemler geliştireceklerini şaşırmış durumdalar. Yıllardır “Millete rağmen” ama millete hoş görünerek ortaya koydukları politikaları, şimdi daha yüksek perdeden ve militanca seslendiriyorlar.

Peki başörtüsünün serbest olmasından niye bu kadar rahatsızlar?

BAŞÖRTÜSÜ, SİMGE DİYENLERİN “ZAFER SİMGESİ”YDİ

Evet başörtüsü bugüne kadar hep bir simgeydi. Ama başına bağlayanların değil, onu yasaklayanların simgesi. Yani “Türkiye’de bizim dediğimiz olur, bu ülke “millete rağmen” bizimdir” diyenlerin zafer göstergesiydi başörtüsü yasağı. Bugün başörtüsü serbest olursa, hayalini kurdukları, kendileri gibi inanan (daha doğrusu inanmayan) kendileri gibi düşünen, kendileri gibi yaşayan insanlardan oluşan bir ülke rüyasının bir türlü gerçekleşmediği gerçeği gözlerine batacak.

Şimdi hep birlikte yasağı nasıl savunduklarına bir bakalım.

TÜRKİYE İÇİN ÇOK BÜYÜK GERİ ADIM OLURMUŞ.

Eski Yargıtay Başkanı Vural Savaş’a göre başörtüsü Anayasaya girerse Türkiye için büyük bir geri adım olurmuş.

Peki ama niye?

Kızların okumasının, devletin üniversitelerine gidip, yine YÖK’ün belirlediği eğitim programına göre kendilerini yetiştirmelerinin kime ne zararı olabilir, Türkiye’yi nasıl geriye götürebilir?

Bu soruya cevap bulmaya çalışmayın, onların cevapları hep hazır. Zaten yıllardır vatandaş anlamasın diye allayıp pullayıp muallaktan alıp yine oraya astıkları kalıplaşmış cümleleri var.“Yasalar, hukuk, laiklik, modernleşme başörtüsünden zarar görür.” Bu açıklamalarda söylenmeyen şey ne? Gerçekten geriye giden yasalar, hukuk, laiklik kısacası özgür Türkiye mi? Tabii ki hayır. Sadece, gizli diktanın Türkiye’ye biçtiği azınlık iktidarının başörtüsüne tahammülü yok.


BİR NUMARALI DİNOZOR ÖZGÜRLÜĞÜ SAVUNUCULARI


Şu başörtüsü tartışmaları çıktı çıkalı ilim, bilim ve teknolojik araştırmalar kenarda bekliyor. (Tabi kenara bırakacak araştırmalar varsa.) Rektörler bugünlerde çok yoğunlar. Millet iradesine karşı kurtuluş savaşı başlatmaya çalışıyorlar. Savaş da nereden çıktı diyen var mı? Buyurun üniversite çevrelerinin ve rektörlerin açıklamalarına bir göz gezdirin. Başörtüsü yasağını savunmak için yasaları ve hukuku ortaya sürenler yasaları çiğneyeceklerini nasıl da şimdiden bas bas bağırıyorlar.


Bakın deprem Profesörü Cemal Şengör neler söylüyor.“ Yasal olarak kabul edilse bile türban kabul edilemez. Türbanı taktın mı şeriat istiyorum demektir... Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi memleketi korumaktır..."


Prof. Şengör’ün vazife biçtiği ordu, milletine karşı mı darbe yapacak? Ya da bu ordu milletin ordusu değil de Şengör’ün ordusu mu, diye sormaya kalkmayın. Sadece kabul edin. Yasa eğer onlar koyarsa yasa olur, oyunun kuralı onlar yazarsa kural olur. Yoksa yasama organı çoğunluğun oluruyla evet demiş, yasa çıkmış onlar için önemli değil.

Dinozor özgürlüğünün bir başka savunucusu İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu da aynı perdeden konuşuyor. Neymiş: Sayın rektör, TBMM'nin en büyük irade olduğunu kabul etmiyormuş, burası Kasımpaşa Cumhuriyeti değil; Türkiye Cumhuriyeti’ymiş.

Sahi biz de; bir devlet memuru millete, yasalara ve meclise karşı kin ve kan kusan açıklamalar yapana kadar öyle biliyorduk. İyi ki hatırlattınız evet burası Jurassic Park değil, “TÜRKİYE CUMHURİYETİ.”
[B]
Nadir KILIÇ[/B]

*(Başörtüsüne karşı çıkan CHP’nin yüzde 21 oy aldığını ve CHP’liler arasında da başörtüsüne evet diyenlerin olduğu gerçeğini hesaba katarsak, bu oran daha da büyüyor)

özdemir 01.02.2008 16:10

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[B]Yedi sülalemde başörtülü yok dedi ve 'O' can alıcı soruyu sordu...

Başörtülüleri yakalım mı?
Manşethaber'den Erkan Tan, başörtüsünü sorun olarak görenlere can alıcı bir soru sordu.

Başörtüsü ya da türban takan ve hayatını bu şekilde geçirmek isteyen hanımefendiler milletin en büyük derdiydiler, şimdi iyice gündeme geldiler.

Türkiye’nin yıllardır enerjisini harcadığı, birbiriyle tartıştığı, bir türlü üzerinde görüş birliğine varamadığı ve en sonunda kabız olduğu en sancılı mesele.

Şimdi bu işi nasıl çözeceğiz diye kıvranıyoruz.

Başını örterek yaşamak isteyen, buna inanan, bu vaziyette gezen, dolaşan ve bunun doğru olduğunu düşünen hanımlarımız var mı?

Evet var!

Beğenirsin ya da beğenmezsin. Düşüncelerine katılırsın ya da katılmazsın. İnancını paylaşırsın veya paylaşmazsın ama var böyle insanlar.

Bizim insanlarımız bu hanımlar. Beraber ağlıyoruz, beraber seviniyoruz, hastane kapılarında beraber sıra bekliyoruz, çocuklarımızı askere beraber gönderiyoruz. Sev ya da sevme aynı vatanda birlikte yaşıyoruz. Aynı milletin fertleriyiz.

Öyle mi ? Değil mi?

Fakat bazılarımız bu hanımları feci halde rejim düşmanı, Atatürk ilke ve devrimlerinin karşıtı, kendi doğrularına ve yaşam biçimlerine tehdit olarak görüyorlar.

Doğru olabilir...! Küçümsemiyorum...! Reddetmiyorum...! Onları da anlamaya çalışıyorum...!

Ama bir ve beraberiz...!

Bazen başörtülüler yok diye kiralıyoruz ama karşı daireyi de onlar kiraladıkları için aynı apartmanda karşı komşumuz oluveriyorlar.

Kimi zaman iş yerimizde en sevdiğimiz ve güvendiğimiz arkadaşımızın kızkardeşinin de başının örtülü olduğunu öğreniveriyoruz.

Yalan mı...?!

Ya da üniversitede çok iyi anlaştığımız, beraber ders çalışıp, birlikte kopya çektiğimiz kız ya da erkek arkadaşımızın annesinin de başının örtülü olduğunu hatırlayıveriyoruz.

Daha da ilginç olanı, böyle yaşamak isteyen, uzak yada yakın kendi akrabalarımız gözümüzün önüne geliveriyor.

Nasıl olacak peki...?!

Bu sorunu nasıl çözeceksiniz...?!

Bu hanımlardan ve onların yaşam biçimlerinden rahatsızlık duyanlar, korkanlar size soruyorum.

Öneriniz nedir ?

Ancak ben çok iyi biliyorum ki sizin kesinllikle karşı olduğunuz tek konu bu hanımların üniversitelere başörtüleriyle girmeleri değil.

Sizler bu hanımlar hiç olmasın istiyorsunuz. Bu hanımları aynı milletin fertleri olarak görmüyorsunuz. Bu hanımlara, böyle hanımlarla evlendikleri için kocalarına ,onlardan doğdukları için çocuklarına da karşısınız. Nefret geliştirmişsiniz.

Onlar içimize girmeye çalıştıkça ürküyorsunuz. Aramıza karıştıkça korkuyorsunuz. Adeta bir ve beraber olalım istemiyorsunuz. Onlar size doğru geldikçe siz kendinizi çekiyorsunuz.

Anlaşmak değil görüşmek bile istemiyorsunuz. Görüşmek değil konuşmak bile istemiyorsunuz. Konuşmak değil karşılaşmak bile istemiyorsunuz.

Ne istiyorsunuz?!

Bu insanları, tren vagonlarına doldurup, Silopi’ye kadar götürüp Habur sınır kapısından dışarı mı atalım?

Ya da bu hanımları, onların çoluk çocuğunu, sizin gözünüz görmesin diye vagonlara doldurup yakalım mı?

Veya başörtüsü mangaları, SS (simgelerle savaşanlar) tugayları kurup, başörtüsü türban kullananların başlarından zorla örtülerini mi çıkartalım?

Toplumsal barış böyle mi zedelenmez...?!

Bu yazıyı tarafgir bulup, anlamını azaltmaya çalışmak isteyenler için haykırıyorum.

Annem, kızkardeşim, teyzem, halam, anneannem, babaannem, bunların gelinleri ve yedi sülalem içindeki hiçbir kadın, dayılarımın ve amcalarımın hanımları başörtülü ya da türbanlı ya da tülbentli ya da çarşaflı ya da burkalı değildir.

Karımı zaten herkes biliyor.

MANŞETHABER.COM/ERKAN TAN-(TV8 ANKARA PROGRAM MÜDÜRÜ)[/B]

sivaslıgenç 01.02.2008 16:54

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[QUOTE=abircan;228918]1 Şubat 2008

Yılmaz ÖZDİL
[email]yozdil@hurriyet.com.tr[/email]

Kazan bu...


Doğurduğuna

inanıyorsan

patladığına da

inanacaksın!

İşyeri, ruhsatsız.

İşçi, sigortasız.

Maaş, kayıtdışı.

Vergi, kaçak.

Elektrik, arak.

Üretim, belirsiz.

Kazan, denetimsiz.

Bina, çürük.

*

Netice?

20 insanımız daha gitti.

*

Vali’ye soruyorlar...

Neden patladı?

"Henüz bilmiyoruz."

Neresi patladı?

"Henüz bilmiyoruz."

Ne üretiyorlarmış?

"Henüz bilmiyoruz."

Kaç kişi çalışıyormuş?

"Henüz bilmiyoruz."

*

Korktum bi an için.

"Siz ne iş yaparsınız" diye sorsalar...

Vali, "Henüz bilmiyoruz" diyecek!

*

Mayıs 2005...

Zeytinburnu’nda bina çöktü.

Şubat 2006...

Zeytinburnu’nda bina çöktü.

Kasım 2006...

Zeytinburnu’nda bina çöktü.

Dün...

Zeytinburnu’nda bina patladı, çöktü.

*

Zeytinburnu Belediye Başkanı, üç dönemdir oturuyor o koltukta.

Son seçime baktım...

Yüzde 52.5 almış.

Necidir kendisi?

İmam.

Büyükşehir Başkanı?

O da imam.

*

E sonra ne oluyor?

Tren uçtu...

"Contadan."

Bina patladı...

"Kazandan."

Bu şartlarda nasıl yaşayabiliyoruz hálá?

Allah’tan.[/QUOTE]

Ya abi tamamda bu yazında neden imam olmalarını küçük görüyorsun ki?Eminim imamlar bu yazıyı yazan gazeteciden daha akıllıdırlar.
Tamam bir forum açtın da biraz saygı sevgi,hoşgörü içerisinde yazılar yazsan.

sivaslıgenç 01.02.2008 16:56

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Modern bir yaşam biçimi olan arkadaşım, başörtüsü tartışmaları hakkında öyle şeyler söyledi ki...

Toplumun "açık görüşlü" olarak tanımlanan kesiminden bir arkadaşımla sevdiğimiz bir restaurantta yemekteydik geçen akşam. Biraz da gazeteci merakıyla arkadaşıma kritik bir soru sordum:

"Bak şurada başı örtülü olmayan iki hanımefendi oturuyor. Onların kıyafet tercihi beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Çevremdeki değerlerini önemseyen arkadaşlarım için de aynı durumun söz konusu olduğunu biliyorum. Peki sende ve senin çevrende, tesettürlü hanımefendilerle karşılaşmak, onlarla çeşitli ortamlarda birarada bulunmak nasıl bir his uyandırıyor? Rahatsız oluyor musunuz başıörtülü insanları görmekten?"

Lâfı ölçüp biçerek konuşmayı seven arkadaşım bir an bile düşünmeden "hiç" dedi ve bitirmedi sözlerini devam etti:

"Bu halkın meslesi değil. Benim annemin başı örtülü idi. Ve biz çeşitli baskılardan dolayı annemizin bu halini maalesef bir 'ayıp' gibi gördük. Batı normları bize öyle kabaca dayatıldı ki, Anadolu insanın kendine özgü kılık kıyafeti ayıp sayılmaya başlandı, köylülük olarak yorumlandı. Oysa ben bugün Amerika'yı, Avrupa'yı, hatta büyük ölçüde dünyayı görmüş biri olarak önce annemize sonra da kendi kendimize ne kadar haksızlık yaptığımızı daha iyi anlıyorum."

Değerli dostumun tespitleri bununla sınırlı kalmadı. "Bu" dedi son günlerde ayyuka çıkartılan başörtüsü tartışmalarını kastederek, "Türkiye'deki çok küçük bir azınlığın problemi. Bunlar değişime ayak uyduramadıklarından dolayı ellerindeki gücü kaybediyorlar. Ve bunun da farkındalar. Şimdi 'hır' çıkarmaya çalışıyorlar. Demokratik koşullarda devam ettiremeyeceklerini anladıkları limitsiz saltanatlarını, ülkede 'anti demokratik' bir ortam oluşturarak sürdürmeye uğraşıyorlar. Ama büyük bir hata yapıyorlar. Böyle devam ederlerse sahip oldukları herşeyi kaybedecekler."

Doğruyu söylemek gerekirse olan biteni bu denli net ortaya koyması beni şaşırttı. Çünkü arkadaşım ne siyasetçi, ne gazeteci, ne de stratejist. Sanatla çok içiçe, iyi para kazanan, renkli insanlarla oturup kalkan bir kişi. Öyle sosyoloji, siyaset bilimi masteri, doktorası filan da yok. Ülke gündemine yakınlık açısından bakıldığında da milyonlarca üniversite mezunu vatandaştan sadece birisi.

Özetle diyor ki;

- Halkın başörtüsünden rahatsızlığı yok
- Başörtüsü yasağının manası da yok
- Tesettürlü insanlara karşı yürütülen kampanyanın arkasında millet yok
- Demokrasiyi bu millete çok gören sözde seçilmişler var
- Onlar pozisyon kaybetme telaşındalar
- Ama değişime direndikçe daha fazla kaybedecekler
- Hatta ellerindekilerden de olacaklar...

İşte bunları söylüyor. Sözleri hem tecrübe, hem çarpıcı tespitler, hem de önemli uyarılar taşıyor.

Şimdi bu yazıyı okuyanlardan bazıları, bu konuşmanın yazarların zaman zaman yaptığı gibi 'söylemek istediklerini bir hayal kahramanına söylettirme' tekniğinden ibaret olduğunu düşünebilirler. Ama yanılırlar. Tıpkı bunu sadece iki kişi arasında cereyan eden sıradışı bir diyalog olarak değerlendirdiklerinde yanılacakları gibi...
Çünkü şu anda Türkiye'de milyonlarca insan - bu kadar derli toplu olmasa da - buna benzer konuşmalar yapıyor ve fikirler beyan ediyor. Ve hemen hepsinden de yukarıdakine benzer sonuçlar çıkıyor.

İlgilenenlerin bilgisine arz olunur.

abircan 05.02.2008 13:08

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
5 Şubat 2008

Yılmaz ÖZDİL
[email]yozdil@hurriyet.com.tr[/email]

[B][U]Allah memlekete hırsızın hayırlısını versin kardeşim[/U][/B]


"Çalsın ama iş yapsın" temennisi, nihayet kanun oluyor.

*

"Nası yani?" derseniz...

Hükümetimiz, Vakıflar Kanunu çıkarmaya çalışıyor. Bu kanun, hırsızlık, dolandırıcılık, hileli iflas, üçkáğıtçılık, haysiyetsizlik, ********lik, adilik, namussuzluk gibi suçlardan mahkûm olan kişilere de, vakıf kurma imkánı veriyor.

Çünkü...

Hükümetimiz adına açıklama yapan Başbakan Yardımcımız, aynen şöyle diyor:

"Hırsız ya da dolandırıcı, hayır işi yapmak istiyorsa, yapamazsın deme hakkımız olmadığı inancındayız."

*

Bir daha yazayım...

"Hırsız ya da dolandırıcı, hayır işi yapmak istiyorsa, yapamazsın deme hakkımız olmadığı inancındayız."

*

Bir daha yazayım mı?

*

Reformdur bu, reform.

Kerhaneciyi vergi rekortmeni yapan sistemin varsa... Hayali ihracatçıya takdir plaketi veren bakanların varsa... Dindarım diye milleti dolandıranın mağaza kurdelesini milletvekillerin kesiyorsa... Askeri ihalede katakulli yaptığı için yargılanan müteahhidi, şeref tribününde yanına oturtan generalin varsa... Para gelsin de nerden gelirse gelsin ayaklarıyla, şeriatçıya madalya takan zihniyetin varsa... Hortumcuya damardan girip, hortumlama sanığını Çankaya Köşkü’ne davet eden rejimin varsa...

"Çalsın ama iş yapsın" diyen kanunun da olmalıydı mutlaka.

*

Atatürk’e küfredeceksin.

Devrimini tasfiye edeceksin.

Bilimi reddedeceksin.

Hukuku ulemaya devredeceksin.

Rektörleri kovacaksın.

Türban namustur, diyeceksin.

İtiraz edene, dinsiz damgası vuracaksın.

Sonra...

"Hayır işi yapsın" diye dolandırıcıya, hırsıza vakıf kurduranı, alkışlayacaksın!

*

Az bile, az.

"Devletin malı deniz, yemeyen keriz" kanunu da lazım bu ülkeye...

"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" yönetmeliği lazım... "Adaaam sen de, salla başını, al maaşını" önergesi lazım... "Gelen ağam, giden paşam" tasarısı şart... "Deveyi havuduyla götürrrr" tüzüğü lazım...

*

Çalsın ama iş yapsın...

Nihayet kanun oluyor.

Hayırlara vesile olur inşallah.

altuntas58 05.02.2008 13:20

-->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Abircan kardeşim paylaşımlarınız için sağolun

abircan 05.02.2008 13:25

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
5 Şubat 2008

Yalçın DOĞAN


[B][U]Demirel’e kulak verin[/U][/B]


DAHA türban yasağını kaldırmakla ilgili fiili girişim yok. MHP’nin türbana balıklama dalması daha ortada yok. Daha böyle bir gündem yok.

CHP eski milletvekili Bülent Tanla Ankara’da 12 Ocak günü Süleyman Demirel’i ziyaret ediyor. Türban açıklamasından bir kaç gün önce.

Demirel, Tanla’ya:

"Yeni Anayasa’da ya da onu beklemeden, türban için yasal bir düzenleme yaparlarsa, Türkiye için iyi olmaz. Türkiye geriye gider."

Demirel, türban yasağının kaldırılması girişimini önceden fark ediyor.

GÜVENLİK VE DIŞ AÇIK

Fark etmenin ötesinde, kaygı duyuyor, ekliyor: "Türkiye’yi yönetmek zorlaşır".

Zorluğu körükleyecek çok ayrı iki nedeni vurguluyor Demirel.

1- Asayiş sorunu.

2- Dış ödemeler dengesi açığı.

Kendi deneyimlerinden biliyor. Asayiş sorunu ile dış ödemeler açığı yan yana geldiğinde, iş çatallaşıyor.

Demirel’in bu sözlerini iyi okumak gerek. Ne de olsa, erbabı bilir.

Türban-asayiş-dış ödemeler dengesi açığı, tehlikeli bir üçgen. Tehlikeli üçgenin fitilini türban ateşliyor. Diğer ikisi zaten var.

"Türkiye geriye gidiyor". Nereye, nasıl gidiyor? "Türkiye’yi yönetmek zorlaşıyor". Zorluk nasıl bir sonuç yaratıyor?

Tanla’nın dediği gibi, "Meclis’te türban aritmetiği var, ama türban Türkiye’nin geometrisini bozuyor."

AKP’nin Demirel’i uzun uzun dinlemesinde çok yarar var. Kendi iktidarı için. Ayrıca, hepimiz için.

Erdoğan dediğim dedik

İNŞAAT ve tekstil başta, pek çok sektör güç durumda. Halkın yarısı ayda 800 YTL ile geçinme derdinde.

Tayyip Erdoğan’ı çok yakından tanıyanların gözlemi dikkat çekici:

"Türbana inancı var, tamam, ama ayrıca ekonomik sıkıntıları unutturmak için, türban kendisi açısından iyi bir fırsat."

Fırsat gibi görünen sıkıntıyı şu an unutturmak, geçici. Temelde sorunu çözmüyor. Türban ve Erdoğan’a dönük gözlemler sürüyor:

"İnatçıdır, önyargılıdır, kimsenin sözünü dinlemez. Dediğim dedik. Aklına koyduğu bir konuda, kendisini ikna etmek çok zordur."

Bu tanımlama, eğer doğru ise, bilimsel kuşku nafile. Bu durumda, ben yanılıyor muyum, acaba nerede yanılıyorum, gibi, her insanın zaman zaman kendine sorması gereken soru, Erdoğan için geçersiz.

Türbana dönük onca eleştiri, rejime dönük ciddi uyarılar var, Erdoğan bunları görmüyor mu, okumuyor mu? Onu yakından tanıyanlar:

"Karşı yazılardan mutlu bile olur."

Eğer, bu gözlem de doğru ise, vay halimize.

AKP’de dört solcu

TÜRBAN yasağının kaldırılmasına ilişkin dört AKP’linin tutumunu yine de merak ediyorum. Dört eski sosyal demokratın tavrını.

Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ile Zafer Üskül ve Haluk Özdalga ile Ayşe Bahçekapılı.

Türbana özgürlük, herhalde onların da inancı. Soldan AKP’ye büyük dönüşün yanında, türban elde var bir. Yine de, geçmişin derinliklerinden gelebilecek ince bir sızı, aynalarda yankılanıyor mu?

Gerçi çok zaman değil, seçimden bu yana geçen altı ay içinde, onların AKP’ye uyumu müspet ve makul ve münasip ve hatta makbul.

sivaslıgenç 05.02.2008 13:28

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
30 Yıldır başörtüsünü tartışıyoruz.

Yasakçı zihniyet “laiklik elden gidiyor Cumhuriyet’in temeline dinamit konuyor” safsatasıyla başörtülü öğrencilerin Üniversitede okumasına karşı çıkıyor. 1988 yılında rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yaptığı düzenlemeyle Yükseköğrenim de başörtülü okumanın önündeki engeller kaldırıldı. İşin aslı şuanda bile bir yasaklama söz konusu değil. Yani yöneticilerin keyfi uygulamaları bir yasak varmış gibi yansıyor. Ancak hükümet yasayı daha açık seçik bir şekilde tanımlayarak bu keyfi uygulamanın önüne geçmek istiyor.
Şimdi burada beraber izlediğim arkadaşlarımın kanını donduran, tüylerini diken diken eden ve gözyaşlarına boğan bir olayı anlatmak istiyorum.
28 Şubat sürecinin ihtişamlı günlerindeyiz. Kemal Alemdaroğlu yönetimindeki İstanbul Üniversitesi yine yasakçı zihniyetin bayraktarlığını yapıyor. O dönem İstihbarat Şefimiz olan Ahmet Böken, muhabir arkadaşların başörtüsüyle ilgili bir haberi birlikte izlemesini istedi.
Hafızam beni yanıltmıyorsa olay İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde yaşandı. Başörtüsüyle kampuse girmek isteyen kız öğrenci görevlilerin tarafından içeri alınmıyordu.
Zaten uzun süredir yaşadığı stresli günlerden bunalan kız öğrenci, çevresindeki öğrenci arkadaşlarının yapma etme haykırışları arasında ağlayarak ve birazda çığlık atarak “bunu mu istiyorsunuz diyerek başındaki örtüsünü çekip çıkardı”.
O anda dünya başımıza yıkılmıştı. Donup kalmış ve haber merkezinde bir anda sessizlik hakim olmuştu. Kafamı kaldırdığımda kimsenin benden bir farkının olmadığını gördüm; içimizi parçalayan manzara oda da bulunan bütün arkadaşlarımın gözlerini yaşartmıştı. Hiçbir şey diyememiş, yaşanan insanlık dramı karşısında sesimizi çıkaramamış , duyduğumuz tarifsiz acıyı sadece birkaç damla gözyaşıyla dışarıya atabilmiştik.
Hala o manzara gözlerimin önünde. Ne zaman başörtüsüyle ilgili bir tartışma yaşansa o haberdeki adını sanını bilmediğim kız öğrencinin hali gelir aklıma.
Hangi aklı başında vicdan sahibi bu manzara karşısında üzülmez?
Hangi mantıkla körpecik beyinlerin hafızalarına böyle bir acı kazınır?
Yasakçı zihniyet keşke azıcıkta olsa empati kabiliyetine sahip olabilse. Belki o zaman yürekleri cız eder, insafa gelirlerdi!
Ancak hepimiz biliyoruz ki onların derdi özgürlük mücadelesi değil. Başörtüsü üzerinden takiyye yaparak dine ve dindara saldırıyorlar. “Laiklik gidiyor Cumhuriyet yıkılıyor” naralarıyla sadece ve sadece kendilerini kandırıyorlar

özdemir 05.02.2008 13:42

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Gene laiklik

Çok önemli ve yanıtlaması, hem çok güç ve hem de çok anlamlı bir soru var: "Üniversite ve yüksek okullara başörtülü kız öğrencilerin girmesine izin vermek, Türkiye'de laik devlet düzeninin sonu olur mu?"


Eğer böyle bir edimi, laiklikten uzaklaşmanın "ilk adımı", ya da bir "aşaması" olarak değerlendirmezsek; laikliği nasıl tanımlarsak tanımlayalım, bazı kız öğrencilerin üniversite ve yüksek okullara başörtüsüyle girmeleri, laiklikten çıkma olarak değerlendirilemez. Olsa, olsa; "İslami duyarlılıkları fazla olan çevrelerin, laik çevrelere karşı bir zaferi", olarak değerlendirilebilir ki; bu da her iki taraf açısından, çok önemlidir.

Aslında; bence doğruluğu tartışmalı olan, fakat ne denli tartışmalı olursa olsun; "öyle düşünenler" açısından, yaşamsal önemi olan iki olgu var. Bir kısım insanlarımız; başörtüsünü, İslamiyetin vazgeçilmez koşulları arasında görüyor. Bence, İslamiyette "örtünme" olmasına karşın; bunun nasıl yapılacağı konusu pek belirli olmasa da, eğer birileri buna samimiyetle inanıyorsa, yapılacak bir şey yok. Bir kısım insanlarımız da; üniversite ve yüksek okullara başörtüsüyle girilirse, bunun arkasının geleceğini ve tüm eğitim kurumlarıyla kamu kurumlarında, başörtüsünün başlayacağını ve bunun da laikliğin sonu olacağını düşünüyorlar.

Bence, bu düşünce de doğru değil. Ama eğer biri buna samimiyetle inanıyorsa, söyleyecek fazla bir şeyimiz yok. İşin bu aşamasında yapılması gereken şey; biribiriyle uzlaşmaz görünen bu iki yaklaşımı, hangi ortak payda çerçevesinde uzlaştıracağımız ve birlikte yaşamayı mümkün kılacağımız. Zira, başka çaremiz yok. Sayı ve oranları bir yana; ne örtünmek isteyenleri başka yerlere sürme olanağı var, ne de laiklik konusunda endişe duyanları ortadan kaldırmanın yolu var. Eninde sonunda, bir anlaşma noktası bulunacak.

Binlerce kez yazdım ve söyledim: "Türkiye'nin, toplumsal ve siyasal yaşamındaki sorunların çok önemli bir bölümü, 12 Eylül'ün ve 12 Eylül düzenlemelerinin bir sonucudur." Şimdilerde, "türban sorunu," olarak ortaya çıkmış olan sorun da, 12 Eylül uygulamalarının bir sonucudur. 12 Eylül öncesindeki kanlı dönemin sorumluları arasında saydıkları üniversiteleri; akılları sıra, "zabt-ı rapt" altına almak isteyen süper zekalılardan oluşan "cunta" 2547 Sayılı Yüksek Öğrenim Yasası'yla, merkezi bir yapı oluşturdu. Daha sonra; değişik üniversitelere, merkezden rektörler atandı.

Rektörler dekanları; dekanlar, bölüm başkanlarını atadı. Ve, dikensiz bir gül bahçesi yarattılar! 2547 sayılı yasaya kadar, üniversitelerde bir başörtüsü sorunu yoktu. Bir yandan, "sol tehlikeye" karşı, İslamiyeti kullanmaya çabalayan 12 Eylül yöneticileri, bazı üniversitelere, öyle rektörler atadılar ki; bu işe, atananlar da şaştı. Hayatında hiçbir biçimde yöneticilik yapmayan kimi meslektaşlarımız, üniversitelerin başına getirildi.

Toplumlar, bu denli unutkan olmamalı. Kimi arkadaşlarımı çıldırtacak kadar önem verdiğim ve değerli bulduğum Sayın Deniz Baykal, geçenlerde, "Nerden çıktı bu türban?", diye soruyordu. "Daha önce halkımız, Müslüman değil miydi?". Deniz Baykal bu konuda unutkanlık girdabına düşmüşse, varın ötesini siz tahmin edin...

Türban, YÖK'ün atanmış başkanı Sayın İhsan Doğramacı'nın, "kıvırtmasının", sonucunda ortaya çıkan bir kavramdır. Geçen haftaki bir yazımda da değinmiştim. Bir üniversite rektörünün YÖK'e, "öğrencilerin başları örtülü olarak okullarına gelip gelemeyeceğini", sorması üzerine; Sayın Doğramacı'nın, meseleyi dejenere etmesinin bir sonucudur. "Başörtüsü yasaktır", demişti Sayın Doğramacı, "Fakat modern bir örtünme şekli olan türban, serbesttir."

Bir gün sonra, başörtüsünün adı türban oldu. Türbanı, herkes kendince tarif ediyor. Hepsi yanlış. Türban; kalın kumaş, ya da ince deriden yapılan ve etrafı lastikli bir tür şapkadır. Bizim çocukluğumuzda, kimi yaşlılar kullanırlardı. Günümüzde eşarpla örtünenler, eşarbı nasıl bağlarlarsa bağlasınlar, bunun adı, "başörtüsüdür".

Ben, laik düzenimizi tehdit altında görmeyenlerdenim. Yeter ki; halkımızı, "duygusal tepkilere" itecek davranışlardan kaçınılsın, işler "inatlaşmaya" taşınmasın. Farklı düşüncelerin birlikte yaşaması da çok zor, bazı şeylere alışmak da...


[B] Toktamış ATEŞ [/B]

abircan 05.02.2008 13:44

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[B][U]MİSYONERLİK PATLADI! 210 kişi din değiştirdi [/U][/B]05-02-08


YAZAR: CAN DÜNDAR



25 bin cami yaptırma derneğine karşılık, 1 tane opera sanatçıları derneği var.

Çünkü Türkiye'deki opera-bale izleyicisi toplamı 165 bin...





Geçen 21 Haziran'da bu köşede Türkiye'den bazı rakamlar aktarmıştım. Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser'in verdiği bazı rakamlardı bunlar... "Türkiye muhafazakârlaşıyor" tezini doğrulayan rakamlar:

"Türkiye'de 67 bin okul, 85 bin cami var.

"77 bin doktor, 90 bin din görevlisi var.

"Diyanet bütçesi 8 bakanlığın toplam bütçesi kadar".



Geçenlerde Federasyon'un genel başkanlığını üstlenen Turan Eser'le cumartesi günü İsviçre Alevi Birlikleri Federasyonu'nun Zürih yakınlarındaki bir toplantısına gittik. Bu kez ÖDP Genel Başkanı, milletvekili Ufuk Uras da bizimleydi.



Eser, yeni rakamlarla çıkageldi.

Türkiye'nin bir fotoğrafını çekmeye yardımcı olan bu rakamları da sizlerle paylaşmak istiyorum.

* * *

Sivil toplumdan, sivil bir anayasadan söz ediyoruz ya; acaba gerçekten sivilleşiyor muyuz?

Rakamlara bakılırsa evet...

Türkiye'de 87 bin sivil toplum örgütü var.

Az değil; ama gelin ayrıntısına bakalım:

Çoğunluk, yöre dayanışma dernekleri; yani "hemşeri örgütleri"nde...

İkinci sırada, 25 bin "cami yaptırma derneği" var.



Turan birkaç somut örnek veriyor:

Sakarya'nın Ferizli ilçesinde 46 dernek var. 1 yüksekokul yaptırma derneği, 1 sağlık ocağı yaptırma derneği, 6 spor derneği... ve 25 cami yaptırma derneği...



Bursa İnegöl'e bağlı Cerrah beldesinin nüfusu 3 bin...

Beldeye bin kişilik cami yaptırılıyor.

Beldenin okuluna Marmara depreminde "Oturulamaz" raporu verilmiş. Okul o halde kullanılmış. 2003'te Belediye Başkanı diyor ki, "Okul için alan tahsis ettim, çivi çakılmadı."

* * *



25 bin cami yaptırma derneğine karşılık, 1 tane opera sanatçıları derneği var.

Çünkü Türkiye'deki opera-bale izleyicisi toplamı 165 bin...



Yılda ortalama 8 milyon insan tiyatroya gidiyor.

Peki, camiye gidenler?

2003 Aralık ayında AKP Ankara Milletvekili Said Yazıcıoğlu Meclis'te diyor ki:

"Her hafta cuma günleri 20 milyona yakın yetişkin insan cuma namazı için camiye gidiyor. Camilerde cuma sohbeti ve hutbeyle beraber 1-1.5 saatlik, tabiri caizse, yaygın bir din eğitimi söz konusudur. Bu, çok büyük bir rakam ve imkândır."

70 milyonluk İran İslam Cumhuriyeti'nde cumaya gidenlerin ortalaması 7 milyon...

İran'da hafta içi günlük ortalama 2 milyon...

Türkiye'de 10 milyon...

* * *

"Ne güzel; vatandaş dinine sahip çıkıyor. Tam da misyonerlik alıp yürümüşken..." diyebilirsiniz.

O halde şu misyonerlik rakamlarını da verelim:

2005'te Türkiye'de toplam 210 kişi dinini değiştirmiş.

Öte yandan Türk Araştırmalar Merkezi'nin verilerine göre son 3 yılda sadece Almanya'da Müslümanlığa geçenlerin toplamı 1260... Bunların yüzde 60'ı kadın... Çoğu da Müslüman erkeklerle evlenen Alman kadınları...

Diyanet'in yurtdışında 1260 din görevlisi var.

"Misyonerlik patladı" balonu Malatya katliamını hazırladı. Almanlar ne yapsın?



4 Şubat 2008, Milliyet

sivaslıgenç 05.02.2008 14:19

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Başörtüsü meselesinde cevapsız sorular!
Buyrun cevaplayın. Yüz puanlık uzman sorusu!Cevaplayamazsınız tabi.Susarsınız. Şapa oturursunuz böyle. Nuh Gönültaş O soruyu yazdı.

Kezban Hatemi Hanımefendi güzel bir soru sordu laikçilere:

Siz bu başörtülü kadınların eşlerinin sizleri yönetmesini kabul ediyorsunuz da nasıl oluyor da bunların eşlerinin ya da kızlarının üniversitelere girmesini laikliğe bir tehdit olarak görüyorsunuz?

Buyrun cevaplayın. Yüz puanlık uzman sorusu!

Cevaplayamazsınız tabi.

Susarsınız. Şapa oturursunuz böyle.

Diliniz dönmez olur.

Böyle temelsiz, ne laiklikle ne demokrasiyle uymayan bir kısım faşist yasaklardan yana olursanız adamı böyle şapa oturturlar işte.

İkinci güzel soru Habertürk Televizyonu Yayın Yönetmeni Melih Meriç'ten geldi. Melih Meriç Basın Klübü'nde ekrana çıkarttığı üç üniversite rektörüne şu soruyu yöneltti:

"Siz sayın rektörler, üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkmasını isteyen üniversite öğretim görevlilerinin imzası 1500'ü aştı. Siz üniversitelerde bu öğretim elemanları ile güzel güzel çalışırken sayıları yüzde ikiyi bile geçmeyen bu başörtülü öğrencilerle niye anlaşamıyorsunuz?"

Bu da tam bir uzmanlık sorusu.

Hadi buyrun çıkın işin içinden.

Öyle ekrana çıkıp isimlerinizin önündeki koca koca profesör sıfatları ile yasakçılık yaparsanız soruları cevaplayamaz böyle sınıfta kalırsınız!

İşte iyot gibi bir soru daha?

Muhatabın bütün bilinç altını ortaya çıkaran tam bir turnusol kağıdı.

Peki kipa ile (ıÜüKipa, Yahudi erkeklerin genellikle dini törenlerde bazen de normal zamanlarda giydikleri, kafanın tam tepe noktasını örten ve küçük mandallarla saçlara tutuşturulan bir tür takkedir. Yahudiler açısından tamamen dini bir sembol niteliği taşır.) gelmek isteyen öğrenci olursa üniversiteye alır mısınız?

Akdeniz üniversitesi rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın:

"Ben Hıristiyan bir ülkenin rektörü olsam uğraşmam bu işle. Benim üniversiteme kipayla girsinler hiç sorun olmaz kipayla gelen yüzde 20 olsa onu da yasaklarım."

Demek ki rektörlük görevleriniz arasında halkı Müslüman olan bir ülkenin üniversitesinde rektör olduğunuz için Müslümanlarla ve onların kıyafetleri ile uğraşmak ve halkın çoğunluğunu temsil edenlerin eğitim hakkını engellemek gibi bir göreviniz de var!

Vay vay vay... Rektöre bak.

Ne yani Müslüman bir ülkede insanlar Müslüman gibi yaşayıp Müslüman gibi giyinemeyecekler mi?

Bu üniversite rektörleri gerçekten bilgi birikimleri açısından da çok zayıf insanlar. Sorulara ya yanlış cevap veriyorlar, ya da şapa oturuyorlar!

Rektörlerin çoğu tıpçı.

Tıp fakültelerinde öğretim görevlisi sayısı diğerlerine göre çok olduğundan rektör olarak Tıp Fakültesi öğretim üyeleri iş başına getiriliyor. Bunlar da haliyle sosyoloji, tarih gibi sosyal ilimlerden bihaber oluyorlar.

Mazur mu görmek lazım bilmiyorum, ama bu Ahmet Necdet Sezer'in atadığı rektörlerde bir din düşmanlığı bir Müslüman düşmanlığı var.

Özel olarak onlar seçilmiş ve rektör olurken onlardan "başörtülü öğrencileri asla üniversitelere sokmayacaksınız" gibi bir söz alınmışa benziyor!

NUH GÖNÜLTAŞ/BUGÜN

abircan 11.02.2008 17:08

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Ferai TINÇ
[email]ftinc@hurriyet.com.tr[/email]

[B][U][I]AB ve içki yasağı[/I][/U][/B]


İÇKİCİ oldukları için değil, ama muhafazakarlığın müdahaleci ve yasakçı boyutlara ulaşmasından endişelenen birçok insan, son zamanlarda içki yasaklarıyla ilgili gelişmeleri tedirginlikle izliyor.

Spor kulüplerinde yer alan restoranlardaki içki yasağı, içki markalarının spor karşılaşmalarında sponsor olabilmelerinin engellenmesi, sigara yasağı ile ilgili düzenlemeye eklenen ve içki sponsorluk-reklamlarının vergiden düşülmemesi bu gelişmelerin bir kısmı.

Bir de televizyonlara gelen uyarılar var. Kral TV’de şarap bardağı göründüğü için sansürlenen klip ve Kürşat Başar’ın Kanaltürk’teki yemekli sohbetine gelen uyarı. Kral TV, sansürün kendi tasarrufu olduğunu söylerken, Kanaltürk, yazılı uyarının RTÜK’ten geldiğini belirtiyor. (RTÜK kabul etmiyor.)

Bunlar geçen hafta peş peşe gündeme düşen haberlerdi.

Özellikle tv’deki yasaklar ve Avrupa Birliği uygulamalarıyla ilgili olarak bir araştırma yaptım.

Bir yandan Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun Tasarısı taslağını inceledim diğer yandan İktisadi Kalkınma Vakfı’ndan yardım aldım. Onların, benim ricam üzerine hazırladıkları karşılaştırmalı bilgi notundan yararlandım. Avrupa Birliği kararlarına baktım.

* * *

TELEVİZYON yasakları ile ilgili olarak 23 Ocak 2008’de RTÜK, yazılı bir açıklama ile iddialara yanıt vermişti.

Yeni taslak hazırlanırken Avrupa Birliği ve dünya normlarının dikkate alındığı belirtiliyor ama Türk halkının ihtiyaçlarının da gözönünde tutulduğu vurgulanıyordu. Ayrıca, izleyicilerin alkol kullanımıyla ilgili hassasiyetinin arttığına da dikkat çekiliyordu. Geçen yıl yerli dizilerle ilgili şikayetlerin yüzde 47’sini alkol ve sigara tüketimini özendiren sahneler olduğu da açıklamada yer alıyordu.

Yeni tasarıda, "alkol, tütün ürünleri ve uyuşturucu madde kullanımını özendiren yayın yapılamaz" deniyor.

RTÜK’ün yazılı açıklamasında da böyle bir yaklaşımın tasarıda bulunduğu kabul ediliyor.

Bunda ne var diyeceksiniz. Bir defa şunu söyleyeyim, Avrupa Birliği mevzuatında bu üç madde, bir arada zikredilmiyor. Hepsi ayrı ayrı ele alınıyor, bu yüzden de düzenlemeler farklı.

Ayrıca alkolle ilgili düzenlemeler reklamlarla ilgili. Yayınlarla değil.

Avrupa Birliği Görsel İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi’nde, "Sigara ve diğer tütün ürünlerinin her türlü görsel-işitsel ticari iletişimi yasaktır" denirken, "alkollü içeceklerin reklamlarının özellikle çocukları hedef almaması ve aşırı tüketiminin teşvik edilmemesi" öngörülüyor.

Evet yeni yasa taslağı Avrupa normlarıyla birçok noktada örtüşüyor. Ancak Avrupa normlarının akasına sığınıp televizyonlarda gösterilen filmlerde, dizi ve kliplerde alkol zaptiyeliğine çıkılamayacağı da ortada. Çünkü yok böyle bir şey.

* * *

AB müktesebatında, alkollü içeceklerle ilgili reklamlar bile, belli ölçülere uymak koşuluyla serbest.

Evet, "alkollü içecek reklamlarında üye ülkeler kamu yararı ve kamu sağlığı gözetecek, kendi halkının ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak düzenlemelerde bulunma ve önleyici tedbirler alma hakkına sahip" deniyor.

Ama sadece "reklam"lar ile sınırlı olan bu yaklaşım bile yayın içeriklerine müdahale olanağı vermiyor.

TV yayınlarında "içki-kadeh" yasağı getiren anlayış Avrupa Birliği normlarının, Türk halkının ihtiyaçlarına göre uygulandığı iddiasında.

İşte bu, "biz AB’yi işimize geldiği gibi yorumlarız" yaklaşımı insanı tedirgin ediyor, yoksa içki bir sembol. Diğerleri gibi.

Muhafazakar zihniyetin, hayatı işine geldiği gibi yorumlayarak iktidar gücünü kullanmaya başlaması alarm zillerini çaldırtan gerçek neden

abircan 11.02.2008 17:15

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
'Atatürk ikinci derece peygamber'
Timur Selçuk: "Yaradan hiç bir ulusa böyle iki Mustafa armağan etmedi"

11.02.2008 00:13

Müzisyen Timur Selçuk'tan tartışılacak sözler: "Yaradan hiç bir ulusa böyle iki Mustafa armağan etmedi. Mustafa Kemal benim için ikinci dereceden peygamberdir”


Uzun bir süreden sonra sahnelere geri dönen Timur Selçuk, hem müzik dinlemeyi bilmeyenleri hem de hükümeti her zamanki sert üslubuyla eleştirdi: “Şu anki hükümet, ülkenin inançlarını yıpratıyor. Türbanı ulaşmak istediği yolda bir araç olarak kullanıyor.”

Türk sanat müziğinin efsane bestekarı Münir Nurettin Selçuk’un oğlu, müzik adamı Timur Selçuk’la buluşmak için Taksim Sıraselviler’deki Çağdaş Müzik Merkezi’nde buluşuyoruz. Fotoğraflarını çektiğimiz sırada piyano başında verdiği mini resital Timur Selçuk’u herkesin canlı dinlemesi gerektiği inancımı kuvvetlendirdi. Tabii hiçbir yerde konser vermiyor olması da bu takibi zorlaştırıyor. En son 1974’de verdiği konserden sonra ilk defa geçen hafta Erol Evgin’in ısrarlarıyla The Plaza Otel’de bulunan Sky Bar’da üç gün canlı performans sergileyen Timur Selçuk, hem kendi şarkılarını hem de babası Münir Nurettin Selçuk’un şarkılarını seslendirdi. Aldığı güzel tepkiler ve ısrarlar nedeniyle Mart ayında yeniden canlı performans yapacağını söyleyen Timur Selçuk’la sohbetimiz Türkiye’nin en büyük bestekârlarından Münir Nurettin Selçuk anılarıyla başlıyor ve türbana kadar gidiyor.


* 34 yıl aradan sonra ilk defa sahneye çıktınız. Neden sahneye çıkmıyordunuz ve fikrinizi ne değiştirdi?
1970’lerin ortalarında ülkenin siyasi durumu beni sahnelerden uzaklaştırmıştı. Kıbrıs çıkartmasıyla birlikte bir daha sahne almadım. Geride bıraktığım dinleyiciler Yaşar Kemal’in söylediği gibi “O güzel insanlar, o güzel atlara bindiler, gittiler ve bir daha dönmediler...” Artık o sadık, müzik dinlemeyi bilen insanlar yoktu etrafta. Geçen hafta gördüm ki o insanlar güzel atlarıyla dönmüşler.


* Nasıl bir dinleyici kitlesi vardı ve sizin ruh haliniz nasıldı?
Ben çok heyecanlıydım, aradan geçen 30 yılı aşkın bir süredir böyle bir şey yapmamış olmak ister istemez beni heyecanlandırdı. Tabii bir de 70’ime merdiven dayadığımı düşünecek olursak, iki saat boyunca sahnede olmak beni yorar diye düşünmüştüm ama hiçbir problem yaşamadım. Dinleyicilerim arasında çok yaşlılar da vardı, çok gençler de. 80 yaşını aşkın bir adam eşiyle birlikte geldi ve babamın eserlerini dinlemek için geç vakitlere kadar kaldı. Bu benim için büyük bir onurdur.


* Yeniden sahne alacak mısınız?
Sahnede olmak değil ama geç saatlere kadar ayakta olmak ve ertesi gün kalkıp derse gitmek beni yoruyor. Tabii yaşlandık artık, bünye eskisi gibi dinamik değil. Ama Mart ayı için konuştuk, bir aksilik çıkmazsa arada bir böyle programlarla dinleyiciyle buluşmak lazım.


* Müzik piyasasında “Babasının eserlerini kimseye söyletmeyen zor adam” olarak anılıyorsunuz. Neden izin vermiyorsunuz?
Münir Baba, kendi şarkılarını öğrencilerine seçerek verirdi. Üsluba önem veren bir adam olduğundan ölümüne yakın dönemde de maddi manevi çok zorluklar yaşadı ama kendi bilgisinden de hiç geri adım atmadı. Babam, sanatçı olmadığı halde eserini doğru okumadığı için Mustafa Kemal’i azarlamıştı. Böyle bir adamdan bahsediyorsunuz. Eğer bu şekilde sahip çıkmazsam yattığı yerden bana beddualarını eksik etmezdi. Ben de babamın isteklerini yerine getiriyorum. Zaten gece kulüplerinde konserlerde bu şarkıların içine ediliyor, bunlara bir yasaklama getirmiyoruz. Albüme basılacak olan eserler konusunda çok hassas davranıyorum. Belge olarak kalacak olan albümlerde bir yanlış yapılacak olursa, ondan sonra gelecek olan şarkıcı bir yanlış daha yapacak. Buna müsaade edemem.


* Babanızın Mustafa Kemal’le ilişkileri nasıl bozuldu?
Yine Türk Sanat Müziği icra ederken Mustafa Kemal de eşlik edecek olmuş, Münir Baba da Mustafa Kemal’e sinirle dönerek; “Ya siz söyleyin ya da bırakın ben söyleyeyim” demiş. Münir Baba bu konuda taviz verecek bir adam değildir; karşısında kim olursa olsun. Tabii Mustafa Kemal bu duruma kırılıyor ve iki yıl kadar küs kalıyorlar. Ama sonra Mustafa Kemal, Münir Baba’nın hassasiyetinin ne olduğunu kavradığında yanına çağırıyor ve sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlar.


* Maddi zorluklardan bahsettiniz, teliflerden para kazanabiliyor musunuz?
Hayır, en son Mesam’dan 15 YTL telif geldi! Gazinolarda milyarlarca liraya şarkılar türküler söyleyenler bir lira para ödemiyor. Benim bir tek Münir Nurettin şarkısıyla, sizi helikopterle bulunduğunuz yerden alıp buraya getirebiliyor olmam lazım.

* Babanızın da sizin de hep yurt dışı konserleri ve eğitimleri oldu. Hiç yurt dışında yaşamayı düşündünüz mü?
Ben bu soruya babamla olan bir diyaloğumla cevap vermek istiyorum. Hastalığının son dönemlerinde eşyalarına bakınırken Paris Operası’ndan tenor olması için gönderilmiş mektubu buldum. Üstelik bir hayli yüksek meblağteklif edilmiş. Babamın yanına gittim; “Babacım size zamanında böyle teklifler yapmışlar neden kabul etmediniz” diye sordum. Bana; “O zaman kim Münir Nurettin olacaktı oğlum” dedi. Ben de bu sözünden yola çıkarak ülkemi bırakmayı hiç düşünmedim.


* Peki Münir Nurettin Selçuk sizin eserlerinize nasıl yorumlarda bulunurdu?
1970’li yıllarda Paris’ten döndüm. Şan Sineması’nda konserim oldu, babam da izlemeye geldi. Konser bittiğinde daha terim soğumadan, sert bir üslupla ilk söylediği şey şu oldu: “Besteciliğin konusunda çok gelişmişsin ama bestelerini ses sanatçısı olarak icra edecek olgunlukta değilsin. Şan dersleri alman gerekir” Bugünkü başarımı babamın o sözlerine borçluyum .


*Sizce Münir Nurettin Selçuk yeteri kadar değeri bilinen bir sanatkâr oldu mu?
Türk insanı Münir Baba’nın 21’inci yüzyıl müzik tarihinin mihenk taşı olduğunu, aydınlanma sürecinden sonra anlayacaklar ama ben o dönemi göremeyeceğim. Bir defasında yine Paris’ten babamın konseri için döndüğümde konser salonunun yarısının boş olduğunu gördüm. Babama dönüp: “Paris’te verdiğin konserleri düşününce bu salondaki boşluğu bir tülü anlayamıyorum, nerede dinleyicilerin” diye sordum. Çok sakin ve mütevazı tavrıyla: “Oğlum beni aradıkları gün, onlar da beni bulamayacak” demişti.


“Hükümet siyasi zafer için türbanı, yani kadını öne sürüyor”

Timur Selçuk’un Hz. Muhammed’i ve Mustafa Kemal’i hep aynı cümlede buluşturması bir hayli tepki görmüştü. Selçuk; “Mustafa Kemal benim için ikinci dereceden peygamberdir” diyor ve devam ediyor: “Yaradan hiçbir ulusa böyle eşsiz iki ‘Mustafa’ armağan etmemiştir. Birisi ilahi Hz. Muhammed Mustafa diğeri ise devrimci Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yedi düvele kafa tutan, Kurtuluş Savaşı’nı yapan Mustafa Kemal! Ben iki Mustafa’yı gönüllerinizde bir tutun, bunları çarpıştırmayın, birbirine kırdırtmayın, bunlar sizlerin yaşam kaynağınız, çağdaşlığa gitme yolundaki en büyük yakıtınız ve desteğiniz derim. Bu da hem solcu hem de sağcı arkadaşlarım tarafından yadırganıyor! Yadırganabilir ama ben buna inanıyorum.” Bugünkü hükümet ve türban konusunda ise şunları söylüyor: “Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan benim kardeşimdir, aynı toprakların insanlarıyız, ama nasıl kardeşlerimdir; görüşlerini ve uygulamalarını paylaşmadığım kardeşlerimdir. Dine yaklaşım açılarını hiç doğru bulmuyorum, hatta ülkenin inançlarını yıpratıyorlar. Allah ‘Tebliğ et, baskı yapma’ der. Türban konusuna gelecek olursak; aydınlanma kadından başlayacak ve bu toplumu kadınlar şaha kaldıracak ama önce kadınların aydınlanması gerekiyor. Bakın etrafınıza, hükümet siyasi zafer için türbanı, yani kadını öne sürüyor, PKK terör örgütü kadın ve çocukları silah altına sürüyor, uyuşturucu satmak isteyenler kadını kullanıyor. Kadınlarımız kendine çeki düzen versin ve artık uyansın. Türban ulaşılması gereken yolda bir araç olarak kullanılıyor.”


Vatan

abircan 11.02.2008 17:27

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Nevzat Yalçıntaş `ters`ten çaktı...
Eski AKP milletvekili Nevzat Yalçıntaş, eski rektör Kemal Alamdaroğlu ile birlikte Habertürk TV`de Erol Mütercimler`in hazırlayıp sunduğu "Aynanın Arkası" adlı programa katıldı. Yalçıntaş`ın yaptığı "türban" yorumu izleyenleri şaşırttı..

MUHAMMET KUTLU `nun haberi


Yalçıntaş , Habertürk Televizyonu ’nda Türban konusunda ilginç değerlendirmelerde bulundu…


Yalçıntaş : “Türban sorunu, ABD tarafından Türkiye ’ye bir nifak olarak sokulmuştur”


Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş , Habertürk Televizyonu ’nda Erol Mütercimler ’in hazırlayıp sunduğu “Aynanın Arkası ” adlı programa katıldı. İstanbul Üniversitesi Eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu ile birlikte, Mütercimler ’in gündemdeki üniversitelerde türbana izin verilmesiyle ilgili Anayasa değişikliğine ilişkin sorularını yanıtladı.


Prof. Dr. Yalçıntaş , programda son derece şaşırtıcı değerlendirmelerde bulundu. Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, AK Partili yöneticilere yakınlığıyla bilinen Yalçıntaş , türban sorununun 12 Eylül darbesiyle birlikte, Amerikalı uzmanlar tarafından Türkiye ’nin gündemine sokulduğunu iddia etti.


Yalçıntaş , Amerikalı uzmanların, dönemin Türkiye yönetiminde söz sahibi olan askeri yetkililere, İran devrimine gidilen aşamada, Humeyni yanlılarının, Şah Rıza Pehlevi ’ye bağlı askerlerin karşısına çarşaflı kadınları sürdüklerini, bu yüzden askerlerin gösterileri engellemekte elinin kolunun bağlı kaldığını belirterek, türban konusunda kesinlikle taviz verilmemesini salık verdiklerini anlattı.


Gösterilerde ve izinsiz yürüyüşlerde, önde yürüyen çarşaflı kadınları gören askerlerin, belki de anneleri, kız kardeşleri olabileceği endişesiyle silah kullanmaktan kaçındıklarını kaydeden Yalçıntaş , Erol Mütercimler ’in büyük takdirini kazanmış göründü.


Aslında, sorunun İran ’da ayrı, Türkiye ’de ayrı sonuçları olduğunu anlatmaya çalışan Yalçıntaş , verdiği örneği Erol Mütercimler ’in türbanın sakıncalarına örnek olarak algılamasına da itiraz etmedi.


Erol Mütercimler , “Siyasiler, bu yanlıştan dönmeli değil mi hocam? Eğer yanlıştan dönerlerse Türkiye kazanır değil mi hocam ?” şeklinde Yalçıntaş ’ı türban konusundaki Anayasa değişikliği ısrarından vazgeçilmesi yönünde açıklama yapmaya yöneltmeye çalıştı.


Ancak Yalçıntaş , bu anlama gelebilecek şeyler söylemekten kaçındı.


Erol Mütercimler ’in neredeyse gözlerini yaşartan açıklamalar yapan Yalçıntaş , “Konu Türkiye ’ye bir nifak gibi sokuldu. Bir kördöğüşüne dönüştü. Herkes geçmiş dönemleri suçladı niye halledemediler diye. Nifak, fitnedir, adam öldürmekten daha kötü bir şeydir. Amerikalılar, türbanı bir fitne olarak gündemimize koydular. Belki de onların önerdiği, Türkiye ’nin şartlarına uymuyordu. Bizim askerlerimize, Amerikalıları ikna etmek düşerdi. Bizim şartlarımızı onlara anlatmak düşerdi. Ama yapmadılar sanıyorum …” şeklinde son derece ilginç açıklamalarda bulundu.

Arif Coşkun 11.02.2008 17:53

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
TARİHTEN DERS ALMAK

Araştırmalar Türklerin devlet kurma meziyetini M.Ö. 10 bin yıllarına kadar uzatıyor. M.Ö. 1200 yılında kurulan Çu devletinin bir Türk devleti olduğu biliniyor. Devlet kurma, devlet olabilme yeteneğimiz tartışılmaz. Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar dünyanın bir çok yerinde devletler kurmuşuz. Türk devletlerini savaş meydanlarında yenilgiye uğratarak yıkan hiçbir kuvvet bu güne kadar görülmemiş. Çinli, Rus, Hinli, Acem, Arap, Avrupalı, Afrikalı Türk’lere direnememiş. Çin setti, Haçlı seferleri, Bizans surları bile Türkleri durduramamış.

Türk devletlerinin yıkılış sebeplerine baktığımız zaman ise şaşırtıcı sonuçlara ulaşıyoruz. Türk tarihi incelendiğinde çoğu devletin iç çekişmeler veya başka bir Türk boyu tarafından yıkıldığını görmekteyiz. Düşmanlar güç kullanarak yok edemedikleri Türk devletlerinde hanlara, hükümdarlara gelin vermişler. Şehzadeleri de kendi kızlarıyla evlendirmişler. Ülkeyi yönetenler örf ve geleneklerinden uzaklaştırılmaya çalışılmış, çeşitli saray entrikalar ile taht kavgaları çıkarılmış, şehzadeler birbirini boğazlar hale getirilmiş. Bununla birlikte ülke içersinde yaşayan farklı kimliklerdeki insanlar etnik, dinsel, sosyal, kültürel yönleriyle kışkırtılarak isyanlar çıkartılmış. Kardeşi, kardeşe kırdırmışlar. El altından ‘’Düşmanımın düşmanı, dostumdur’’ mantığı ile karşı olanlara destek verilmiş. Amaç kışkırt, böl, parçala, yok et. Ne acıdır ki bunda da başarılı olmuşlar.

Önce küreselleşen dünyamıza bir bakalım. Son yüzyılda iki dünya savaşı yaşandı, insanlar öldü. Savaşın izlerini yok etmek ve ülkelerin yeniden yapılanması için bedeller ödendi. Savaşta birbirlerini acımasızca yok etmeye çalışanlar ne hayret ki şimdi dost oldu. ABD ile Japonya ve Rusya ilişkilerine bir bakın. Almanya ile Fransa ve İngiltere ilişkilerine bir bakın. Bunlar değil miydi 1940’lı yıllarda birbirleriyle savaşan, birbirini boğazlayan. ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombası ile 300 bin masum insanın öldürülmesi, milyonlarca yahudinin nazi toplama kamplarında yok edilmesi, ne çabuk unutuldu. Ne oldu eski düşmanlara, düşmanlıklara?

Şimdi de bu bilgiler ve tecrübeler ışığında dünyamızdaki mevcut en büyük Türk Devleti olan ülkemize bir bakalım. Yüce insan Atatürk Osmanlının kalıntıları üzerinde bir Cumhuriyet inşa etti. Atatürk bu Cumhuriyeti öyle sağlam temeller üzerine kurdu ki, yıkılması imkansız. Üstüne de ‘’Ey Türk gençliği! birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir’’ ve ‘’Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır’’ diyerek, hepimize bu Cumhuriyeti koruma, kollama ve yaşatma görevi verdi. Geçen hafta Amerika da bir Internet sitesi ‘’Tekrar dünyaya gelmesini istediğiniz bir kişi, sizce kim olmalı?’’ diye bir anket düzenledi. 200 bin oy kullanılan ankette %89 ile Atatürk’ün birinci çıktığını kaçımız biliyor? Bu büyük insanın kurduğu, bu büyük Cumhuriyet normal koşullarda yıkılmaz, yok edilemez. Bunu herkes biliyor. Ama, bir çok ülke her ne hikmetse bu Cumhuriyetin var olmasını istemiyor. Yok etmeyi düşünmese bile güçlü ve lider bir ülke olmasını hazmedemiyor. Bunun için de tarih boyunca yaptıklarını işte yine yapıyorlar. Etnik, dinsel, sosyal, kültürel kavramları kaşıyorlar. Ülkemizi bölmek, parçalamak zayıf düşürmek amacıyla kardeşi, kardeşe vurdurmaya çalışıyorlar. Entrikalar, ihanetler, arkadan vurmalar, sinsi planlar diz boyu.

Cumhuriyetçiler, İslamcılar. Türbancılar, türbana karşı olanlar. Aleviler, Sünniler. Terör örgütüne canlı kalkan olmaya gidenler, karşı çıkanlar. Askerden medet umanlar, askere karşı olanlar. Neden bu tezgaha düşüyoruz. Ne oldu bize. Biz bu ülkenin vatandaşları değil miyiz? Neyimiz eksik, fazla olan ne. Bu Cumhuriyet için beraber savaşmadık mı. Bu ülke için canını verenlerin kökeni, mezhebi olur mu. Amaç ne. Nereye sürükleniyoruz. Bunları düşündünüz mü hiç?

Emperyalizm kol geziyor. Düşmanlarımız bıyık altından gülüyor, zafer çığlıkları atıyor.

Bunu ne zaman göreceğiz, ne zaman fark edeceğiz?

Ben bu ülkeyi ve halkımızı çok seviyorum. Ama, bu gidiş iyi bir gidiş değil. Bunu da görüyorum. Ey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Cumhuriyetin temel değerlerine, bu ülkenin birliğine, coğrafyasına sahip çık ve kıymetini bil. Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinin yıkılışı gibi bu cumhuriyetin de yok edilmesine, tarihin tekerrür etmesine izin verme.

Yöntem aynı, amaç aynı.

Ama, sonuç aynı olmasın…

Arif Coşkun 15.02.2008 15:05

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Serdar Akinan'dan şok analiz!!!
"Bir grup, bir başka gruptan siyasi bağımsızlığını kazandığında, yani yeni bir devlet kurulduğunda, günümüzde insanların yaptığı ilk iş, bir anayasa hazırlamaktır." Serdar Akinan yazıyor...

Kanlı olacak...

Sevgili arkadaşlar, siz çok ciddi bir kavram kargaşası yaşıyorsunuz.

Yasayla anayasayı karıştırıyorsunuz.

411 adet elin kanla yazılmış bir temel metni; bir felsefeyi "sorunsuz" değiştirebileceğini varsayıyorsunuz.

Felsefeci İoanna Kuçuradi'nin anayasa kavramına getirdiği tanıma bir bakalım mı önce?

"Bir grup, bir başka gruptan siyasi bağımsızlığını kazandığında, yani yeni bir devlet kurulduğunda, günümüzde insanların yaptığı ilk iş, bir anayasa hazırlamaktır."

"Siyasal bir birim olarak devletin iç yapısı ya da anayasası, başka bir deyişle belirli bir devlette devletin nasıl kurulduğu, çeşitli devlet tipleri arasındaki farkı oluşturur."

"Bu rejim farkından daha temel bir farktır ve aynı rejimin farklı ülkelerdeki işleyişini de etkiler."

Anlamadınız mı?

Peki bir de şöyle anlatayım... Sevgili bir üstadım toparlamış...

ABD Anayasası: 1775-1783 arası kolonyal İngiliz güçlerine karşı verilen uzun ve kanlı bir savaştan sonra kabul edilmiştir. En önemli değişikliklerin başında gelen köleliğin kaldırılması ise ( 13th amendment) iç savaş ile gerçekleştirilebilmiştir.

İngiliz Anayasası: Hemen İngiliz Anayasası diye bir şey yok ki demeyin. Evet, İngiliz Anayasası'nın kökenleri Magna Carta (1215)' ya dayanır ve onun üzerine kuruludur. Şekil yönüyle de Yahudilerin Talmud'unu çağrıştırır. Yazılı olmayan, geleneğe ve tarihe bağlı kurallar sistemi. Ancak biraz tarih bilenler de bilir ki, bugünkü İngiliz yasaları, Cromwell'in I. Charles'a karşı ayaklanması (1642-1650 arası; ilk burjuva devrimi olarak da kabul edilir) sonucunda, daha sonra II. Charles'a kabul ettirdikleri Habeas Corpus (1679)'a dayanır. Bunlar da kapı gibi yazılı kurallardır. Yani İngiliz Anayasası vardır ama diğerlerine benzemez. Bu savaş da epey kanlı olmuştur.

Fransız Anayasası: Söylemeye gerek yok herhalde: 1789 Fransız devrimi. Kan mı dediniz?

Japon Anayasası: (1947) General Mc Arthur neredeyse kendi elleriyle yazmıştır bu anayasayı. Hiroşima ve Nagazaki epey ikna edici olmustur sanırım.

Alman Anayasası: (1949) Müttefikler dikte ettirmişlerdir.

İtalyan Anayasası: (1949) Müttefikler dikte ettirmişlerdir.

Rus Anayasası: (1993) Yeltsin'in tankların üstündeki görüntüleri hâlâ gözlerimizin önündedir sanırım. Diğer yandan onu önlemeye çalışanlar da hapsi boylamıştır. Kelleleri uçmadıysa, bunu Kızıl Ordu'nun saf değiştirmesi ve kanlı bir yönetim değişimine yol açmamış olmasına borçludurlar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası: (1924) Kurtuluş Savaşı; (1960) askeri darbe, (1982) askeri darbe... Üç anayasa da epey bir kan üzerine inşa edilmiştir, değişik nedenlerden olsa da...

Şimdi bu işbirlikçi arkadaşlar anayasamızın "laiklik" taşını kaldırıp atıyor.

Ne tarihten, ne felsefeden, ne sosyolojiden ne de laftan anlıyorlar...

ABD ve İngiltere bunlara, "Yürü koçum kim tutar seni..." dedi ya...

Oysa kurucu felsefe ile oynuyorsun...

Kılıç çekiyorsun.

Kime?

88 yıl önce bu toprakları o Müslüman katillerine vermeyenlere...

Müslümanların katilleriyle işbirliği yapan sen değil misin?

Bu adamlar 88 yıl önceki aynı katiller değil mi?

Masalarında hâlâ o haritalar dolaşmıyor mu?

Yanlış yaptınız.

Mertçe; karşımıza çıkarak; "Kemalizmi yıkacağız, manda olacağız..." diyerek ve delikanlı gibi kan dökerek yapmadınız.

Öte mahallenin itlerini arkanıza alıp kaçak güreştiniz.

Şimdi adam seçiyorsunuz... Yanınızda üç tane Neo-İslamcı, dört tane eski solcu aydın... Karşınızda şahsiyetsiz bir muhalefet, üniformalarını hızla epriten bir üst yapı...

O 411 el "gerçekte" kaç kişiyi temsil ediyor? Göreceğiz...

Söz bitmiştir.

Kansız olmaz.

Ben demiyorum... Tarih diyor.
Serdar Akinan/Akşam

abircan 06.03.2008 14:18

İran'da da böyle başladı
 
İran'da da böyle başladı 6 Mart 2008


H.Hakan KABAHASANOĞLU/GİRESUN, (DHA)



Artık bu olay mahalle baskısı boyutunu aştı.
Anadolu'nun her yerinde lokantaların içki ruhsatları iptal ediliyor.
Spor kulüpleri için çıkarılan ‘alkol yasağı’ bahane edilerek birçok eğlence merkezi için kapatma kararı veriliyor.
Bu tabloya her gün yenisi ekleniyor.
İşte son örnek...
Giresun'da zabıta, Paljda isimli filmin afişini sansürleyerek kaldırdı.
Benzeri olaylar daha önce de yaşanmıştı...

İŞTE SANSÜRÜN FOTOĞRAFLARI

DAHA ÖNCE BUNLAR YAŞANMIŞTI

- İSTANBUL:
Havaalanında mayo krizi

- ANTALYA:
Heykel, halkı ikiye böldü

- GAZİANTEP:
Sergide kadın figürlerine çaputla sansür

Giresun Belediyesi zabıta ekipleri, belediye binası karşısındaki panoda yer alan film afişini, müstehcen olduğu gerekçesiyle kaldırttığı iddia edildi. Belediye Başkanı ve Zabıta Müdürü ise ise konudan bilgileri olmadığını söyledi.

Geçen hafta Sinema Best ve G-CITY sinemalarında vizyona giren ‘Plajda’ filminin afişleri, biri Belediye hizmet binasının karşısında bulunan Atapark olmak üzere kentin 3 noktasındaki panolara asıldı. Ancak afişlerden belediye binası karşısında olanı, belediye zabıtasının isteği üzerine dün akşam kaldırıldı. Zabıta ekiplerinin dün akşam sinemaya gelerek afişlerin kaldırılmasını istediklerini anlatan Sinema Best yetkilisi Serdar Işık, “Zabıta memurları halkın afişi şikayet ettiğini, belediyenin tam karşısında olması nedeniyle de Belediye Başkanı Hurşit Yüksel’in talimatı olduğunu söylediler. Biz de dün gece bu afişi kaldırmak zorunda kaldık. Diğer 2 panodaki afişler ise duruyor. Kültür Bakanlığı’nın izni ile basılan afişe bu kadar tepki gösterilmesini anlayamadık” dedi.

BAŞKAN: HABERİM YOK

Giresun Belediye Başkanı AKP’li Hurşit Yüksel ise konu hakkında bilgisi olmadığını ve böyle bir talepte bulunmadığını söyledi. Zabıta Müdürü Mehmet Yılmaz da, konudan bilgisi olmadığını belirterek, “Böyle bir talimat verildiğini hatırlamıyorum. Ancak mesai saati dışında nöbetçi müdür oluyor. O talimat vermiş olabilir” diye konuştu.
‘Plajda’ adlı film her iki sinemada bir hafta daha gösterime devam edecek.

abircan 06.03.2008 14:19

--->: İran'da da böyle başladı
 
iRAN ISLAM DEVRIMINI YASAYAN IRAN'LI FELSEFE OGRETMENININ KALEMINDEN



Sevgili Turkiyedeki dostlarim ve kardeslerim,



Devrim sirasinda devrim muhafizlari tarafindan once tecavuz edilip, daha sonrada ipe gonderilen cok sevgili kiz kardesim Mehtab'in anisina...



Bu mektubu sizlere yazmamdaki neden bizim 30 sene kadar once yasadigimiz o talihsiz ve karanlik gunun Turkiye icinde yaklasiyor oldugunu gormem ve bundan daha derin olarak kalbimde hissetmem oldu. Turban yasasinin mecliste onaylandigi tarihin Iran islam devriminin oldugu gune denk gelmesi kalbimde bunun ilahi bir gucten gelen uyari fisegi oldugu hislerini uyandirdi ve bu mektubu kaleme almaya karar verdim. Biliyorum hepiniz kalbinizde karanligin otoritesini hissettiniz. Karanlik otorite gelmeden hissettirdi yaklastigini.



Iran Islam devriminden 1 hafta kadar once Turkiye'ye gecen, uzun bir sure burada yasayan ve daha sonra Kanada'ya iltica eden ve halihazirda bu ulkede felsefe ogretmenligi yapan bir Iranliyim. Ataturk'un aydinlik Turkiyesini cok seviyorum ve yuregim kan aglayarak Iran'da 'O gun' gelmeden onceki olaylarin sanki bir tekrarini sinemada izliyor gibi Turkiye'de goruyorum. Yobaz karanliginda hunharca katledilen kiz kardesim anisina sizlere

yalvariyorum ki, sakin olmaz demeyin! Sakin Turk Ordusu oldugu surece olamaz demeyin cunki asagida anlatacagim gibi o gun geldiginde tum

ordularin eli kolu baglanabilir. Bizim ailemiz Iran'da laik, sol goruslu ve aydin bir aile idi. Devrimden 1 ay once bize bile soyleseler idi 1 ay sonra durum bu olacak diye biz bile guler gecerdik, 'delimisin?' diye sorardik belki de. Belki de derdik ki 'Sah'in bu guclu ordusunu nasil yeneceklerde

Seriat karanligini getirecekler?'.



Sizlere once Iran Islam devriminin nasil gelistigini kisaca anlatmak istiyorum cunki Turkiye'deki gelismelerle cok buyuk benzerlikler mevcut.



IRAN ISLAM DEVRIMINI BASARIYA GOTUREN AYAKLAR:

1-Buyuk kesimi fakirlesen halk dincilerin pencesine dustu. Bu halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardimlarla onlarin safina cekildi. Beyinleri yikandi ve

fakirliklerinin temelinde kirli ve dinsiz rejim oldugu benliklerine yazildi. Aclikla bogusan halk bu cehaletin pencesine kolaylikla dustu ve rejime dusmanlasti. (COK FAKIRLESEN TURK HALKINADA AYNI SEYLER YAPILIYOR)

2-Hep demokrasi ve ozgurluk dendi. Humeyni devrimi yapana kadar hep demokrasi ve ozgurluk vaad etti. Bu sekilde bir cok sol goruslu insanlarida

kendi saflarina cekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. (TURKIYE'DE HEP DEMOKRASI VE OZGURLUK DIYORLAR)

3-Emir komuta zincirinde yapilanmis olan din adamlari halki kontrol altina aldi. (BASI ABD'DE YASAYAN MALUM TARIKAT'IN YAPILANMA BICIMI OLAN 'ABI' YAPILANMASI BU EMIR KOMUTA SEKLIDIR VE DEVRIMIN EN ONEMLI AYAKLARINDAN

BIRISI BU EMIR KOMUTA YAPILANMASIDIR. BU EMIR KOMUTA YAPILANMASI DEVRIMIN HALK ORDUSUDUR VE DEVRIM SIRASINDA BU EMIR KOMUTA COK KISA ZAMANDA COK BUYUK KITLELERE EGEMEN OLUR.)

4-Kargasa ve kaos ortaminda askeri Kislalar basildi. Ellerinde Kur'an ile kislalar ele gecirildi. (BU AYAGA COK DIKKAT EDELIM CUNKI DEVRIM SIRASINDA TURK SILAHLI KUVVETLERINI ELE GECIRMENIN EN ANAHTAR AYAGI BUDUR.)

Turk silahli kuvvetleri bildigim kadari ile 600-800,000 kisiden olusan bir kuvvetdir. Yanliz unutulmamasi gereken gercek bu ordunun ancak %0.1(Binde Bir) lik bir bolumu rejimin muhafizidir. Yani harb okullarinda egitim gormus subaylar ancak bu kadardir. Geri kalan %99.99 er rejim muhafizi

degildir. Onlar emirlere gore hareket eden vucut parcalaridir. Beyin olan ise az sayidaki subaylardir. Iran devriminde kargasa ve kaos ortaminda

kislalari basan yobazlarin ellerinde Kur'an ile erleri gecerek direnen subay ve komutanlari katlettiler. Burada kilit nokta ellerinde Kur'an ile harekete gecen buyuk halk kitlelerine karsi erlerin silah kullanmakta zorlanacagi gercegidir. Zaten kullansalar bile cahil ve beyni yikanmis halk oyle bir kudretle kislalara saldirmistirki sonunda kislalar teslim alinmistir. O askerin actigi ates sonucu halktan cok olen olmustur ama sonucta bir noktada erler silah birakmak durumunda kalmislardir. Erin kendi basina alacagi savas insiyatifi dusmana karsidir. Ama buyuk kitleler halinde ve ellerinde kur'an larla uzerine gelen kendi halkina karsi bu kararliligi gostermesi mumkun olamaz. Yani er buna bir noktadan sonra direnmez yada direnemez. Cunki o er karsisindakinin karanlik bir devrim yapacak olan insanlar oldugunu bilecek bilincte de degildir, kaybedecegi aydinligin ne oldugunu da. Bunu bilecek olan sadece subaylardir. Ve kanlarinin son damlasina kadar savasacak olanlarda bu konuda aydinlanmis Turk subaylaridir. Ama yukarda bahsettigim uzre onlar ordunun sadece ve sadece en fazla binde birini teskil ederler. Yani devrimin asil savunucusu Turk ordusunun tumu degildir, sadece subay kademesidir ve erlerin durdugu ve etkisizlestirildigi noktada o subay kademesinin yok edilmesi kolay olacaktir. Iran'da ordu bu sekilde etkisiz hale getirilmistir. 'Er dusman isgali durumunda durmaz ve etkisizlestirilemez, sonuna kadar da savasir, ama buyuk bir kudretle gelen kendi halki karsisinda durabilir.'



Su asamada aldiklari bu buyuk ivme ve arkalarindaki cok buyuk gucler ile onlari normal yollardan durdurmak cok zor olacaktir. Ve bunlarin durdurulmadan hareket edecegi her gun ivme ve guclerini artiracak ve isi zorlastiracaktir. Silahli kuvvetler ne kadar erken hareket ederse o kadar iyi olur. Sonra gec olabilir. Silahli kuvvetlerin su veya bu neden ile eli kolu bagli ise ki oyle gorunuyor bu durumda silahli kuvvetler 'O GUN' geldiginde kislarini nasil muhafaza edeceginin planini cok iyi yapmalidir. Cunki kilit bu noktadir. Silahli kuvvetler etkisiz hale getirelemedigi muddetce devrim basariya ulasamaz. Bu nedenle her askeri kislaya normal erlerin haricinde kislalari kaninin son damlasina kadar savunacak 'OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI' olusturulmali ve bunlarin boyle buyuk bir halk hareketine karsi erlerden once devreye girip, erler

saskinliklarini uzerlerinden atana kadar catismaya girmeleri saglanmali ve burada kazanilacak vakit ile gerideki subaylar erlerin dagilmasinin onune

gecmelidir. Yani ordunun esas gucu ve govdesi olan erlerin kontrolu kesinlikle kaybedilmemelidir. Iran ordusunun boyle bir hazirligi olmadigi icin gafil avlandi.



Olusturulacak olan 'OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI' yobazlar ile catisirken, erlerde uzerlerindeki saskinligi atacaklar ve subaylarin organizasyonu ile catismalara destek vereceklerdir. Olusturulacak 'OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI' cok ozel egitilmeli ve de Ataturk'e ve devrimlerine cani pahasina savunacak sekilde inanmis olmalidirlar. Aksi halde basarisizlik kacinilmazdir. Cunki en son Lubnan'da gordugumuz uzre davasina inanmis bir kac yuz Hibullah Militani dunyanin en iyi ordularindan birisi olan israil ordusunu agir zaiyatlarla yenilgiye ugratti.



Sevgili dostlar ve kardesler, elimden geldigince sizleri bilgilendirmeye calistim cunki aydinligi savunmak durumunda olan sizler Iran'in gectigi bu

karanlik tuneli anlamak durumundasiniz. Iran'in bu aci tecrubesi sizlerin uyanik olmasi icin bir sans olur umarim. Asagidaki birinci linkte Iran'in

devrimin hemen oncesi goruntuleri ile hemen sonrasi goruntulerini bulacaksiniz. Orada goreceginiz uzre Iran devrim oncesi belki su anki Turkiye'den bile daha modern. Yani olmaz, olmaz demeyin. Ikinci linkte ise Devrim lideri Humeyni'ye kadinlarin siir okumasi. O linki vermemin nedeni ise o koltukta bir gun bugun ABD'de ikamet eden malum cemaatin basi olan sahsin oturabilecegi ihtimalidir. Aci ama sanki tarih tekerrrur ediyor.



[url]http://www.youtube.com/watch?v=Gj1rSmQ5kvg[/url]
__________________

LaEdri 06.03.2008 15:01

-->: İran'da da böyle başladı
 
[B][B]yaşasın iran!!!!!!!!

:)[/B][/B]......................

bodyguard 06.03.2008 15:18

--->: İran'da da böyle başladı
 
[B][I][COLOR="Blue"]islamiyetten cokmu korkuyorsun abircan????
[/COLOR][/I][/B]

abircan 06.03.2008 15:42

--->: İran'da da böyle başladı
 
[QUOTE=bodyguard;241906][B][I][COLOR="Blue"]islamiyetten cokmu korkuyorsun abircan????
[/COLOR][/I][/B][/QUOTE]

hiç insan yaratandan korkarmı, ama bazı yarattığı yaratık bile sayılamacaklardan korkarım, Allah'tan ve onun kutsal kitabı kuran'dan korkarmı
ben korkmam,

benim korkum onun arkasına sığınıp insanlara baskı eziyet tecrit bazan ölüme götüren uygulamalardan korkarım, domuz bağından korkarım, meydanlarda asılmaktan korkarım, kendi muta nikahı yapıp tek anlık ilişkiye girip boşayan , ama güya kendince zina yaptı denilen kadını taşlayandan korkarım, dört kadınla yaşamı kendine hak görenden korkarım, faiz haram deyip bankalarda milyon dolarları olandan korkarım, kredi kartı kullanandan korkarım, din adına yolsuzluk , haksızlık adam kayırmacılık yapandan korkarım, mezhepcilik yapandan korkarım, kafatasçıdan dar ümmetçi kafadan korkarım,
kısaca yobazdan korkarım elbet, çünkü ben 93 te sivas kültür merkezinde öümden kurtuldum
sen korkmazmısın

58Taraftar 06.03.2008 15:50

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[COLOR="Red"]ya ben bu köse yazilarina okumadan önce bir baktim iki baktim....baktim ve gördüm hepsi HÜRRIYET gazetesinden alinma...siz abonesiniz galiba bu hürriyet gazetesine
zaten yazilarin HÜRRIYET gazetesinden olmasi herseyi acikliyor...okumaya bile gerek yok[/COLOR]

bodyguard 06.03.2008 15:55

--->: İran'da da böyle başladı
 
[QUOTE=abircan;241921]hiç insan yaratandan korkarmı, ama bazı yarattığı yaratık bile sayılamacaklardan korkarım, Allah'tan ve onun kutsal kitabı kuran'dan korkarmı
ben korkmam,

benim korkum onun arkasına sığınıp insanlara baskı eziyet tecrit bazan ölüme götüren uygulamalardan korkarım, domuz bağından korkarım, meydanlarda asılmaktan korkarım, kendi muta nikahı yapıp tek anlık ilişkiye girip boşayan , ama güya kendince zina yaptı denilen kadını taşlayandan korkarım, dört kadınla yaşamı kendine hak görenden korkarım, faiz haram deyip bankalarda milyon dolarları olandan korkarım, kredi kartı kullanandan korkarım, din adına yolsuzluk , haksızlık adam kayırmacılık yapandan korkarım, mezhepcilik yapandan korkarım, kafatasçıdan dar ümmetçi kafadan korkarım,
kısaca yobazdan korkarım elbet, çünkü ben 93 te sivas kültür merkezinde öümden kurtuldum
sen korkmazmısın[/QUOTE]

[COLOR="Blue"][B][I]peki sence basörtüsü bu saydiklarinimi getirecek
yada AKP bu yazdiklarinimi getirecek???
Sizde eminimki cok iyi biliyorsunuzde neden 4 kadin hak oldugunu ve hangi düsünceyle peygamber efendimizin 4 kadin ile evlendigini??? yinede her defasinda bu konuyu gündeme getirmeniz bence din bilgisizliginden kaynaklaniyordur.
Ayriyetden ben simdiki zamanda 4 kadin ile evli olan erkeklerin cok nadir oldugunu hatta hatta 1% orandan bile daha az oldugunu görüyorum.

Size bir sorum var Abircan: mini etek giyip erkekleri tahrik eden ve bundan dolayi genc kizlarimizin tecavüze ugramasindan korkmuyormusunuz? icki aleminde kör kütük sarhos olup eve arabasi ile giderken trafik kazasi yapip 5 kisilik bir ailenin kanina girmesinden korkmuyormusunuz? veya kör kütük sarhos olup sokaktan gecen bir vatandasa saldirip öldürenlerden korkmuyormusunuz?
Meyhane köselerinde parasini bitiren ama eve ekmek parasi getirmeyenlerden korkmuyormusunuz? Laiklik altinda zina yapanlardan korkmuyormusunuz?

sizinde dediginiz gibi allah korkusu olmayanlar bu saydiklarimdan korkmaz....
[/I][/B][/COLOR]

seva 06.03.2008 17:33

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
Herkes Kur'an'dan kafasina göre hüküm çikaramaz.Basörtüsü ,Kur'an'n hanimlarla ilgili bir emridir. Uygulayip uygulamama kisinin kendi tercihidir.

seva 06.03.2008 18:16

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
İslami bir konuyu islami kaynaklardan almak gerçeklilikdir.işte asıl muteber olan budur. islam dışı zihniyeten islami bir mesele ne kadar doğru olur?ne kadar muteber olur?
bunu sizin takdirinize bırakıyorum.
Sn dastana islama saldırmak için işine gelen safsataları kullanıyor. gerçeklere sırt çeviriyor dolayısıyla bu haliyle ne bir kimseyi inandırır nede gerçekçi olabilir.
saygılarımla

Hz. Resul Efendimiz isteseydi daha gençliğinde iken ; genç , zengin bir çok kızla evlenebilirdi. Bu imkanı vardı fakat evlenmemişlerdir:

Peygamber efendimiz kendi döneminde ‘Muhammedü’l-emin ‘ (güvenilir Muhammed ) olarak adlandırılmış ,sadece zenginlerin üye olabildiği ‘Hılfu’l-fudul’ derneğine zengin olmadığı halde kabul edilmiş ,çevresince kendine güvenilen ,genç,ahlaklı ve yakışıklı bir insandı.Kabeyi su bastığı zaman ‘ Haceru’l –esved ‘ taşını , kabile reisleri arasında tek reis olmayan peygamberimiz yerine koymuştur.Peygamber efendimiz peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli müşrikler peygamberimize şu teklifte bulunurlar : ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim.Yeter ki sen bu davadan yani islamı anlatmaktan vazgeç. ‘

Peygamberimiz onlara şu cevabı verir: ‘Bir elime ayı , bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem.’

Görüldüğü gibi Peygamberimizin dünya malına düşkün olması veya benzeri bir iddia gerçek olsa idi , daha genç iken tüm bu imkânları elinin tersi ile bir kenara itmemesi gerekirdi!Ama O Yüce insan , insanları battığı ahlaksızlık ve kötülük batağından kurtarmak için mücadele ve iftiralara muhatap olma pahasına iyiliği tebliğ ve yayama yolunu tercih etmişlerdir...

Peygamberimiz 25 yaşına kadar evlenmemiş , ibadetle meşgul olmuştur.

Peygamber efendimiz 25 yaşında iken 40 yaşında ve dul olan Hz. Hatice ile evlenir.Hz. Resul Hatice annemizle zenginliği için evlenmemiştir.Çünkü Hz. Resul , Hz. Hatice’nin tüm malını Allah yolunda dağıtmıştır(Hz. Resul daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.) Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar.Hz. Hatice , peygamberimize :’Ey Muhammed ben yaşlandım , artık başka hanımla evlen ‘ deyince peygamberimiz şu cevabı verir: ‘ Böyle söyleme Hatice , üzülürüm.’Hz. Hatice 65 yayında vefat eder. Hz. Resul 2-3 sene daha kimse ile evlenmez , 53 yaşına gelir.

Not : O dönemde ‘sahabi’ ( Peygamber Efendimizin arkadaşları) savaşlarda şehit oluyor, eşleri dul, çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz sahabiye bu dul hanımlar ile evlenmelerini, onları evsiz, çocuklarını bakımsız bırakmamalarını tavsiye ediyor, kendisi de bu dul hanımlar ile 53 yaşından sonra evleniyorlar.

Hz. Sevde: 53 yaşında, dul.

Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Peygamberimiz genç yaşta olan (17-18 yaşlarında : Hz. Aişe’nin ablası Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması gerekir. Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı. Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle evlenmiştir-) Hz. Aişe ile evlenir. Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Hz. Aişe peygamberimizden 2000 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmış, hatta Müslüman orduların komutanlığını dahi üstlenmiştir.

Hz. Hafsa: Dul,

Huzeyfe kızı Zeynep: 60 yaşında dul,

Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul,

Cahş kızı Zeynep: Dul,

Ümmü Habibe: 55 yaşında dul,

Cüveyriye, Safiye: Esir (esir ve cariyelerle evlenmek âdet değil iken peygamberimiz onlar ile evlenerek onların da aile kurma haklarının olduğunu , onlarında insan olduğunu çevresindekilere ispat eder .)

Meymune: 2 çocuklu dul,

Mısırlı Mariye: Cariye

Hz. Resul 50 küsür yaşına kadar tek eşle evli kalıyor ,her türlü dünyevi teklifleri reddediyor ve 50 yaşından sonra genç ve zengin bir çok kız yerine koruma ve tebliğ amacını güden , karşılıklı rızaya dayanan evliliklerini objektif olarak inceleyen herkes evliliklerin hiç birinde dünyevi bir amaç olmadığını görebilirler yeterki tarafsız olarak olayları inceleyebilelim.

Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ?

NE KADAR IYI BILINIRSE BILINSIN BIR ERKEK DUL BIR KADININ EVINE ARADA BiR BILE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YASLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN BİR UYARICI VE “REJİM DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN... HZ. MUHAMMAD’E DÜŞMANLARI (HAŞA ) “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI... “ DEDİLER AMA HİÇ BİR DÜŞMANI ONA " ŞEHVET DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , ..." DİYEMEMİŞTİR. ÖZELLİKLE BU KONULARDA DÜŞMANDAN DAHA İYİ ŞAHİT Mİ OLUR.. AYRICA EFENDİMİZİN OLAYA CİNSEL AÇIDAN YAKLAŞMADIĞININ BİR DİĞER DELİLİ BAZI " ANNELERIMIZIN" YASLARINDAN DOLAYI O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI ÇOKTAN GEÇTİKLERİDİR HELE YAS 50 -65 ARASI İSE VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE YAŞANILIYORSA ... YAZI BÜTÜNÜ İLE OKUNUNCA ZATEN HZ. MUHAMMED'IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR.

NE MUTLU O’NA VE O’NUN İZİNDEN GİDEBİLENLERE !



Bazı ön yargılı çevreler Hz. Zeynep annemiz ile Hz. Resul’ün evliliklerine dillerine dolarlar. Güya Hz. Zeynep’ten hoşlanan Hz. Resul onun eşinden boşanmasını bekleyip onunla evlenir. Halbuki Hz. Zeynep Hz. Resul’ün akrabasıdır ve daha onu kız iken tanımaktadır. İstese onunla kız iken evlenebilirdi. Halbuki evlenmedi ve kendi eli ile Zeynep’i evlatlığı olan kölesi ile evlendirir. Ailenin devamı için huzursuzluk baş gösterip, boşanma talepleri gelince Hz. Resul hep bunlara engel olur. Fakat aile kendiliğinden dağılıp boşanma vuku bulunca her konuda, her türlü tapuyu yıkmakla görevlendirilen Hz. Resul, evlâtlıkta evlât gibidir. Evlenince hanımı kızın gibi olur türünden ön yargıları yıkmak için Allah’ın ayeti ile emretmesi üzerine Hz. Zeynep ile evlenir. Tapu dolayısıyla dedikodular çıkacağını bile bile, çünkü Hz. Resul insâni olmayan tüm tapu-taassuplara savaş açmıştı: Kadın savaşmıyor, miras alamaz, kız çocuğu uğursuzdur, namusumuza leke getirebilir, diri diri gömülmelidir. Soy erkek çocuktan devam eder, kız çocuk soyun kesilmesine neden olur...gibi bir çok günah – zararlı ön yargıları, yaşayarak, hayatıyla peygamber efendimiz yıkmış, yok etmiştir.

Hz. Muhammed’e atılan bir diğer iftira ‘da HZ. Safiye ile evlenmeleri olayıdır : Güya Hz. Resul esir olan Safiye annemize “ benimle evlenirsen seni serbest bırakırım , “ diye bir teklifte bulunmuştur. Halbuki olay şöyle gelişmiştir:


...Savaşta esir olan yahudilerden olan Hz. Safiye ‘ye Hz. Resul “ sana bir teklifim var , istersen serbestsin mallarını al ve git , istersen sana evlenme tekif ediyorum ,müslüman ol , yanımda kal “ teklifini özgür ve hür iradesiyle değerlendiren Hz. Safiye annemiz , kendi isteği ile teklifi kabul eder ve Hz. Muhammed’in yanında kalır. Bunun üzerine Müslümanlar “ biz annemizin akrabalarını esir etmeyiz , “ diyerek esir edilen tüm yahudileri serbest bırakırlar... yahudilerde bu gelişmeler üzerine islama girerler...



1. Peygamber Efendimiz bir günde iki öğün sıcak yemek yememiştir. Bazen aylarca evinde sıcak yemek bulunmazdı. Sirke ile kuru ekmek yer ve “Ne güzel nimet” buyururdu. Hasır üzerinde yatar, uyandığı zaman vücudunda hasırın izleri belli olurdu. Müslümanlar uyurken gece yarısı kalkıp namaz kılmak kendisine farzdı. Kendisine iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutmasına izin verilmiştir.
2. Hz. Resul insanlara karşı merhametli idi. Kendisini her türlü kötülükten koruyan amcası Hamza’yı öldürüp ciğerlerini yiyen Hint’i ve katili Vahşi'yi affetmiş, kendine hakaret edip, Müslümanları öldürüp aç ve susuz yurtlarından kovan Mekke Müşriklerini,Hayber'li yahudilerin hidayet bulmaları için onlara dua etmiştir.Kendisini zehirlemeye çalışan Yahudi kadını afetmiş , bir topluluk içinde kendisine karşı ağzı bozuk ve saygıdan uzak bir şekilde konuşan kadına karşı takındığı yumuşak ve seviyeli tutumu ile kadının hal ve hareketlerinin değişmesine sahip olmuş , çevresine gerektiğinde nükteler yapan , Nisa suresini dinlerken gözyaşlarını tutamayan ," insanlara hizmet eden insanların efendisidir" buyurup ,halka gerektiğinde eliyle su dağıtan , kibirleden uzakişleri paylaşmayı seven ,evinde iken herkes gibi " ayakkabılarını tamir edip,elbiselerini dikip temizleyen kendi işini kendi gören ,koyunları sağan b.r insan olan Hz. resul çocukları da çok severdi : Onları bir sıraya dizer karşılarına geçer “ bana ilk gelene hediye vereceğim” derdi, çocuklar sevinç içinde O’na koşar çevresini sararlardı. Torunlarını sırtına alır , namazda iken onların kendi sırtlarına çıkmalarına izin verirdi.Bayram günü ağlayan ,aç bir çocuğu temizleyip doyurmuş ,ona bayram sevincini tattırmış , her çocuğa yetişkin gibi selam verip, onlarla şakalaşır ,namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi üzerine , çocuğun ailesinin cemaat içinde olabileceğini düşünüp namazı hızla bitirmiş , kendisine 9 sene hizmet eden Enes'i bir defa bile azarlamamış ... bir insandı.
3. Hz. Resul hayvanlara ve bitkilere de merhametli idi. Yere uzanmış iken elbisesinin üzerine yatan kediyi uyandırmamak için elbisesini keserek ayağa kalkar, islâm ordusunun yolu üzerine çıkan bir köpek ve yavrusunu rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren , susuz bir deve görünce eli ile ona su veren peygamberimiz , savaş vakti bitkilerin kesimini yasaklamış, “yarın kıyamet kopacağını bilseniz ağaç dikin” buyurarak insanları ağaç dikmeye davet etmiştir.

Peygamberimiz evlilikleri ile büyük bir merhamet örneği göstermiş, hayatının son senelerinde karşılıklı rıza ile fedakârlık göstererek Müslüman hanımlara kol kanat germiştir. Ayrıca bu evlilikler Peygamber Efendimizin hanımlarının kabilelerini de etkilemiş, onların kendiliğinden İslâm’a ısınıp kabul etmelerine vesile olmuştur.

HZ. RESUL HAKKINDA BATILI AYDINLARIN BAZI SÖZLERİ:

Thomas Carlyle:’İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir.’

Prof.Dr.H. Mones:’O’nun her sözü bir vecizedir.’

Jane Pelo:’O’nun davasında heyecanı asildi.’

Aleksi Lovazon:’O Allah tarafından gönderilmiş bir hak peygamberdir.’

G’la Faytt:’Ey şanlı arap!Aşk olsun sana....Adaletin ta kendisini bulmuşsun.’

Raymons Leronge:’14 asır geçmesine rağmen Hz. Muhammed bu zamanın tek rehberi,tek hidayet resulüdür.’

Sosyolog V.D.Eratsen:’Ben şahsen Hz. Muhammed’in hayranıyım.’

Prof.Jules Masserman:’Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed idi.’

Prof.Dr. Michael Hartuhammed tarihte dini ve dünyevi açılandan en üstün başarıya ulaşmış tek kişidir.’

Tolstoy: Muhammed, hürmet ve saygıya fazlasıyla lâyıktır.

Gibson: Hz. Muhammed’i sevmeyenler onu yeterince tanımayanlardır.

Dostyoyevski: Büyük İslâm Peygamberi yüce yaratıcının katına çıkıp onunla buluşmuştur. Ben Mirac’a bütün kalbimle inanıyorum.

B. Smith: Büyük liderlerin hayat ve karakterleri ile yapılan eleştiriler İslâm Peygamberi için yapılamaz.

Prens Bismark: Senin asrında yaşayamadığımdan dolayı çok üzgünüm Ey Muhammed. Kur’an Allah’ın kitabıdır. İnsanlık senin gibi bir kabiliyeti bir defa görmüş bir daha göremeyecektir. Ben senin önünde hürmet ve saygı ile eğilirim.

Geothe: Hiç kimse Muhammed’in kurallarından daha ileri bir adım atamaz. Biz Avrupa Milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki bu yarışmada kimse onu geçemeyecektir.

Shebol: Hz. Muhammed insan olması itibari ile bütün insanlık onunla övünür. Biz Avrupa’lılar 2000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en bahtiyar nesiller oluruz.

Bernard Shaw: Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Benim görüşüme göre onu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lâzımdır.

Voltaire: Türk kardeşime diyeceğim ki; senin dinin bana çok saygı değer bir din görünüyor... senin dinin çok asil.

Lamartine: İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?

Knematirul: Herkesin itiraf etmekten çekindiği şeyi ben haykırıyorum. Hz. Muhammed hiç kimse ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir devrimcidir.

BATILI İNSANLAR KADAR İSLAM PEYGAMBERİNE OBJEKTİF YAKLAŞABİLSEK VE O'NU ÖRNEK ALABİLSEK YETER ... !

FatihCan 06.03.2008 18:17

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[B]Okuma zahmetinde bulunamıyorum çünkü zamanım yok [/B]

aozdemir 06.03.2008 18:20

-->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
eğer insan kötülük yapmayı kafasına koymuşsa o hedefine ulaşmak için her şeyi kullanacaktır. bu din de olabilir, laiklik te, ırkçılıkta, mezhepçilikte.

seva 06.03.2008 18:22

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[QUOTE=FatihCan;242049][B]Okuma zahmetinde bulunamıyorum çünkü zamanım yok [/B][/QUOTE]

Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ?

NE KADAR IYI BILINIRSE BILINSIN BIR ERKEK DUL BIR KADININ EVINE ARADA BiR BILE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YASLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN BİR UYARICI VE “REJİM DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN... HZ. MUHAMMAD’E DÜŞMANLARI (HAŞA ) “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI... “ DEDİLER AMA HİÇ BİR DÜŞMANI ONA " ŞEHVET DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , ..." DİYEMEMİŞTİR. ÖZELLİKLE BU KONULARDA DÜŞMANDAN DAHA İYİ ŞAHİT Mİ OLUR.. AYRICA EFENDİMİZİN OLAYA CİNSEL AÇIDAN YAKLAŞMADIĞININ BİR DİĞER DELİLİ BAZI " ANNELERIMIZIN" YASLARINDAN DOLAYI O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI ÇOKTAN GEÇTİKLERİDİR HELE YAS 50 -65 ARASI İSE VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE YAŞANILIYORSA ... YAZI BÜTÜNÜ İLE OKUNUNCA ZATEN HZ. MUHAMMED'IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR.

NE MUTLU O’NA VE O’NUN İZİNDEN GİDEBİLENLERE !


o zaman sana özel olsun :D

FatihCan 06.03.2008 18:31

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[QUOTE=seva;242051]Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ?

NE KADAR IYI BILINIRSE BILINSIN BIR ERKEK DUL BIR KADININ EVINE ARADA BiR BILE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YASLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN BİR UYARICI VE “REJİM DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN... HZ. MUHAMMAD’E DÜŞMANLARI (HAŞA ) “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI... “ DEDİLER AMA HİÇ BİR DÜŞMANI ONA " ŞEHVET DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , ..." DİYEMEMİŞTİR. ÖZELLİKLE BU KONULARDA DÜŞMANDAN DAHA İYİ ŞAHİT Mİ OLUR.. AYRICA EFENDİMİZİN OLAYA CİNSEL AÇIDAN YAKLAŞMADIĞININ BİR DİĞER DELİLİ BAZI " ANNELERIMIZIN" YASLARINDAN DOLAYI O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI ÇOKTAN GEÇTİKLERİDİR HELE YAS 50 -65 ARASI İSE VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE YAŞANILIYORSA ... YAZI BÜTÜNÜ İLE OKUNUNCA ZATEN HZ. MUHAMMED'IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR.

NE MUTLU O’NA VE O’NUN İZİNDEN GİDEBİLENLERE !


o zaman sana özel olsun :D[/QUOTE]


[B]iyide ben ne dedim ki şimdi bu söylediklerin bana özel oluyor :confused:[/B]

seva 06.03.2008 18:36

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
yani zamanım kısa dedinde bende zamanına uygun yazdım :D

FatihCan 06.03.2008 18:39

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
[QUOTE=seva;242058]yani zamanım kısa dedinde bende zamanına uygun yazdım :D[/QUOTE]

ha tamam :) ama ben bunu senin yazına değil hatta ben senin buraya köşe yazısı attığını dahi görmedim..

Ben abircanın köşe yazıları için yani bu tek yönlü objektif olmayan yazarlar için ayıracak vaktyim yok demek istemiştim :)

seva 07.03.2008 07:41

--->: BİRCAN'DAN KÖŞE YAZILARI
 
haklısın kardeşim insanlar islam dinimizi algılamadığı için hep yanlış anlaşılıyor halbuki islamda açıkça belirtilmiştir.


WEZ Format +2. ?uan Saat: 04:51.

Powered by: vBulletin. Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.


Copyright © - Bütün Haklar Sivaslilar.net'e aittir.