Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar

Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar (http://www.sivaslilar.net/forum/index.php)
-   Serbest Kürsü (http://www.sivaslilar.net/forum/forumdisplay.php?f=175)
-   -   Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1 (http://www.sivaslilar.net/forum/showthread.php?t=40449)

cebe 15.01.2016 10:46

Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
T[B]ürk-Moğol Kabile Yaşantısını İnceleyen Kaynaklar Hakkında Özet Bilgi [/B]

İslam öncesinde Türkler, Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında çok uzun süreden beri (2000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Hemen belirtelim ki, Türklerin Asya bozkırlarındaki M.S. 8 yüzyıla kadar olan dönemlerdeki göçebe yaşantıları konusunda sağlıklı bilgileri, daha önce de değinildiği gibi, Çin başta olmak üzere yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. Çünkü, eski göçebe Türk ve Moğol toplumları ve onlarla aynı coğrafyayı paylaşan ve aynı sosyal yapıları yaşayan diğer göçebe topluluklar ilkel (arkaik) topluluklardı. Arkaik topluluklarda “yazı” yoktur. “[B]Onlara yazılı bilgi bırakılmamıştı. Onlar asırlarca kaygusuz ve kendi hallerinde yaşamışlardır.[/B]” Yazısız toplumlarda toplumsal bellek sözlü aktarımlara dayanır, bu nedenle yeni nesillere doğru ve eksiksiz aktarılamaz. Çünkü, geçmişi doğru bir şekilde hatırlama ve geçmişle iletişim kurma ancak yazı aracılığı ile olur. Bu nedenle de toplumsal belleğin en önemli aracı "yazı"dır. Sonuç olarak, yazılı eser bırakmamış olan toplumlar “ tarihsiz toplumlar” olarak da adlandırılırlar.

[B]Türklerde yazı İ.S. 730’larda tarih sahnelerinde görülür[/B]. Yazıları olmadığından bu tarihe kadar kendileri hakkında ve kendileri tarafından yazılan bir eser bırakamamışlardır. Ancak, [COLOR="Red"]Türkler 8. yüzyıldan sonra çok az ve destan türünde de olsa kendi eserlerini vermeye başlamışlardır[/COLOR]. O[B]ysa , yazı kültürü İ.Ö. 3000’lerde Sümerler ile başlamıştır. Göktürk yazısı tarihte göründüğünde, Mısır, Eti, Frig, Babür, Asur, Eski Yunan uygarlıkları yazıyı kullanmış ve o zaman tarih sahnesinden silinmişlerdi. [/B][COLOR="red"]Bilimsel düşüncenin ve “Batı uygarlığı”nın, Atatürk’ün söylemiyle “muasır medeniyet”in temelini oluşturan Esi Yunan toplumu İ.Ö. 7.yüzyıldan itibaren, yani Göktürklerden 1400 yıl önce, yazıyı kullanmaya başlamışlardır. [/COLOR]

Türklerin kendi eserleri olarak kabul edilenler içinde Orhun Abideleri, Kutadgu Bilig, [B]Divanı Lugat-ı Türk[/B] en ünlüleridir. [B]Fakat, bunlardan daha önemlisi Türkler hakkında İranlı, Bizans, Ermeni ve Arap tarihçiler, seyyahlar da yazılı eserler vermişlerdir. [/B][COLOR="red"]Bunlardan Arap kaynakları, İslam dinin etkisiyle önyargılarla yazıldıkları ve yazılan dönemleri kesin bir şeklide belirtmedikleri için en güvenilmez kaynaklar olarak nitelenmişlerdir[/COLOR]. [B]Bu kaynaklara bir de 11-13. yüzyıllardaki Moğol kabile toplumunun yaşamını inceleyen eserleri katabiliriz. Çünkü, Moğollar hem etnisite (ırk, soy) bakımından, hem yaşam tarzı olarak ve hem de yaşanılan coğrafya bakımından Türklerle benzerlikler içindedirler. Boy-kabile yaşamı, hayvan besiciliği, göç, talan için savaşlar başlıca ortak yaşam biçimidir, ortak kültürdür. Bir zamanlar Hunların ve onlardan sonra da Göktürklerin yaşadıkları Asya bozkırları 13. yüzyılın başından itibaren Moğolistan’ın batı bölgesi olur. [/B][COLOR="red"]Moğollar, Afganistan’da, Çin’de ve diğer yerleşik kavimlerin ülkelerinde kendi dillerini, kültürlerini uzun süre korurken, Türk’ler içinde özümsenirler; Türkleşirler: Bu, onların Asya’nın batısında İslamlaşmalarına, doğusunda ise İslam dinine direnmelerinin de nedenidir. [/COLOR]

[FONT="Book Antiqua"]“Batıya giden Moğollar az bir zaman zarfında Türkleştiler, kendilerine az çok yakın olan Etnografik muhitte adeta eridiler. Fakat Moğolların “İslam” kültürünü benimsememeleri, İran’a nazaran, Orta Asya’da daha yavaş olmuştu, çünkü bir kısım Moğollar burada etnik bakımdan kendilerine yakın olan göçebe Türkler arasında bulunmakta idiler.”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 60-80.) [/FONT]


[B]Bazı Batılı yazarlar, Cengiz İmparatorluğu öncesi dönemde Moğolistan’da yaşayan göçebelerin tümünü Türk olarak adlandırmışlardır. [/B]“Cengiz Han döneminden önce Moğolistan’da yerleşmiş bütün insanları Türk olarak vasıflandıran yazar...”3 Asya Hun boylarının kalıntılarından kurulan Göktürklerin yurdu olan “[B]Orhun” bölgesi [/B]Cengiz İmparatorluğu’nun merkezi olur. “Orhun’daki Karakurum (Xara Xorum) 1235’te imparator Ögedey zamanında inşa edildi.”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 60-80.)

Ayrıca, Eski Türk ve Moğol tarihleri genelde birlikte incelenir.

[FONT="Book Antiqua"][SIZE="2"] “Türk ve Moğol boylarının tarihi haklarındaki ilk genel eskiz denemesi, bilindiği gibi Deguignes tarafından,1756-1758’de yapılmıştı. Bu yazar, Çin kaynaklarından sadece birkaç deneme eser ile yetinmek zorunda kaldığı için bu müellifin eseri Orta Asya’nın batısından çok doğusu kesiminin tarihi bakımından daha büyük öneme sahiptir/.../ Moğol tarihi ile ilgili İslam kaynaklarını ayrıntılı olarak ilk defa Baron d’Ohson tarafından incelenmiştir. Histories des Mongols adı ile ilk kez 1824’de yayınlanmıştır/.../ Türk ve Moğol toplumlarının tarihinin genel bir araştırması üzerinde yeni bir teşebbüs L. Cahun tarafından yapılmıştır. Türkistan tarihinin kısa bir eskiziz 1899’da B.D.Ross tarafından yapılmıştır”4 [/SIZE][/FONT] (V.V. Barthold: Türksitan, s :62. Türk Tarih Kurumu Yayını. Ankara. )

Bununla birlikte, Moğol kabile yaşamı Türk göçebelere göre farklı bir tarihsel süreç izlemiştir. Türkler, genel olarak, onuncu yüzyıldan itibaren büyük çoğunlukları ile Asya’nın batısında “[B]Maveraünnehr[/B]” olarak bilinen [B]Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin arasındaki İran kültürünün egemen olduğu bölgede yerleşikliğe, yani tarım-ticaret yaşamına geçmeğe başlamışlardır.[/B] Buna karşın, Türklerin yerleşik yaşama geçmelerinden yaklaşık yüz yıl sonra, Cengiz Han’ın liderliğinde tüm Asya’ya egemen olan “[B]Büyük Moğol İmparatorluğu”nu kurdukları dönemde bile, 1206’da, yani on üçüncü yüzyılda, Moğol toplumunun hemen tamamı -eski göçebe yaşam kendi içinde ilerleme-gelişme (tekamül) göstermişse de- göçebe kabileler halinde yaşıyorlardı.[/B] Bu yaşam biçimi, on sekizinci yüzyılda bile değişmemiştir. [COLOR="red"]Hatta, Çin’e egemen olduktan 300 yüzyıl sonra Çin’den çıkarıldıklarında da eski göçebe yaşamlarına geri dönmüşlerdir. Bu yaşamları, onları yakından izleyen, Çinli, İranlı, Arap-İslam, Ermeni yazarlar ile Avrupalı seyyahlar (gezginler) tarafından çok açık bir şekilde betimlenmiştir.[/COLOR]

“Moğol istilası, Moğolların zapt ve tahrip ettikleri bütün memleketlerin tarihçileri tarafından işlenmiştir. Bu konuda daha ziyade İran ve Çin kaynaklarına, bazı nadir ahvalde de Ermeni kaynaklarına müracaat etmek zorundayız.” ( Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 40. Hazırlayan Hakkı Dursun)

Ayrıca, egemen soy tarafından yazdırılan ve bu nedenle “kahramanlık destanları” olarak nitelendirilen kendi orijinal eserleri de vardır.

“[B]Cengiz Han zamanından önce Moğolların yazılı vesikası (belgesi) olmadığı bilinmektedir[/B]. Uygur alfabesini kabul ettikleri zaman ilk önce ”[B]Cengiz Han’ın nizamnameleri”ni (yani onun tarafından tasdik edilen milli fikirleri ve adetleri) toplamak için kullandılar[/B]. Cengiz Han’ın “ [B]Büyük Yasası[/B]” böylece otaya çıkmıştır.” [B]İranlı tarihçi Cuveyni’nin bildirdiğine göre, kanunlar yaprak üzerine yazılı olarak hanedanın başlıca üyelerinin hazinelerinde saklanırdı.[/B] Yeni bir han tahta çıkınca, ordu bir sefere gönderilince ve devlet erkanı müzakereye davet edilince bu yapraklar ortaya çıkarılır ve bunlarda yazılı olan hükümlere göre hareket edilirdi. [B]Ancak, “tarihçilerden herhangi birinin Yasa’nın bir nüshasını görüp görmediği bilinmemektedir[/B].” (Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 60-80.)

C[COLOR="red"]engiz, 1206’da imparator olduğuna göre, yazının insanlık tarihinde ilk kullanılışından yaklaşık 5000 (beş bin) yıl sonra Moğollar yazıyı kullanmışlardır.[/COLOR] Ve bunu yine bir tarım toplumundan, Çin’den, öğrenmişlerdir.

“Bununla beraber, Moğollar, hanlarının söylediklerini, yazmak ve ölümlerinden sonra onları çoğaltmak adetini Çinliler’den almışlardı. Bu gibi notların ancak hanın istediği zaman tutulduğu ve bu gibi durumlarda sözlerini şiir tazında yahut secili olarak söylemeğe özendiği düşünülebilir. Bu sözlerle Türkçe “bilig” (bilgi) adı verilirdir. Cengiz Han’ın bilikleri araştırılır ve öğretilirdi.”
(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 40. Hazırlayan Hakkı Dursun )
Kısacası, Moğol göçebeleri 13. yüzyılda yazıyı (Uygur yazısı) kullanmaya başlamışlardır. Onların göçebeliği uygarlık yolunda anormal bir durumdur; oldukça geciken bir göçebeliktir. Avrupa’da Rönesans’ın şafağına az bir zaman kalmıştır. Moğolların tarih sahnesine devlet olarak çıktıklar 1206 yılından 53 yıl önce, [COLOR="red"]1153’te, Türk halk kitlesi, “[B]Kara Budun[/B]”, kendi kurdukları İran Selçuklu Devleti’ne isyan ederek onu yıkmışlardı. [/COLOR] [COLOR="red"]Moğol göçebe imparatorluğunun kuruluşundan 34 yıl sonra da, 1239-1240’da, “Kara Budun” bu kez Anadolu’da ilk “Kızılbaş” isyanını ( Babai ayaklanması) çıkarmışlar ve yine kendilerinin askeri gücüne dayanılarak kurulan Anadolu Selçuklu Devleti’ni yıkmışlardır[/COLOR]. [B]Kısacası, insanlığın uygarlık yolunda hızla kentleştiği-ilerlediği bir çağda Moğollar hala göçebedir, fakat yazıları ( Uygur yazısı) vardır. Hem kendileri yazılı eserler bırakmışlar, hem de Çinli, İranlı, Ermeni, İslam ve Avrupalı yazarlar, gezginler onların yaşamları hakkında çok önemli belgeler bırakmışlardır[/B].

3. yüzyılın başlarından itibaren başlayarak Moğolların devlet kurmaktan uzaklaşıp, etnik birer grup olarak Rus ve Çin egemenliğine girdikleri 18. yüzyıla kadar olan bütün dönemlerde yazılan tüm bu kaynaklara dayanılarak, Moğol göçebe toplumunun sosyal, kültürel ve siyasal yapısını çok ayrıntılı olarak inceleyen çok sayıda bilimsel yapıt günümüzde vardır. Moğolistan’da 30 yıl kalarak Moğol dilini öğrenen, Moğolların geçmişini ve çağımızdaki durumunu inceleyerek “[B]Moğolların İçtimai Teşkilatı[/B]” adlı oldukça ayrıntılı sosyolojik eseri yazan Yüksek Sovyet Akademisi üyesi Boris Yakovleviç Vladimirtsov, Moğol yaşantısını anlatan temel kaynakları, 1240’da yazılan “[B]Moğolların Gizli Tarihi” (Yuan -Chao-Pi-Shi)[/B]”, İranlı Yahudi hekim ve devlet adamı Reşidettin’in 1310’da yazdığı “Cami-üt Tevarih”, 1370’de yazılan Moğol devrine ait resmi Çin tarihi olan “[B]Yüan-shih”[/B], 1604’de yazılan “[B]Altın Soyun Hikayesi” ( Altun Tobci[/B] )”, Moğol prensi ( Ordos Prensi) ve yazarı Sanang –setsen Hungtayci tarafından 1662’de yazılmış olan “ [B]Hanların Menşei Hakkında Cevher Mecmuası”[/B] ile Marco Polo, Paulo Caprini, Wilhelm von Rubruk gibi Avrupalı tüccar veya misyoner seyyahlar ( gezginler) tarafından kaleme alınmış gezi notları ile Cengiz Han ile özel dostluk kuran Çinli Taoist rahip Çang Çun’un Moğolistan’da 3 yıl ( 1220-1223) kalarak yaptığı gözlemlerin öğrencisi tarafından yayınlanmış gezi notları olarak belirtmiştir. Çang Çun, Çinli Taoist rahiptir. Cengiz Han ile özel dostluğu vardır; Cengiz Han ile üz yüze görüşmeleri, felsefi konuşmaları olmuştur ve Cengiz Han’ın sarayında misafir edilmiştir. Cengiz Han, dönemi Moğolları hakkında en değerli bilgileri onun Moğolistan ve Moğol egemenliğindeki ülkelere yaptığı seyahatlerindeki gözlemleri bir öğrencisi tarafından yayınlanmıştır, bu eser Moğol tarihi konusunda temel kaynaklardan biridir. Çang Çun, Moğolistan’a 1221 de gitti, 1223 de döndü.
Moğolların kendilerinin ürettiği eserleri –yukarıda da değinildiği gibi, egemen soyun kontrolünde ve onun istediği biçimde yazılırdı; Moğol toplumunda yazı olmadığından başka türlüsü de düşünülemezdi zaten. Bu nedenle, Han’lar yazma işini Çinli ve İranlı gibi daha uygar toplumlardan çıkan o zamanın entelektüellerine görev olarak vermişlerdir. Örneğin, Moğol toplumun sosyolojik yapısının aydınlatılmasında birincil temel kaynak olarak değerlendirilen3 “Cami-üt Tevarih”,1310-1311’de ‘İlhanlılar’ olarak bilinen İran Moğol Devleti’nin Hanı’nın (Gazan Han) isteğiyle [B]Yahudi asıllı İranlı hekim ve vezir Reşidettin[/B] tarafından yazılmıştır.

” [B]Reşidettin’in Cami’it Tevarih’i birinci derecedeki kaynaklar arasındadır [/B]/.../ Bu eser öyle bir ansiklopedidir ki orta zamanlarda bu gibi bir eser Asya ve Avrupa kavimlerinden hiç birinde yoktu. /.../ Yalnız şunu kaydedelim ki, Reşidettin Moğol başbuğlarının, bilhassa büyük Moğol hakanının İran Moğol saraylarındaki mümessili Bolad-cingsang’ın ve bizzat İran hükümdarı Gazan Han’ın ifadelerine dayanarak Moğol kabilelerinin göçebe hayatını çok ayrıntılı bir şekilde tanımlamayı başarmıştır.” (Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan)


İkinci Temel kaynak olarak “[B]Moğolların Gizli Tarihi (Yuan-Ch’ao-pi-Shi[/B])” , 1240’da Moğolistan’da Çin yazısı ile yazılmıştır. “Kahramanlık Destanı” olarak nitelendirilmiştir. “[B]Yuan-çao-bi-şi (Yuan-Ch’ao-pi-Shi)[/B], Cengiz Han’a dair destani (epik) motiflerle dolu hususi bir malumat kaynağı teşkil eder. Bu kaynak Cengiz’e en yakın zamana ait şifahi (sözlü ) rivayetlere isitinaden (dayanılarak) yazılmıştır”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, ) . Üçüncü temel eser, “Moğol Soyunun Resmi Tarihi (Yuan-Şi) 1369’da Çin’deki egemen Moğol soyu ( Yüan Sülalesi )tarafından yazdırılmıştır.

“Çin’deki Moğol imparatorları tarafından Moğol tarihinin işlenmesine önem verildiğini biliyoruz; mesela imparator Kay-san zamanında (1308-1311) Moğolların bir resmi tarihi yazılmıştır. Moğol hakimiyeti nihayete erdikten sonra hanedanın Çin adeti üzerine geniş bir tarihi ( Yüan-şi: Yüan sülalesi) meydana getirildi”.(Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 184. )

Diğer bir temel kaynak da Ordos Moğol Prensi “Sanang Secen”in yukarıda adı geçen eseridir.

Kısacası, egemen soyun istekleri doğrultusunda yazılan bu eserler, gerçeklerden çok efsanelere dayanırlar; tarih ile efsane, gerçek olay ile uydurmalar birbirine karışır; iç içe geçer.

“Moğolların parlak zaferleri milli duygunun gelişmesine yardım ettiği gibi bunun tesiri altında [B]Moğollar ile hanları, milletlerinin tarihini bilmek ve atalarının büyük icraatını unutulmaktan kurtarmak istediler[/B]. [COLOR="red"]Tarih ile efsane arasındaki farkı Moğollar, diğer ilkel kavimler gibi pek az bilirlerdi.[/COLOR] Cuveyni ve Reşidettin, onların kitaplarından milletlerinin menşeyi hakkında ancak hayali efsaneler naklederler: Bu efsanelerin ne zaman yazılmaya başladığını belirtmek güçtür.”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan )

Sonuç olarak, Türk göçebeler hakkında yazılan eserler Moğol göçebelerin sosyokültürel yapılarını anlatan eserlere göre oldukça azdır ama Moğol tarihi ile ilgili yazılan kitaplar bir yerde Türk göçebelerin de tarihidir. Moğol örneği tüm göçebe sosyolojisi analizcileri için temel niteliktedir. Dahası, Türk göçebelerin yaşamlarıyla ilintili hikayelerin anlatıldığı destanlar da yüzyıllarca sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılmış ve çok geç dönemlerde yazıya geçirilmişlerdir. Örneğin, Oğuz’ların “[B]Dede Korkut[/B]” destanı 16.yüzyılın başlarında1, Kırgızların “[B]Manas” destanı[/B] 19. yüzyılda2 yazıya geçirilmişlerdir. Ayrıca, öznel yargıların tuzağına düşmemek için Türk göçebe destanlarının da, tıpkı Moğol destanlarında olduğu gibi, feodal ailelerde muhafaza edilen rivayetlere ve epik hikayelere dayanarak yazıya geçirildiklerini gözden ırak tutmamak gerekir. Örneğin, [B]Göktürk Yazıtları Aşina soyundan Bilge ve Kültekin kardeşler tarafından yazdırılmıştır; her satırında babalarının ve kendilerinin olağanüstü kahramanlıkları, Tanrı tarafından görevlendirildikleri, çok fedakar ve cömert oldukları, kendilerinden çok Türk Budun’u düşündükleri, onun için çalıştıkları-savaştıkları vb şeyler anlatılır. Ve en önemlisi, Türk Budun’un itaatten çıktığı zaman dağılıp, perişan olduğu vurgulanır[/B].

“ [COLOR="red"]Kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii.[/COLOR] [B]Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta donsuz ( elbisesiz); düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. [/B]Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak çıplak olarak dönüp geldi. Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabi kavmine doğru, güneyde Çine doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, ... savaştım. [B]Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. [/B]Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tabi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. İşi gücü veriyor.1 ...“Türk milleit aç idi, o at sürüsünü alıp besledim. (Prof. Dr. Muharerm Ergin . Orhun Abideleri , s: 21, 23, 47. Boğaziçi yayınları, 2003.).

“ [B]Tanrı bahşettiği için, ben kazandığım için Türk milleti kazanmıştır[/B]. Ben küçük kardeşimle beraber böyle başa geçip kazanmasam [COLOR="red"]Türk milleti ölecekti, yok olacaktı, [/COLOR]Türk beyleri, milleti, böyle düşünün, böyle bilin!...muhterem, güç beslemiş olan, kahraman kağanına ihanet etti.” (Agy)

“Kül Tigin yaya olarak atılıp hücum etti. Ong valinin kayın biraderini, silahlı, elle tuttu, silahlı olarak kağana takdim etti. O orduyu orda yok ettik.... Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgıza doğru ordu sevk ettik. Mızrak batımı kar söküp, Kogmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık. Kağanı ile Songa ormanında savaştık… Kül Tigin, Bayırkunun boz aygırına binip atılarak hücum etti. Bir eri ok ile vurdu, iki eri kovalayıp takip ederek vurdu… [B]Kırgız kağanını öldürdük, ilini aldık[/B]… ….[B]Oğuza doğru ordu sevk ettim[/B]. İlk ordu dışarı çıkmıştı, ikinci ordu merkezde idi. Uç Oğuz ordusu basıp geldi. Yaya, kötü oldu diyip yenmek için geldi. [COLOR="red"]Bir kısım ordusu evi barkı yağma etmek için gitti,[/COLOR] bir kısım ordusu savaşmak için geldi. Biz az idik, kötü durumda idik. Oğuz ... düşman ... [COLOR="red"]Tanrı kuvvet verdiği için orda mızrakladım, dağıttım[/COLOR].” (Agy)

[B] Görüldüğü gibi Türk’lerin kendilerine ait ilk ve en önemli belgesinde efsane ile gerçek iç içedir[/B]. ve bu nedenle de yazıtlardaki ifadeler bakanın açısına göre değişiyor, birbirine zıt-aykırı yorumlar ortaya çıkıyor. [B]Sosyal olayları materyalist açıdan bakarak değerlendiren bilim adamları, yazıtlardaki yukarıda örneklerini gördüğümüz ifadeleri “[COLOR="red"]sınıf savaşları”[/COLOR]nın en önemli kanıtları olarak yorumlarken, idealist açıdan bakanlar “[COLOR="red"]mili mefkure[/COLOR]” yaratıyorlar.[/B] [COLOR="Magenta"][B][COLOR="Red"]Bu ifadeleri, “Kızılbaşlık”ın mayalanma evrimlerinden bir basamak (safha) olarak görebilir miyiz?[/COLOR][/B][/COLOR] [B]Türk ve Moğol göçebelerin eşitlikçi, yani sınıfsız dönemleri açık şeklide bilinmemekle birlikte, sınıflı göçebe toplumdaki bazı karakteristiklerin o dönemin uzantıları olduğu kabul edilir. [/B]Sınıf farklılaşmasının hayli geliştiği ve dış etkilerle boy örgütlenmesinin bozulduğu bir zamanda dahi, Orta Asya boyları, hiç değilse alt düzeylerde, ilkel demokrasiyi ve toplumsal dayanışmayı uzun süre korurlar.[B] Bunda en önemli etken toprağın işleniş biçimidir; Tarım toplumunda toprak kişisel (özel) mülk iken, göçebe toplumlarda -o yaşamın kaçınılamaz gereği olarak- ortaklaşa kullanılır, yani kabilenin tüm üyelerine aittir.[/B] [COLOR="red"]Gerçekten de, orijinal bir çok kaynakta Türk ve Moğol göçebe kabilelerinde otlaklar (mera-yaylalar) ortak, her türlü mülk, hayvanlar, çadırlar, kapalı arabalar, basit üretim araçlarının ise, kabile üyesi olan şahsın kişisel mülkü olduğu belirtilir[/COLOR]. Bu konu ilgi alanımızın tam merkezinde yer almaktadır, bu nedenle ileriki sayfalarda - bozkırda sınıfların doğuşu başlığı altında- yeniden ve daha çok örnek verilerek irdelenecektir.

İslam öncesinin bu kahramanlık hikayelerini, İslamlıktan sonra da ve belki daha da abartılmış olarak görüyoruz. Örneğin, Oğuzların “Dede Korkut” destanında “Karacık Çoban” (Zavallı kara çoban; halktan biri, beyin uşağı) efendisinin ( Bey’in) hayvan sürülerini kafirlerden ( İslam’a direnen Türk’lerden) korumak için sapanıyla yaklaşık 96 kiloluk taşlar fırlatır:

“ Salur kazan ile Karaca Çoban dört nala yetişti. [B]Çobanın üç yaşından dana derisinden sapanının ayası idi, üç keçi tüyünden sapanın kolları idi, bir keçi tüyünden çatlayıcısı idi. Her atınca on iki batman (96 kilo) taş atardı. Attığı taş yere düşmezdi, yere dahi düşse toz gibi savrulurdu, ocak gibi oyulurdu. Üç yıla kadar taş düştüğü yerde ot bitmezdi..[/B].”


Bu kez, [B]Kazan adındaki bey kafirlerle (büyük olasılıkla İslam’ı kabul etmeyen Türkler) savaşmaya gider. Yanında uşağı (Karacık Çoban) vardır. Kazan, zavallı kara(cık) çobanla birlikte savaşmayı gururuna yediremez, [/B][COLOR="Red"]ancak Kara(-cık) Çoban yine de sadık bir uşak olduğunu olağanüstü bir kuvvet sergileyerek gösterir:[/COLOR]

“Kazan fikreyledi (düşündü ki), der: Eğer çoban ile varacak olursam kudretli Oğuz beyleri benim başıma kakınç kakarlar, [B]çoban beraber olmasa Kazan kafiri yenemezdi derler dedi. [/B]Kazan’a gayret geldi. Çobanı bir ağaca sara sara muhkem (sağlam) bağladı, kalktı yürüyüverdi. Çobana der: Bre çoban karnın acıkmamışken, gözün kararmamışken bu ağacı koparmağa bak, yoksa seni burada kurtlar kuşlar yer dedi. Karaca çoban zorladı, koca ağacı yeri ile yurdu ile kopardı, arkasına aldı Kazanın ardına düştü.”

Bu tür hikayeleri Manas, Sine Uşu, Moğolların Gizli Tarihi, Altun Defter vb destanlardaki örneklerle çoğaltmak mümkündür. Çünkü, göçebe yaşamın doğası bu kahramanlık hikayelerine kaynaklık eder. “Tüm kavimlerde romantik tarihe karşı büyük bir ilgi vardı. Bunlar ateşli, gururlu, gösterişli sözlerle süslenmiş ve politik mizah ile şakayı bağdaştıran öykülerdi.”

Ayrıca, Orta Asya’dan Anadolu’ya, hatta Avrupa’ya uzanan büyük bir coğrafya ve 5. yüzyıldan 16. yüzyılın başlarına (Safevi Devleti’nin kurulmasıyla Osmanlı’nın İran sınırını kapatması) kadar süren göç dalgalarında doğal olarak bu anlatılan hikayelere geçtikleri kültür ortamlarından katkılar olmuştur. Kısacası, sözü edilen destanlar, sonuçta efsanelere dayalı hikayelerdir. Oysa, hayat tarzının yansıması farklı, hayatın kendisi farklıdır. Destanlar hayatın kendisi değil, yansımasıdır. Bununla birlikte, anılan destanların tüm bu olumsuzluklarına karşın, belki de yalınlıklarından ötürü, günümüzde pek de ilginç bulunmayan bu tür öyküler yakından bakıldığında, bunların aslında kolektif bilincin (toplumsal belleğin) dışa yansıyan resimleri oldukları ve toplumların çekirdeğinde yaşamış, istisnasız her bireye aktarılmış düşünce motiflerini sundukları görülür. Bu türden tarih öncesine dayanan efsaneler (mitsel masallar), insanlığın evrensel köklerine ait belirlemelerin yanı sıra, belli bir coğrafyanın tarihsel bir dönemine, ya da halkının değişen koşullara paralel olarak oluşturduğu bilincin de yansıması olabilir. Destanlara/mitlere böyle bir açıdan bakıldığında, Göktürklerin Orhun yazıtları, Oğuzların Dede Korkut Destanı, Moğolların “Altın Soy” ( Altun Tobcı) destanı, Kırgızların “Manas” destanı, Uygurların “ Şine Usu” destanı vb eserlerin Asya bozkırlarındaki göçebe yaşamın, dolayısıyla Türk tarihinin derinliklerindeki oluntuları günümüze taşıdıkları görülür. Örneğin, Moğolistan’da 1240’da yazılan ve kahramanlık destanı olarak nitelendirilen bir eserde halktan birilerinin Cengiz Han ile ailesinden daha çok övüldüğü belirtilmiştir:

“[B]Yazara göre, Cengiz Han, henüz çocuk iken kardeşini öldürmüş; bundan dolayı annesi, büyük oğullarının uğradığı zulme üzülerek onları yırtıcı hayvanlara benzetmiş,[/B] Cengiz Han daha sonra sadık uşaklarından birisini haince öldürmüş, [B]Ögedey ( Cengiz’in oğlu) de “şahsi bir kinden dolayı sadık ve fedakar” bir silah arkadaşını gizlice öldürmüş” olmakla itham edilir(suçlanır).[/B] Diğer taraftan yazar, kahramanlarının iddialarını kayıtsız şartsız tasvip eder (onaylar). Bunlardan biri, Cengiz Han’ın her hususta (konuda) fikrine uyulmasını açıkça istemiş olmasıdır. Cengiz Han’ın ağzından hanın muhafızlarına, yani askeri aristokrasiye (Nökerler, Noyanlar) hürmet (saygı) ve riayet gösterilmesi ( itaat edilmesi) tavsiye edilir.“

Moğolların Gizli Tarihi’nde de toplumsal bunalımlar ve çatışmaların olduğu net bir şekilde görülür. Örneğin, Cengiz’in şu sözlerinden [COLOR="red"]sınıf savaşları [/COLOR]olduğu açıktır: “[B]Evlatları babalarını, küçük kardeş büyük kardeşi dinlemezdi.[/B] Birbirini yağma ediyorlardı. Rahat yüzü yoktu.”5
Yaşlı bir Moğol nökeri ( Kokocos) Cengiz’in huzurunda , oğulları Çoci ve Çağatay ( Ça’dai) kavga ederken [B]Çağatay, Çoci’nin piç olduğunu, bu nedenle veliaht olamayacağını ileri sürüyordu[/B] şöyle konuşur6:

“Siz doğmadan önce :
Yıldızlı sema
Başka türlü idi,
Bütün uluslar kavgada idi.
İnsanlar yataklarına giremezler,
Birbirlerini yağma ederlerdi.
Yer Yüzü
Sarsılmıştı,
Bütün uluslar kavgada idi.
İnsanlar yataklarına yatamazlar,
Birbirleriyle harp ederlerdi.
O zamanlarda :
Arzuya göre yaşanmaz,
Hep çarpışma olurdu,
Meydandan geçmek olmaz
Her gün savaş olurdu.
Karşılıklı sevgi yok,
Mevcut olan ölümdü.”

Moğol destanları gibi, Türk göçebelerin kendilerine ait olan yukarıda adı geçen eserler de birçok menkıbeler (egemen sınıfın kahramanlık ve erdemlerini) içeriyorlarsa da, göçebe Türk topluluklarının gündelik hayatlarına dair çok dikkat çekici ayrıntılar nakletmektedirler; göçebelerin inanç, giyim-kuşam, beslenme alışkanlıkları, zenginlikleri-fakirlikleri, yasları-şölenleri, savaşları, kendi aralarındaki kavgaları, vb yaşamsal etkinlikleri anlatılır. Bu eserlerde en çok işlenen konulardan biri de egemen (bey) ile yönetilenlerin (halk; budun) arasındaki çatışmalardır ve konumuz bakımından çok önemlidir. Göktürk yazıtlarındaki (Orhun Abideleri) düz yazılarda, Dede Korkut destanındaki hikayelerde, Manas destanındaki dizelerde, “Uygurların “Sine Usu” yazıtında egemen (bey) ile halk (kara budun) arasında sık sık savaşımlar olduğu açık bir şekilde izlenebilir.
Örneğin, Orhun yazıtlarında,
“Türk Milleti yine karışıklık içindedir demiş. Oğuz yine sıkıntıdadır demiş . Bu sözü işitip gece yine uyuyacağım gelmiyordu, gündüz yine oturacağım gelmiyordu...”2 /.../ Türk budun, vazgeç, pişman ol ! Disiplinsizliğinden dolayı, (seni) beslemiş olan kağanına , özgür ve bağımsız iyi iline ( devletine) karşı kendin hata ettin, kötü hale soktun. Silahlı nerden gelip dağıtarak gönderdi! Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi ! Kutsal Ötüken ormanının budunu, gittin ! Doğuya giden, gittin! Batıya giden gittin!... Kanın nehir gibi koştu. Kemiğin dağ gibi yattı.. Beylik erkek evladını kul kıldın. Hanımlık kız evladını cariye kıldın. O bilmemenden dolayı, kötülüğün yüzünden amcam kağan uçup gitti.”4
Bu örnekler, materyalist tarihçilerin ileri sürüdükleri gibi, göçebe bozkır topluluklarında da sınıf savaşlarının olduğunu, halkın yönetenlerden hoşnut olamadığı dönemlerde itaatten çıktığı; başkaldırdığı anlaşılmaktadır. Yani, “geçmişin ideal bozkır kahramanının yılmaz cesareti, milletinin başkanına sarsılamaz bağlılığı, sonsuz mükrimliği ( konukseverliği) manzumede kuvvetli bir şeklide belirtilmiş…“2 olsa da, öndeki efsanenin (yalanın) arkasındaki gerçeği( başkaldırıyı) görebiliyoruz. Asya’daki göçebe yaşamlar üzerine yaptığı araştırmalar ile tanınan Vasili Viladimiroviç Barthold, “Eğer göçebe toplulukların kendileri hakkında saptadığı olaylar, daha çok bulunsaydı, öteki göçebe devletlerin kuruluşunda da sınıf mücadelesinin ne önemli bir yer almış olduğu herhalde daha açık olarak görülürdü”3 demiştir.
Sonuç olarak, gerek 730’larda yazılan “Orhun yazıtları” ve gerekse 1240’da yazılmış olan “ Moğolların Gizli Tarihi” epik bir heyecanla ve epik bir üsluba sahip ve her yerinde bu üsluba başvuran Türk ve Moğol bozkır aristokrasisinin yarattığı eserlerdir. Bu nedenle, bu eserler “kahramanlık destanı” olarak değerlendirmekten daha çok “bozkır kokusu sinmiş tarih” olarak değerlendirilmektedir. Moğol sosyal yaşantısı çok ayrıntılı bir şeklide inceleyen Boris Yakovleviç Vladimirtsov, “Şu da kaydedilmelidir ki hiçbir göçebe kavim hakiki hayatı bütün teferruatıyla tasvir ve tercim eden “ Yuan Çao-bi-şi” (Moğolların Gizli Tarihi) gibi bir yadigar bırakmamıştır”1 demiştir.

Sözün kısası, bir kez daha vurgulayalım ki, Orta Asya göçebe kavimlerinden Moğolların göçebe yaşamları çok ayrıntılı olarak incelenmiştir. [COLOR="red"][B]Moğol göçebe yaşamı, göçebe Türk toplumunun yapısının anlaşılmasında -çözümlenmesinde bir model oluşturmaktadır. Çünkü, incelenen yaşam biçimi özelde Moğolların, genelde ise o coğrafyada, o tarihsel süreçten geçmiş olan tüm göçebe halkların yaşamıdır.[/B][/COLOR] Başka bir söylemle, Moğol kabile yaşamında izlenen bütün sosyolojik özellikler, aslında Moğolların ayırt edici-kendine özgü- orijinal özellikleri değildir; Özdeş olgular, sosyal bakımdan özdeş koşullar içinde ortaya çıkarlar. ”[B]Moğol kabile hayatında gözlemlediğimiz bütün bu özellikler, kabile örgütlülüğü ile yaşayan veya yaşamış olan diğer kavimlerden Moğolları ayırt edecek özellik ve orijinallik yoktur[/B]” (Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı.)

. Kendilerinden önce aynı coğrafyada kabile örgütlülüğüyle yaşamış veya hala yaşıyor olan diğer kavimlerin de ortak özellikleridir. Örneğin,

“Cengiz, askeri hizmetle yükümlü vassallık usulünü muntazam bir surette kurmak için eskiden yaşayıp gelen ‘nökerlik’ müessesinden geniş bir ölçüde yararlanıyordu.... Yüzbaşı, binbaşı, ve tümenbaşı rütbesi irsi ( babadan oğula geçen) idi; bu rütbelerde bulunanlar genel bir unvan olan ‘noyan’, yani ‘beg’ (bey), ‘senyör’ adını alıyorlardı; bilindiği gibi Çin’den gelmiş olan bu unvanı çok eski zamanlardan beri bozkır aristokrasisinin temsilcileri taşıyordu.”3
Yani, Moğol kabile yaşamının özellikleri, önceki yaşamların devamıdır, süreğenliğidir, sosyolojik olarak o coğrafyadaki genel özelliklerdir.

” [B]Mo-Tun(Mete), İ.Ö. 209’d[/B]a -bir rivayete göre babasını öldürterek- Hun imparatoru olur. Mo-tun, bozkırda yüzyıllar boyu kullanılacak ve Cengiz Han zamanında Moğol feodalitesini meydana getirecek en gelişmiş biçimine ulaşacak olan onlu düzenleme sistemini geliştirir. [B]Ordu, her birinin başlarında şefleri bulunan 10, 100, 1000, 10000 kişilik bölümlere ayrılır. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı deyimleri, bu düzenlemeden gelir.[/B]” (Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı.)

Hele aynı coğrafyada daha eski zamanlarda yaşamış olan ve 11.-13.yüzyıllarda da, yani göçebe Moğol İmparatorluğu döneminde, Moğol kabileleri içinde ya da onlara komşu fakat Moğol İmparatorluğu egemenliğinde hala yaşıyor olan etnisite bakımından da Moğol’lara çok yakın olan Türk göçebe kabilelerin yaşamları Moğol’ların yaşamıyla özdeştir kuşkusuz.

Gerçekle efsanenin birbirine geçtiği yazılı belgeler Moğollardan sonraki kurulan ve aynı soydan ve aynı kültürden oldukları için bir yerde onların
uzantıları sayılan devletlerde de görülür, yani söz konusu gelenek devam eder:

“Uygur eserlerinin güvenirliği şüphelidir, Timur’u memnun etmek için, Çağatay ulusunun tarihinin nasıl tahrif edildiğini ( değiştirildiği) görülünce derhal anlaşılır. /.../ [B]Moğolların hocaları olan Uygurlar’da bile gerçek tarihi eserler olmadığı kuvvetle muhtemeldir.[/B].. Uygurlar’da bugünkü manada tarihi eserler olmadığı anlaşılıyor. Moğol tarihi hakkındaki bilgiler, tarihçiler tarafından Moğol ve Uygur kaynaklarından alınmış olup efsane mahiyetinde idi; mesela kardeşi Ögedey’in kurtuluş akçesini ödemek için kendini ruhlara kurban eden Tuluy’un ölümü hikayesi bu kabildendir. “

Bu durum sadece Moğollara özgü bir durum değildir, aynı yaşam biçimini sürdüren bütün halkların gerçeğidir. Türk göçebelerin kendi orijinal eserleri ( [B]Orhun Yazıtları,[/B] [B]Dede Korkut Destanı[/B], [B]Manas Destanı[/B], [B]Sine Uşu)[/B] de aynı niteliktedir. Bütün Türk kavimlerinde yalnız Osmanlılar, tarih ile efsaneyi ayırmak kudretine sahip idiler.”1 Arap-İslam yazarlarının ise dini tutuculuktan dolayı, yazdıkları eserler güvenilir bulunmamaktadır. Buna karşın, en tarafsız kaynakların Çinli seyyahların notları olduğu belirtilmiştir.

“ Müslümanlar gibi Çinliler de Moğollar’ın zulüm ve tahribatını renkli tasvirlerle anlatırlar. Fakat Müslümanların dini taassubu, birkaç istisnası ile, göçebeleri Orta Asya’nın yerleşik halkından ayıran düşmanlığı görmelerine engel oldu ise de, [B]Çinlilerin Moğollar hakkındaki fikirleri daha tarafsızdır[/B].”2

Tüm bu nedenlerden dolayı, Moğol göçebe yaşamının çözümlenmesi aslında, İslam öncesi göçebe Türk sosyal yaşantısının çözümlenmesidir. Nitekim, İslam öncesi Türk göçebe yaşamını analiz eden eserler -yabancı yazarlarınki dahil- 11.-13. yüzyıllardaki Moğol göçebe yaşamından çok yararlanmışlardır. Bununla birlikte, Türklerin de İslam öncesinden, yani göçebe yaşamlarından bıraktıkları eserler vardır. Bunların en önemlisi, yukarıda da değinildiği gibi, kuşkusuz Göktürkler döneminin “ Orhun Yazıtları’dır; İ.S. 730’larda yazılmışlardır5 Bir diğer temel kaynak göçebe Oğuz boylarının sözlü olarak yaşattıkları “ Dede Korkut Destanı” dır. Bu destan 15. yüzyıldın başlarında yazıya geçirilmiştir.4 Bunlardan başka yine geç dönmelerde, 19. yüzyılda, yazıya geçirilmiş olan Kırgızların “Manas Destanı” ve Uygurların “Şine Usu Destanı” vardır.
Türk’lerin Asya’daki göçebe yaşamları hakkında bilgiler veren yabancı kaynaklardan biri de İran-İslam kaynaklarıdır. Bunlardan en önemlileri İran Selçuklu Devleti’nin İran asıllı veziri Nizamülmülk’ün yazdığı “Siyasetname” ile, Karahanlılar döneminde Türk asıllı Yusuf Has Hacip’in yazdığı “Kutadgu Bilig”dir. Avrupa Hunları’nın yaşamları konusunda ise Roma İmparatorluğu dönemindeki Roma-Hun anlaşma metinleri ile Romalı gezginler, tarihçiler, elçilik kurullarının notları ve gözlemleridir.
Oysa, aynı dönemlerdeki Sümer, Eti, Hitit, Frig, Lidya, Likya, Yunan, Mısır, vb birçok yerleşik toplumun kitap, yasa, antlaşma metinleri, heykel, mezar taşı kitabesi, ev eşyası, tapınak, silah, yazılı tabletleri, kayalardaki resim yontuları gibi birçok kültürel mirasları günümüze kadar ulaşmıştır. Bu kalıntılardan hareketle sözü edilen toplumların yaşantıları bütün ayrıntıları ile bilinebilmektedir. Örneğin, bu toplumların sınıflara ayrıştığı, [B]zengin –fakir, efendi-köle , soylu-halk gibi katmalardan oluştuğu [/B]bugün çok açık bir şekilde bilinmektedir.

Burada bir parantez açarak, bir tarım-ticaret toplumu olan ve bugünkü Batı uygarlığının temelini oluşturan Eski Yunan toplumunun yaşantısını anlatan orijinal kaynakların niteliğine çok kısa da olsa değinmek istiyorum. [B]Yunanlıların İ.Ö 600’lerden sonraki yaşamları ve etkinliklerini onlardan kalan şiir, heykel, tiyatro eserleri, mezar taşı kitabeleri, çömlekler üzerine çizdikleri insan, hayvan, savaş ve dini ayin sahnelerini yansıtan resimler, anıtsal yapılarındaki kitabeler, binlerce kişiyi alan ve akustik düzenekleri bugün bile çözülemeyen tiyatro binaları, stadyumlar, mabetler, kütüphaneler gibi mimarlık anıtları; bilezik, gerdanlık, küpe, taç, gibi ziynet eşyası; felsefe, matematik, geometri, tarih, coğrafya, teknolojik buluşlar vb konularda yazdıkları kitaplar gibi birçok eserden öğreniyoruz. Örneğin, çömlekler üzerine çizdikleri resimlerden onların uygarlık aşamalarını izleyebiliyoruz: MÖ 10 yüzyılda geometrik şekiller, MÖ 7. yüzyılda kuş ve bitki motifleri, MÖ 6. yüzyıldan itibaren günlük yaşamdan sahneler işlenmişti. MÖ 6. yüzyıl aynı zamanda Yunan kentlerinin ortaya çıktığı yüzyıldır. Bu yüzyıldan itibaren Yunanlılarda tarih yazımı, felsefe, şiir, tiyatro, matematik ve tüm doğa bilimleri hızla gelişir, düşünürler, filozoflar, sanatçılar duygularını, düşüncelerini yazıya dökerler[/B].

"[FONT="Book Antiqua"][SIZE="1"]MÖ VI. yüzyıldadır ki Yunanistan’da Olimpiyatları esas alan bir takvim sistemi kabul edilmiştir. Daha önceleri tarih olayları ağızdan aktarılıyordu. Bu nedenle, MÖ. VI. yüzyıldan önceki destan kahramanları ve olayları da tarihin içinde sayılmıştır. “(Colette Estin –Helene Laporte : Yunan ve Roma Mitolojisi , s : 88. TUBİTAK Yayınları. )[/SIZE][/FONT]

Yani, sözlü aktarımla anlatılanların destansı ve bu nedenle gerçek tarih olarak değerlendirilemeyeceği vurgulanıyor. Yunan tarihçisi Heredot’un (İ.Ö:484-424) özellikleri şöyle betimlenir:
“Herodotos bilinen dünyayı betimler. Uzun uzun yolculuk etmiş, her konuda bilgi edinmiştir. Egzotik ve alışılmamış şeylerden kolayca etkilenirdi.” 2
Heredot, kendisi de dindar olmasına karşın, Yunan halkının Mit’lere (efsanelere) inanmalarında büyük etkileri olduğunu düşündüğü Homeros (M.Ö. 9. yüzyıl) ve Hesiodos ( M.Ö. 7. yüzyıl) adlı Yunan ozanlarını üstü kapalı olarak eleştirir.

“Onların şiirleridir ki Yunanlılara her bir tanrının adı ile birlikte tanrılarının soyağacını vermiş, işlevlerini ve saygınlık derecelerini belirtmiş, görünümlerini betimlemiştir.“ 2

[B]Kısacası, bir tarım ve ticaret toplumu olan Yunalılar M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren efsaneler dünyasından gerçekler dünyasına, bilim dünyasına, geçmeye başlamışlardır. Dolayısıyla, bugünün Batı ulusları da aynı dönemde hurafelerden, mitsel hikayelerden uzaklaşmışlardır. Çünkü, Batı uygarlığının temeli Eski Yunan uygarlığıdır. Oysa, biz Türklerin o tarihlerde nerelerde, nasıl yaşadığımız bilinmiyor[/B]; yukarıda da değindiğim gibi ilk Türk yazılı eseri [B]Orhun Abideleri’[/B]dir ve [COLOR="Red"]MS. 730’larda, yani Yunanlılardan yaklaşık bin yıl sonra, Çinli sanatçılar tarafından yazılmışlardır. [/COLOR] Binlerce yıl yazısız yaşamamız, bir anlamda her zaman efsanelerle yaşamamız demektir; hala efsaneleri gerçekmiş gibi öğrenir-öğretiriz. Örneğin, MÖ 3000, hatta 5000’li yıllarda “[COLOR="red"]Oğuz Han” adında bir efsane kahramanı yaratırız, ona tüm dünyaya egemen bir Türk devleti kurdururuz, sonra da Oğuz Han’ı, M.S. 620’lerde kurgulanan İslam dinine sokarız; abdest aldırır, namaz kıldırırız. Bunun saçmalık olduğunu söyleyenleri de öldürürüz.[/COLOR] 1968-1980 arasındaki sağ-sol çatışmaları anımsanırsa, ne demek istediğim daha kolay anlaşılır.

Sonuç olarak, Orta Asya göçebe Türklerinin yaşantısını ve oradan Anadolu’ya uzanan göç yolundaki değişimleri incelemeye çalışırken orijinal eserler olan ‘[B]Orhun Abideleri’,[/B] ‘[B]Dede Korkut Destanı’[/B], [B]‘Manas Destanı’,[/B] ‘Kutadgu Biliğ’, [B]‘Siyasetname [/B]ve ‘[B]Moğolların Gizli Tarihi[/B]’den yararlandık. Ancak, bunlardan daha çok, Türk ve Moğol göçebe yaşantısı üzerine yazılan gerek orijinal ve gerekse Çinli, Ermeni, İran-Arap-İslam tarihçileri ile yukarıda anılan Avrupalı ve Çinli seyyahların gezi notlarına dayanılarak, başka bir söylemle tüm bu eserleri irdeleyerek kaleme alınmış olan ‘[B]Moğolların İçtimai Teşkilatı’[/B], ‘[B]Altın Ordu Devleti’[/B], ‘Moğol İstilasına Kadar Türkistan’, ‘Orta Asaya Türk Tarihi Dersleri’, ‘[B]Moğol İmparatorluğu Tarihi’[/B], ‘[B]Asya Tarihine Giriş’ [/B]gibi eserleler başta olmak üzere Batı’lı yazarların bu konuda yazdıkları bazı eserlerden yararlandık.

NOTLar

1. Kara(-cuk, -cık): Buradaki –cuk, (-cık) eki küçümseme, aşağı görme sıfatıdır
4Prof. Dr. Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı, s : 45. 1000 Temel Eser. Milli Eğitim Basımevi. 1971. İstanbul.
2. araca ( Karacuk: Karacık) : zavallı kara anlamında, “Kara Budun”u , yani yönetilenleri simgeler; aşağılama sıfatıdır.

cebe 18.01.2016 11:03

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Uygarlık Sürecinde Türkler –Moğollar[/B]

Bu yazı bir derlemedir. Bundan önceki yazımda Türkler hakkında hem kendilerinin yazdırdıkları, hem de yabancılar tarafından yazılan ilk kaynaklardan söz etmeye çalışmıştım. Şimdi bu kaynaklara dayanarak Türklerin yaşadıkları coğrafyayı, ekonomik, siyasi, sosyolojik ve kültürel yapılarını irdelemeye çalışacağım. Asıl ilgilendiğim konu, gerçekten –Marksistlerin söylediği gibi insanlık tarihinde bir zamanlar “herkesin eşit olduğu” dönem/dönemler olduysa- bu olgu Türk-Moğollar’da nerede, ne zaman ve nasıl oluşmuştu. Başka bir söylemle, Türk- Moğollar’da kan bağına dayalı toplumsal örgütlenmenin ( kabile yaşamının) yıkılıp, yerine sınıflı toplum yapısının ( kültürünün-aktöresinin) geçmesi ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Han, Kağan , Bey, vb ([B]savaşçı soyluluk[/B]) sülaleleri ([B]bozkır aristokrasi)[/B] nasıl oluştu? Örneğin, Göktürk '[COLOR="Red"][B]Aşina soyu[/B][/COLOR]' kimlerdi, toplumu nasıl örgütledi. S[B]elçuklu, Hazar, Osmanlı[/B] hanedanları gerçekten Aşina soyundan mı kök alıyorlardı?

Kuşkusuz, yaşanılan coğrafya da toplumlarının uygarlık yolunda izledikleri rotaya belirleyici etki yapmaktadır. Bu nedenle, Eski Türk sosyal yapısına girmeden önce, bu toplulukların yaşadıkları coğrafyayı kaba hatlarıyla tanımaya çalışalım.

A[B]sya Bozkırları ve Göçebe Yaşam [/B]

İslam öncesinde Türkler, Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında çok uzun süreden beri (2000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Söz konusu coğrafyada Türklerden başka Moğol, Tunguz, Sarmat, Slav, İskit, vb boylar da yaşamlarını sürdürüyorlardı. Denizden uzak ve yüksek dağlarla çevrili bozkırda, iklim serttir. Kışın ısı sıfırın altında olmak üzere [B]-17 ila -51 dereceye düşer, yazın +25 ila +50 dereceye çıkar. Bozkır, özellikle kurak yerlerde çöle dönüşür.[/B] Çinli Taoist Rahip Çan Çung, Gobi çölü civarındaki bozkırlarda yaşayan boyların durumunu şöyle betimlemiştir:“...[B]yerde ağaçlar bitmez, biten tek şey yabanıl otlardır; Tanrı burada dağlar değil, tepecikler yaratmıştır; burada ekin yetişmez.[/B].( B Y Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 60).”( [I]NOT: Çan Çun, Cengiz’le yüzyüze görüşmüştür. Cengiz O’na Ölüme çare olup olmadığını sormuş, o da ölüme çare yok ama , kalıcı olmaya var demiş. Bartold: Türkistan[/I]) Cengiz Han’ın, soydaşlarından ve silah arkadaşlarından birine söylediği şu sözlerden bozkır yaşamının doğal olaylara ne denli açık ve zor olduğunu anlamak mümkündür. “ ...[B]karanlıkta ve sisli günde yolu şaşırmadın; kargaşalık ve bozgunluk anlarında sen benden ayrılmadın; soğuğu ve yağmuru benimle beraber gördün[/B]...” (Agy, s: 91).

Sadece Türkler değil, tüm bozkır göçebeleri aynı kaderi paylaşıyorlardı ve işte iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı “Dünyanın diğer çoban kavimlerinde olduğu gibi. Moğol göçebeleri de sürülerine otlaklar arayarak senede birkaç defa yer değiştirirler, göç ederlerdi. Bu göçler, mahallin tabii şartlarına ve sürülerin az veya çokluğuna göre tanzim edilirdi. Kış için kuru ot hazırlamazlardı; fakat bir yerden bir yere göçlerini öyle tanzim ederlerdi ki kış sürülerin, kökünde kurumuş otları bulup otlamalarına elverişli olan yerleri muhafaza eder, kışın oralara konarlardı. Göçler ve meralar sürülerin cinsine göre değiştirilirdi: koyunlar için iyi olan mezralar, at sürüleri için iyi olmazdı. Camuga, Cengiz Han’a diyor ki: ‘eğer biz şimdi bir dağ yamacına konarsak at sürüleri besleyenler yurt kazanır; eğer akarsu yanına konarsak koyun ve kuzu çobanları boğazlarına yiyecek bulurlar’. .. hayvan sürüleri ne kadar kalabalık olursa o kadar çok ve sık göçmek icabederdi (gerekirdi).” (Agy, s: 61) Bozkırdaki yaşamın zorluğu hakkında çok sayıda örnek verilebilir. Çinli rahip Çan Çung’un şu sözleri bozkır göçebe yaşamının ne olduğunu çok net ortaya koyuyor: “ ...Yaratan ( Halik: Tanrı ) alemi, yaratırken niçin bu yerdeki insanlara at ve sığır sürülerine çobanlık etmeyi emretmiş?” ( Agy, s: 60) Hem bu kayıtlardan, hem de başka tarihi kaynaklardan Moğol göçebelerin temel ekonomisinin hayvan besiciliği olduğu anlaşılmaktadır. . “... sütle beslenirler, deriden dikilmiş elbise giyerler, keçe çadırlarda yaşarlar” (Agy,s:60)
Moğol göçebe topluluklarından sosyo-kültürel yönden ancak ayrıntıda farklılık gösteren Türk göçebe topluluklarından ilk izlenebilenler Asya Hunları’dır. Bunların da temel ekonomisi hayvan besiciliğidir, az miktarda tarım yapılır. “Bunların ekonomisine büyük hayvan yetiştirme ekonomisi denilebilir. Özellikle at yetiştirilir, eti ve sütü yenir, içilir. “Sığır ve koyun da beslenir. Aynı zamanda az miktarda yardımcı tarımla da uğraşılır, böylece kış yemi ile ek yem sağlanır idi. Avcılık da ek besin kaynağı olarak bir rol oynar idi. Fakat Çin Han sülalesi (MÖ. 206 - MS. 220) döneminde Hunlar’da tarım yavaş yavaş kalkar. Çünkü Çin'den buğdayın ticaret yoluyla elde edilmesi daha ekonomiktir.” (Eberhard’dan aktaran Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, I Kitap, s:457.)
(Not: At eti yenilmesi Oğuzlar Müslüman olduktan sonra da devam eder.” Aygır atımı boğazlayıp aşımı verin” (M. Ergin: Dede Korkut Kitabı, s:113). “Kangılı Koca Oğuza girdi. Yeşil, alaca, güzel çimene çadır dikti. Attan aygır ( erkek at), deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi.” ( Agy, s 158). Aynı durum Kırgız göçebelerin İslamlaşmalarından sonra da görülür: “Oğlunun yüzüne baktı. , beyaz eti pamuk gibi, kemikleri bakır gibi “ bir ak kısrak kestirdi” (Manas Destanı, s: 23).
Asya Hunları’nın dağılmasından 400 yıl sonra tarih sahnesine çıkan Avrupa Hunları’nın yaşantıları da Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir; ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır. “Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekler en önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı....Tek düze ve uzun göçlerine tek ruh veren doğaya saygının ifade edildiği türküleriydi. Bu türkülere, sürekli şaklayan kırbaçların sesi ve atların kişnemeleri karışırdı.” (Wess Roberts: Hun İmparatorluğu . Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren: Yakut Eren, s: 78-80. Rota Yaıncılık, İstanbul, s:19-20. )
(Bugün Türkiye Türkleri’nin büyük çoğunluğu duygularını-daha çok üzüntü, acı, umutsuzluk olmak üzere- türkülerle ifade ederler. “Türkü, Türk’lerin özü”dür dense yeridir)
Romalı yazar Ammianus Avrupa Hunları hakkında şöyle yazmıştır: “Hun boylarının ekonomik koşulları ağır ve üretim düzeyi düşüktür. Çiğ yabanıl kökler ve eğer altında yumuşatılmış çiğ et yerler...Yün elbise giymezler. Parça parça oluncaya kadar sırttan çıkarılmayan keten gömlek, deri ceket taşırlar ve bacaklarına keçi derisinden tozluk sararlar.” (Doğan Avcıoğlu,: Türklelrin Tarihi, I. Kitap, s 487. Tekin Yayınevi, İstanbul. )

Bu perişanlığın yanında sınırsız özgürlük vardır : “Uzun zamandır bağımsız kavimlere bölünmüş olan Hun ulusu, göçebe yaşantının romantizmine uyuyordu. Hunlar, son derce bağımsız, birden fazla ırkın bir araya toplandığı, çeşitli dillerin konuşulduğu kavimler halinde yaşıyorlardı. Onlar bir ulus değil, sadece gelenek ve göreneklerle birbirlerine bağlı küçük kavimlerdi. Komutanlar - boy veya oymak beyleri- kavimlerini istedikleri gibi yönetiyorlardı, kendilerine göre ganimet alıyorlar, kaynaklar tükendiğinde yeniden göçe başlıyorlardı. Bir sonraki hedeflerinin neresi olacağı konusunda plan yapmaya bile gerek görmüyorlardı. Hunlar, farklı ülkelerin egemenlikleri altındaydılar. Kavimlerin komutanları ve savaşçıları genellikle kendilerini satıyorlardı, kendi ırklarından insanlara karşı bile savaştıkları oluyordu. Bu kadar dağınık yaşayan bir halk arasında ulusal bilinç olamaz, herkes kendi çıkarını düşündükçe ortak bir hareket düşünülemezdi. Köksüz, ihtiyaç ya da isteklerle oradan oraya giden Hunlar kendileri için hiçbir yararı olmayan savaşlarda güçlerini boşuna harcıyorlardı.” (Wess Roberts. . Hun İmparatorluğu ... s: 79- 94.) ( Acaba, bu özgür, görece disiplinsiz yaşamın İran Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin toprağa yerleştirip vergilendirmek dayatmalarına karşı kitlesel isyanlara dönüşüp devletleri yıkmasında bir etkisi olmuş mudur?)

Resmi tarihimizin Hunları tek bir etnik grup, hatta tek bir ırk olarak tanımlamasına karşın, Hunlar birçok etniğin gevşek bir konfederasyon şeklinde bir lider otoritesinde yaşayan topluluklardır. Dahası, Asya’dan çok Avrupa’yı ilgilendiren topluluklardır. İçlerinde Got-Germen toplulukları da vardır, Onbaşı Adolf, Kavgam adlı eserinde Hun’ları vahşi olarak niteler, Germenleri ayrı tutar onlardan.

“Hunlar, birden fazla ırkın bir araya toplandığı, çeşitli dillerin konuşulduğu son derece bağımsız, kavimler halinde yaşıyorlardı; belirli bir fiziksel özellikleri yoktu; benimsedikleri bir dinleri olup olmadığı da bilinmiyor. Politika ve askerlik konularında yetenekliydiler. Duygusal bir kahramanlık ile sürekli gezginlik onların ortak özelikleriydi. Kendileri yabancı uluslara uyum sağlayabildikleri gibi, yabancıları da kendi kavimlerinde benimseyebiliyorlardı. Kendileriyle beraber olanların bir sentezi sonucu, karmaşık bir kültürün benzersiz insanlarıydılar. Onlardan çok korkulmasına karşın, binlerce kişi gelip onlara katılmış, hatta ortak amaçlar uğruna hayatlarını vermişlerdir.”( Wess Roberts: Hun İmparatorluğu . Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren yakut eren, s: 78-80. Rota Yayıncılık, İstanbul.)

Asya Hunları’ndan 1000, Avrupa Hunları’ndan yaklaşık 500 yıl sonra bile Türk göçebe topluluklarında sosyo-ekonomik durum değişmemiştir. İ.S.921 yılında Arap gezgin İbn Fadlan’ın Oğuz boylarındaki gözlemleri yaşam koşullarının değişmediğini gösterir: ‘Bunlar deri çadırlarda oturan göçebe insanlar. Bir süre bir yerde kalıp sonra başka yere gidiyorlar. Yol üstünde bunlara ait çadırların her yanda kurulu olduğunu görüyoruz. Yasayışları güç, ama kendileri de yollarını yitirmiş eşekler gibi davranıyorlar... Oğuz komutanı, heyetimizin kendisine armağan ettiği yeni kaftanı giymek için sırtındaki işlemeli kaftanı çıkardığında, iç giysilerinin kirden çürümek üzere olduğunu gördük. Bu insanların geleneğine göre ten üstüne giyilen iç giysi eskiyip parçalanıncaya kadar üstten çıkarılmıyor."(Arthur Koestler: On Üçüncü kabile. Hazar İmparatorluğu ve Mirası. Çebcviren : Belkis Çorakçı, s: 41-43. Say Yayınlları , İstanbul.) (İbn Faldan: Bağdat’taki İslam Halifesi’nin, Şamanist Volga Bulgarları’nı rüşvet vererek İslam’ı kabul etmelerini sağlamak amacıyla görevlendirdiği elçilik kurulu başkanı.)

Bir parantez açıyorum: Aşağılık duygusuyla kombine bir cehalet örneği vermek istiyorum: 13 Kasım 2004’de Almanya’da Kreuzberg’deki Mevlana Camii’nin imamı, T:C.’nin resmi görevli İmamı sıfatıyla, Bayram namazında verdiği vaazda şunları da söylüyor. “Biz buraya geldiğimizde bu Almanlarda tuvalet bile yoktu” diyor. (cumhuriyet gazetesi, 17.11..2004). Yani, Alman Ulusu, Türklerin açlıktan kurutulmak için Almanya’ya akın ettiği ( Türk işçilerin, henüz Türkiye’de iken, Alman hekimler tarafından dişlerine varıncaya kadar – tıpkı hayvan pazarındaki gibi- muayene edildiklerini anımsatmak isterim) 1960’lara kadar tuvalet nedir bilmezlermiş meğer. Oysa, 08.07.2004’de Cumhuriyet Gazetesi’nde “ Almanların imajı tehlikede” başlılık küçük bir haber çıktı. Haber aynen şöyle: Almanya'da gerçekleştirilen bir araştırma, "Almanlar çok temiz" imajını tehlikeye soktu. Alman erklerin üçte birinin her gün iç çamaşırı değiştirmediği, sadece % 37’sinin her gün duş yaptığı iddia edildi. Alman yayın kurumu Deutsche Welle'e göre, Offenbach’daki Marplan Enstinisü'nce 14 yaş üzerindeki 2 bin 500 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırma, Alman halkının kişisel temizliği sanıldığı kadar önemsemediği tartışmasını gündeme getirdi. Araştırmaya göre Alman kadınları erkeklerden daha sık iç çamaşırı değiştiriyor ve yıkanıyor.(Cumhuriyet Gazetesi, 08.07.2004,) .Bırakalım her gün duş alıp, iç çamaşırı değiştirmeyi, Türkiye’de her köyde kaç evin tuvaleti var? Burada bir Türk generalin bir anısını aktaracağım. General Hasan Kundakçı, uzun yıllar Güneydoğu Anadolu’da PKK ile savaşmış bir asker. Emekli olduktan sonra “Güneydoğu’da unutulmayanlar“ adında bir kitap yazdı. Bir gün PKK’ya pusu kurmaları için bir tim görevlendiriyor. Timin içinde de bir yüzbaşı var. Bir Kürt köyünün yanında gidip pusuya yatıyorlar. Sabah olunca bir grup kadın topluca köyden biraz uzaklaşıp oturup tuvaletlerini yapıyorlar. Biraz sonra yüzbaşının kafasına bir taş geliyor. Bakıyor... bo .. lu bir taş. İmam, “biz” derken, “Türkler” demek istiyorsa, durum bu; belki de bundan daha kötü. Eğer, “biz” sözcüğü ile tüm Müslümanları işaret ediyorsa, tümünün durumu Türklerden daha kötü. Ayrıca, milyonlarca gecekondudaki hijyenik şartlar nasıldır, haftada bir de olsa banyo yapabiliyorlar mı?
Parantezi kapatıp, konuya dönüyorum.




Bu kadar zor koşullar altında bile göçebelerin kayıtsızlığı hatta mutluluğu yabancı gözlemcileri şaşırtır. Çan Çung, “... ve onlar bütün ömürlerini kaygusuz geçirirler, kendi kendilerine memnunun olarak yaşarlar. Reşidettin, “ormanlı (Ormanlarda yaşayan avcı kabileler. Bunlar, hayvancılıkla uğraşan göçebelerden daha ilkel bir yaşam sürerler.) kavimler hakkında Moğolların söyledikleri sözleri naklederek diyor ki” onların fikirlerine göre bu hayattan (yani avcılık ve orman hayatından) daha iyi bir hayat olmasına imkan yoktu. Ve onlar kadar mesut kimse bulunmazdı.” (B Y Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 60.) (Reşidettin: Yahudi asıllı İranlı hekim , bilgin ve devlet adamı; İran İlhanlı Devleti’nin veziri. Eski Moğol göçebeleri hakkında yazdığı “Cam’-üt Tevarih” adlı eseri temel kaynak kabul ediliyor.) Güney Amerika ormanlı-avcı yerlilerini, Amerikanın işgal edildiği 16.yüzyılın başlarından itibaren inceleyen Sosyologlar, Antropologlar onların davranışları karşısında hayret ederler. “İster Amerikalı, isterse başka yöreli ilkel toplum insanı ya sürekli olarak yiyeceği peşinde koşmakta yada hiç de varlık sürdürme derdinde olmayıp bütün gününü hamağında tütün tüttürmekle geçirmektedir. Brezilya yerlilerini ilk ziyaret edenleri de zaten bu hamak faslı şaşkınlığa düşürmüştür. Sağlıklı bir sürü erkeğin tarla ve bahçelerinde uğraşacakları yerde, karıları gibi, tüylerle, boyalarla uğraşmalarına şaşırıp kalmışlardır. Batı uygarlığının yayılışının ardında iki akisyom gizlidir; bunlardan ilki gerçek bir toplum olabilmek için Devlet’in koruyucu gölgesini arar, diğeri ise çalışmanın gerekliliğini içerir.” (Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum,Çeviren : Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayıonları, s:159-160.)
Sonuç olarak, ister avcı-toplayıcı, isterse avcı-göçebe topluluklar olsun, uygarlığın farkında olmadıkları için mutludurlar. Dostoyevski, ‘insanın az çok mutlu olabilmesi için biraz basit olması gerekir,’ demiştir. Demek ki, göçebelik insanı “ebleh”leştiriyor. Sosyologlara, Antropologlara ve Materyalist tarihçilere göre, insanın uygarlıkta ilerlemesini tarımsal üretim sağlamıştır. Engels’e, Amerika yerlilerinin göçebe olarak kalmalarını tarım kültürü ve dolayısıyla ona dayalı olarak teknolojinin yokluğuna bağlamıştır: “Batı yarıküredekiler (Amerika’ yerlileri) , Avrupalılar’ın fethine ( İ. S. 16.yüzyıl) kadar bu aşama hiç bir yerde aşılamamıştır.” (Fredrich Engels: Aşiielenimn, Özel mülkiyetin ve Devleitn Kökeni, s: 34. Çeviren: Kenan Somer. Sol Yayınları. Ankara, 2002.) Barbarlığın aşağı aşamasında bulunan Amerika yerlileri arasında (Missisipi'nin doğusunda bulunan bütün Kızılderililer bunlar içindeydi), daha ilk bulgulandıkları zamanlarda, ufak ölçülerde bir mısır ekimi ve belki de kabak, kavun ve öbür bahçe bitkileri yetiştiriciliği yapılmaktaydı; besin maddelerinin en büyük kısmı böyle sağlanıyordu. Bu yerliler, kazık bölmelerle çevrili köyler içinde, tahtadan evlerde barınıyorlardı. Tarımsal üretim ve hayvan besiciliği ile uğraşan toplumlar uygarlık ve teknolojide hızla ilerlerken, böyle uğraşa geçememiş olan toplumlarda düşüncenin gelişimi şöyle durusun, düşüncenin üretileceği beyin gelişmiyor. .“Aryen ve Semit ırkların üstün gelişmesini, belki de, bu ırkların beslenmesinde et ve sütün bolluğuna ve özellikle bu bolluğun çocukların gelişmesi üzerindeki olumlu etkilerine bağlamak gerekir. Gerçekten, hemen hemen tamamen bitkisel bir beslenmeyle yaşayan Yeni-Meksika'nın Peubloslu yerlileri, daha çok et ve balık yiyerek yaşayan barbarlığın aşağı aşamasındaki yerlilerden daha küçük bir beyne sahiptirler” (Fredrich Engels: Aşiielenimn, Özel mülkiyetin ve Devleitn Kökeni, s: 34. Çeviren: Kenan Somer. Sol Yayınları. Ankara, 2002.)

NOT: Yöneticilerden ricam, düzenleme fonksiyonunu açık tutmalarıdır, çok yoğun işim var, düzenlemeyi sonra yapacağım. Diğer yazılarımda da vurgu (bold, italik,vb) ile ilaveler yapmak istiyorum. Bir sakıncası yoksa, yazılarımı 2-3 gün düzenleme olanağı sağlansın. Teşekkür ederim.

cebe 01.02.2016 11:11

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Göçebe Yaşam ve Sınıfsız Toplum: Karanlık Devir[/B]

[FONT="Times New Roman"][SIZE="2"]Ön Bilgi: 1. Bu yazı derlemedir; okuyanı bıktırana kadar alıntı yapıyorum.
2. Kopyala –yapıştır tekniği ile aynı paragraf defalarca tekrarlanıyor.
3. Düzeltme butonu (fonksiyonu) en fazla 1 saat geçerli oluyor; bu
nedenle, geçmiş makaleleri düzenleyemediğim, yeni alıntıları ilgili
yerlere insert edemediğim için, bazı konuları tekrarlamak zorunda
kalıyorum.
4. Sonuç: İlgi duyanların zaman ayırmasını öneriyorum[/SIZE][/FONT]


Gerçekte insan topluluklarının uygarlık yolculuğunda “[B]sınıfsız toplum[/B]” durağı var mıydı? Varsa, hangi dönmede olmuştu, ne kadar sürmüştü ve daha da önemlisi [B]bu sosyal olgu günümüze kadar neden süregelmedi ?[/B] Ben Marksist değilim, ancak [B]tarihe hep Materyalistlerin baktığı açıdan bakmaya çalıştım[/B]. Materyalist dünya görüşünün kuramcılarından Friedrich Engels(1820-1895), 1884’de yazdığı “[B]Ailenin-Özel Mülkiyetin-Devletin Kökeni”[/B]adlıeserinde, insanlık tarihinin başlangıcından Ortaçağ’ın sonuna kadar olan dönemde ilkel toplumlardan uygar toplumlara geçiş süreçleriyle ilgili sorunları irdelemiştir. Engels, bu konuda Amerikalı sosyolog [B]Lewis Henry Morgan[/B]’ın (1818 –1881) [B]Kuzey Amerika yerlileri arasındaki gözlemlerinden çok yararlandığını[/B], çünkü “tarih öncesi dönemi” ilk kez bilinçli bir şekilde düzenleyen kişinin Lewis H. Morgan olduğunu kaydetmiştir.

Lewis H. Morgan, Kuzey Amerika yerlileri arasında 40 yıl süreyle kalarak yaptığı derin incelemelerinin sonuçlarını 1877’de, “[B]Ancient Society: Eski Toplum[/B]” adında kitap olarak yayınlamıştır. Bilindiği gibi, klasik tarih yazımında insanın bilinen tarihinin 40 000 (kırk bin) yıl olduğu kaydedilir ve bu 40 000 yıllık dönem çeşitli evrelere ayrılır: [B]PaleolitikÇag [/B](Eski Taş Çağı); günümüzden 40 000 yıl önce; [B]Neolitik Çağ[/B] (Cilalı Taş Çağı), günümüzden 10 000 yıl önce; [B]Tunç( bronz) Çağı[/B] ( İ.Ö. 3000-1200) ve [B]Demir Çağı[/B], MÖ 1200’lerdebaşlalıp günümüze kadar gelen süreçtir.

Yazının insanlar tarafından kullanılmaya başlamasından sonraki tarihe “[B]yazılı tarih[/B]”, ondan öncesine de “[B]tarih öncesi dönem[/B]” denilmektedir. İnsanlık tarihinde “[B]yazı”yıilk kez İ.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya’da Sümerler icat ettiler-kullandılar[/B]. [COLOR="Red"]Buna göre, yazılı tarih, İ.Ö. 4000, İ.S. 2000 ( günümüze kadar) yıl olmak üzere toplam yaklaşık 6000 yıldır.[/COLOR]
Söz konusu edilen sürenin, yani kırk bin yılın ‘yazılı dönemi’ ise son altı bin yıldır. Ancak, 6000 yıllık yazılı tarihin son 3000 yılını, [B]özellikle Yunan eserlerinin verilmeye başladığı son 2500 yılını çok kesin olarak biliyoruz.[/B] [B]Ondan öncesi gittikçe artan bir “flu:bulanık” durum arz eder[/B]. Morgan ve onun bulgularını temel alan Engels, insanlık tarihinin çok gerilerinde kalan işte bu sisli ve çoğu kez karanlık çağlarını aydınlatmaya çalışmışlardır.

Morgan klasik tarihçilerden farklı olarak, “[B]tarih öncesi dönemi[/B]” süreye göre değil, [B]doğa üzerinde insan tarafından erişilmiş bulunan üstünlük ve egemenlik derecesinin göstergesi olan yaşam araçlarının üretiminde gerçekleştirilen gelişmelere (ustalık) göre[/B] “[COLOR="red"]Yabanıllık[/COLOR]”, [COLOR="red"]“Barbarlık[/COLOR]” ve “[COLOR="red"]Uygarlık[/COLOR]”; yabanlığı ve barbarlığı da kendi içlerinde “aşağı”, “orta” ve “yüksek” olmak üzere üçer evreye ayırmıştır. Materyalist düşünür Friedrich Engels, Morgan’ın bu ayırımı için;

“[SIZE="3"][FONT="Times New Roman"]İşte Morgan'ın büyük değeri, yazılı tarihimizin bu tarih öncesi temelini bularak onu ana çizgileriyle anlatmış ve en eski Yunan, Roma ve Cermen tarihinin o zamana kadar tahlil edilememiş başlıca gizlerinin anahtarını, Kuzey Amerika yerlilerinin kandaş gruplar içinde bulmuş olmasındadır. Ama yapıtı, bir günün işi olmadı. Konusunu adamakıllı kavrayabilmek için, onunla hemen hemen kırk yıl içlidışlı oldu. Ve işte bu yüzdendir ki, kitabı, günümüzün çığır açacak sayılı yapıtlarındandır,”demiştir.(FriedrichEngels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s:13. Türkçesi: Kenan Somer. Sol Yayınları .)[/FONT][/SIZE]

[B]Engels’e göre, uygarlığın “barbarlık aşaması”na kadar, insanlar bulundukları coğrafi bölgeden bağımsız olarak, belirli bir dönem için, aynı süreci yaşarlar. Barbarlık döneminin belirleyici niteliği, hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılması ile bitki ekimidir([COLOR="red"]tarım faaliyeti)[/COLOR][/B]. Barbarlığın “[B]aşağı aşaması”nda çömlek yapımı ortaya çıkar,[/B] “[B]orta aşaması”nın en belirgin karakteri süt ve et vermeye yatkın hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılmasıdır, “yukarı aşaması”nda bitki (tahıl) ekimi başlar. [/B][COLOR="red"]Demir madeninin eritilmesi ve dökümü ve “abece”nin (harfler) türetimi ve bunun yazıda kullanılmasıyla, barbarlıktan uygarlığa geçilir.[/COLOR] [B]Bu nedenle, “barbarlık aşaması”na geçince, yaşanılan coğrafyanın üzerinde bulunan hayvan ve bitki çeşitleri ve bolluğu gibi özel doğal niteliklerinden dolayı, insanların yaşadıkları süreç farklılaşamaya başlar.[/B] [COLOR="red"]Mezopotamya,[/COLOR] [COLOR="red"]Ganj[/COLOR] ve [COLOR="red"]Nil [/COLOR]vadileri, vb bölgelerde hayvan yetiştiriciliğinin yanı sıra tarımsal üretim de yapılmaya başlanır. [B]Güney Amerika yerlileri sadece bahçe bitkileri (sebze) yetiştirebilirler. Bu nedenle uygarlıkta ilerlemeleri Doğu yarı küredekilere göre binlerce yıl geri kalır.[/B] “Batı yarıküredekiler(Amerika’ yerlileri) , Avrupalılar’ın fethine ( İ. S. 16.yüzyıl) kadar bu aşama hiç bir yerde aşılamamıştır”.( Engels, Agy, s: 32). Barbarlığın aşağı aşamasında bulunan Amerika yerlileri arasında (Missisipi'nin doğusunda bulunan bütün Kızılderililer bunla içindeydi), daha ilk bulundukları zamanlarda, ufak ölçülerde bir mısır ekimi ve belki de kabak, kavun ve öbür bahçe bitkileri yetiştiriciliği yapılmaktaydı; besin maddelerinin en büyük kısmı böyle sağlanıyordu. Bu yerliler, kazık bölmelerle çevrili köyler içinde, tahtadan evlerde barınıyorlardı.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Kuzeybatıdaki ve özellikle Kolombiya vadisindeki aşiretler, henüz yabanıl dönemin yukarı aşamasında (taş çağı) bulunuyorlar ve ne çömlekçiliği, ne de herhangi bir bitki ekimi biliyorlardı. Buna karşılık, Yeni Meksika’nınPueblos denilen yerlileri, Meksikalılar, Orta Amerika halkları ve Perulular, Amerika'nın fethi çağında barbarlığın orta aşamasında ( tunç çağı) bulunuyorlardı.”(Engels: Agy,s:32-33). [/SIZE][/FONT]

Doğu toplumlarının, Batı toplumlarına göre çok daha kısa sürede uygarlıkta büyük adımlarla ilerlemeleri, Batı kabilelerinin ise, İ.S. 1500’lü yıllara kadar orta ve yukarı barbarlık aşamalarında çakılı kalmaları ( Doğu toplumlarına göre 20.000 yıl geride) beslenmeyle ilişkilendirilmiştir.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Aryen ve Semit ırkların üstün gelişmesini, belki de, bu ırkların beslenmesinde et ve sütün bolluğuna ve özellikle bu bolluğun çocukların gelişmesi üzerindeki olumlu etkilerine bağlamak gerekir. Gerçekten, hemen hemen tamamen bitkisel bir beslenmeyle yaşayan Yeni-Meksika'nın Peubloslu yerlileri, daha çok et ve balık yiyerek yaşayan barbarlığın aşağı aşamasındaki yerlilerden daha küçük bir beyine sahiptirler”. (Engels: Agy,s:34).[/SIZE][/FONT]

Aryen ırkı Hindistan’da [B]Ganj [/B]ve [B]İndus[/B] nehirleri, Semit ırklar ise Mezopatomya’da [B]Dicle[/B] ve [B]Fırat [/B]ırmakları kıyılarında yerleşik yaşama geçip tarımsal üretim ve hayvan besiciliği yapan topluluklardır. Bunların besinleri et, süt, karbohidrat içeren zengin besinler olduğu için bu ırkların hem beden hem de beyin bakımından avcı toplayıcı kabilelere göre, örneğin Kızılderililere göre daha iyi geliştiği iddia edilmiştir

[B]Asya Steplerinde Uygarlık Süreci[/B]

Asya steplerinde ise, tarımsal üretim , önce hayvanlar, sonra da insanlar için yapılır. Engels, “adı geçen eserinde Türkler için özel bilgi vermez, “Turan Yaylaları” ya da “Asya Barbarları” olarak söz eder.

“[B]Asya barbarlarında tarımsal üretimin başlangıcı olan bahçıvanlık barbarlığın orta aşamasında ortaya çıktı[/B]. Y[COLOR="red"]üksek Turan yaylalarının iklimi, uzun ve sert kış, saman ve ot yedekliği olmaksızın, çoban yaşamına izin vermez, [/COLOR]demek ki buralarda çayırların düzenlenmesi ve tahıl ekimi zorunlu durumdaydı. Karadeniz’in kuzeyindeki stepler için de durum aynıydı. Ama, davar için üretilen tahıl, kısa zamanda insan için bir besin haline geldi“( Engels: Agy,s:188).

Karl Marx (1818- 1883) ise, göçebelerin tarımla uğraştığından söz etmez, toprağın “ortak otlak” olarak kullanıldığını söyler:

“[B]Göçebe çoban boylar arasında —ve bütün çoban boylar ilkin göçebeydiler— toprak, doğanın öteki koşulları gibi, ilkel sınırsızlığı içinde görülmektedir.[/B] Örneğin Asya bozkırlarında ve Asya yüksek yaylalarında olduğu gibi toprak, sürülerin otlağıdır ve sürüler bütün çoban toplulukların geçim kaynağıdır... [B]Burada mülk edinilen ve yeniden üretilen toprak değil sürüdür, [COLOR="red"]toprak her konaklanıldığında ortaklaşa kullanılır.[/COLOR][/B]"(Marx: Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri, s:96,. Aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, s:238, dip not).

[B]Türkler- Moğollar [/B]

İslam öncesinde Türkler, Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında bilinmeyen zamanlardan beri (bazı kaynaklara göre 2000, bazılarına göre ise 4000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Her ne kadar Türkler Uzak Asya’da Çin sınırından Orta Avrupa’nın Tuna Nehri havzasına kadar olan çok geniş bir coğrafyaya saçılmış [B]boy, budun, konfederasyon,vb toplumsal yapılanmalar içinde yaşamış olsalar da,[/B] asıl vatanları Orta Asya bölgesi bilinir; bu o kadar öyledir ki, O[B]rta Asya denilince Türk, Türk denilince de Orta Asya akla gelir.[/B] ‘Orta Asya’ olarak adlandırılan coğrafi bölge, Asya’nın Hazar Denizi’nden Çin’e kadar uzanan kısmıdır. Oldukça muğlak biçimde Asya kıtasının içlerindeTibet’ten Orta Sibirya’ya kadar kıyılardan uzak tüm bölgeleri kapsayabilen “Orta Asya” ifadesi daha kesin olarak çok daha kati coğrafi ve jeopolitik özellikler sergileyen daha küçük bir bütünü ifade ediyor. Yüzölçümü 4 milyon Km2 olan Orta Asya özellikle steplerle ve hatta çok büyük çöllerle kaplı bölgenin toplam nüfusu bugün bile 55 milyon civarındadır (YvesLacoste: Büyük Oyunu Anlamak,s: 265. NTV Yayınları)

Orta Asya’nın iklimi tarımsal üretime uygun değildir; denizden uzak ve yüksek dağlarla çevrilidir, iklim serttir. Kışın ısı sıfırın altında olmak üzere -17 ila -51 dereceye düşer, yazın +25 ila +50 dereceye çıkar. Bozkır, özellikle kurak yerlerde çöle dönüşür. Çinli Taoist Rahip ÇangÇun, Gobi çölü ve civarını şöyle betimlemiştir:

“...yerde ağaçlar bitmez, biten tek şey yabanıl otlardır; Tanrı burada dağlar değil, tepecikler yaratmıştır; burada ekin yetişmez... (Prof. Dr. BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s:60. Türkçesi: Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayınlar).

Orta Asya’nın iklim koşullarını, Prof. Yalçın Küçük tarafından Siyonist Yahudi olarak tanımlanan David LéonCahun (1841-1900) da, [B]Türkçülüğün temel kitabı [/B]kabul edilen “[B]Asya Tarihine Giriş[/B]” adlı eserinde şöyle betimlemiştir:

"[B]Yer takır, asman ırak,toprak sert, gök uzak"der Türkler [/B]/ …/ Y[B]er yer killi bozkır; takır kelimesinin anlamını yansıtırcasına açık tepelerle ya da bataklık çukurlarla kaplıdır.[/B] Balçık kelimesi ki çamur anlamına gelir, buna Asya kıtasını konu alan topografya haritaları üzerinde sıkça rastlanır. (kamış, batak ve kum kelimeleriyle birlikte) [B]Takır olarak adlandırılan topraklar mutlaka ve her zaman çıplaktır[/B] “/…/ “[COLOR="red"]Takır topraklar her türlü tarıma elverişsizdir;[/COLOR] çünkü bu toprak sadece kilden oluşmakta, bir tuz rezervi içermemekte, suyun bir bitkinin yasamasına olanak tanıyacak kadar yer altına inmeden buharlaşmasına sebep olmaktadır. Kış mevsiminde ve ilkbaharda oluşan su birikintilerinin buharlaşması sonucu kaygan bir yüzey oluşur ki bu develerin ayaklarının rahatlıkla kaydığı, [B]güneşin killi toprağı ateşteki bir çömlek gibi çatlattığı, toprağa tesadüfen düşmüş tohumların köklerini pişmiş toprağa uzatacak ne zamanı ne de gücü bulabildiği ilkbaharın tutuşturucu ilk güneşlerince oluşturulmuş bir yüzeydir[/B]."(LeonCahun: Asya Tarihine Giriş,s :17. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayın)

Böyle doğa koşullarında tarım değil, ancak göçebelik yapılabilirdi. Tüm bozkır göçebeleri, işte iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı. [B]Yaşanılan coğrafyanın iklim koşulları göçebe yaşamı bir zorunluluk haline getirmişti.[/B] Nitekim, yararlandığımız kaynaklarda, sözünü ettiğimiz coğrafyada, ilgi alanımızı oluşturan Tük-Moğol toplulukları hakkında- gerek Asya ve gerekse Avrupa’da tarımsal üretim yapan toplumlarıyla komşu oldukları halde- tarımsal bir faaliyet (tahıl, bahçe-bostan işleri) kaydedilmemiştir.

Bozkırdaki yaşamın zorluğu hakkında çok sayıda örnek verilebilir. Çinli Rahip Çan Çun’un şu sözleri bozkır göçebe yaşamının ne olduğunu çok net ortaya koyuyor:

“ ...[B]Yaratan ( Halik: Tanrı ) alemi, yaratırken niçin bu yerdeki insanlara at ve sığır sürülerine çobanlık etmeyi emretmiş?[/B]”( B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60)

[B]Türklerin Orta ve Doğu Asya’daki göçebe yaşamları hakkında en eski ve en güvenilir kaynaklar olarak kabul edilen Çin kaynaklarında, Türklerden ilk olarak İ.Ö. 800 yıllarında söz edilir.[/B] İ.Ö. 8. ve 3. yüzyıllar döneminde Çin’in kuzey bölgelerinde Türk boyları Moğol, Tunguz, vb öteki boylarla birlikte yaşarlar. Ancak, Çinliler İ.S. 3. yüzyıldan itibaren bu boylara farklıadlar vermişlerdir, bu nedenle de boyların sürekliliğini, toplumsal ve siyasal yapılarını izlemek olanağı kalmamıştır. Bu boylardan “[B]Junglar[/B]” şöyle anlatılmaktadır:

“Yurtlarını sık sık değiştiririler ve toprağa pek az önem verirler. Yurtları satın alınabilir. Dil ve giyim ile arazi ve değer ölçüleri bakımından Çinli’lerden tamamen ayrılırlar. [B]Post giyerler.[/B] [B]Hububat yemezler.[/B] Soldan ilikli elbise giyerler. At, sığır ve koyunlarla birlikte göçerler. Kumaş bilmezler. Ölüleri yakarlar, dumanda tütsülenirler. ...İki ak köpekten türemişlerdir. Köpek tabularıdır”(W. Eberhard: Çin’in Şimal Komşuları, Aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 1. kitap s:420 .)

Böyle doğa koşullarında tarım değil, ancak göçebelik yapılabilirdi. Göçebelik ekonomik bir zorunluluktu ve böyle bir zorunluluk her yere oranla Doğu Türkistan'da fazlaca görülmüştür. Burada hayvanları beslemek ve yetiştirmek için otlak bile hemen hemen hiç yoktu. Arazi su arkları vasıtasıyla sulanmadığı takdirde ne hayvancılığa ve ne de ziraata elverişli olmayan bir çöl halinde kalıyordu. Türkler, iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ancak, göçebelik çok çetin bir yaşamdır, her an bir saldırıya maruz kalınabildiği gibi açlık dolayısıyla da her an saldırmaya hazır olunmalıdır. Cengiz Han’ın, Nökerlerindenbirine söylediği şu sözlerden bozkır yaşamının doğal olaylara ne denli açık ve zor olduğunu anlama mümkündür.

“ ...[B]karanlıkta ve sisli günde yolu şaşırmadın; kargaşalık ve bozgunluk anlarında sen benden ayrılmadın; soğuğu ve yağmuru benimle beraber gördün.[/B]..”(B.Y. Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı,s:91).

Söz konusu coğrafyada Türklerden başka Moğol, Tunguz, Sarmat, Slav, İskit, vb boylar da yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu göçebe kavimlerden Moğolların göçebe yaşamları, çok genç zamana kadar, hatta şimdilerde bile az çok sürüdüğü için- onları yakından izleyen, Çinli, İranlı, Arap-İslam, Ermeni yazarlar ile Avrupalı seyyahlar (gezginler) tarafından çok ayrıntılı olarak incelenmiştir.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Moğol istilası, Moğollar’ın zapt ve tahrip ettikleri bütün memleketlerin tarihçileri tarafından işlenmiştir. Bu konuda daha ziyade İran ve Çin kaynaklarına, bazı nadir ahvalde de Ermeni kaynaklarına müracaat etmek zorundayız”.(VassiliyViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s:44. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları.)[/SIZE][/FONT]

Moğollar, iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Dünyanın diğer çoban kavimlerinde olduğu gibi. Moğol göçebeleri de sürülerine otlaklar arayarak senede birkaç defa yer değiştirirler, göç ederlerdi. Bu göçler, mahallin tabii şartlarına ve sürülerin az veya çokluğuna göre tanzim edilirdi. Kış için kuru ot hazırlamazlardı; fakat bir yerden bir yere göçlerini öyle tanzim ederlerdi ki kış sürülerin, kökünde kurumuş otları bulup otlamalarına elverişli olan yerleri muhafaza eder, kışın oralara konarlardı. Göçler ve meralar sürülerin cinsine göre değiştirilirdi: koyunlar için iyi olan mezralar, at sürüleri için iyi olmazdı. Camuga, Cengiz Han’a diyor ki: ‘eğer biz şimdi bir dağ yamacına konarsak at sürüleri besleyenler yurt kazanır; eğer akarsu yanına konarsak koyun ve kuzu çobanları boğazlarına yiyecek bulurlar’. .. hayvan sürüleri ne kadar kalabalık olursa o kadar çok ve sık göçmek icabederdi.” (B.Y. Vladimirtsov,: Agy,s:61) [/SIZE][/FONT]

Hem bu kayıtlardan, hem de başka tarihi kaynaklardan Moğol göçebelerin temel ekonomisinin hayvan besiciliği olduğu anlaşılmaktadır.

. “... sütle beslenirler, deriden dikilmiş elbise giyerler, keçe çadırlarda yaşarlar”. (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60).

Moğol göçebe yaşamı, başta etnik ve kültürel benzerlik olmak üzere bazı nedenden dolayı göçebe Türk topluluklarının (Hun, Göktürk, vb) yapısının anlaşılmasında/ çözümlenmesinde bir model oluşturmaktadır. Moğol göçebe topluluklarından sosyo-kültürel yönden ancak ayrıntıda farklılık gösteren Türk göçebe topluluklarından ilk izlenebilenler Asya Hunları’dır. Bunların da temel ekonomisi hayvan besiciliğidir, az miktarda tarım yapılır.

“[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Bunların ekonomisine büyük hayvan yetiştirme ekonomisi denilebilir. [B]Özellikle at yetiştirilir, eti ve sütü yenir, içilir.[/B] “Sığır ve koyun da beslenir. Aynı zamanda [COLOR="red"]az miktarda yardımcı tarımla da uğraşılır,[/COLOR] böylece kış yemi ile ek yem sağlanır idi. Avcılık da ek besin kaynağı olarak bir rol oynar idi. Fakat Çin Han sülalesi (MÖ. 206 - MS. 220) döneminde Hunlar’da tarım yavaş yavaş kalkar. Çünkü Çin'den buğdayın ticaret yoluyla elde edilmesi daha ekonomiktirEberhard’dan aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap. S:457. Tekin Yayınevi).
(NOT: At eti yenilmesi Oğuzlar Müslüman olduktan sonra da devam eder.” Aygır atımı boğazlayıp aşımı verin.” ( Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı, s: 113). “Kangılı Koca Oğuza girdi. Yeşil, alaca, güzel çimene çadır dikti. Attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi. Düğün etti. Kudretli Oğuz beylerini ağırladı.” ( Agy,s: 158,233).[/SIZE][/FONT]

[B]Asya Hunları’nın dağılmasından 400 yıl sonra Avrupa Hunları’nın yaşantıları da Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir;[/B] ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır.

“[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekleren önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı....Tek düze ve uzun göçlerine tek ruh veren, doğaya saygının ifade edildiği türküleriydi Bu türkülere, sürekli şaklayan kırbaçların sesi ve atların kişnemeleri karışırdı.”.(Wess Roberts: Hun İmparatorluğu. Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren Yakut Eren, s: 20. Rota Yayıncılık, İstanbul.)
[/SIZE][/FONT]

(Bugün ‘Türkiye Türkleri’nin büyük çoğunluğu duygularını-daha çok üzüntü, acı, umutsuzluk olmak üzere- türkülerle ifade ederler. “Türkü, Türklerin özüdür dense yeridir.)

Romalı yazarAmmianusMarcellinus(322-400) Avrupa Hunları hakkında şöyle yazmıştır:

“[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Hun boylarının ekonomik koşulları ağır ve üretim düzeyi düşüktür. Çiğ yabanıl kökler ve eğer altında yumuşatılmış çiğ et yerler...Yün elbise giymezler. Parça parça oluncaya kadar sırttan çıkarılmayan keten gömlek, deri ceket taşırlar ve bacaklarına keçi derisinden tozluk sararlar.” (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap. S:487. Tekin Yayınevi).
[/SIZE][/FONT]

Bu kadar zor ve ağır koşularda yaşamanın, yaşamı anlamlı kılan ve paha biçilemez bir başka yanı vardır: sınırsız özgürlük.

“Uzun zamandır bağımsız kavimlere bölünmüş olan Hun ulusu, göçebe yaşantının romantizmine uyuyordu. Hunlar, son derce bağımsız, birden fazla ırkın bir araya toplandığı, çeşitli dillerin konuşulduğu kavimler halinde yaşıyorlardı.Onlar bir ulus değil, sadece gelenek ve göreneklerle birbirlerine bağlı küçük kavimlerdi. Komutanlar - boy veya oymak beyleri- kavimlerini istedikleri gibi yönetiyorlardı, kendilerine göre ganimet alıyorlar, kaynaklar tükendiğinde yeniden göçe başlıyorlardı. Bir sonraki hedeflerinin neresi olacağı konusunda plan yapmaya bile gerek görmüyorlardı.Hunlar, farklı ülkelerin egemenlikleri altındaydılar. [COLOR="red"]Kavimlerin komutanları ve savaşçıları genellikle kendilerini satıyorlardı, kendi ırklarından insanlara karşı bile savaştıkları oluyordu. Bu kadar dağınık yaşayan bir halk arasında ulusal bilinç olamaz, herkes kendi çıkarını düşündükçe ortak bir hareket düşünülemezdi. Köksüz, ihtiyaç ya da isteklerle oradanoraya giden Hunlar kendileri için hiçbir yararı olmayan savaşlarda güçlerini boşuna harcıyorlardı[/COLOR]”.( W. Roberts: Agy,s: 94).

Asya Hunlarının dağılmasından 300 yıl sonra, boy kalıntılarından daha Batı’ya gidenler Avrupa Hun göçebe konfederasyonunu oluştururken, Asya‘da kalan boy kalıntılarından -Avrupa Hunları ile hemen hemen eş zamanlı olarak - “[B]Göktürk” göçebe konfederasyonu [/B]kurulur. Asya Hun Devleti’nin dağılmasından sonra, Çin’in kuzey bölgelerinden Altaylara göçmek zorunda kalan bu parçalanmış ve dağılmış Hun boy kalıntıları, bazı [B]Töles[/B] oymakları, “Juan-Juan” ve “[B]To-ba[/B]” kalıntıları Aşına soyunun egemenliğinde, “[B]Türk Budun[/B]”u meydana getirir. Çin kaynaklarına göre,” İ.S. 522’ de Bumin’in liderliğinde önceki efendileri olan [B]Juan-Juan[/B]’ları yenerler ve Bumin, “Kağan” ilan edilir, böylece “Göktürk “ devleti tarih sahnesine çıkar. Hunlarda kullanılan “[B]Tanhu[/B]” unvanı yerine Göktürk göçebe imparatorluğunda “[B]Kağan[/B]” unvanı kullanılır.( Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, 1. Kitap, s: 589)

A[B]sya Hunları’ndan yaklaşık 700, Avrupa Hunları’ndan yaklaşık 400 yıl sonra bile Türk göçebe topluluklarında sosyoekonomik durum değişmemiştir.[/B] İ.S.921 yılında Arap gezgin İbnFadlan’ın Oğuz boylarındaki gözlemleri yaşam koşullarının değişmediğini gösterir. Ibn Faldan, Bağdat’taki Abbasi Halifesi Muktedir’in(895-932) elçisi olarak, o devirde bile göçebe bir yaşam sürüdürenTürk kökenli Volga Bulgarlarını İslam dinine davet için görevlendirilen elçilik kurulunun başkanıdır. Elçilik kurulu 921 yılında yola çıkmış, yaklaşık 1 yıl süren bir yolculuktan sonra Volga Bulgarlarının çadırlarına varmıştır. Bu 1 yıllık süreçte Oğuz Türkleri başta olmak üzere Asya steplerinde çadırlarda göçebe yaşam sürdüren çok çeşitli Türk boylarının obalarından geçmişer, bazı obalarda günlerce hatta aylarca misafir kalmışlardır. Bu süreçte o topluluklarda kadınların aile ve toplumdaki statüsü, homoseksüellik, kölelik, beslenme ve giyim tarzları gibi birçok ayrıntıyı “Rihla” (seyhatname) adıyla yayınlamıştır. Bu notlara göre, erkeklerin olduğu her ortamda kadınlar da vardır ve onlar da söz alıp düşüncelerini, görüşlerini açıklarlar. Oba toplantısında, herkes düşüncesini açıklayabilmekte ve hatta oba şefini azarlayabilmektedir. Bu olguya Arap elçilik kurulu şaşkınlıkla bakar! Kadınlar ve erkekler aynı nehirde birlikte yıkanırlar. Zina veya tecavüz cezası ölümdür. Homoseksüellik ve kölelik toplumsal bellekte yoktur, yani toplum böyle bir cinsel ilişkiyi de, insanları hayvanlar gibi pazarlara götürüp satma veya satın almadan habersizdir. (Kölelik daha sonra İslam dini ile tüm Türk boylarında bir geçim kaynağı olarak çok yayılacak ve özellikle yerleşik yaşama geçip Müslüman olan Türkler, göçebe kafir soydaşlarını esir ettiklerinde Semerkant, Buhara, Bağdat, Şam, Halep,vb kentlerin köle pazarlarında satacaklardır.)

İbn-i Fadlan, Oğuz boylarını şöyle tanımlamıştır:

“Bunlar deri çadırlarda oturan göçebe insanlar. Bir süre bir yerde kalıp, sonra başka yere gidiyorlar. Yol üstünde bunlara ait çadırların her yanda kurulu olduğunu görüyoruz. Yasayışları güç, ama kendileri de yollarını yitirmiş eşekler gibi davranıyorlar... [B]Oğuz komutanı, heyetimizin kendisine armağan ettiği yeni kaftanı giymek için sırtındaki işlemeli kaftanı çıkardığında, iç giysilerinin kirden çürümek üzere olduğunu gördük.[/B] Bu insanların geleneğine göre ten üstüne giyilen iç giysi eskiyip parçalanıncaya kadar üstten çıkarılmıyor." (Arthur Koestler,: On Üçüncü kabile. Hazar İmparatorluğu ve Mirası. Çeviren : Belkıs Çorakçı, s: 41-43. Say Yayınları , İstanbul.)

Bu kadar zor koşullar altında bile göçebelerin kayıtsızlığı hatta mutluluğu yabancı gözlemcileri şaşırtır. Çini Taoist Rahip Çan Çun,

“... [COLOR="red"]ve onlar bütün ömürlerini Kaygusuz geçirirler, kendi kendilerine memnunun olarak yaşarlar[/COLOR]. Reşidettin, “ormanlı kavimler hakkında Moğolların söyledikleri sözleri naklederek diyor ki; “[B]Onların fikirlerine göre bu hayattan (yani avcılık ve orman hayatından) daha iyi bir hayat olmasına imkan yoktu. Ve onlar kadar mesut kimse bulunmazdı[/B]. (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60).

(Reşidettin: Yahudi asıllı İranlı hekim , bilgin ve devlet adamı; İran İlhanlı Devleti’nin veziri. Eski Moğol göçebeleri hakkında yazdığı “Cam’-üt tevarih” adlı eseri Moğol Tarihi konusunda temel kaynak kabul ediliyor. Müslüman gözüken Yahudi (kripto) idi, kafası kesilerek öldürüldü, Yahudi mezarlığına gömüldü. )
(Orman kavimleri: Ormanlarda yaşayan avcı kabileler. Bunlar, hayvancılıkla uğraşan göçebelerden daha ilkel bir yaşam sürüyorlardı.)

Göçebenin ve onun öncülleri olan avcı-toplayıcıların yaşadıkları hayattan keyif almaları sadece Asya bozkırlarındaki göçebelerin yaşam anlayışı değildir, Amerika yerlisi göçebelerde de aynı durum görülür. Güney Amerika ormanlı-avcı yerlilerini, Amerika’nın işgal edildiği 16.yüzyılın başlarından itibaren inceleyen Sosyologlar, Antropologlar onların davranışları karşısında hayret ederler.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“İster Amerikalı, isterse başka yöreli ilkel toplum insanı ya sürekli olarak yiyeceği peşinde koşmakta ya da hiç de varlık sürdürme derdinde olmayıp bütün gününü hamağında tütün tüttürmekle geçirmektedir. Brezilya yerlilerini ilk ziyaret edenleri de zaten bu hamak faslı şaşkınlığa düşürmüştür. [B]Sağlıklı bir sürü erkeğin tarla ve bahçelerinde uğraşacakları yerde , karıları gibi, tüylerle, boyalarla uğraşmalarına şaşırıp kalmışlardır. [/B].....Batı uygarlığının yayılışının ardında iki akisyom gizlidir; bunlardan ilki gerçek bir toplum olabilmek için Devlet’in koruyucu gölgesini arar, diğeri ise çalışmanın gerekliliğini içerir” ( Pierre Claster: Devlete karşı toplum.s: 151. Türkçesi: Nedim Demirtaş. Ayrıntı Yayınları). [/SIZE][/FONT]

[B]Asya ve Avrupa’nın Verimli OvalarındaGöçebelik[/B]

[B]Uygarlık sürecinde, İnsanlığın tarımsal üretime geçmesi “uygarlığa” geçişi olarak kabul edilmektedir.[/B] Bu konuda Antropologlar, Sosyal Antropologlar, Sosyologlar ve Materyalist düşünürler başta olmak üzere hemen hemen tüm bilim dünyası düşünce birliği içindedirler. Tahıl üretimiyle insanlar bir yandan hayvanları üretim aracı olarak kullanmayı öğrenirken, bir yandan da toprağı yaracak “karasaban”ı yapmayı başarmıştır. Karasabanın yapımı insanlığın teknolojik devrimidir.

[COLOR="red"][B]Türk-Moğollarda çok uzun süreden beri süregelen göçebelik insanların iliğine işlemiştir sanki; nereye giderlerle gitsinler, tarım için en iyi koşullara sahip ovalarda bulunsalar da, o yaşamı terk edemezler.[/B][/COLOR] Oysa, doğu komşuları Çin, Güney komşuları Hint ve batı komşuları İran, daha sonraları Roma ülkesi tarımsal üretim yapan uygar toplumlardı. Uygar yerleşik toplumların komşuları oldukları ve onlarla sürekli ürün değişimi yoluyla ticaret yaptıkları halde Türkler yerleşikliğe geçip tarım üretimine geçmezler/geçemezler. Bu durum bazı araştırıcıları şaşırtır.

[FONT="Palatino Linotype"][SIZE="3"]“Türklerin o zamanki medeni(uygar) hayat ile ilgileri konusunun izahı daha karmaşık meselelerdendir. Görüldüğüne göre Türkler hadarı-medeni (yerleşik-uygar) kavimlerden olan doğudaki Çinlilerin ve batıda da diğer kavimlerin, özellikle Sogdluların etkisinde kaldıkları halde tamamen veya çoğunlukla göçebe hayatı geçirmişlerdir”.( VassiliyViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s: 35. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları)[/SIZE][/FONT]

Göçebe boyların en az hayvan besiciliği kadar önemli bir kaynağı da “[B]talan[/B]” idi. Bu nedenle, boyların/budunların birbirlerini talan etmeleri günlük yaşamlarının olağan bir uygulaması idi. Aslında, ekonomi siyasası yağmaya, haraca ve talana dayanan her kabile toplumunun şiddeti bir yönetim biçimi olarak algılamasından/ uygulamasından daha doğal bir şey olamaz. Ekonominin temeli bu olunca, tarımsal üretim dışlanır, yasaklanır. Belki bunda, Eberhard’tan yapılan yukarıdaki alıntıda da görüldüğü gibi, Çin’in göçebeleri sınırlarında toprağa yerleştirmek istememe siyasetinin de etkisi vardır. Bozkır aristokrat sınıfının ([B]yönetici sınıf, savaşçı soyluluk[/B]) tarımdan alacağı haracın büyüklüğünü kavrayamaması, çobanlık yapacak çok sayıda köleyi (unganbogolu) kolayca bulabilmesi ve böylece mülkiyetindeki hayvan sayısının artışının çekiciliği, belki de tarım üretimine geçişin önündeki aşılamaz engellerden biri olan yaşanılan coğrafyanın iklim koşullarından sonra gelen ikinci asıl nedendi. Bu nedenle, gerek Hunların ardılları olan Türk göçebeler ve gerekse [COLOR="red"]Moğol göçebe kabileleri Çin’de işgal ettikleri tarım bölgelerini de otlaklarla dönüştürürler. [/COLOR] Ve bu da Bey ailesi ( savaşçı soyluluk: bozkır aristokrat sınıfı) için zenginliklere dönüştürülür.

“[B]Güçlü Hun beyleri, çoban köleler edinip geniş otlaklar üzerinde büyük çapta hayvancılığa girişmeyi yeğ tutarlar... Hunlar, bir yandan Çin köylülerini Kuzey’e yerleştirip tarımsal besin gereksinimini onlardan aldıkları vergilerle karşılamaya çalışırken, [/B]Eberhard’a göre, ‘daha III. yüzyıl başlarında köylüleri Güney Şansi’den , sonra da Doğu Şansi’den ve Hopei’nin bazı kısımlarından çıkartırlar, tarlaları otlak yaparlar.’ Bu otlaklarda beyler büyük sürüler edinirler, köleler eliyle sürüleri yetiştirirler”.(Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap,s: 462. Tekin Yayınevi)

Asya Hun göçebe konfederasyonun dağılmasından sonra, boyların bir kısmı yaklaşık 400 yıl sonra Avrupa’da yeniden bir göçebe konfederasyon kurmayı başarırlar. Doğu ve Orta Avrupa’da tarım yapılan verimli ovaları ele geçirip tarım üretimi yapan yerleşik toplumlara komşu oldukları halde, tarımın önemini kavrayamazlar.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“...[COLOR="red"]Aynı şekilde Attila da tarımın faydalarını anlamak istemez.[/COLOR] Attila, Tuna nehrinin güneyinde bir çok kenti alır ancak yerleşmez, yağmalamakla yetinir”. (Doğan Avcıoğlu: Agy,s: 111). [/SIZE][/FONT]

Asya Hunları’nın ardılları olduğu kabul edilen Avrupa Hunları Doğu ve Orta Avrupa’nın tahıl verimi yüksek ovalarında da göçebe yaşam sürdürürler. Başka bir söylemle, Avrupa Hunları’nın yaşantıları da, Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir; ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır.

“Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. [B]Savaşçı erkekleren önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı.[/B](Wess Roberts: Hun İmparatorluğu . Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren: Yakut Eren, s: 78-80. Rota Yaıncılık, İstanbul, s:19-20.)

[B]Avrupa Hunları’nın kralı Atilla’nın(395-453) çocukluğu Roma İmparatorluğu sarayında geçmiştir.[/B] Orada kendisine bir esir gibi değil, bir soylu gibi davranılmıştı. Oradaki ekonominin temelini, yani toprağın üretim amacıyla kullanılmasını ve ticaretin önemini kavrayamamıştır. Kültürel gelişme de gösterememiştir; [B]Hunların kralı olduktan sonra tipik bir Hun gibi giyinmiş, yemiş, yaşamıştır.[/B] Roma elçilik kuruluna Atilla’nın karagahında verilen şölendeki ayrıntılar çağının en uygar toplumu ile komşu olan [B]göçebe Hun Türklerinin henüz barbarlığın orta aşamasında olduklarını gösterir[/B].

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“[B]Elçilik kurulu, Bleda'nın ( Attila’nın kardeşi) karısının köyünde geçirilen geceden sonra yola koyulur[/B], Attila'nın başkentine varır. [B]Başkent, yolda rastladıklarından daha büyüçe bir köydür. Agaç ve taş bulunmayan geniş bir ovada kurulmuştur[/B]. Atilla’nın kolayca manevra yapabileceğl ve sürpriz baskınların önlenebileceği bir yerdir. Köyde, Atilla’nın evi daha özenle, düz ve cilalı tahtadan yapılmıştır. [B]Ev, tahta kulelerle süslenmiş tahtadan bir çitle çevrilmiştir[/B]. Biraz uzakta başka bir çit içinde, elçilik kurulunun Atilla'dan sonra en kudretli kişi saydığı Onegesius'un evi vardır. [B]Burada bir taş hamam da bulunur[/B]. [COLOR="Red"]Hamam, tutsak bir Romalı mimara yaptırılır. Mimar, hamam yapımı karşılığı serbest bırakılacağını sanırsa da, hamamcılıkla görevlendirilir.[/COLOR] [COLOR="Black"][B]Bu iki evin dışındaki evler, çevrede ağaç ve taş bulunmadığından, saman ve çamurla yapılmış olsa gerektir.[/B][/COLOR].. [B]Attila, Hun kadınlarının üstlerinde tuttukları beyaz keten örtülerin altında sıralanmış kızlar arasında ilerler. Kızlar, Hunca şarkılar söyleyerek Attila'nın atının yanında yürürler. Onegesius'un evinin önünden geçerken, onun karısı Attila'ya şarap ve çerez sunar. At üstünde şarabı içen ve çerezleri yiyen Attila, evine gider.[/B] Daha sonra Onegesius'un karısı elçilik kurulunu ağırlar. Kurul, çadırlarını Atilla’nın çitine yakın bir yerde kurar... Kurul, Attila ile görüşmek için içeri giridiğinde, [COLOR="Red"]Attila, çadırda bir tahta iskemlede oturmaktadır.[/COLOR].. Kurul, gece şölene çağrılır. Şölen salonu, Attila'nın çitinin içindedir. [B]Hun geleneğine göre, oturmadan önce içki sunulur.[/B] Şölen salonunun her iki yanında [B]iskemleler [/B]vardır. [B]Hunlar ve konuklar bu iskemlelere oturur[/B]. Attila'nın koltuğu odanın ortasında, giriş kapısına dönük konmuştur. Arkasında başka bir koltuk boş durur. Onun gerisinde, birkac adım ötede ve biraz yüksekte bir yatak vardır. Yatak, işlemeli bir keten perdeyIe şölen odasından ayrılmıştır. [B]Burası belki de Attila'nın yatak odasıdır[/B]. Attila'nın hemen sağındaki iskemle, en önemli kişinin oturduğu yerdir. [B]Oraya "başbakan“ durumundaki Onegesius değil, güçlü beylerden Hun soylusu Berichus oturur.[/B] Bizanslılar ikinci şeref mevkii ile yetinip Attila'nın hemen solunda yer alırlar. [COLOR="red"]Attila'nın iki oğlu, babalarının önünde gözleri yere çevrilmiş olarak otururlar.[/COLOR] Herkes oturunca bir şarap sunucu girer ve Attila'ya bir kase şarap sunar. Attila alır ve Berichus şerefine içer. Berichus hemen ayağa firlar ve şarap içilene kadar yerine oturmaz. O yerine oturduktan sonra, bütün konuklar Attila’ya aynı biçimde saygı gösterirler ve kaseden şarap içerler. [B]Bu tören bitince, masalar getirilir. Romalıların yaptığı gibi, üç-dört konuk bir masaya oturtulur. Masalar, Roma kentlerinden elde edilmiş gümüş tabaklar içinde sunulan et, ekmek ve mezelerle doludur. [/B][COLOR="red"]Attila ise, tahta tabak içinde ve yalnız et yer. Kadehi de tahtadandır…Attila, sade bir ayakkabı giyer..[/COLOR]. Yemekler bitince, yenileri getirilir. Şarap içme törenleri yinelenir. Karanlık basınca meşaleler yakılır. İki şarkıcı, Attila'nın önüne gelip besteledikleri şarkıları okurlar. Onun yengilerini, savaştaki yiğitliklerini överler... Ertesi akşam Atilla, aynı biçimde ikinci bir şölen verir.... [B]Atilla, şölende Bizans elçisiyle konuşur ve ondan Aetius’un gönderdiği Romalı sekreteri için; Bizanslı zengin bir karı ister.[/B]””.(Elçilik kurulunda bulanan diplomat Piriscus’un notlarından aktaran D. Avcıoğlu: Agy,s: 511-516). [/SIZE][/FONT]

Avrupa Hunlarından yaklaşık 700 yıl sonra bu kez Moğol kabileleri Cengiz’in Nökerlerinden (silah arkadaşı, ordu komutanı) [B]Muhali’nin komutasında Çin’i işgal eder.[/B] Cengiz’in torunlarından[B] Kubilay [/B](1215-1294) birçok bozkır göçebe oymağı ile birlikte 1271 yılında Çin’e yerleşir. Çin'deki YuanHanedanlığı'nın kurucusu ve ilk imparatorudur. Ve onlar da tarımsal üretimin değerini-tıpkı, Attila gibi- kavrayamazlar, [COLOR="red"]Moğol egemenler tarlaları otlağa çeviriler[/COLOR]:

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“ [B]Kubilay, 1271 yılında 1 milyona yakın Moğol, Türk ve Tunguz’la Çin’e gelir,[/B] ...Kubilay yasalarına göre, Moğollar egemen soyu temsil ederler. Türkler ve öteki bozkır boylarına da ayrıcalıklar tanınır... Moğollar 200 bin Çinli köylü ailesinin bulunduğu araziyi askeri bölge yaparlar. [COLOR="red"]Kuzey Çin’de geniş tarlalarda, köylüler kovularak otlak yapılır.[/COLOR] “(D. Avcıoğlu: Agy: s 484-485). [/SIZE][/FONT]

[B]Marco Polo[/B](5 Eylül 1254 -1324) adındaki İtalyan gezgin, 1271 yılına Pekin’e gitti ve 2.5 yıl Çin’i dolaştı ([url]http://tr.wikipedia.org/wiki/Marco_Polo[/url] ). [B]Kubilay’ın sarayındaki görkemi Avrupa’daki saraylarla karşılaştırmış. Yani, Cengiz soyu Çin’de bozkırdaki çadır yaşamını değil, Çin hanedanları gibi saray konforunu yaşamışlar. Ancak, Cengiz soyu yüz yıl sonra,1368’de, Çin’den çıkarıldığında yine bozkırda göçebe yaşama dönmüşlerdir.[/B] [COLOR="red"]Mermer saraylarda ipek elbiseler içinden kıl çadırda hayvan postlarına bürünmek; çok ilginç bir durum! [/COLOR]

Göktürklerin ve Moğolların anayurdu olan Orhun bölgesinde sadece başkent “ [B]Karakurum” civarında az miktarda tarımsal üretimden söz edilir a[/B]ncak bu tarımsal üretimi yerleşik bir toplumun üyeleri olan Çinlilerin mi, yoksa yerleşikliğe geçen Moğolların mı yaptığı belli değildir.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“..Moğolların hayatında ehemmiyetli (önemli) rolleri olmadığından köy iktisadiyatı (ekonomisi) bir tarafa bırakılabilir. Mesela Çjan-De-huy’un ‘Yol muhtıraları’nda şöyle bir kayıt vardır: ‘Karakurum havalisindeki (çevresindeki) ahali (halk) ziraatla ( tarımla) çok iştigal (uğraş) edeler. Tarlalarını arkla (su kanalı ile) sularlar; bostanlara da tesadüf edilir (rastlanılır)’. Şayanı teessüftür ki ( ne yazık ki) müellif ( yazar) bu ziraatla uğraşanların Moğol veya Çinli olduğunu zikretmiyor. Onun Kerulen mıntıkasından (bölgesinden) bahsederken (söz ederken) söylediği başka bir cümle de vazıh (açık) değildir: ‘ırmak yanında bir çok Çinli ve Moğollar yaşarlar; üstü toprakla kapalı birkaç kulübe vardır; çok ekin ekerler, fakat kenevir ile buğdaydan başka bir şey ekmezler’.” (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s:187.)[/SIZE][/FONT]

[B]Buğday ve kenevir ekenlerin Çinli mi, Moğol mu olduğu belli değil.[/B] Ancak, 16. yüzyılda Moğolların, eski ordu güçlerini yitirince tarımsal üretimi beceremediklerinden yeniden çobanlığa (göçebe yaşama) dönmek zorunda kalmaları ve çok daha önceleri, [B]Çin-Moğol İmparatoru Kubilay’ın Çin’den Moğolistan’a olan buğday ihracını kesmesi nedeniyle, Karakurum çevresinde büyük bir açlığın ortaya çıkması buğday ve kenevir ekenlerin Çinli olduğunu işaret ediyor[/B].
En son örneği Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğindeki Türkmenlerden verelim:

“Şiirde ([B]Yunus Emre’nin[/B]) adı gecen [B]Sarı Saltuk[/B], Sarı Saltuk Baba'dır. Selçuk Şehzadesi İzzettin Keykavus II, kardeşi Rükneddin'in elinden kurtulmak için, 1261 'de, 50-60 obalık [B]bir Türkmen topluluğu ile Bizans imparatoruna sığınır ve İstanbul'a varır. Bu Türkmenlerin başında Sarı Saltuk vardır. Bir zaman Bizans’ın başkentinde oturduktan sonra, yaylamaya alışkın bu "göçer iller", imparatordan kendilerine yaylak ve kışlak vermesini isterler. [/B]Bizans İmparatoru da, 1262'de bu Türkmenleri Dobruca'ya, Hıristiyan halkın arasına yerleştirir. Böylece Sarı Saltuk'un adı Balkanlar'da Müslüman-Hıristiyan halkın ilişkilerine karışır, Sarı Saltuk onları Müslüman eden bir efsane kahramanı haline gelir. 1300 'lerden sonra Balkanlar'da tutunamayan bu Türkmenlerden bir bölüğü yeniden Anadolu'ya dönecek; bir bölüğü orada kalarak Hiristiyanligi kabul edecektir. Adları Keykavus'tan inen ve bugün Romanya'da yasayan Gagauzlar bu Türkmenlerden kalmadır.” (Wittek,ten aktaran: İlhan Başgöz: Yunus Emre- I, s:132.)

Aynı dönemde Fars kökenli [B]Mevlana Celalddin[/B] de, ki kendisi dini konuları işleyen bir şairdir, bir şiirinde Türklerin göçünü konu edinir:

“...[B]bahar kışlaktan göçme zamanıdır. Türkler yaylağa yüz tutmuşlardır. Çayırlar gülümsemede, ormanlar taze yapraklar açmadadır. Artık koyunlara bıldırki otu vermenin lüzümu yok. Hüthüt kuşu ötüyor, kumru dem çekiyor, gül ve nilüfer açılmış, nisan yağmuru dünyayı güldürmededir.[/B]” ( Abdulbaki Gölpınarlı’dan aktaran: İlhan Başgöz: Yunus Emre-I, s: 98. Cumhuriyet Kitapları ).
Türkler 8. yüzyıldan itibaren İran topraklarında ([B]Maveraünnehr’de[/B]) yerleşik yaşama geçmeye başlamalarına ve birçok uygar topluma vatan olan Anadolu’ya 1000’li yıllarda gelmelerine karşın, 1[B]300’lü yıllarda bile ihmal edilemeyecek bir kitlesi göçebe yaşam tarzın yüzyıllarca sürdürmeye devam eder. [/B][COLOR="red"]Bilindiği gibi, Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarında aşiret konar göçerdir, ağırlıklı ekonomi hayvancılıktır.[/COLOR]

”. kış yaklaşırken dağlardan ovalara indikleri ve yazın ovalardan dağlara çıktıkları sırada, [B]Osman’ın arkadaşlarını ve sürülerini rahatsız ederdi”[/B]( Joseph VonHammer, Osmanlı Tarihi, Cilt I, s 5,6.Türkçesi : Abdülkadir Karahan. Milliyet Yayınları)

Osmanlı İmparatorluğu –bir uç beyliği olarak- 14. yüzyılın başlarında kurulduğuna göre, ki bu yüzyıl Avrupa’da “[B]Rönesans”ın şafağının sökmeye başladığı dönemdir. [/B]Rönesans’ın başlangıcı olarak Roger Bacon (1210-1294) adındaki Hıristiyan din adamının Papa’ya gönderdiği” İnsan aklı her şeye yetiyor, Kilise ne işe yarıyor,“ anlamındaki mektubu olduğu iddia edilir. Yani, bugünün çağdaş Batı ulusları göçebe – yerleşik- feodal süreçlerini yaşamış burjuva devlet ve sanayi toplumlarına evrilirken Türk’ler hala göçebedir. Ekonomilerinin temeli tarım değil, binlerce yıldan beri süregelen hayvancılıktır.

[B]Osman Bey, 1326 yılında 70 yaşında öldüğünde[/B] geride varlık olarak hayvan sürüleri bırakmıştır.

“Osman’ın altun, gümüş bırakmadığını, sade yaşadığını biliyoruz. Ölümünden sonra evinde bir kaşık, bir tuzluk, bir işlemeli kaftan, [B]yeni bir sarık, birkaç ipekli kırmızı sancak, çok iyi atlar, [/B]ekim için birkaç çift hayvan, [B]birkaç koyun sürüsü [/B]bulundu(Joseph VonHammer, Osmanlı Tarihi, Cilt I, s 5,6.Türkçesi : Abdülkadir KarahanMilliyet Yayınları ).

cebe 06.02.2016 10:00

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]ESKİ TÜRK-MOĞOL ADLARI[/B]

Çimbai: Oğul
Hada: Kız

[B]Cengiz’in anası[/B]: Holeun (Hole-ucin)

[B]Cengiz’in karıları[/B]:
Börte
Bisulun
Bisuket
Usun ebugen
Hunan
Koko coş
Degar

[B]Cengiz’in Arkadaşları-komutanları (Nökerler)[/B]
Hubilai
Celme
Cebe
Sube'etai'yi (Subutay)
Muhali
Borohul
B’orçu (bocu)
Çila’un
Çurçedai
Huyildar
-------------

Bodoncar
Büri bökö
Sorkar-şira
Kabu-han
Ciekoaday
Tarkutay
Uru’ud
Manghud
Guçuğur (Gucur)
Şortan şial (Şıllan)
Çilau

şigi-tutuhu
borohul
gucu
kokocu
tolun
huran
usun-ebugen
turuhan
onggur
ibaha-beki (kız adı)
hubilay
subetay
boorcu
çilaun



[B]Oğuz adları:[/B]
Bilge
Kül Tigin
Tonyukuk
Aruz
Kazan
Kara Göne
Yigen Silik
Tadugun
Bige
İşbara Yamtar
Çor
Kül İrkin
Bayırku
Begil
Beki

cebe 13.02.2016 08:34

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
NOT ve istek: Eski Türk-Moğol adlarına ilaveler yapacağım; söz konusu adlarla ilgili önceki yazının silinmesini rica ediyorum.

cebe 13.02.2016 08:35

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Oğuz adları[/B]:
Kaynaklar: Orhun Abideleri, Dede Korkut Kitabı, Kutadgu Bilig, Siyasetname,Türklerin Tarihi

Mo-tun (mete)
Bumin
İstemi
İltiriş
Bilge
Kül Tigin
Tonyukuk
YollugTigin
Bars
Tadıgın
Ulug irkin
İşbaraYamtar
Kül irkin
Bayırku
Korkut
Aruz
Kazan
Kara Göne
Yigen Silik
Beyrek
Bigdüz emen
Alp eren
Yigenek
Tüken
Göne
Dirse
Bogaç
Selçuk
Dündar
Karçar
Uşun
Egrek
Bügdüz
Alptekin
Sebuktekin
Afşin
Bozan

cebe 13.02.2016 08:37

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]ESKİ MOĞOL ADLARI[/B]
Kaynak: Moğolların Gizli Tarihi, Moğolların İçtimai Teşkilatı, Moğol İmparatorluğu

Çimbai: Oğul
Hada: Kız
[B]Çinggis[/B] hahan: Cengiz Han.
Cengiz : 'Ad' değil, sıfat: İmparator anlamında kullanıldı
[B]Cengiz'in babası[/B]: Yesugai (Yesugey)
[B]Cengiz’in anası[/B]: Holeun (Ho'elunucin) (Hoe: güzel)
[B]Cengiz’in kardeşleri [/B]
Begutai (Belgutay)
Hasar
Haci'un
Temuge
Bekter
[B]Cengiz'in kız kardeşi[/B]: Temulun
[B]Cengiz’in karıları[/B]:
Borte -ucin
Bisulun
Bisuket
Usun ebugen
Hunan
Koko coş
Degar
Cengiz'in Oğulları
Çoci (Cuci)
Ogadai (ögedey)
Çaadai (Çagatay)
Tolui(Tolu)
[B]Cengiz'in Torunları[/B]
Hülagü: İran Moğol İmpratorluğunu (İlhanlılar) kurdu
Batu:Altınordu Devleti'ni büyttü
Kubilay: Çin'de Moğol hanedanı (Ming Devleti) kurucusu
Buri:
Guyuk:
[B]Cengiz’in Arkadaşları-komutanları (Nökerler)[/B]
Hubilai (Hubilay): Genel Kurmay Başkanı
Celme
Cebe
Sube'etai'yi (Subutay)
Muhali
Borohul (
B’orçu (bocu)
Çila’un
Çurçedai
Çila'unbaatur (batur: bahadır)
Huyildar

[B]Ordu komutanları[/B]
Guçuluk
Gur-han
Munglik
Muhali (Çin Ordusu)
Horçi
Usun-ebugen (Ebugen: yer, yer tanrısı): Baş beki
Cebe (Altınordu devletini kuran ordunun komutanı Subutay'ınağbeyi)
Bo'orcu
Naya'a: Merkez Tümen Komutanı
Sormahar
Dorbai-dohşi

[B]Mahkemebaşkanı[/B]:Şigihututu
Şaman: Kokocoş-tebtenggeri

[B]ERKEK ADLARI[/B]
Temuçin
Bolat (Polat)
Camuha
Dayir-usun
Boldahar
Tohto
Çanai
Şigihutuhu
Bugegeşik
Altanvaçir
Begutai
Onghan
Badai (Baday)
Çilger-boko (Boko: Pehlivan)
Munggetu-kiyan
Senggun
Buri-boko
Çaraha
Munglık
şormahan
Bodoncar
Büribökö
Sorkar-şira
Kabu-han
Ciekoaday
Tarkutay
Uru’ud
Manghud
Guçuğur (Gucur)
Şortanşial (Şıllan)
Çilau
şigi-tutuhu
borohul
gucu
kokocu
tolun
huran
usun-ebugen
turuhan
onggur
ibaha-beki (kız adı)
hubilay
subetay
boorcu
çilaun
balahaçi
Yeke-Çiledu
Nekun-taize
Daritai-otcigin
Temuçin-uge
Hori-buha
Hutulay
Dei-seçen (seçen: hakim, bilgin)
Munglik
Çaraha-ebugan
Sorhan-şira
Çiledu
Çilger-boko
onghan
sanggum
Bataçıhan
Tamaça
Horiçaçmergen
A'ucan-boro'ul
Sali-haçau
Borcigidai-mergen
Tebtengger

cebe 13.02.2016 08:53

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]KAZAK ADLARI [/B]([B]Hıristiyan[/B]) (Not: Aşağıdaki 4 ciltlik kitaptan alındı

Kaynak: Mihail Şolohov: [B]Durgun Don[/B]
Türçesi: Mete Ergin -Gani Yener
Rusça aslıyla karşılaştıran: Hasan Ali Ediz
Engin Yayıncılık

Olayların geçtiği köyün adı: [B]Tatar[/B]ski

[B]Erkek Adları[/B]
Bodovskov
KristonyaTokin
İvan Tomilin
Stepan
Piyotr
Aleksey Şamil
Anikay
İlya
Ojogin
fedot
afonfaozerov
yakov
mitkakorşunov
zakar
avdeyiç
dudarev
Bohun
Gregor


[B]Kadın Adları[/B]
Aksinya
Darya
Dunya
Grippa
Marişa
Ginşaka
natalya
paşka
lukeşka
paraşa

Bol[B][COLOR="red"]JEW[/COLOR][/B]İK-Kazak savaşları veya [B]Yahudi-Rus Savaşları [/B] ( [B]Jew: Yahudi[/B], ing.)

Mihail Şolohov'un 4 ciltilik bu muhteşem eseri 1917 yılında Rusya'da gerçekleşen Bolşevik (bolJEWik) ihtilali sürecinde Rusya'daki iç savaşı, bir Kazak köyündeki insanların bu savaştan nasıl etkilendiğini konu ediniyor. Bu ara çok yakıcı bir aşk hikayesi de var. Köydeki bazı olaylar, davranışlar , espiriler ve düğün, kavga gibi sosyal olayları okurken kendi köyümde oluyormuş gibi bazen güldüm, bazen ağladım. O köydeki bazı kahramanları kendi köyüm Divriği Çayören'deki bazı karakterlere benzettim. Sonuç olarak, bu tür konulara ilgi duyanlara okumalarını öneririm.

[B]Kitaptan bazı alıntılar:
[/B]
“-Evlerimizi yağma etmek, Kazakları öldürmek b için gelmiş bu vatan hainlerini ne yapacağız?
-Merhamet yok bu hainlere ! [COLOR="red"][B]Öldürün onları!’ Çarmıha gerin! Yakın! Aralarında ne kadar Yahudi varsa hepsini öldürün ![/B][/COLOR]” ( II. Cilt, s: 410)
•••
.Glubokaya muharebesini hatırlıyor musun? Subayları nasıl vurduklarını hatırlıyor musun? Senin emrinle vurulanları? Ha? İşte sıra sende. Hiç sızlanma! İnsanların derisini yüzmek yalnız sana kalamamış! Hapı yuttun, Don komiserleri Başkanı! Pis domuz, [COLOR="red"][B]Kazakları Yahudilere sattın![/B][/COLOR]Anladın mı? Daha dinlemek ister misin? ( 2 cilt, s: 425)
•••
“[B]Yakında kızıllar burada olacak.[/B] Vyeşenskaya‘ya yaklaşıyorlar. BolşoyGromk’dan biri görmüş onları, [B]bütün yol boyunca halkı öldürdüklerini anlatmış.[/B] [COLOR="red"]Aralarında Yahudiler ile Çinliler de var[/COLOR]. [B]Topunu gebertmedik namussuzların[/B].” ( 3. Cilt,s: 130)
•••
“Evet , sanırım bir öneride bulunabilirim. Bayrak, arma ve ulusal marşla ilgili yüz kırk sekiz, kırk dokuz ve yüzelerce maddeler üzerine Kızıl Bayrak’tan gayrı her bayrağı, [COLOR="red"][B]Yahudilerin beş yıldızlı aramasından gayrı her armayı[/B][/COLOR] ve Enternasyonal’den gayri her ulusal marşı kabul etmeye hazırım .” ( 3.cilt, s: 17)
•••
”[B]Yılan gibi kuyruğunu oynatıyorsun! [/B]Pekala, söylemem kimseye: Senin budalalığına veriyorum. Ama bir daha gözüme gözükme sakın, görmeye tahammüllüm yok. Domuz herif! [COLOR="red"][B]Hepiniz kendinizi Yahudilere satmışsınız,[/B][/COLOR] bense para için kendini satanlara hiç acımam!”(3 cilt, s:40)
•••
“Söylemez misini? Neyse, önemi yok. Evrakınızdan anlarız bunu. Oradan anlayamazsak, sizin Kızıl Muhafızları sorguya çekeriz: Sizden istediğimiz bir şey daha var: Müfrezenize, buraya, Vyeşenskaya’ya gelmesini yazın. Sizlerle çarpışmamız için hiçbir neden yok: [B]Bizler Sovyet hükümetine karşı değiliz. [/B][B][COLOR="red"]Komünistlerle Yahudilere karşıyız.[/COLOR][/B] “( 3 cilt,s:230)

“[B]Korkama ! Sovyet rejimine hizmet etmeye son verdik. O rejim altında yaşamamıza olanak yoktur.[/B]” ( 4 cilt, s: 497)

cebe 15.02.2016 15:07

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]SELÇUKLU DÖNEMİ ADLAR [/B]

Selçuklu adları
Kaynak:
1. Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Tekin Yayınevi
2. Bar Hebraeus: Koronografya: Abul Frac Tarihi. Türkçesi: Ömer Rıza Doğrul. Türk Tarih Kurumu Yayınları.
3. Claude Cahen: Osmanlılardan Önce Anadolu. Türkçesi: Erol Üyepazarcı. Tarih Vakfı Yurt Yayınları
4. Nizamülmülk: Siyasetname. Türkçesi: Nurettin Bayburtlugil. Dergah Yayınları.
Selçuklu Devleti’nin kurucusu kabul edilen), Yalçın Küçük’e göre Hazar Yahudi Devleti’nde askeri komutandır. Oğullarına Tuğrul (Şahin), Çağrı, Mikail, İshak gibi Yahudi adları vermiştir. Çağrı’nın oğlu Alp Arslan’dır.

[B]Hanedan[/B]
Tuqaq (Dohuk=Daut=[B]Davut?[/B])
Selçuk ( Leon Cahun’a göre Buğu Sel[B]j[/B]ik)
Muhammed (Tuğrul Bey
Mikail (Çağrı bey)
Yabagu(Bigu)
Musa (Moiz)
Arslan ([COLOR="Red"][B]İsrael[/B][/COLOR])
Alp Arslan (Mikail’in oğlu)
Karud (Kavurd Alp Arslan’ın oğlu)
Tataş
Wilias([B] İlyas[/B]) (Alparslan’ın oğlu)
Arslan Hatun (Mikali’in kızı, Halifeye karı olarak verildi
Melikşah (Alparslan’ın oğlu)
Sencar (Sancar)(Melikşah’ın oğlu) (1153’te ‘Büyük Oğuz Ayaklanması’ında Karabudun/Oğuz/ ürkmenler tarafından esir edilip zincire vuruldu
Melikşah (Kılıçarslan’ın oğlu)
Tuğrul Arslan(Kılıçarslan’ın oğlu)
Mesud (Kılıçarslan’ın oğlu)
Yakup [B]Arslan[/B]
Kılıç [B]Arslan[/B]
Mahmut
Katlamış (Kutalmış) ;
Süleyman
Arab
Dhaon-Non (Zu’n Nun) (Kayseri egemeni Danişmentoğlu Melik Mahmut’un oğlu
Muhammed
Mes’ud (Mahmut’un kardeşi, Bağdat Sultanı)
Mes’ud (Kılıçarslan’ın oğlu, Konya Sultanı)
Gıyas-üd-din
Karut (Alparslan’ın oğlu)
Mahmut (Melikşah’ın oğlu)
Türkyaruk
[B]Davud[/B] (sultan mahmutun oğlu)
Selçuk şah ( Mahmut’un kardeşi

[B]Abbasi ve Selçuklu Devletlerinde ordu komutanlarının adları[/B]
Kızıl
Anuştekin
Afşin (T[FONT="Times New Roman"][SIZE="2"]ürk köle komutan. Çocukken esir pazarından satın alındı, Müslüman oldu ve zamanla ordu komutanı oldu. İslam adına savaştı; çoğu Şamanist Türk olmak üzere 100 000(yüz bin) kişiden daha fazlasını katlettiği kayıtlıdır. Babek İsyanı’nı bastırdı, Babek’in canlı iken derisini yüzdürdü, kollarını kestirdi. Sonunda yine kendisi gibi Türk köle komutan olan Gümüştekin tarafından -eski dinine taptığı gerekçesiyle- yayının kirişiyle boğularak öldürüldü.[/SIZE][/FONT])
Gümüştekin
Alp Tekin
Sevük Tekin
Şemsülmülk Tekin
Savtekin
Bursuk
Artuk ([B]Ailesini Kudüs’te Davud kalesine yerleştirdi.[/B])
Buzan (Bozan)
Balak
Gazi
Temurtaş
Artuk
Cavalı (Javalı)
Gaisgan
Ayaz
Tanuşman
Gabarmış (Jağarmış),
Habeşi (Jağarmış’ın oğlu
Zengi (Jağarmış’ın oğlu )
Bazmış
Ilgazi
Arslan
Danişmend
Tuğtekin
Balak
Aksenkur
Senkur Dıraz
Salah yagubsani
Bursuki

cebe 15.02.2016 15:09

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[IMG]http://i.hizliresim.com/zr6aW9.jpg[/IMG]

cebe 15.02.2016 15:14

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[IMG]http://i.hizliresim.com/Jn0a7q.png[/IMG]

cebe 22.02.2016 16:02

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]MOĞOL-KAZAK-TÜRK BENZERKLİKLERİ [/B]
([B]Yaşanılan coğrafya-Yaşam biçimi-siyasal otorite-dini inanış)[/B]

Önceki yazımda, Mihail Şolohov’un “ Durgun Don” adlı 4 ciltlik büyük romanından söz etmiş; romanın asıl mekanı olan Kazak köyü Tatariski’deki bazı kişileri sanki tanıyormuşum gibi, hatta kendi köyüm Divriği Çayören’deki bazı kişilere benzeterek yakınlık hissettiğimi ifade etmiştim. Aslında, sadece romandaki kahramanlarla değil, Tatatariski’nin kültürel ve sosyal dokusunun da (vatan sevgisi, askerlik hizmetinin görev bilinmesi, nişan, evlilik, bayram törenleri, ev içindeki anne-baba –kardeşler arasındaki sevgi/saygı/ hürmet, ot derimi, ekin derimi, imece usulü komşuların birbirinin tarla işlerine yardım etmeleri, kız ve delikanlıların akşam tarlalardan dönüşünde koro halinde türküler söylemleri; köyde birbirleriyle büyük coşkuyla sohbetleri, şakalaşmaları ve yakıcı yasak aşklar, vb) hiç yabancısı olmadığımı , hatta sanki bu kültürel/toplumsal olayların bazıları kendi köyümde tanık olduğum olgularla tıpa tıp aynıydı.
Kazak-Moğol-Türk ırk, etnik ve kültürel benzerlikleri –daha önce sözün ettiğim kaynaklarda sıkça vurgulanır:
Birkaç örnek:

[B]Etnik köken[/B]:

“Bugün Türklerin VI. ve VIII. yüzyıllar arasındaki soy ağacı Germenlerin I. ve VI. yüzyıllar arasındaki soy ağacından daha iyi bilinir. Tötonik dillerinde yazılmış en eski yazıtlardan daha eski tarihli Türkçe yazılı dikitleresahibiz. [B]Bu yazıtlarda geçen isimlere XIII. Yüzyılda Türkler ve Moğollar tarafından oluşturulan destanlarda da rastlanır.[/B] Bu yapıtlardan en önemlisi eski Türk dilinde kayıtlar içeren bir dikittir. Diğeri de Çin harflerinin kullanıldığı ve Çin takvimiyle bizim takvimimize göre 18 Ocak 733 tarihli olandır. Bu dikit 1889’da Kuzey Moğolistan’da “Koşo- Saydam” gölü ile yukarı [B]Orhon[/B] arasında Bay [B]Yadrintzevv [/B]tarafından keşfedilen ve Bay [B]Thomson [/B]tarafından deşifre edilen ve 1893’te Kopenhag akademisinde sergilenen grubun bir parçasıdır. Çevirisini Bay [B]Radloff[/B] Î894’te yayınlamıştır. Dikit Çinliler tarafından [B]Mekilyen Kan[/B], Türkler tarafından [B]Bilge Kağan[/B] olarak adlandırılan Türk prensi tarafından kardeşi, 731’de ölen Kutlug’un oğlu [B]Kul Kaan[/B] ([B]Kültekin)[/B] anısına yaptırılmıştır. Yazıtı daha kısa olan ve Bilge Kağanın oğlu Ulu Tekin tarafından babası için yaptırılan bir başkası izler.”(Leon Cahun: Asya Tarihine Giriş, s: 51. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayın Dağıtım)
•••
“Gobi çölünün kuzey doğusunda Baykal gölü ile Kentey dağları arasındaki bölge [B]Türk ve Moğolların kutsal yurdudur[/B].” ( LeonCahun: Agy,s: 21)
•••
“[COLOR="Red"]Türk ve Moğol birleşmesi öylesine güçlüdür ki herkes bunların tek bir ulus olduğunu düşünmektedir[/COLOR]. Büyük bilgin NasirettinTusi yalın bir ifadeyle: ”[B]Moğollar bir Türk boyudur[/B]” ve Muhammed Haydar: “[COLOR="red"][B]Türkler ve Moğollar aynı ulusu meydan getirmekte[/B][/COLOR],” der.Bu konuyla çok ilgilenen [B]Reşidüddin[/B] ayrıntıya girer: “[B]Türk ve Moğol milletlerinin halkları birbirine benzese ve kökende aynı adı taşısalar bile, Moğollar Türklerin bir sınıfıdır ve aralarında birçok farklılık vardır[/B],”der. Öte yandan şu açıklamayı yapar”:

“[B]Bugün Moğol olarak adlandırdığımız uluslar, antikçağda bu şekilde adlandırılmamış ve bu ad var oldukları dönemden sonra icat edilmiştir[/B] [...]. [B]Günümüzde bile, Moğol milleti, yalnızca Türk uluslarından biridir[/B]. Tüm diğer Türk boylarının Moğol adını almaları, elde ettikleri şan ve güçlerinden dolayıdır. [B]Bu, aynı boyların daha önceleri [COLOR="red"]Tatar[/COLOR] adını almalarına yol açan nedenle aynıdır.[/B] Tatarların kendileri de, en tanınmış Türk boylarından biriydi.”( İlhanlı veziri Reşidettin’den aktaran Jean-Paul Roux: Moğol İmparatorluğu Tarihi. s:153. Türkçesi: Prof. Dr. Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket. Kabalcı Yayınları.)
•••
“Türk, Moğol, Tunguz, İskit, Slav, vb boyları Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan bozkırda yaşarlar.[B] Altay ve Tanrı dağları arasındaki geçitler, Moğolistan bozkırlarını Kazak bozkırlarına bağlar. [COLOR="red"]Kazak[/COLOR] bozkırını, Rusya ve Macaristan bozkırları izler[/B]. (Doğan Avcıoğulu, ürklerin Tarihi: Birinci Kitap, s:320. Tekin Yayınevi.)
•••
[COLOR="red"][B]“Kazakların etnik temelini oluşturan eski Türk boyları[/B][/COLOR] geniş bir zaman dilimi içerisinde komşularıyla sıkı etnik ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır.”(Lezzet Tülbasiyeva:Kazakların Yaşam Estetiği, s:1, Türk Tarih Kurumu Yayını)
•••
“Eğilmez imparator yaşamı boyunca eski [B]Türk ve Moğol geleneklerini ifade eden bu askeri düzenlemenin[/B], bu katı disiplinin katı bir uygulayıcısı ve dakik bir kölesi oldu. /…/ Timuçin’i Cengiz Han unvanıyla tanıyarak onurlandıran bu [B]kurultay,[/B] [COLOR="red"]19 Türk[/COLOR] ve Tunguz daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse 26 Moğol boyunun bulunduğu bu kurul artık bir boylar konfederasyonu değil, boyların özerkliğinin kalktığı homojen bir ulusu ifade ediyordu.” (LeonCahun: Agy,s: 157.)
•••
“Cengiz Han’ın Sanang Setzen tarafından yazılan destansı tarihinde atalara hep bir isim verilmiştir. [B]Anlatım tarzı da Kültegin’in anıtındakinin aynısıdır; her ikisi de ayinsel bir tarzda yazılmıştır[/B].” (LeonCahun: Agy,s: 55. Dip not”)
•••
“Tarihçiler bize oldukça karışık görünen bir soruyla ilgilenmemiş görünmektedir. [B]Benzerliklerine rağmen, Türk ve Moğol dilleri birbirlerinden farklıdır[/B] ve birini bilmek , diğerini bilmek anlamına gelmez. Oysa bizzat Moğolistan’da, [B]Türkler ve Moğollar bir arada , komşu olarak yaşıyor, yakın ilişkiler içerisindeler [/B]ve şimdi aynı siyasi sistemin (Cengiz İmparatorluğu)içerisine giriyorlar. O halde birbirlerini anlayabiliyorlar mı? Mantığımız buna olumsuz bir yanıt vermemizi isteyebilir, ancak tarih olumlu bir yanıt vermeye zorlamaktadır.” (B.YVladimirtsov: Agy,s: 153.)
•••
“Soylar, yani kan bakımından birbirine yakın olanlar , eski Moğollarda kabile yahut şube teşkil eder ve İrgen tesmiye olunurdu (adlandırılırdı). [B]Tatar [/B]ve Kereit’ler de irgen idiler.” Prof. Dr. BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 121. Türkçesi: prof. Dr. Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayını.)
•••
“Timuçin (cengiz han) Karayitli Tuğrul’la bir çevirmen aracılığıyla gerçekleşemeyecek kadar içten konuşmaktadır: Karayitlerin Moğolca konuştukları sonucuna varabiliriz. Ancak ne biri, ne de diğeri bir Merkit, Tatar ya da Naymanla konuşmakta zorlanıyor gibi görünmektedir. Genelleştirilmiş bir iki dillilik ya da ortak bir bölgesel dilin var olduğunu kabul etmediğimiz takdirde, burada aydınlatılmamış bir sır vardır. Cengiz Han’ın arzuladığı, ancak olguların gerçeğinde, özellikle de büyük göçebe imparatorlukların içinde uzun zamandan görülen -ve bu yönelim zaman geçtikçe artacaktır.”(Jean-Paul Roux: Agy, s.153.)
•••
“Osmanlı tarihçisi aşıkpaşazade de, kuruluşu anlatırken, [B]Türkmen ve Tatarları birbirinden ayırmayarak,[/B] Osman’ın (Ataman) dedesi Süleyman’dan bahsederken, “elli bin kadar göçer Türkmen ve Tatar evini onun yanına verdiler” demekte ve Rum’daki (Anadolu’daki) “[COLOR="red"]Tatar ve Türkmenler o taifedendir.[/COLOR]” yollu eklemektedir.” (Prof. Dr. Yalçın Küçük: Atamanoğlu Fatih. s: 93. Dip not. Tekin Yayınevi)
•••
“Tanınmış Bulgar Osmanski tarihçi N. Todorv, Balkan şehirleri üzerine ayrıntılı çalışmasında , “many of theMuslimswhocamefromtheoutsideandsettled in RumeliawereYuruksandTatars” demektedir. [B]Yörük, Türkmen, Aydınlı sözcüklerini birbirinin yerine geçecek şekilde kullanıyoruz [/B]ve Profesör Todorov’un sağladığı istatistik ile bilgilerden , Osmanlılar, Balkanlar’ın kolonizasyonu ve türkifikasyonu (Türkleştirme) için, daha çok [B]Türkmen ve sonra Tatar nüfus göndermişler[/B]. Burada en azından Tatarları kendilerinden saydıklarını düşünmek zorundayız.” (Yalçın Küçük: Agy,s: s: 93)
•••
“Bir “Başkurt” Türkü olan Velidi Togan, bir yandan çok uzun yüz yıllar “[B]Türk” adı altında toplanamamaları ve ayrıca yine pek uzun asırlar Moğol hâkimiyeti altında yaşamaları nedeniyle, İç Asya ve Rusya Türkleri’ni ayırt etmenin güçlüklerinden söz etmektedir.[/B] Türkler çeşitli adlar altında yaşıyorlar, Togan’ın verdiği bilgiye göre 1[B]826 yılında Rusya’da, farklı isimler altında 46 Türk halk topluluğu yaşıyordu[/B]. [COLOR="red"]Bunların çoğunun dili Moğolca ile karışmış ve Moğolca’dan etkilenmiş durumdadır.[/COLOR]/.../Togan’m burada koyduğu ilke şudur: “[B]Keza ‘Tatar’ ismi evvelce Moğollar hâkimiyeti zamanında onlara iltihak eden kavimler ıtlak olunduğunda Kazan-Tatarı, Kırım-Tatarı, Nogay-Tatarı, Altay-Tatarı, Azerbaycan-Tatarı gibi isimler hasıl olmuştur.[/B] Togan, [COLOR="red"]Tatarları kısmen Moğollaşmış olsalar da, “Türk” saymaktadır ve Moğol egemenliğinde yaşayan Türklere “Tatar” adı verilmektedir[/COLOR], demektedir. Bu açıklama, Todorov’da bulduğumuz kayıtlarla uyuşma halindedir. [B]Osmanlı yöneticilerinin de Tatarları Türk saydıkları anlaşılmaktadır[/B]./…/ Velidi Togan, bu kadar ayrıntılı analizlere girmemekle birlikte,Kazakları da Türk telakki ediyor. Kitabının başında “Orta Asya” Türkleri başlığı altında “Kazaklar” ile başlamakta ve on dokuzuncu yüzyıl sonlarında, Rusya Kazaklarını dört milyona yakın göstermektedir.” (Yalçın Küçük: Agy,s:94)
•••
“[B]Fin-Macar, Türk, Moğol ve Mançular öyle derin bir şekilde iç içe geçmişlerdir ki, , [/B]tanımanın en sağlam yolu dillerine bakmaktır. Bu dört gruptan hiç birinde diğrer üç grup m gruptakilere ortak sözcüğü bulunmayan bir dil yoktur”. (LeonCahun: Agy, s: 31)
•••
“Etnik anlamıyla bakılırsa, hiçbir zaman ne Hunlar’da, ne Türkler’de, ne Macarlar’da, ne Moğollar’da ya da Mançular’da ırka dayalı bir oluşum ortaya çıkmamıştır, var olan bu ünlü isimleri taşıyan ulusların oluşturduğu siyasal birlikteliktir.” (LeonCahun, Agy,s: 31)
•••
[B]Din:[/B]

[B]“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, [/B]ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk budunun ilini töresini tutuvermiş, düzenleyi vermiş. ....[COLOR="red"][B]kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii[/B][/COLOR]…” (Prof. Dr. Muharrem Ergin: Orhun Abideleri, s:19)
•••
“ Hun, Göktürk ve diğer göçebe Türk boylarının sosyolojik analizinde model olarak kabul edilen [B]Moğollar da Gök’e inanırlar; güneşi ve ayı ulularlar[/B]. Örneğin, Cengiz Han, nökerlerindenÇurçedai’ya hitaben şöyle dedi: " ...[B]Yer ve Gök’ün (Tanrı'nın)verdiği güçle Kereyitleri imha ve esir ettik.[/B][COLOR="red"]Cengiz Han, güneşe dönerek göğsünü yumruklar, ve güneş yönünde dokuz kez secde eder.[/COLOR]

“[SIZE="3"][FONT="Times New Roman"]Temuçin (Cengiz Han) [B]Burhan dağlarından inerek yumruklarıyla göğsüne vurdu ve şunları söyledi[/B]…[COLOR="red"][B]Bundan sonra Burhan Haldun için her sabah tapınmalıyım, bunu neslim ve neslimin nesli böyle bilsin! [/B][/COLOR]Te[B]muçin bu sözlerle kemerini boynuna ve şapkasını koluna asarak güneşe karşı döndü ve eliyle göğsüne vurarak güneşe karşı dokuz defa diz çöküp tövbe ve istiğfar etti”[/B]( Moğolların Gizli Tarihi, s: 41. Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Temir. Türk tarih Kurumu.) [/FONT][/SIZE]

En büyük Tanrı “Gök Tengri”dir.

“Onlar (Moğollar) için yüksek “ebedi”, gücü ve erki sınırsız olan bir tane yüce tanrı, [COLOR="red"]Gök Tengri [/COLOR]vardır. Ve göksel Tanrıdan hem ayrı hem de onun bir parçası olan , [B]gök kubbenin merkezinde güneş, ay ve yıldızlar gibi göksel Tanrı’ya bağlı[/B], ancak yine de ondan ayrı çok sayıda ikincil Tanrı bulunmaktadır (Jean-Paul Roux: Agy,s: 55.)

[B]Cengiz Han, her konuşmasına, Kök Tengri'nin (Mavi Gök'ün) dileğiyle sözü ile başlardı[/B].
•••
“Cengiz’in karısı Borte-ucin Merkitler tarafından kaçırıldı,Çilger-bökö adında bir adamın (demircinin) karısı yapıldı. Cengiz onu kurtardığında en büyük oğlu Cuci’ye hamile idi. [B]Cuci, Altınordu Devleti’nin kurucusudu[/B]r. Cengiz’in atası Bodancar’ın annesi de kocası öldükten sonra 3 erkek çocuk doğurmuştu. Bu çocukların babaları sorulduğu zamana “[B]Gök”ten bir kuvvetten türediklerini[/B] söylemişti.Cengiz’in annesi Holeun’u da kaçırıp hamile bırakmışlardı. Cengiz, Han ilan edildiğinde Holeun utanmış, ortaya çıkmamıştı.”( Moğolların Gizli Tarihi, s: 175. Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Temir. Türk tarih Kurumu.)(NOT: [SIZE="2"][FONT="Times New Roman"]Matta İncil’de yazılana göre, Hıristiyanlık dinin kurucusuJesus (Hz. İsa)’un annesi Meryem de kocası Yusuf ile nişanlandığında hamile idi, İsa’yı doğurdu. İsa’nın babası kimse değil, “Ruhul Küdüs” idi. (Matta’ya göre İncil, Bap 1, Bap 2, s: 1-2)[/FONT][/SIZE].
•••
“Kazak göçebelerinin dini, sinkıetizmle dolu olması açısından büyük farklılık arz etmekte idi. Dinin en eski şekilleri daha sonraki şekilleriyle sıkı sıkıya birleşmiştir. Dinin karakteristik yapısı göçebelerin toplum ilişkileri ile bağlılık göstermektedir. Boy şekillenmeleri XX. asra kadar daha aşağı sınıfların üst sınıflarca ezilmesine yol açmışür. /…/ Kazakların uydukları dindeki kültleri biraz daha detaylı inceleyelim. [B]Gökyüzü kültü- Kök-Tengri- Orhun yazıtlarıyla belirtilmiştir[/B].

"[B]Önceleri üstte mavi gök, altta yağız yer vardı; [/B]Onların arasında insanoğlu türedi".Gökyüzü ruhunu ta'zim etme geleneği XX. asır başlarına kadar sürdü ve "Kuday" (Farsça) adını aldı.[COLOR="red"][B]Güneş kültü[/B][/COLOR]: Geçmişin birçok inanışlarındaki daire ve dairesel hareketlerin her biri ayrı bir kültselmânâya sahiptir. Bunların birkaç tanesini anacak olursak, hayvanların toplu hâlde salgın hastalığa uğradığında ölenlerin mezarının etrafında dönmek, yemin şekilleri, sevgi sözü - "aynalayııı" (döneyim) - gibilerini sıralayabiliriz. Daire ve daireye yakın şekillerin hepsi Kazakların sanat görüşünde önemli bir yere sahiptirler. Onlara verilen bu değer, mükemmeli, en iyiyi ve gelişmişi sembolize etmelerinden kaynaklanmaktadır. Genelde yeri oldukça büyüktür ve onun bu halkların hayatında var olmuş olması şüphe götürmezdir. /../ [COLOR="red"]Ay kültü[/COLOR]: "Onlar, yeni başladıkları veya giriştikleri her işe mutlaka ayın başında veya dolunay zamanında başlıyorlar. Bu yüzden onun önünde diz çöküyorlar ve dua ediyorlar. [B]Güneşe ise Ay'ın anası diyorlar[/B]. Çünkü Ay'ın Güneş'ten ışık aldığını düşünüyorlar."Gökyüzü nesnelerinin göçebeler arasındaki bu saygınlığı, bozkır boylarının astro¬nomi ve kozmik haller hakkındaki afetsel ve maddesel düşüncelerinin bilinmesine engel değildir. (Lezzet Tülbasiyeva:Kazakların Yaşam Estetiği, s:1,2,10,11,13,24,25) Türk Tarih Kurumu Yayını.)

•••
[B]Yönetici (Bey, Han, Ataman) seçimi:[/B]

Türklerde ‘[B]Bey[/B]’, Moğollarda [B]‘Han’[/B] ve Kazaklarda da ‘[B]Ataman’[/B] statüsü hemen hemen aynıdır ve aynı yöntemle seçilirler. Geçim ekonomisiyle yaşayan bir toplum, üyeleri ancak yaşayabilecek kadar doyacak ve yine ekonomik yapısı gereği en küçük doğal değişimlere de duyarlı olacaktır. Çünkü, kuraklık ya da sel baskını gibi doğal olaylar veya sıkça görüldüğü gibi, daha güçlü kabilelerin saldırarak hayvanları almaları, otlakları işgal etmeleri, vb sosyal olaylar sonucu azalan beslenme olanakları doğrudan doğruya herkesin yeterince doyurulamaması sonucuna yol açacaktır ve bu nedenle de hayvanlarını doyuracak yeni otlaklar arayacaklardır. Böyle bir yaşamda göç, saldırı ve savunma kaçınılmazdır. [B]Bu durumda, göçü ve saldırı ya da savunma şeklindeki savaşı yönlendirecek bir otoriteye gereksinim vardır[/B], çünkü insan toplulukları ‘hiyerarşik’ topluluklardır; düzen içinde yaşamak isterler. Kandaş toplumda bu iş seçimle çözülür; savaşçı yeteneği, ılgarlanan malı paylaştırmadaki eşitlikçi tutumu, kabilleler arası çatışmaları önleyerek görece bir ulusal birlik sağlamak gibi belirli nitelikleri olan karizmatik kişileri oylama yaparak kendilerine “şef” seçerlerdi; bu şef’e Türklerde “Bey” , Moğollarda ‘Han’ ve Kazaklarda da ‘Ataman’ denilirdi.
•••
“Orkun yazıtlarında [B]Bilge Kağanın başa geçme töreni[/B] anla l’intronisation , Profesör Bazin, davetliler arasında, “Taman adına rastlıyor, ancak, yazılı ismin grafiğini işaretle, “a été tradlement lu comme Taman Tarkan, mais peut aussi bien, dans me graphique qui ne note pas le a- initial être lu Ataman Ta man Tarkan okunmakla birlikte, zamanındaki Türk dilinde a karakterinin yazılmadığını ve bu nedenle gelen konuğun Tarkan” olduğunu açıklıyor. Böylece, Atamanın atestasyonu yüzyıl başlarında olduğuna göre, bu, Ukrayna’da taşınmaya sında dokuz asırdan daha önceki bir zaman olmaktadır.”
•••
“Öyle söylüyorlar, “[B]bir ataman, bizden biri[/B]”, Don Kazaklan' söz ediyoruz. Şolohov’un bu çok ünlü romanının hemen hemen cildinde “ataman” ile karşılaşıyor; bir yerde “otlakları haksız |m tirdi diye atamana lanetler savurdu” ve başka bir yerde, “üç yılını atamanı FiyodrManitskof yeni gelenin pasaportunu aldı, evirdi çevirdi katibine uzattı” ifadelerini okuyoruz ilaveten, “bir zamanlar İMİ vuşluk etmiş olan ataman” bilgisini de buluyoruz. Şef ve her türlü olduğunu düşünebiliyoruz.
•••
« Profesör Louis Bazin, etimolojik kanıtlama üzerinde durmuyor, bunu çözülmüş sayıyor ve doğrudan doğruya Türk tarihine ve bu arada dili tarihine el atıyor; Orkun Yazıtlarına referans vermesi doğaldır. Profesör Bazin, Orkun Yazıtlarında “[B]Ataman[/B]” sözcüğünü bulmakta güçlük çekmiyor ve işaret etmektedir. (fatih, 989)

•••
“Kabile birliği yahut xuriltai([B]Hurultay:Kurultay[/B]) denilen kabile şûrasında te¬barüz ederdi. Bu xuriltai’a soy başbuğları, önemli şahıslar, hatta nüfuz sahibi olan vassallar, kısaca eski Moğol cemiyeti¬nin yüksek sınıfının bütün mümessilleri, iştirak ederlerdi ./…/ Hurultay, ne bir diète ne de bir parlamento idi. Bu, tesadüfi olarak meydana çıkan plân ve tasavvurların müzakere edildiği aile toplantısı idi; bu toplantıya isteyen ve alâkadar olan iştirâk ederdi ./…/[B]Ekseriya, bilhassa harp, büyük sürek avları ve bu gibi hadiseler zuhu¬runda, kabile şûraları başbuğ seçerler ve bu başbuğlar bazan sulh zamanlarında da başbuğluk etmekte devam ederlerdi.[/B] Âdette bunlara haan denirdi. Fakat bunların hakimiyeti zayıf ve ehemmiyetsizdi ; bütün işler o veya bu hanı ileri süren (Prof. Dr. BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı,s: 122. Türkçesi: prof. Dr. Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayını.)
•••
Rusça orijinal adı “Tihiy Don” olan bu büyük romanda(Durgun Don veya Durgun Akardı Don: Volga Nehri) , “[B]ataman[/B]” yumruğunu masaya indirdi” tasviri ile “[B]Ataman Hassa Alayında teğmen” [/B]tarifini de okuyoruz. Demek “ataman” Kazaklarda yönetici a olarak karşımıza çıkıyor. Atamanların kavmiyeti üzerine ise, Şolohov bunlardan birisi için, “[B]damarlarındaki kan aynı, Türk-Kazak kanı karışımı,[/B]” demektedir. Güzel, ancak bu haliyle, fazla karışık görünüyor inceltmek durumundayız. Kolay görünmüyor, çünkü [B]daha önce Moğollardan söz ettim, Türkler ile çok iç içe yaşamış olsalar da, Türkleri ve Moğolları ayrı kavimin saymak durumundayız[/B]. Bir de Tatarlar var. Şolohov’un yaptığı aktarmada kazakların “[B]Tatar[/B]sk” köyünde yaşadıklarını da duyuyoruz.“ (Fatih, s:92,93)
•••
“Ona gereken ilk ve son kez olmak üzere kendisine verilecek ve yasadan başka sınırı olmayan bir h[B]ükümdarlık yetkisiydi ve de Kurultay ona bunu verdi.[/B] O artık “göğün oğlu” Sutu-Bogdaidi; "mutlak, eğilmez, sarsılmaz hükümdar” Cengiz Han olmuştu. Bu “Çingi” ’ kelimesinin Moğol dilindeki yaklaşık anlamıdır; fakat daha önce söylediğim gibi bunun eski [B]Hyung-Nu[/B] hakanlarının taşıdıkları Çen-Yu unvanının çevirisi olmasını imkansız kılan bir şey de yoktur ki bunun “[B]muhteşem, görkemli”[/B] anlamına geldiğini daha önce görmüştük. Kül Tekin anıtındakinin Uygur lehçesindeki eş anlamlısı “İli”dir.
•••
(Cengiz İmparatorluğu’nu konu edinen) “Metinler , örneğin Tatarların yok edildiğinden söz etiklerinde, bu elbette fiziksel değil, sosyal ve siyasi açıdan bir yok edilmedir. Aileler ve klanlar yok olmadı, ancak ayrıcalıklarını çok büyük ölçüde kaybettiler.” (Vladimirtsov: Agy, s:153)
•••
[B]Ataman[/B]”, Rus Çarlığı yönetimindeki her düzeyde seçilmiş şeflere denirdi; Don birliğinin başında asker ataman; Kazak köylerinin başında ise stanitsa atamanı bulunur; [B]Kazak birliklerinin sefere çıkışında ise özel, sefer atamanı seçilir;[/B] sözcük, geniş anlamıyla, ihtiyar demekti; Don Kazakları bağımsızlıklarını bütünüyle yitirdikten sonra tahtın vârisi bütün Kazak birliklerinin atamanı unvanını aldı; uygulamada ise Ka¬zak birliklerini geçici, atanmış atamanlar yönetiyordu. (Stanitsa: Kazak köylerine verilen isimdir.

•••
“Başka generallerin adından hiç söz edilmez oldu. Krasnof’u destekleyen subaylar, Bogayevksi’nin Denikin’le birlik olduğu, eğer [B]o ataman seçilirse[/B] Bolşevikler ezilip Beyaz Muhafızlar Moskova’ya girer girmez bütün Kazak ihtiyaçlarına, Kazak muhtariyetine son verileceği yollu söylentiler yaydılar.” (Mihail Şolohov, Ve Durgun Akardı Don, İngilizceden Tektaş Ağaoğlu çevirisi, cilt 3, Altıncı Bölüm, s. 914.)
•••
[B]Tatar[/B]iski köyüne Viyeşenka [B]atamanlarından[/B] gelen bir bildiride, ayın yirmi ikisinde orda konsey delegelerinin seçimi için bir toplantı yapılacağı haber veriliyordu. MironKoşunof, köylüyü toplayıp bildiriyi okudu.
/…/
“Ne diyorsun, nasıl bir hükümet kurulmalı sence?”
“[B]Bir ataman olmalı. Bizden biri. Bir Kazak.[/B]”
“Haydi hayırlısı! İyi birini seçin ama.

[B]Tolstoy: Kazaklar[/B]

Direkler beyaz güz pusunun içine dalıyor, yarları, boğazları aşıyor ve bu direklerin gittiği yönde, bu kadife gibi yol üstünde, Sovyet rejiminden hoşnut olmayan Don ve Kuban Kazaklarından kurulu yarım taburluk çetesini ardına takmış [B]ataman [/B]gidiyor. (şolohovorTolstoy?s:51)

“ Yüzbaşıyla [B]‘ataman’ [/B]atlarına binip köye döndüler ( Tolstoy: Kazaklar, s: 131)
•••
Gidip “[B]ataman[/B]”la konuşsaydı ya!

Ataman: Kazak köylerinde seçimle işbaşına geçen yönetici.

•••
Asimilasyon:
[B]Göçebe toplumlar/topluluklar yerleştikleri her uygar ülkede uygarlaşmaya parelel olarak köklerinden kopmuşlardır; dilleri, dinleri, kültürel etkinlikleri unutulmuş, yerleştikleri toplumların değerleri kendi değerleri olmuştur. [/B]Doğuya (Çin) gidenler Budist, Batıya gidenler İslam, Kuzeye gidenler Ortodoks Hıristiyan olmuşlardır. Köklerine bağlı kalanlar (Anadolu Kızılbaşları gibi) her zaman yerleşik soydaşlarının ve merkezi devletilerin hedefi olmuşlardır.

“Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin budununa beylik erkek evladını kul kıldı, hanımlık kız evladını cariye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutarak, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücüvermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: illi millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş.Kağanlı budun idim, kağanım hani, ne kağana işi, gücü veriyorum der imiş. Öyle deyip Çin kağanına düşman olmuş.(Muharrem ergin: Orhun Abideleri: s: 35-36)
•••
[B]Dikkat edilirse bu tükler yerleştiklerinde isim değiştirip Müslüman isim ve unvanlarını almaktadırlar, aynı şekilde Çinde ‘de Çin isim ve unvanları almaktadırlar. [/B] (LeonCahun : Asya Tarihine Giriş, s: 105.Türkçesi: Sabit İnan kaya. Seç Yayınları)
•••
Bu örneklerde görüldüğü gibi, tarih ve sosyoloji kitaplarında Türk-Moğol-Tatar- Kazak benzerlik vurguları bazı Rus romanlarında da görülür.

[B]Rus Romanlarında Kazak-Tatar-Türk Vurguları: [/B]

[B]Şolohov: Durgun Akardı Don[/B]

Roman “[B]Tatar[/B]ski” adındaki Kazak köyündeki siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olayları, değişimleri/dönüşümleri anlatır. Buna göre, Kazakların yaşadıkları köyün adı “Tatarski”dir, yani bir [B]Tatar köyüdür.Demek ki, Kazaklar, Tatarlar ile çok iç içedirler[/B].

Yine bir Rus romancısı olan Mihail Şolohov , “ [B]Durgun Don[/B]” ve “[B]Don Hikayeleri[/B]” adlı romanında Kazakları konu edinir. Bu eserlerde de Kazak, Tatar ve Türk etniklerinin aynı olmasa da, birbirine yakın etnikler olduğu anlaşılır.

Bazı alıntılar yapacağım:

“Prokofey’in karısı o akşam öldü. Çocuğa acıyan Proko- fey’in ihtiyar anası yavrunun bakımını üzerine aldı. Çocuğu ketentohumu lapasma buladılar, sarıp sarmaladılar, kısrak sütüyle beslediler ve bir ay sonra esmer, [B]Türk’e benzeyen yavrunun [/B]artık yaşayacağından iyice emin olunca da onu alıp kiliseye götürerek vaftiz ettirdiler. Dedesinin admı, Pan¬teleyadım verdiler ona. Prokofey on iki yıl kürek cezası çek¬tikten sonra döndü. Yer yer kırlaşmış kızıla çalan kırpık sakalı ve giydiği Rus elbisesiyle hiç de bir Kazağa benzemiyordu Prokofey. Oğlunu alıp, çiftliğine döndü.

Panteleybüyüdükçe esmerleşti ve ele avuca sığmaz bir hale geldi. Yüzü de vücut yapısı da annesine benziyordu. Prokofey onu bir Kazak komşusunun kızıyla everdi.Ondan sonra da Türk kanı artık Kazak kanıyla karışma¬ya başladı. «[B]Türkler» diye anılan, kanca burunlu, vahşi bir güzelliğe sahip Melehov’lar ailesi köye böyle yerleşti işte.[/B]
•••
“Gregor ata binerken Natalya dizginleri tuttu. Gregorkaşlarmı çatarak, ayağıyla üzengiyi yakaladı, eyere iyice yerleşip, sürdü çıktı avludan. Ona kapıyı açan Natalya, Gre- gor’uardmdan seyretti. Gregor, eyerin üzerinde [B]Kalmuk usûlü sola doğru kaykılmış,[/B] gösterişli bir şekilde kamçısını sallıyordu.”
•••
“Bu Mcnnşirolga ve [B]Türklerin pay vermek,[/B] “bir parçasını vermek” dediği olaydır, savaşçı tarafından sunulan çocuk, öldürülen düşmanın bir “parçasıdır.” Ancak: bu “parça” Höelün’e düşmektedir? Burada başka bir düşünceye başvurmak mektedir. Avcı ve savaşçı yalnızca üstlerinin emri üzerine, onun adına öldü böylece cinayetle doğrudan bağlantılı değildir. Ticari bir değeri olmayan çoc başlıca değeri simgesel olan bir “parça” olarak vermek, onu alan kişinin yetkesini kabul etmek anlamına gelir ve bir yerde o kişinin emri üzerine öl; lerini itiraf etmek olur.[B] Höelün, Höelün ana,[/B] eski aile reisi, büyük oğlu kısa : re önce han olmuş olmasına rağmen bu ayrıcalığı kendine saklayabilirdi. Ayrdonun son evlat edinmesi olacaktı, bu da yeni bir güç önünde geri çekildiğin bir kanıtı olabilir. (Jean pauoroux: moüolimaoaortorluğu)”
•••
“Uzun boylu, erkek görünüşlü bir kadın, elinde paçavralarla, karşı komşusu Ulitka Ana’dan [B]ateş istemeye gelmiştir[/B]. ([FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Çayören’de sabah ateşi komşudan alınan ateş ile yakılırdı. Ocaktaki ateş gece yatarken söndürülürdü. Kibrit çok az evde olurdu. Bu nedenle keyveniler ellerinde saghsı (demirden yapılmış ateş kreği) bacası tten en yakın eve gidip (izin bile almadan) ocaktan közleri alır eve gidip ateş yakardı[/SIZE][/FONT])

•••
“Her kazağın sevgilisine dediği gibi “[B]Canımın içi[/B]”ni düşündü, öfke ve acı duydu. ( [FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Sadece çayören’de değil Türkiye’de çok kullanılan bir sevgi ifadesidir. Hatta türküsü bile var: Karşıdan geliyor o yarın göçü, nerelerde kaldın canımın içi…” (Hayal Has, Musa Eroğlu, [/SIZE][/FONT])
•••
Kız ateşi canlan dırırken anne dış kapıya yürüyor. Köyün üstüne alaca karanlık çökmüştür. Hava sebze, inek ve [B]acı acı tezek dumanı [/B]kokuyor.
•••
“Yazları, alacakaranlık çökene kadar,[B] evi çevreleyen toprak sekiye oturur,[/B] başı eğik, yere değneğiyle bir şeyler çizerken, kafasından müphem hayaller geçer, unutkanlığın gölgeleri arasında ufak ufak hatıra pırıltıları canlanırdı.”
•••
“[B]O anda tırpanın yumuşacık, dayanıksız bir şeyi biçtiğini hissett[/B]i. Yere eğildi. Minicik bir yabani ör¬dek yavrusu, bağırarak otların arasına kaçtı.”
•••
“Biraz sonra elini sallayarak, ‘[B]Tırpanları getirin,[/B]’ diye seslendi. Gregor çayırı eze eze, arkasında dalgalı bir iz bıra¬karak onun yanma gitti.
•••
“Hasır şapka giymiş uzun boylu bir[B] Kazak, yolun kenarında tırpanını bilerken, [/B]başını iki yana sallayarak, «Günaydın, komşu,» dedi. «Biraz gecikmedin mi?”
İhtiyar gülerek, «Benim kabahatim değil... kadınların yüzünden yine!» diye cevap verdi ve ham deriden kamçısıyla [B]öküzleri hayladı.[/B]
•••
“Paskalya’dan hemen sonra otları biçme ve kurutma işi başladı. Sabahın erken saatlerinde bütün otlak, kadınların, [B]bayramlık eteklikleri, pırıl pırıl, işlemeli önlükleri ve renkli başörtüleriyle çiçek açmış gibi donandı. Bütün köy halkı, ot biçmeye gitti.[/B]Tırpancılarla tırnakçılar bayram günü gibi süs¬lenmişlerdi. Ta eskiden beri bu böyle gelmiş, böyle gidiyordu. Don’dan, uzaktaki akçaağaç korularına kadar yağmala¬nan otlak kıvıl kıvıl kaynıyordu.” ([FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Çayören’de “Ziyarat”dan sonra ot derimine girilirdi[/SIZE][/FONT]. Bkz. [url]http://www.sivaslilar.net/forum/showthread.php?t=31801[/url]
•••
“Gregor sürüyü çevirdi, koşturdu. [B]Ağılın kapısına [/B]bütün ağırlığıyla yüklenip, söğütten örülme ufak kapıyı açtı.
•••

Kazaklar özgülüklerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlar, zamanı istedikleri gibi kullanmışlardır. [COLOR="red"]Savaş ve yağma onların en belirgin yaşam biçimi olagelmiş.[/COLOR] Rus egemenliği ise kendini ancak olumsuz alanlarda, ya seçimlerde veya köylerde Rus alaylarının dolamasında göstermiştir.” (Tolstoy: Kazaklar, s:27)
•••
Sizleri (Rusları) insan yerine koymazlar.[B] Onların (Kazakların) gözünde sen Tatarlardan kötüsün. [/B]Size gavur Ruslar derler “ (Tolstoy: Kazaklar, s:73
•••
Örneğin, Tolstoy’un “Kazaklar” adlı romanındaki kahramanlarından birinin adı “nazarka”dır. “. “[B]Nazarka” i[/B]smi Rusçada olmayan “[B]Nazar” kelimesinden türemiştir. Türkçeden, ya da Ermeniceden alınmış olabilir.[/B] Bir diğer Kahramanın adı İlyaVasilyeviç’tir, ancak İlyas diye çağrılır:” Kırk, kırkbeş yaşlarında bir Kazak reisi. Aynı zamanda öğret¬mendir; kasabada, okumuş bir adam olarak bilinir. Küçük adı “İlya” ol¬duğu halde, eşi Ulita ona, belki de Tatarlardan örnek alarak “İlyas” diye hitap eder. (Tolstoy: Kazaklar. Türkçesi: Leyla Soykut. Güven Yayınevi)

cebe 27.02.2016 10:04

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
Kaynak:MOĞOL İMPARATORLUĞU TARİHİ
Jean-Paul Roux .s: 555-558
( Türkçesi : Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket, s: 555-558. )

[IMG]http://i.hizliresim.com/9o4X99.jpg[/IMG]

cebe 27.02.2016 10:07

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[IMG]http://i.hizliresim.com/pzg4om.jpg[/IMG]

cebe 27.02.2016 10:10

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[IMG]http://i.hizliresim.com/57d9VL.jpg[/IMG]

cebe 27.02.2016 10:12

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[IMG]http://i.hizliresim.com/rMQL63.jpg[/IMG]

cebe 25.03.2016 15:20

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Türk –Moğol Göçebelerde Eşitlikçi (Egaliteryen) Dönem: Karanlık Devir[/B]

[COLOR="red"][B](Türk Kızılbaşlığı’nın“muhalif” karakterinin kökeni?)[/B][/COLOR]

Bu yazı bir “ [COLOR="Red"]deneme[/COLOR]”dir

[B]“Bilgi, güç demek ve belirli bilgilerin toplumda dolaşımı, güç dengelerinin yeniden düzenlemesine zemin hazırlıyor.”[/B]

Açıklama:
1. T[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]ürk-Moğol Tarihi, Bilim Tarihi ve Uygarlık ile ilgili yazdığım yazılar “derleme” dirler.
2. “Parça” “bütün”den bağımsız değerlendirilemez prensibi gereğince, genel uygarlık süreciyle Türk-Moğolların uygarlık yolundaki yerlerini karşılaştırabilmek ve bugün Türkiye’deki toplumsal statümüz kavramada bir neden-sonuç ilişkisi kurmak için –çok küçük de olsa katkı yapabilmek amacıyla- önce “İnsanlığın Uygarlık Süreci” başlıklı -özet sayılabilecek- bir derleme yaptım ve siteye insert edip –büyük bir emekle- düzenledim (tam 35 dk. ). “Kaydet” butonuna bastığımda otomatik olarak tümü silindi. (Daha önce de, “ Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’ye Yahudi Göçleri” adlı derlemem aynı şekilde silinmişti.)
3. Bu derlemem silinebilir, çünkü “resmi tarih”ten daha çok Türk, Moğol, Oğuz, Karahan ve Selçuklu dönemlerinde yazılan orijinal eserlerin günümüz Türkçesine çevrilerinden, bu eserleri ve başka kaynakları referans alan Doğan Avcıoğlu, Prof. Dr. Yalçın Küçük, Prof. Dr. İlhan Arsel, Prof. Dr. Fikret Başkaya, Doç. Dr. Erdoğan Aydın, Muzaffer İlhan Erdost gibi yerli materyalist yazarların kitapları ile genelde tüm insanlığın, özel de ise Türk-Moğol tarihi konusunda yazılmış materyalist, hatta Marksist kaynaklardan yararlanıyorum.
4. Bununla birlikte, yazılarımda “yasalara aykırı” ifadeler olabilme endişesiyle de silinmiş olabilirler. Ama, kaynak aldığım tüm kitaplar (çoğu Türk Tarih Kurumu veya TUBİTAK tarafından yayınlanmış) piyasada açıkta satılan yasal kitaplardır.
[/SIZE][/FONT]

[B]Uygarlık Sürecinde Türk-Moğollar[/B]

[B]İlkel İnsan Toplulukları (Kabileler) ve Toplumsal Sınıflar[/B]

Uygarlıkla ilgili kronolojilere bakıldığında, ilk insanların avcılıktan yerleşik yaşama geçmeye (köyler, koloniler oluşturmak) İ.Ö. 10 000 yıllarından sonra, toprağı ekmeye ilk başlamalarının da İ.Ö. 2000’lerden sonra olduğu görülür. Hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılması da bu dönemdedir: Köpeğin MÖ. 10 000’de, ineğin ve koyunun MÖ 8000’de evcilleştirildiği öngörülmektedir. İnsanlar ilk kez bu dönemde çanak- çömlek yapmayı, kumaş dokumayı başarırlar. Bu sürecin klasik adı ”cilalı taş devri ”dir. Bu dönem, hala taş çağında yaşanıyor olmasına karşın insanlığın uygarlık yolunda bir sıçrayışıdır. Bu nedenle de uygarlığın bu evresi “neolitik devrim “ olarak adlandırılmıştır. Bu evre, çağdaş Batı uygarlığına uzanan yolun başlangıcı olarak da kabul edilmektedir. Çünkü, Etnografik araştırmalara göre, neolitik devrimin en önemli sonucu “site” oluşumlarının görülmesi, hatta bunun da ötesinde “Devlet”e giden yolu açan göçebelikten yerleşikliğe geçiştir.

Amerikalı sosyolog Lewis H. Morgan (1818–1881) ise, “tarih öncesi dönemi” süreye göre değil, doğa üzerinde insan tarafından erişilmiş bulunan üstünlük ve egemenlik derecesinin göstergesi olan yaşam araçlarının üretiminde gerçekleştirilen gelişmelere (ustalık) göre, “[B]Yabanıllık[/B]”, “[B]Barbarlık[/B]” ve [B]“Uygarlık[/B]”; yabanlılığı ve barbarlığı da kendi içlerinde “aşağı”, “orta” ve “yüksek” olmak üzere üçer evreye ayırmıştır.

İnsan, bu dünyadaki yaşamını sürdürebilmesi için zayıf bedenini birtakım yapma araçlar ve makinelerle korumak zorundadır. (Alfred Adler: İnsan Tabiatını tanıma. s:129. Türkçesi: Dr. Ayda Yörükan. Türkiye İş Bankası Yayınları.) Ancak, bundan daha önemli bir korunma yöntemi, [B]topluluk halinde yaşamaktır.[/B]Bu nedenle, ilk insanların bir araya gelmesinin ve birlikte yaşamalarının başlıca nedeni, [B]birlikte daha iyi korunma güdüsüdür[/B]: Topluluk halinde yaşama ihtiyacı, insanlar arasındaki bütün ilişkileri ayarlamaktadır. İnsanın topluluk yaşamı bireysel yaşamından önce gelmektedir.
“İnsanın uygarlık tarihinde, temelleri topluluk hayatı içerisinde bulunmayan hiçbir hayat şekline rastlamak mümkün değildir. İnsan toplulukları dışında hiçbir insani varlığa rastlamak da mümkün değildir.” (Alfred Adler: İnsan Tabiatını Tanıma, s: 129. Türkçesi: Dr. Ayda Yörükan).

[B]İnsanlar binlerce yıl sürdürdükleri eşitlikçi avcı-toplayıcı yaşamdan, MÖ. 10 000’lerden itibaren, yerleşik yaşama geçmeye başlamışlardır [/B]artık. “[B]Cialı taş Devri”[/B] ya da “[B]Neolitik Devrim”[/B]olarak adlandırılan bu evre, ön Paleolitik Çağ ( Taş Çağı) insanını araç yönünden çok zenginleştirdi ve varoluş koşullarını alt-üst etti. İnsanlar süreç içerisinde hayvanları evcilleştirdiler, tarımla uğraşmaya başladılar. Böylece, ilk “Site” oluşumları görülmeye başladı ve zamanla bu siteler “devlet”e dönüştü. Yani neolitik dönüşümün belirleyici niteliği, hayvanların evcilleştirilmesi ile birlikte çoğaltılması ve bu sürülerin beslenmesi için tahıl ekimdir. Uygarlık yolundaki bu dönemeç Amerikalı sosyolog Levis Morgan tarafından ” [B]barbarlık [/B]aşaması”olarak nitelemiştir; ona göre insanlık “yabanıllık” aşamasından “barbarlık”aşamasına ulaşmıştır. Başka bir söylemle, Binlerce yıl sürecek bu evrede– doğa koşullarının belirleyiciliğinde- hem aynı topluluk içindeki insanlar arasında, hem de ayrı yerlerde yaşayan insan toplulukları arasında giderek farklılıklar ortaya çıkacaktır. Çünkü, bu aşamaya kadar tüm insanlar-ister doğu yarı kürede ( Asya, Afrika, Avrupa) , isterse batı yarı kürede (Amerika kıtası) olsunlar- aynı yaşamı yaşarlar. Ama barbarlık aşamasına geçince iki büyük kıtadaki insanların, her birinin üzerinde bulunan hayvan ve bitki çeşitleri ve bolluğu gibi özel doğal niteliklerinden dolayı, yaşadıkları süreç farklılaşamaya başlar. Doğu yarıkürede, (Asya, Afrika, Avrupa) evcilleştirilmeye yatkın hemen bütün hayvanlar ve ekilebilir her türlü tahıl olmasına karşın, Batı kıtası, Amerika’da ise, evcilleştirilmeye yatkın memeli olarak (o da yalnız Güney Amerika’nın bir kısmında) yalnızca [B]Lama[/B] ve ekilebilir tahıllardan da yalnızca biri, [B]mısır [/B]vardı. Bu farklı doğa koşulları sonucu bundan böyle, her iki yarı küre halkları, kendilerine özgü bir gidiş izlemişler ve iki gidişten her birinin, özgül aşamaları içindeki belirtileri birbirinden ayrı olmuştur. Amerika kıtasındakiler, Avrupalıların onları ilk gördükleri 16. yüzyılın sonlarında bile eşitlikçi avcı-toplayıcı küçük topluluklar olarak kalırken, Doğu yarıküredekiler, [B]“orta barbarlık[/B]” aşamasıyla birlikte özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla zengin-yoksul, efendi-köle toplumsal katmanlarına ayrılırlar. Bu da, o toplumları devlet örgütlenmesine götürür. (Friedrich Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Çev: Kenan Somer.)

Materyalist teoriye göre, bilinmeyen tarihlerden günümüzden yaklaşık 5000-7000 yıl öncesine, Lewis Morgan’ın kronolojisine göre “barbarlık dönemi”nin ortalarına kadar, [B] insanlar kabileler, aşiretler halinde yaşıyorlardı; onları bir arada üretim faaliyetlerine yönlendiren güç “kandaş bağlar”dı. Böyle bir kabile toplumunun( kandaş toplum) yaşam biçimi eşitlikçi, dayanışmacı ve hoşgörülüdür. [/B]Bunun anlamı şudur; henüz özel mülkiyet insan düşüncesinde yoktur, bütün üretim aşiret için ve gereksinim kadar yapılır, aşirette herkes eşittir; yöneten(iktidar) – Yönetilen (teba), zengin-yoksul, efendi-köle, vb toplumsal gruplar (tabakalar: sınıflar) yoktur. Bu topluluk yapısı Marksist literatürde “komün” olarak geçer. Komünist Manifesto’da “ komün” ya da “ilkel komünist toplum”dan sıkça söz edilmektedir. “Komün, Fransa’da, yeni yeni ortaya çıkan kentlerin daha derebeyleriyle efendilerinden yerel özerkliklerini “üçüncü katman” olarak siyasal haklarını koparmadan önce bile aldıkları addı.” (Komünist Manifesto, s: 41). Ancak, Marksist literatürde ”komün” tam olarak zamanlanmayan bir dönemde “var” oldukları “tahmin” edilen “eşitlikçi=kandaş” toplulukları nitelemek için kullanılılmıştır.

[COLOR="Red"]Bu arkaik (ilkel) topluluklar bilinmeyen zamanlardan yine bilinmeyen zamana kadar avcı-göçebekandaş kabileler halinde yaşamışlardı.[/COLOR] K[B]andaş birimler sınıflara bölünmemişti; kabilelerin bir kısmı, kendileri çalışmaksızın, diğerlerinin emeğinin bir kısmına sürekli ve düzenli olarak henüz el koymuyordu, kısacası henüz “Devlet” yoktu. [/B]Ama, bir zaman geldi (neolitik devrim) bu kabileler artık göçebelikten yerleşik yaşama geçmeye başladılar ve böylece ilk köyler oluştu. Ancak, yine bu topluluklar “eşitlik” içinde yaşarlar.

Herkesin [B]egaliteryen [/B] (Siyasal ve sosyal eşitlikle ilgili) olduğu ilkel (arkaik) toplulukları yansıttığı (model olduğu) ileri sürülen -17.yüzyılda bile avcı-toplayı yaşamlarını sürdüren, dolayısıyla bir iktidarın olmadığı- Amerika yerlilerinin kabilelerinde herkesin eşit olduğu iddia edilmiştir:
“İlkel toplum doğası gereği eşitlik üzerine kuruludur. Her insan kendisinin ve eylemlerinin efendisidir; bu eylemler sonucu ortaya çıkacak ürünlerin dolaşımı üzerinde egemendir; yalnızca kendileri için harekete geçer, dolaşım yasasının insanı ürününe yabancılaştıran yanlandıran etkilenmezler.”(Pierre Claster: Devlete Karşı Toplum. Çev: Nedim Demirtaş, s: 154.).

Türk tarih yazıcılığında da tarihe Doğan Avcıoğlu gibi Materyalist, hatta Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi Marksist açıdan bakanlar eski Türk toplulukları için benzer nitelemelerde bulunurlar. Türk göçebe topluluklarının kandaş ve eşit kabilelerden oluştuğunu, [B]“sosyal sınıfları bulunmayan” bu kabilelerin savaş ve barış zamanlarında kendilerine bir lider (önder) seçtiklerini fakat “[COLOR="red"]demokrasi[/COLOR]” ile yönetildiklerini ileri sürmüşlerdir.[/B]

“Ancak bu önderler yüz binlerce yıldan beri üretim sürecinin denetimini adım adım ele geçiren bir zümrenin, buna paralel olarak otoriteyi de kendi elinde toplamaya yöneliminden kaynaklanmıyordu. [B]Otorite tüm kabilenin otoritesiydi. [/B]Özetle, “devlet” henüz olmadığından, devletin vazgeçilmez unsurlarından ordu (yasal şiddet tekeli) ve bürokrasi yoktu” .( Ed: Sina Akşin: Türkiye Tarihi, H. Berktay, s-34).

Savaş, barış, göç yabancıların kandaşlığa kabulü veya öldürülmesi gibi önemli kararların alınmasına herkes katılmaktaydı.

“Kısacası, toplum vardı, insanlar vardı, onların üretim faaliyeti ve bunun etrafında bir örgütlenmeleri vardı, belli bir ekonomi vardı, fakat irsi [B]devamlılıklarla örülen bir hakim sınıfın istikrarlı iktidar ve şiddet tekeli olarak devlet de, artık sınıflara ayrılmış bir toplumu kandaş demokrasiyle değil, bu devlet aracılığıyla yönetme sanatı olarak siyaset de tanınmıyordu[/B]” Halil Berktay, Agy: 44-45)

Marksist Hikmet Kıvılcımlı ise, Türk topluluklarının “sosyal sınıfları bulunmayan” ve bu nedenle de toplumsal kurallarının “kandaşlık” gelenek-göreneklerine göre belirlendiği –tarihsiz, dolayısıyla karanlık- evresini “İlkel sosyalizm çağı” olarak adlandırmıştır:

“Barbar, ilkel de kalsa, 'sosyalist bir kamu düzeni'nin çocuğu idi. Eşitsizlik bilmiyordu. O yüzden yalanı ve korkuyu kendi içine sokmayan alabildiğine ülkücü yiğitti. Böyle yüce karakterli kişilerden derleşik olan barbar topluluğu, ne denli az kalabalık olurlarsa olsun, var olan bütün üyeleriyle bir tek vücut gibi düşünüp davranıyordu” (Hikmet Kıvılcımlı’dan aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi.)

[B] Türk-Moğol Kabilelerinde Toplumsal Gruplar: Sınıflar [/B]

Eski Türkler ile ilgili gerek kendilerinin yazdığı/yazdırdığı eserlerde ve gerekse onları izleyen Çin, İran, Ermeni, Rus, Arap, vb yazarların, seyyahların, rahiplerin yazdıklarından [B]Türk göçebe kabilelerinde “yöneten-yönetilen”, “zengin-yoksul,” “efendi-köle” oluştuğu ve çeşitli devirlerde, yaptırım gücü az yada çok, bir “iktidar”ın kabilelerden (boylardan) oluşan toplumu (budun) yönettiği çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır.[/B]

Eski Türklerin Orta ve Doğu Asya’daki yaşamları hakkında en eski ve en güvenilir kaynaklar olarak kabul edilen Çin kaynaklarında, Türklerden ilk olarak İ.Ö. 800 yıllarında söz edildiği kaydedilmiştir. İ.Ö. 8. ve 3. yüzyıllar döneminde Çin’in kuzey bölgelerinde Türk boyları Moğol, Tunguz, vb öteki boylarla birlikte yaşarlar. Türk göçebe topluluklarından ilk izlenebilenler Asya Hunları’dır. Hun adı İ.Ö. 318 yılında Çin kaynaklarında [B]“Kuzey barbarları hanedanı”[/B] anlamına [B]Hsiung-nu (Hiung-nu) [/B]olarak geçer, çünkü bu tarihlerde Hunların Çin topraklarına kuzeyden baskıları artar. [B]“HUN”[/B] adının “[B]Hiung-nu”[/B]dan türediği iddia edilir.Ancak, Çinliler İ.S. 3. yüzyıldan itibaren bu boylara farklıadlar vermişlerdir, bu nedenle de boyların sürekliliğini, toplumsal ve siyasal yapılarını izlemek olanağı kalmamıştır.

Ansiklopedilerde ilk Türk göçebe devleti olarak kabul edilen Asya Hun Devleti’nin bozkır aristokratlarından (savaşçı soyluluk) Teoman tarafından İ.Ö. 220’de kurulduğu yazılıdır. Teoman’ın oğlu Mete (Mo-Tun), İ. Ö. 209’da babasını öldürerek onun yerine geçer. [B]Demek ki, İ.Ö. 3. yüzyılda Hun toplumunda “yöneten ve “ yönetilenler “ vardır; bu, yaptırım gücü az yada çokbir“iktidar”ın olduğunu göstermektedir[/B]. Egemen’in (bey, şef, imparator, kral,vb) ölümünden sonra yerine oğlunun geçmesi , iktidarın bir hanedanın (sülalenin) tekelinde olduğunu gösterir. Aynı durum, Asya Hunları’nın devamı niteliğinde görülen ve Asya Hunları’ndan yaklaşık beş yüz yıl sonra Avrupa kıtasında ortaya çıkan Avrupa Hunları’nda da görülür.

“[B]Atilla[/B] İ.S. 395 yıllarında Tuna nehri boylarında bir arabanın içinde doğdu. [B]Hükümdar Muncuk’un oğluydu ve atalarını 35 kuşak geriye kadar izleyebiliyordu[/B]. Ailesi, kan bağlarını ve farklı Moğol özelliklerini koruyabilmiş bir aileydi. (Wess Roberts: Hun İmparatorluğu. Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren Yakut Eren, s: 20. Rota Yayıncılık, İstanbul.)

Asya Hunlarının dağılmasından 500 yıl sonra, boy kalıntılarından daha Batı’ya gidenler Avrupa Hun göçebe konfederasyonunu oluştururken, Asya‘da kalan boy kalıntılarından -Avrupa Hunları ile hemen hemen eş zamanlı olarak - “Göktürk” göçebe konfederasyonu kurulur. Asya Hun Devleti’nin dağılmasından sonra, Çin’in kuzey bölgelerinden Altay’lara göçmek zorunda kalan bu parçalanmış ve dağılmış Hun boy kalıntıları, bazı Töles oymakları, “[B]Juan-Juan[/B]” ve “To-ba” kalıntıları “[B]Aşına Soyu[/B]”nun egemenliğinde, “[B]Türk Budun[/B]”u meydana getirir. Çin kaynaklarına göre,” İ.S. 522’ de Bumin’in liderliğinde önceki efendileri olan Juan-Juan’ları yenerler ve Bumin, “Kağan” ilan edilir, böylece “Göktürk “ devleti tarih sahnesine çıkar. Hunlarda kullanılan [B]“Tanhu[/B]” unvanı yerine Göktürk göçebe imparatorluğunda “[B]Kağan”[/B] unvanı kullanılır.( Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, 1. Kitap, s: 589.)

[B]Hunlar’daki iktidar yapısını, yani siyasal erkin belli ailelerin tekelinde olmasını, onların ardılları olarak görülen Göktürkler, Oğuzlar ve Hazarlar’da da görürüz. Göktürk göçebe konfederasyonun aşina soyundan Bumin Kağan kurar, onun ölümünden sonra iktidar oğullara veya yeğenlere geçer[/B].

“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk budunun ilini töresini tutuvermiş, düzenleyi vermiş. ....kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii…Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım.” (Muharrem Ergin: Orhun Abideleri, s:19)

İslamlaşmış Göktürkler diyebileceğimiz [B]Oğuzlar’[/B]da da siyasal hiyerarşi çok belirgindir. Dede Korkut Destanı’nda yerleşik Müslüman Oğuzların yaşantıları hakkında fikir edinebiliyoruz. En tepedeki egemen Bayındır Han’dır, o’nun altında Salur Kazan vardır. Salur Kazan, Bayındır Han’ın [B]damadı[/B]dır. Yönetimde Salur Kazan’ın ağırlığı vardır ancak Bayındır Han’a karşı sorumludur. Savaşları iç Oğuz ve Dış Oğuz beyleri ile Salur Kazan yönetir. Salur Kazan’ın en yakında bulunanlar, fikir-alış verişi yaptıkları [B]oğlu[/B] Uruz,[B]kardeşi[/B] Kara Göne, [B]Dayısı [/B]Aruz Koca, [B]Damadı[/B] ve [B]Kardeşinin oğlu [/B]Kara Budak. Kendisine kişisel bağılı olanlar ise, Deli Dündar, Beyrek, Yiğenek, Büğdüz Emen, Alp Eren gibi savaşçılardır. [B]Bu savaşçıların tıpkı Cengiz Han’ın nökerleri (savaş yoldaşları) gibi bir statüde oldukları anlaşılıyor[/B]. Nitekim, bu nökerlerin –kağan’ın veya han’ın köleleri olmakla birlikte- özerk beyler olduğu, kendilerine bağlı savaşçıları oldukları da yine destandan anlaşılmaktadır.

[B]O halde,Asya Hunları’ndaki hiyerarşi yaklaşık bin yıl değişmeden Türk göçebelerin siyasal yapısı olarak varlığını sürdürmüştür. [/B] Bu aristokrat kesimin, halk yığınından kendilerini her bakımdan farklı gördükleri de, gerek göçebe konfederasyon olan [B]Göktürkler[/B]in yaşamı hakkında çok önemli bilgiler veren Orhun yazıtlarında, gerek İlk Türk İslam devleti olan [B]Karahanlılar [/B]zamanında yazılan [B]Kutagu Bilig’[/B]de ve gerekse de Karahanlılar ile aynı dönemdeki Oğuzların yaşantısını destansı hava içinde aktaran Dede Korkut hikayelerinde çok açık bir şekilde görülür.

[B]Türkler ve Moğollar ile ilgili destanların çok yakın zamanda (Yunanlıların ilk destanları İ.Ö. 900’de, Türklerin ilk destanı Orhun’da İ.S730’larda: arada 1600 yıl fark var) yazıya geçirilmekle birlikte, bu destanlarda ilk çekirdeğin, yani yazılı destanlara kaynak oluşturan sözlü rivayetlerin hangi devrede ortaya çıktığını kesin olarak belirlemek çok zor, hatta olanaksız.[/B] Fakat, bu eserlerin betimlemeye çalıştıkları göçebe sosyal yaşantısının Asya Hun Devleti’nin kurulduğu İ.Ö. 3.yüzyılın çok öncelerinden Türk göçebelerin kitleler halinde [B]İslamlaştırıldıkları (teslim alındıkları) ve Selçuklu savaşçı soyluluğunun önderliğinde İran’da ilk merkezi Türk İslam devletinin kurulduğu 11.yüzyıla kadar olan döneme ait olduğunu öngörmek olasıdır.[/B] Bu destanlarda bir çok ifade bey, efendi, kağan, kara budun, avam halk, unaganboğol(köle),zengin, fakir karşıtlıkları çok açık şeklide görülür. Örneğin, Orhun yazıtlarında,

“Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım.[B] İçte aşsız (yiyeceği olmayan), dışta donsuz (elbisesiz: çıplak); düşkün, perişan millet üzerine oturdum (kağan oldum). [/B]/…/ Ben kendim kağan oturduğumda ( olduğumda) her yere gitmiş olan millet yaya olarak, çıplak olarak, öle yite (yolda ölümü göze alarak) geri geldi. Türk budun aç idi. O at sürüsünü alıp besledim...Ben küçük kardeşimle beraber böyle başa geçip kazanmasam Türk budun ölecekti, yok olacaktı... kağanını orada öldürdük, ilini (budun) aldık, Türgiş avam (adi) halkı hep tabi oldu.” (Muharrem Ergin: Orhun Abideleri)

Orhun yazıtlarında hemen her satırda Türk budun’un aç, perişan, dağınık olduğu belirtilir. Peki, Türk Budun niçin bu durumlara düşmüştür? Bu sorunun yanıtını yine aynı yazıtlarda buluruz. [COLOR="Red"]Türk budun, yani Türk halk kitlesi (kara budun) böyle aç-perişan iken, Asya Hun aristokrat sınıfı, bu kitlenin emeği, canı, kanı pahasına kazandıklarını Çin’den lüks mallar alamaya harcar. Onların refahı yüksektir. Çin lüks tüketimine ve yaşam biçimine alışan beyler, soyluluk ayrıcalıklarını korumak koşuluyla, Çin hizmetine girerler. Türk adlarını bırakıp Çin adları alırlar. Orhun yazıtlarında bu durum şöyle anlatılır[/COLOR]:

“[B]Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin budununa beylik erkek evladını kul kıldı, hanımlık kız evladını cariye kıldı. [/B]Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutarak, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücüvermiş. [B]Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş:[/B] illi millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş.Kağanlı budun idim, kağanım hani, ne kağana işi, gücü veriyorum der imiş. Öyle deyip Çin kağanına düşman olmuş.”( Muharrem ergin: Orhun Abideleri: s: 35-36.)

[B]Göktürklerin ardılları olduğu kabul edilen Oğuzlarda bey (iktidar) -budun (halk)karşıtlığının, yani siyasal farklılığın yanında zengin-yoksul uçurumu da vardır.[/B] Örneğin, Dede Korkut Destanı’nda[B][/B]ki hikayelerin birinde Kaza Bey’in 10 000 ( on bin) koyunu olduğu söylenir: “Yiğitler ejderhası” Karacık Çoban ( Göktürkler’deki avam halkın ya da diğer adıyla “Kara Budun”un temsilcisi), [B]Kazan Bey (Boy Beyi)’in 10 bin koyununu kafirin yağmasından kurtarır.[/B]”Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı: s:30-32. (BU kafirler İslam’a direnen Türkler mi?) Bu sayı abartılmış olsa bile, “Arap gezgin İbnFadlan’ın göçebe Türk kabileleri arasındaki seyahatlerinde, “[COLOR="red"][B]Oğuzlardan on bin baş hayvana, yüz bin baş koyuna sahip kimseler gördüm,[/B][/COLOR]”demesi Oğuzlar içinde büyük servet farklıklarının ortaya çıktığını gösterir.(Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 3. kitap, s:1389.Başka bir İslam yazarı Mesudi, ‘[COLOR="red"][B]Oğuzların yüksek, orta ve aşağı olmak üzere üç sınıftan oluştuklarını yazar”[/B][/COLOR].(Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 3. kitap,s:1389) Nitekim, Oğuzlar’daki sınıfsal farklılığın başka bir ifadesi Dede Korkut destanında şöyle ifade edilir:“

“...[B]aç görsen doyur, çıplak görsen donat, [/B]borçluyu borcundan kurtar, tepe gibi et yığ, göl gibi kımız sağdır.”( Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı: s:11.)

Demek ki, Türk ve Moğol topluluklarının izlenebilen tarihlerinde onlar eşitlikçi toplumlar değil,kan bağıyla bağlı akraba kabile üyeleri arasında –özellikle alt katmanda- geniş bir dayanışma hala yürürlükte olsa da, tarihlerinin bilinmeyen bir döneminde hayvan sürüsü temelinde servet farklılıkları ortaya çıktığı, bunun sonucu olarak kan bağlarının eski gücünü yitirdiği; [B]aynı soydan inen insanların bir kısmının binlerle ifade edilen hayvan sürüleri varken, bazıları aç ve çıplak olduğu anlaşılmaktadır. Doğal olarak, bu farklıklar toplumsal bunalımlar ve sert sınıf çatışmalarının nedenleridir. Yani devlet aygıtı doğmaya başlamıştır. [/B]Çünkü, sınıflara ayrılmış toplumsal yapı doğası gereği “Devlet aygıtı”nı hemen devreye sokar. Bunun Türk göçebelerdeki en ilkel biçimi “[B] Boy Beyliği[/B]”dir.

Kısacası, Türkler de dahil Asya göçebe toplumlarının sınıfsız, yani hereksin eşit olduğu yaşantıları kesin bir şekilde bilinemiyor.Fakat, önceki derlemelerimde de değindiğim gibi, Türklerle etnik, kültür ve yaşam tarzı bakımından çok benzeyen Moğollar hakkında hem kendi orijinal eserleri, hem de onları izleyen/inceleyen Çinli, İranlı, Arap, Ermeni yazarlar ile Avrupalı seyyahlar (gezginler) tarafından çok açık bir şekilde betimlendiğinden söz etmiş ve bunlardan bazılarının adlarını vermiştim.

“Moğol istilası, Moğollar’ın zapt ve tahrip ettikleri bütün memleketlerin tarihçileri tarafından işlenmiştir. Bu konuda daha ziyade İran ve Çin kaynaklarına, bazı nadir ahvalde de Ermeni kaynaklarına müracaat etmek zorundayız”. (B. Y. Vladimirtsov, Moğolların İçtimai Teşkilatı, s:185).

[B]Rönesans başlangıcında (1206) kurulan Büyük Moğol İmparatorluğu göçebe kabilelerden oluşan bir toplumdu. Bu, uygarlık yolunda çakılı kalmanın sonucudur.[/B] İşte bu göçebe Moğol kabilelerinin sosyolojik yapıları coğrafyada ve aynı yaşamı sürdüren diğer topluluklar için bir model oluşturduğunu konunun otorleri tarafından ileri sürüldüğünü vurgulamıştım. Ve [B]genelde, Eski Türk ve Moğol tarihleri birlikte incelenir. [/B]

“Türk ve Moğol boylarının tarihi haklarındaki ilk genel eskiz denemesi, bilindiği gibi 1756-1758’de yapılmıştı. Bu yazar, Çin kaynaklarından sadece birkaç deneme eser ile yetinmek zorunda kaldığı için bu müellifin eseri Orta Asya’nın batısından çok doğusu kesiminin tarihi bakımından daha büyük öneme sahiptir... Moğol tarihi ile ilgili İslam kaynaklarını ayrıntılı olarak ilk defa Baron d’Ohson tarafından incelenmiştir. HistoriesdesMongols adı ile ilk kez 1824’deyayınlanmıştır...Türk ve Moğol toplumlarının tarihinin genel bir araştırması üzerinde yeni bir teşebbüs L.Cahun tarafından yapılmıştır. Türkistan tarihinin kısa bir eskiziz 1899’daB.D.Ross tarafından yapılmıştır.” (V.V. Barthold: Moğol İstilasına kadar Türksitan, s :61,62. Türkçesi: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayını. Ankara.)

En iyi incelenmiş olan Moğol göçebe kabilelerinde de kabile beyliği, unaganboğol (teba, halk), zengin-yoksul, vb gruplar vardır. Yüksek Sovyet Akademisi üyesi BorisYakovleviçVladimirtsov, 11. ve 12. yüzyıllardaki Moğol kabile yaşantısının eskisinden farklı olduğunu ileri sürerek önceki ilkel yaşam konusunda net bilgimiz yok diyor:

“ [B]XI –XII. yüzyıl Moğol kabile toplumu[/B] eski pirmitiv (ilkel) kabile yaşamından oldukça uzaklaşmıştı. [B]Moğol aşiretlerine dahil kabileler inhiale(dağılmaya, çözülmeye) yüz tutmuşlardı.[/B] Bu gelişme devirleri hakkında açık ve kesin kaynaklar yoktur.”/…/ pek eski zamanlarda, ancak menkıbelerde söylenen asırlarda, Moğol kabilesi “ büyüğü ve küçüğü , iyisi ve fenası , başı ve ayağı bulunmayan, hepsi de müsavi (eşit) olan ve yalnız akraba urux (boy)’lardan teşekkül etmiş olabilir.” (B.Y. Vladimirtsov: Moğolların İçtima Teşkilatı, s:99, 108. Türkçesi: prof. Dr. Abdulkadir İnan. Türk Tarih Kurumu Yayını ).

Bununla birlikte, [B]“Moğolların Gizli Tarihi”[/B] adlı eserde şöyle bir hikaye anlatılır:
“Anaları Alan-hoa ( Dobun-Mergan)’nın ölümünden sonra, Cengiz Han’ın kabilesi Borjigin soyunun ceddi[B] Bodoncar’[/B]a diğer dört kardeşi, akılsız ve zayıf” diyerek babalarının malından pay vermezler. Bunun üzerine [B]Bodoncar [/B]kabilesini terk ederek Onan nehri boyunca akıntı istikametinde giderken, göç halindeki başka bir Moğol kabilesine rastlar.Kabile halkı Bodoncar’a iyi davranır, ona yiyecek veriler, birlikte kımız içerler. Bondancar’ın ağbeyi Buhu-hatagi, [B]Bodoncar[/B]’ı aramaya çıkar ve o kabilenin içinde bulur. “Bodoncar, büyük kardeşi Buhu-hatagi'nin peşinden at üzerinde koşarken: ‘Kardeşim, kardeşim! Vücudun bir başı, elbisenin de yakası olması iyidir !’dedi. Kardeşi Buhu-hatagi bu sözden hiçbir mana çıkaramadı. Bundan sonra yine aynı sözü söyledi ise de büyük kardeşi yine anlamadı ve hiçbir cevap ta vermedi. Bodoncar yol üzerinde sözlerini bir daha tekrarladı. Bunun üzerine büyük kardeşi: ‘[B]Deminden beri söylenip durduğun nedir ? [/B]dedi. [B]Bodoncar[/B]: ‘[COLOR="red"][B]Bu anda Tunggelik nehri civarında bulunan halk içerisinde herkes musavi (eşit) olup, orada büyükle küçük, fena ile iyi ve başla ayak arasında fark gözetilmiyor. [/B][/COLOR] Bu kabile kolay ele geçer. Şunları basıp yağma edelim!’ dedi. Buna karşı büyük kardeşi: ‘Peki, öyle ise eve dönelim de büyük ve küçük kardeşlerimizle müzakere edip kabileyi basalım’ dedi. Eve geldikten sonra bütün kardeşler bir arada konuşarak atlarına bindiler, Bodoncar'ı da öncü olarak gönderdiler. Beş kardeş birlikte bu halkı yağma ettikten sonra, at sürüsüne, yiyecek, hizmetçi ve ikametgâha sahip oldular.”(Moğolların Gizli Tarihi, s:9-11. Çeviren Prof. Dr. AqhmetTemir. Türk Tarih Kurumu Yaınları, 1995. )

[B]Toprağın ortak kullanımı[/B]

Materyalist teoride, Türkler de dahil Asya göçebelerinde özel mülkiyetin “orta barbarlık aşaması”nda ortaya çıktığı fakat toprağın ortak kullanıldığı ileri sürülmüştür. Engels, “Devletin, Ailenin ve Özel Mülkiyetin Kökeni” adılı eserinde, Asya barbarlarının, ki onların içinde Türk’lerin ataları da vardır, barbarlığın orta aşamasına kadar eşitlikçi, o aşamada ise sürü temelinde özel mülkiyete geçtiğini, tarımsal üretimin barbarlığın orta aşamasında ve önce hayvanların beslenmesi için yapıldığını, sonra da insan besini olarak kullanıldığını öngörmüştür

“[B]Asya barbarlarında tarımsal üretimin başlangıcı olan bahçıvanlık barbarlığın orta aşamasında ortaya çıktı.[/B] Yüksek Turan yaylalarının iklimi, uzun ve sert kış, saman ve ot yedekliği olmaksızın, çoban yaşamına izin vermez, demek ki buralarda çayırların düzenlenmesi ve tahıl ekimi zorunlu durumdaydı. Karadeniz’in kuzeyindeki stepler için de durum aynıydı. Ama, davar için üretilen tahıl, kısa zamanda insan için bir besin haline geldi“(Engels: Agy, s: 188.)

Ancak, buradaki özel mülkiyetin tarım toplumundaki özel mülkiyetten çok farklı olduğu görülmektedir. Tarım toplumunda toprak özel mülkiyet iken, göçebe toplumlarda, o yaşamın kaçınılamaz gereği olarak, toprak ortaklaşa kullanılır, yani kabilenin tüm üyelerine aittir. [B]Gerçekten de, orijinal bir çok kaynakta Türk ve Moğol göçebe kabilelerinde otlaklar (mera-yaylalar) ortak, her türlü mülk, hayvanlar, çadırlar, kapalı arabalar, basit üretim araçlarının ise, kabile üyesi olan şahsın kişisel mülkü olduğu belirtilir.[/B](BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların içtimai Teşkilatı. Çev: Abdulkadir İnan, s: 88-89.. Türk Tarih Kurumu Yayınları)

Karl Marx(1818- 1883) ise, göçebelerin tarımla uğraştığından söz etmez, toprağın “ortak otlak” olarak kullanıldığını ileri sürmüştür:
“Göçebe çoban boylar arasında —ve bütün çoban boylar ilkin göçebeydiler— toprak, doğanın öteki koşulları gibi, ilkel sınırsızlığı içinde görülmektedir. Örneğin,[B]Asya bozkırlarında ve Asya yüksek yaylalarında olduğu gibi toprak, sürülerin otlağıdır ve sürüler bütün çoban toplulukların geçim kaynağıdır... Burada mülk edinilen ve yeniden üretilen toprak değil sürüdür, [COLOR="DarkRed"]toprak her konaklanıldığında ortaklaşa kullanılır[/COLOR][/B]."(Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri, s, 96, Akt. D.Avcıolu: Türklerin Tarihi , s :238.)

Tüm insanlık tarihinde avcı topluluklar, giderek hayvancılığa geçerler. Fakat çoban topluluklarda dahi avcılık yine önemli bir uğraş olarak kalır. Çobanlıkla birlikte, zamanla sürülerin özel mülkiyetine geçilir. Otlaklar ortaktır, fakat hayvanlar boy ve obaların değil, büyük ailelerin mülkü olur. Akraba aileler arasında zengin -fakir aileler belirmeye başlar. Ama ilkel ekonomik koşullar, salgın hayvan hastalıkları, kışın görülen ot sıkıntısı ve soğuklar, büyük servet farklılaşmalarını engeller. Bu aşamada da boylar, genellikle kendi boy ve oba başkanlarının liderliğinde hayli bağımsız olarak yaşarlar. Örneğin Çin kaynakları, Göktürklerin kuzeyinde yaşayan benekli atlara sahip Türk boyları için şöyle yazar: “Toplulukların her birinin küçük şefleri var. Fakat şeflerin hiç biri ötekine tabi olmaz.” Bir kısmı Uygurların ataları olan Töles boyları için şu bilgi verilir: Her ne kadar boy ve ailelerin adıyla anılsa da hepsine birdenTöles denir. Ortak şefleri yoktur. Gruplara ayrılmışlardır. Bu ufak akraba toplulukları arasında toplumsal dayanışma egemendir. (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi)
Kölelik

Türk ve Moğol göçebelerinde de köleliğin olduğu ancak tarım toplumundaki köleden daha çok Güney Amerika yerlilerindeki köle statüsünde olduğu anlaşılmaktadır. Barbarlığın orta aşamasında “üretim aracı” olarak ortaya çıkan “kölelik”, hayvancılığın yanı sıra tarım üretimi de yapan yerleşik toplumlar ( Mezopotamya, Ganj Nil kıyıları, vb yerlerde yaşayanlar) ile sadece hayvancılıkla uğraşan göçebe toplumlarda (Amerika yerlileri, Türk, Moğol,vb) farklı seyretmiştir. İlkinde efendi-köle toplumsal karşıtlığı oluştururken, ikincisinde köle, bağımlı kılındığı “boy”un üyesi sayılır. Unaganbogolların tarım toplumlarındaki kölelerden farklı bir durumları vardır Bu boylar, egemen boyun içinde kendi kabile yaşamını sürüdürler, mülklerini (çadır ve hayvanlarını) ellerinde bulundururlar. Yani, kendilerine ait hayvan sürüleri vardır. Emeklerinin hepsi efendi boya gitmez ve kişisel özgürlüklerini kabile yaşantısının izin verdiği ölçüde kullanırlar. Yine tarım toplumlarının kölelerinden farklı olarak, zamanla iki boy arasın ilişkiler doğallaşır, akraba ve dost iki boy ilişkisine dönüşür. Birbirlerinden kız alıp, kız verirler.

“...[B]Nihayet, sahip olan kabileler kendi unagan-boğol’larıyla(köleleriyle) akrabalık tesis ederler, onlardan kız alırlar ve onlara kız verilerdi;[/B] bu keyfiyet ise unagan –boğol’ların iktisadi durumlarının iyi olduğunu, dolayısıyla teyit eder (doğrular).” (BorisYakovleviçVladimirtsov: Agy,s: 105.)

[B]Zaten,göçebe boylar arasında kültür ayrılıklarının olmayışı, göçebe yaşamın sadeliği, efendi-köle farklılaşmasını perdeler. [/B]Nitekim bir Ermeni yazar, [COLOR="darkred"][B]“Efendilere ve uşaklara aynı yemeği veriyorlar,[/B][/COLOR]” diye şaşkınlığını belirtir. Fakat, bu görünüş, bir boyun öteki boyu çobanlık ve av sürücülüğü yaptırma yoluyla sömürdüğü gerçeğini değiştirmez.

“.. [B]hangi biçimi alırsa alsın, toplumun bir bölümünün bir başka bölümünü sömürmesi geçmiş yüzyılların hepsinde ortak bir olgudur.[/B] Bundan ötürü bütün yüzyılların toplumsal bilincinin, tüm çeşitliliğine, başkalığına karşın belirli ortak biçimler altında, ancak sınıf karşıtlığının büsbütün ortada kalkmasıyla tam olarak çözülebilecek bilinç biçimleri içinde sürüp gitmesinde şaşılacak bir yan yok.” (s: 105)

Ayrıca, bağımlı boyun unagan-bogolluk’tan çıkması her zaman olanaklı değilse de , bazen izni verildiği görülür. Bazen de silah zoruyla bu gerçekleştirilir. Örneğin Göktürkler’in kurucusu olan soy, Juan-Juan'larınunagan-bogoludur. Altaylar’da demircilik yapmaktadır. Ama sonra ayaklanıp Juan-juan’lara boyun eğdirir.( D. Avcıoğlu: Türklerin Tarihi,s: 249).Unaganbogolluk dışında, kardeş (urug ) boylar arasında da tam bir eşitlik yoktur. Boyların bazıları daha zengin, daha nüfuzlu(etkin) ve daha güçlüdür; bazıları zayıf, fakir ve önemsizdirler.

Moğolların göçebe yaşamını inceleyen kaynaklarda bu cümlelere bir çok yerde rastlanır. Bunlardan anlaşılan göçebe toplumdaki kölenin (UnaganBoğol: Kadim Boğol: Ezeli köle) statüsü tarım toplumunun kölesinin durumundan çok farklıdır. Cengiz’den önce de , Cengiz’ den sonra da durum aynıdır.

“ Cengiz Han devrindeUnağanboğol “köleler” değil de, “derebey”e tamamıyla bağlı vassalar” idi ve pek kolayca yüksek mevkilere (mesela binlik noyanları gibi) çıkabilirlerdi.” (VassiliyViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s:148. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları.)
Göçebe Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın nökerleri (en güvendiği silah arkadaşları; ordu komutanları) Cebe, Celme, Sübütay ve Mihali aslında onun köleleridir.

Göçebe Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın nökerleri (en güvendiği silah arkadaşları) Cebe, Celme, Bourcu, Mühali, Sübütay , Hubilai, Borohul, Cila'un, Huyildar ve diğerleri aslında onun köleleridir, hatta kendi sözleriyle, köpekleri olmakla birlikte bozkır aristokrat sınıfına mensupturlar ve kara halkın efendileridir. Bunların , öldürmek de dahil, birçok eylemleri cezadan muaftır. [B]Cengiz, Han ilan edildiğinde bu nökerlerin hepsine çeşitli tümen komutanlığı, ordu komutanlığı gibi çıkarlar dağıtır.[/B] . [B]Aşçısı Onggur’a da eski kabilesinin başına geçerek onları yönetmesi işini vermiştir[/B](Günümüz Türkiye’sinde iktidar olanların katiplerini bakan, şoförlerini milletvekili yapması; yani, eski söylemle “kara budun”a , Osmanlı söylemiyle “[B] etrak-ı bi-idrak[/B]”a [B]“efendi[/B]” yapması)

“Sonra Çinggis-hahanasçiOnggur'a hitaben şunları soyledi: ‘Mung'g'etu-kiyan'ın oğlu Onggur, sen üç Tohura’ut, beş tarhut , Bişi’ut ve Baya'ud'larla birlikte bizimle aynı gureyen’den idin . Onggur sen:

Sisli havada
Yol şaşırmadın,
Kavgalı anda
Hiç ayrılmadın.
Yağmur altında
Beraber ıslandık,
Soğuk altında
Beraber donduk,
[B]Şimdi ne arzu ediyorsun?,[/B],.

Ong'gur: ‘Benim arzuma bırakıyorsan: baya’ut kardeşlerim her tarafa dağılmıştır, onları tekrar bir araya toplamama müsaade et?,, diye cevap verince, Çinggis-hahan: ‘Peki, öyle ise sen Baya'ut'lan bir araya getirerek onlardan bir Binlik (teşkil et ve kendin Binbaşı olarak) onları idare et!’, diye emir verdi.” ( Moğolların Gizli Tarihi, s:143. Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Temir. Türk Tarih Kurumu Yayını )

Yine tarım toplumlarının kölelerinden farklı olarak, zamanla iki boy arası ilişkiler doğallaşır, akraba ve dost iki boy ilişkisine dönüşür. Birbirlerinden kız alıp, kız verirler.

“...Nihayet, sahip olan kabileler kendi unagan-boğol’larıyla (köleleriyle) akrabalık tesis ederler, onlardan kız alırlar ve onlara kız verilerdi; bu keyfiyet ise unagan –boğol’ların iktisadi durumlarının iyi olduğunu, dolayısıyla teyit eder (doğrular).” (VassiliyViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s:105. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları.).
Bunlardan anlaşılan göçebe toplumdaki kölenin (UnaganBoğol: kadim boğol: ezeli köle) statüsü tarım toplumunun kölesinin durumundan çok farklıdır. Cengiz Han’dan önce de, sonra da durum aynıdır.

“Cengiz Han devrinde Unaganbogol köleler değil de, derebeye tamamıyla bağlı vassalar” idi ve pek kolayca yüksek mevkilere (mesela binlik noyanları gibi) çıkabilirlerdi.” (V.V. Barthold: Agy,s: 148).

Göçebe Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın nökerleri (en güvendiği silah arkadaşları) Cebe, Celme, Bourcu, Mühali, Sübütay , Hubilai, Borohul, Cila'un ve Huyildaraslında onun köleleridir, hatta kendi sözleriyle, köpekleridir:

[IMG]http://i.hizliresim.com/Zk3Rdk.jpg[/IMG]


Ey Hubilai, Celme, Cebe ve Subegetai ! Ben sizleri: [B]'Bunlar
benim dört köpeğimdir !'[/B] diyerek düşmana karşı gönderdiğimde,
İlerle! dediğim zaman,
Taşları kırdınız,
Saldır! dediğim zaman,
Kayaları parçaladınız,
Parlak taşları kırarak,
Derin suları geçtiniz!

“'[B]Dört köpek' d[/B]iye adlandırdığım Hubilai, Celme, Cebe ve Sube'etai'yi emredilen yere gönderip, 'dört bahadır' tesmiye ettiğim Bo'orcu, Muhali, Borohul ve Cila'un -ba'atur'u yanımda, Curçedai ile Huyildar'ıUru'ud ve Manghud'larla önümde bulundurarak savaşa başladığımız günlerde: 'Herkes müsterih olsun!' diyordum.”(Moğolların Gizli Tarihi, s:141 ve Moğolların İçtimai Teşkilatı).
[COLOR="darkred"]Özetle, gerek eski Türklerin ve gerekse Eski Moğol topluluklarının sınıfsız, yani iktidarın, zengin-yoksul, efendi-köle zıtlıklarının olmadığı, başka bir söylemle herkesin “eşit “ olduğu bir dönemi olup olmadığı kesin olarak söylenemez. Çünkü bu topluluklar en erken İ.Ö. 3. Yüzyıldan itibaren Çinliler ve başka ülkelere mensup yazarlar tarafından kayda geçirilmeye başlanmışlardır. Oysa, genel insanlık tarihinde inan topluluklarının sınıfız oldukları zaman en az İ.Ö. on bin yıl öncesi olarak teorize edilmiştir. [/COLOR]

İzlenebilen Tük ve Moğol toplumları toplumsal tabakalara ayrılmış olmalarına ve hanedanlar tarafından yönetilmelerine karşın, bazı materyalist araştırmacılar –onların sınıflı toplum olduklarını kabul edilmekle birlikte, yerleşik (tarım) toplumlarındaki kesin sınıflaşmadan ayrı tutulmuşlardır. Bu araştırıların genel değerlendirmelerini şöyle özetleyebilirim: Türk’ler Asya steplerinde çok uzun bir süre, yaklaşık iki bin yıl göçebe kandaş kabileler halinde yaşamışlardır. Kandaş birimler sınıflara bölünmemişti; kabillerin bir kısmı, kendileri çalışmaksızın, diğerlerinin emeğinin bir kısmına sürekli ve düzenli olarak henüz el koymuyordu, kısacası henüz [B]“Devlet” yoktu.Her kabile toplumu gibi Türk topluluklarının da, savaş ve barış zamanlarında önderleri vardı[/B].

“Ancak bu önderler yüz binlerce yıldan beri üretim sürecinin denetimini adım adım ele geçiren bir zümrenin, buna paralel olarak otoriteyi de kendi elinde toplamaya yöneliminden kaynaklanmıyordu. Otorite tüm kabilenin otoritesiydi. Özetle, “[COLOR="red"][B]devlet” henüz olmadığından, devletin vazgeçilmez unsurlarından ordu (yasal şiddet tekeli) ve bürokrasi yoktu”[/B][/COLOR]. (Halil Berktay:Türkiye Tarihi. 1. Cilt., s:34. Yayın Yönetmeni: Sina Akşin. Cem Yayınevi)

Savaş, barış, göç yabancıların kandaşlığa kabulü veya öldürülmesi gibi önemli kararların alınmasına herkes katılmaktaydı.

“Kısacası, toplum vardı, insanlar vardı, onların üretim faaliyeti ve bunun etrafında bir örgütlenmeleri vardı, belli bir ekonomi vardı, [COLOR="red"]fakat irsi devamlılıklarla örülen bir hakim sınıfın istikrarlı iktidar ve şiddet tekeli olarak devlet [/COLOR]de, artık sınıflara ayrılmış bir toplumu kandaş demokrasiyle değil, bu devlet aracılığıyla yönetme sanatı olarak [B]siyaset de tanınmıyordu[/B]” (Halil Berktay: Agy,s:44, 45)

Hatta,bir takım ideolojik kurgularla o karanlık devir canlandırılmaya çalışılmıştır. Bazen idealize edilerek, hem de materyalist dünya görüşüne sahip araştırıcılar tarafından“ askeri demokrasi” veya “ kan kardeşliği anayasası”olarak nitelendirilmiştir. Atilla öncesinde Hun topluluklarında özel haller dışında iktidarın olmayışını, Doğan Avcıoğlu, “askeri demokrasi” olarak tanımlamıştır:
“Kısacası, Hun boyları, Çin Tanhu devletinin çöküşünde sonra 400 yüz yıl kadar “[B]askeri demokratik topluluklar[/B]”olarak, dağınık biçimde yaşarlar.”( Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, s: 487)

Marksist Hikmet Kıvılcımlı ise, Türk topluluklarının “[B]sosyal sınıfları bulunmayan[/B]” ve bu nedenle de toplumsal kurallarının [B]“kandaşlık” [/B]gelenek-göreneklerine göre belirlendiği –tarihsiz, dolayısıyla karanlık- evresini “[B]İlkel sosyalizm çağı” [/B]olarak adlandırmıştır:

“[B]Barbar, ilkel de kalsa, 'sosyalist bir kamu düzeni'nin çocuğu idi.[/B] [COLOR="red"]Eşitsizlik bilmiyordu.[/COLOR] O yüzden yalanı ve korkuyu kendi içine sokmayan [COLOR="red"][B]alabildiğine ülkücü yiğitti. [/B][/COLOR]Böyle yüce karakterli kişilerden derleşik olan barbar topluluğu, ne denli az kalabalık olurlarsa olsun, var olan bütün üyeleriyle bir tek vücut gibi düşünüp davranıyordu” (Hikmet Kıvılcımlı’danakt: Doğan Avcıoğlu: Agy, s: 101).

Benzer biçimde, 17.yüzyılda bile avcı-toplayı yaşamlarını sürdüren Amerika yerlilerinin toplum yapısı yüceltilmiştir.

” Brezilya'ya giden ilk gezginler ve etnografların binlerce kez altını çizdiklerine göre, [B]bir yerli şefte gözlenen en büyük eksiklik, tam otorite sahibi olmayışıdır; siyasal işlev, toplum içerisinde hemen hemen hiçbir farklılaşma yaratmamış gibidir.[/B] Elimize ulaşan belgelerin dağınıklığına ve yetersizliğine karşın bu çok canlı demokrasinin izlerini her yerde görebiliriz, öyle ki bütün bir Amerika kıtasına damgasını basar.” (Pierre Claster: Devlete karı Toplum, s: 25. Türkçesi: Nedim Demirtaş)

İlkel insan topluluklarında (kabilelerde) eşitlik, toplumun bilinçli bir seçeneği olduğu için değil, onların yaşamlarının bir sonucu olarak vardı. Aksini ileri sürmek, tarihi zorlamaktır.

“[B]İlkel toplum doğası gereği eşitlik üzerine kuruludur. Her insan kendisinin ve eylemlerinin efendisidir;[/B] bu eylemler sonucu ortaya çıkacak ürünlerin dolaşımı üzerinde egemendir; yalnızca kendileri için harekete geçer, dolaşım yasasının insanı ürününe yabancılaştıran yanlarından etkilenmezler.”(P.Claster: Agy,s: 154)

Yani, eğer, gerçekten insanlığın geçmişinde [B]eşitlikçi[/B] (egaliteryen) bir dönem vardıysa, bu , insanlık henüz artı ürünü pazara çıkaramadığından, yani ticareti bilmediğinden dolayıdır. [B]Bu nedenle, herkes eşit koşullarda yaşar ve kendini yönetir, yani efendisi kendisidir.[/B] Onların eşitliği insanlar henüz güç ve zenginliğin temelinin özel mülkiyet olduğunun farkında olmadıkları için, yani bu konudaki bilinçsiz oldukları için doğal bir eşitlikti. [B]Nitekim, insanlar binlerce yıl birbirleriyle görünürde -başta din-mezhep farklılıkları olmak üzere- çeşitli nedenlerden dolayı savaşmışlardı, gerçekte ise ekonomi için savaşıyorlardı ve bunun farkına Karl Marx’a kadar varamamışlardır. Ekonominin ayrı bir kategori olduğunu ve insan toplumlarının bütün etkinliklerinin temelini oluşturduğu Marx’tan sonra insan düşüncesine yerleşmiştir[/B].

Ayrıca, [B]göçebe kültürün-ahlakın sadeliği, ayırıcı kültür özelliklerinin yokluğu da herkesin eşit statüde olmasına katkı yapıyordu.[/B] Moğol göçebe kabileleri hakkında bir Ermeni yazar şaşkınlıkla “ [COLOR="red"][B]efendilerle uşaklar aynı yemeği yiyor[/B][/COLOR]“ dereken gerçekte efendi ve kölenin olduğunu, ancak bozkır yaşamının her ikisine de aynı koşulları dayattığını belirtmiş olur. Buna karşın, tarım toplumunda [B]“efendi”[/B] ile “[B] köle[/B]”nin durumu çok farklıdır; çünkü o toplumda “refah: konfor” vardır. Dolayısıyla, tarım toplumunda sınıfların sınırları çok keskindir, görece “eşitlik”ten bile söz edilmez. Asırlarca basit bir yaşam süren göçebeler de, tarım toplumlarının etkisiyle farklılaşmaya, eski geleneklerinden kopmaya başlarlar. Moğol göçebelerindeki bu durumu 1221’de Güney Çin devleti tarafından Çurçe aleyhine ittifak yapmak için elçi olarak gönderilen Çinli bir devlet görevlisi MengHung, şöyle belirtir:

“ Onlara yazılı bilgi bırakılmamıştı. Onlar asırlarca kaygusuz ve kendi hallerinde yaşamışlardır. Meng Hung, Moğol vahşilerinin hallerinde “eski çağların bozulmamış adetlerini gördükten başka Çin kültürünün tesir ile bu sadeliğin bertaraf edildiğine üzülür: ‘yazık ki, şimdiki hocaları, kendi memleketlerini terk eden King devletinin memurlarıdır. Şimdiki kargaşalıktan (yani sadelikten) çıkmağa başlıyorlar. Tabii (yani gerçek) semavi emirleri ortadan kaldırıyorlar, [B]aşağı bir kurnazlığa meylediyorlar. Ah kötü bir hal ![/B]”(Vasili ViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 40)

Özetle, bizim incelediğimiz -yukarıda adlarını verdiğimiz- hem göçebelerin orijinal eserlerinde, hem de konuyla ilgili yabancı eserlerde Türk ve Moğol göçbetopluluklarında toplumsal sınıfların oluştuğu, çeşitli devirlerdeki hanedanların “[B]kara budun[/B]”u, yani halkı “[B]törü” ettiği[/B], yani yönettiği çok açık bir şekilde belirtilmiştir. “[B]Orhun Abideleri”[/B]nde çok kere; “[COLOR="red"][B]Türk Budunu Törü ettim[/B][/COLOR]“, “[B]İli tutup töreyi düzenlemiş”, “Türk milletinin ilini töresini tutu vermiş, düzenleyivermiş”,[/B] vb şeklinde “[B]törü[/B]” veya “[B]töre[/B]” geçer. “[B]Töre[/B]” sözcüğünün sözlük anlamı, bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünüdür. “[B]Törü" kanun, adet ve kanunla birlik kazanan, birlikte değerlendirilen "halk kitlesi" anlamlarına geliyor.[/B]”[B]Buna göre,Türk kelimesinin aynı Orhun yazıtlarında birkaç kere kullanılan "[COLOR="red"]Törü[/COLOR]" kelimesiyle ilgili olduğunu düşünmek mümkündür.[/B] "(V V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Dersler, 31-32. Türkçesi: Hüseyin Dağ. Çağlar Yayınları.)Belki hiç ilgisi yok ama, tek tanrılı dinlerin anası olan “Torah” ya da “Tevrat” olarak bilinen Yahudilerin kutsal kitabı da Türkçede “töre” olarak söylenir. Birçok kaynakta “[B]Tora[/B]”, [B]Töre[/B]”,”[B]Torah[/B]” ve “[B]Tevrat”[/B] sözcükleri eşanlamlı olarak kullanılmıştır.

Sonuç olarak, eğer devleti tek bir cümlede tarif etmek gerekirse, “[B]emir verme-itaat ettirme”[/B] ilişkisi denebilir. Bunu, emir verenlerin (iktidar) itaat edenleri yönetmesi olarak da okuyabiliriz. İktidar kavramı birey veya topluluğun başka birey veya topluluk üzerinde kendi istediklerini yapabilme veya yaptırabilme gücüdür. [B]Türk-Moğollar’da iktidar[/B] “[B] Boy Beyi[/B], [B]Hakan[/B], [B]Kağan[/B], Tanhu”, yönetilenler ise “Boy, Budun, İrgen’dir. Bu sitede yayınlanan, “T[I]ürk-Moğol Kabile Yaşantısını İnceleyen Kaynaklar Hakkında Özet Bilgi,”[/I] ([url]http://www.sivaslilar.net/forum/showthread.php?t=40449[/url]) adlı derlemede sözü edilen kaynakların tümünde bey-budun, başka bir söylemle [B]“iktidar-halk[/B]” çatışmaları, toplumsal bunalımlardan sıkça söz edilir.

O halde, İran ve Anadolu Selçuklu Devletleri ile Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden, g[B]ünümüzde hep muhalif kanatta yer alan Türk Kızılbaşlığı[/B], aslında [COLOR="Red"]Orta ve Uzak Asya’daki Türk-Moğol topluluklarındaki Bey-Budun çatışmalarının İran’a, oradan da Anadolu’ya taşınması olabilir mi ? [/COLOR] Başka bir söylemle, [COLOR="red"]Türk Kızılbaşlığı,[/COLOR] “g[COLOR="red"]öçebe Şamanist Türk topluluklarında eski kandaşlık bağlarının çözülmeye ve sınıfsal farklılaşmanın, başka bir ifadeyle, aynı soydan gelen insanlar arasında “güç” ve “varlık” farklılıklarının, daha da net şekilde söylenecek olursa “iktidarın” belirginleşmeye başladığı zaman diliminde ortaya çıkmış, temelde sınıflı topluma karşı kandaş gelenekler tepkisidir ve oradaki adı “ Kara Budun” dur,” söylemi gerçeğe ne kadar yakındır. [/COLOR]

Bu konuya, “[B]Boy Beyliği[/B]” ile devam edilecek

cebe 29.03.2016 11:15

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]TÜRKMOĞOL GÖÇEBELERDE İKTİDAR: BOY BEYİ: TANHU: KAĞAN: HAN[/B]

Türkler, Çin’den Orta Avrupa’ya kadar olan Asyasteplerinde "[B]boy[/B]"lar halinde yaşıyorlardı. Birden çok boyun biraraya gelerek oluşturduğu siyasal birime “ [B]budun[/B]” deniliyordu. İklimi tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında aynı soydan gelen ailelerin (Gens) oluşturduğu [B]"Boy (oymak[/B])"lar ve birkaç "boy"unbiraraya gelerek oluşturduğu "Budun"lar şeklinde, hayvan sürüleri yetiştirerek ve bu sürülere yiyecek bulabilmek için de sürekli yer değiştirerek (göçebe) yaşamlarını sürdürüyorlardı. [B]Böylece, bozkırda en küçük ekonomik birimi, birlikte göç eden, birlikte konaklayan ve sürülerini birlikte otlatan aileler topluluğu olan "boy" (oymak) oluşturuyordu.[/B]

Önceki derlemelerde birçok kez vurgulandığı gibi, materyalist görüşe göre, insanlar henüz avcı-toplayıcı dönemlerini yaşarken birbirlerinden farklı değillerdir; eşitlik içinde ve herhangi bir otorite altında olmayan toplumlardır. İnsanlık tarihi için kurulan bu teorileri bozkır Türk ve Moğol göçebelerinin yaşamına özelleştirecek olursak, Bey ailelerinin (savaşçı soyluluk: bozkır aristokrasisi) yapılanmasından önceki dönemlerde, [COLOR="Red"]Bodoncar’[/COLOR]ın yukarıda anlatılan, “[COLOR="red"]bunlarda baş yok, ayak da yok, herkes eşit”[/COLOR] hikayesinden;[B] tarihin belirsiz bir döneminde herhangi bir liderin veya otoritenin olmadığı kabilelerin olduğu anlaşılıyor. [/B]Türk Göçebe yaşamının izlenebilen dönemlerinde, yani Çin’in kayıtlarına geçti dönemden sonraki süreç: [B]İ.Ö.3 yüzyıl[/B] ( Ahmet Taştagil: Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları. Trk Tarih Kurumu Yayını), Türk-Moğol kabilelerinde [B]“bey”[/B] veya “[B]han[/B]” denilen liderlerin olduğu, [B]başka kabilelerle savaş ve barış durumlarının bu lider ve silah arkadaşları tarafından belirlendiğini, yani yaptırım gücü az veya çok bir iktidarın olduğunu görüyoruz.[/B] Bu, otoritenin şeften(iktidardan) topluma doğru, ekonominin ise toplumdan şefe doğru yöneldiğini görürüz. [B]Nitekim, Hunlarda, Göktürklerde, Oğuzlarda ve Moğol kabilelerinde hayvan sayısı temelinde ortaya çıkan büyük servet farklılıkları vardır. [/B]Bu durum uygarlık sürecinde olağandır. Çünkü, [B]“toplumdaki yapısal değişimler geçiren bir halkın kişilik yapısında da çok hızlı değişiklikler olur.[/B]” (Wilhelm Reich: Kişilik Çözümlemesi, s: 29. Türkçesi: Bertan Onaran. Payel Yayınları ). Örneğin, [B]avcılıktan göçebeliğe ve göçebelikten de yerleşikliğe geçiş, ki bu eşitlikçi toplumdan eşitsizlik toplumuna (sınıflı topluma) geçiş demektir, büyük toplumsal dönüşümlerdir[/B]. [B]Türkler çok uzun süren göçebe yaşamlarında kandaş topluluklar (boylar; oymaklar) halinde yaşarken, tarihlerinin kesin olarak bilinmeyen bir döneminde akrabalık bağları zayıflamaya, onun yerine yöneten-yönetilen ilişkileri yaşamlarına egemen olmaya başlamıştır[/B]. Türk göçebe kabile düzeninde, İsa‘dan sonraki yüzyılda baş gösteren büyük coğrafi yer değiştirmeler boyunca uyanan içsel evrimleşmelerle sosyal farklılıklar meydana gelmiştir.

Bozkırda göçebelik çok çetin bir yaşamdır. [B]Göktürk yazıtları, Moğolların Gizli Tarihi, Dede Korkut Destanı, Manas Destanı, Şine Usu Destanı’nda[/B] açıkça görüldüğü gibi, bozkır yaşamında sürekli yer değiştirmenin (göçme), yanı sıra, ister saldırı isterse savunma şeklinde olsun, [B]sürekli savaşmak da günlük yaşamın bir parçasıdır[/B]. İşte, bu varolma-yokolma savaşlarında ve yeni yaylaklara göç gibi olağanüstü ve tüm toplumu ilgilendiren durumlarda kendilerine bir yönetici (lider:şef) seçerlerdi.

Örneğin, Asya Hun Devleti’nin yıkılmasından 300 yıl sonra bile, gerek Avrupa’ya gidenlerin, gerekse Asya’da kalarak Göktürk’leri kuran boyların yaşam biçimlerinde hiçbir değişikliğin olmadığı görülür. Bozkır yaşamının ne kadar çetin olduğu,gece-gündüz demenden sürekli bir savaşım içinde geçtiğini onlardan kalan –kireç taşı olmalarına karşın verdiği bilgilerden dolayı “abide” kabul edilen- Orhun Abideleri’nde) kesin bir şekilde görülür:

“Düşündüm, kağanıma Arz ettim. Asker yürüttüm. Attan aşağı dedim. Ak Termili geçip sırtlattım. [B]At üzerine bindirip karı söktüm. Yukarıya, atı yedeğe alarak, yaya olarak, ağaca tutunarak çıkarttım:[/B] Öndeki er çiğneyiverip, ağaç olan [B]tepeyi aştık[/B]. [B]Yuvarlanarak indik[/B]. [B]On gecede dağdaki engeli dolanıp gittik. Kılavuz yeri şaşırıp boğazlandı.[/B] Bunalıp kağan dört nala koşturuver demiş. Anı suyuna vardık. [B]O sudan aşağıya gittik.[/B]Yemek yemek için attan indirdik. Atı ağaca bağlıyorduk. [B]Gündüz de gece de dört nala koşturup gittik. Kırgız’ı uykuda bastık. Uykusunu mızrak ile açtık. Hanı, ordusu toplanmış. Savaştık, mızrakladık[/B]. Hanını öldürdük. Kağan’a Kırgız kavmi teslim oldu, baş eğdi. Geri döndük, Kögmen [B]ormanını dolanıp geldik.[/B]”( Prof. Dr. Muharrem Ergin: Orhun Abideleri, s: 73.)
•••
“[B]Kül Tigin yaya olarak atılıp hücum etti.[/B] Ong valinin kayın biraderini, silahlı, elle tuttu, silahlı olarak kağana takdim etti. [B]O orduyu orda yok ettik...[/B]. [B]Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgıza doğru ordu sevk ettik.[/B] [B]Mızrak batımı kar söküp, Kogmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık.[/B]Kağanı ile [B]Songa ormanında savaştık[/B]… [B]Kül Tigin, Bayırkunun boz aygırına binip atılarak hücum etti. Bir eri ok ile vurdu, iki eri kovalayıp takip ederek vurdu… Kırgız kağanını öldürdük, ilini aldık…[/B] ….Oğuza doğru ordu sevk ettim. İlk ordu dışarı çıkmıştı, ikinci ordu merkezde idi. Uç Oğuz ordusu basıp geldi. Yaya, kötü oldu diyip yenmek için geldi. Bir kısım ordusu evi barkı yağma etmek için gitti, bir kısım ordusu savaşmak için geldi. Biz az idik, kötü durumda idik. Oğuz ... düşman... Tanrı kuvvet verdiği için orda mızrakladım, dağıttım.”(Prof. Dr. Muharerm Ergin . Orhun Abideleri , s: 21, 23, 47. Boğaziçi yayınları, 2003.)

Sadece Türkler değil, tüm bozkır göçebeleri aynı kaderi paylaşıyorlardı; Tarihi kaynaklardan Moğol göçebelerin temel ekonomisinin de hayvan besiciliği olduğu anlaşılmaktadır.

“Dünyanın diğer çoban kavimlerinde olduğu gibi, Moğol göçebeleri de sürülerine otlaklar arayarak senede birkaç defa yer değiştirirler, göç ederlerdi. Bu göçler, mahallin tabii şartlarına ve sürülerin az veya çokluğuna göre tanzim edilirdi. Kış için kuru ot hazırlamazlardı; fakat bir yerden bir yere göçlerini öyle tanzim ederlerdi ki kış sürülerin, kökünde kurumuş otları bulup otlamalarına elverişli olan yerleri muhafaza eder, kışın oralara konarlardı. Göçler ve meralar sürülerin cinsine göre değiştirilirdi: koyunlar için iyi olan mezralar, at sürüleriiçin iyi olmazdı. Camuha, Cengiz Han’a diyor ki: ‘[B]Eğer biz şimdi bir dağ yamacına konarsak at sürüleri besleyenler yurt kazanır; eğer akarsu yanına konarsak koyun ve kuzu çobanları boğazlarına yiyecek bulurlar’. .. hayvan sürüleri ne kadar kalabalık olursa o kadar çok ve sık göçmek icabederdi[/B](gerekirdi).” (BorisYakoleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 91.Çeviren: Abdülkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayınları.)

Yüksek Sovyet Akademisi üyesi BorisYakovleviçVladimirtsov’un ‘Moğolların İçtimai Teşkilatı ‘ adlı eserinde naklettiği Camuha’nın yukarıdaki sözleri ‘Moğolların Gizli Tarihi’nde şu şekilde geçiyor:

“ [B]Dağın yamacına konalım / At çobanlarımız çadırlara girsinler/ Dere boyuna konalım/ Koyun çobanlarımız ve kuzu çobanlarımız karınlarını doyursunlar.[/B]“( Moğolların Gizli Tarihi, s:54. Çeviren Prof. Dr. Ahmet Temir. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.

Cengiz Han’ın, soydaşlarından ve silah arkadaşlarından birine söylediği şu sözlerden bozkır yaşamının doğal olaylara ne denli açık ve zor olduğunu anlamak mümkündür.

“...[B]karanlıkta ve sisli günde yolu şaşırmadın; kargaşalık ve bozgunluk anlarında sen benden ayrılmadın; soğuğu ve yağmuru benimle beraber gördün..[/B].” (Agy, s: 91.)

[B]Bu ifadelerde aslında, vahşi bir doğa, o doğada gece- gündüz demeden sürekli hareket etmek ve can korkusunun arkadaş olduğu bir yaşam anlatılmaktadır. [/B] Bu durumda, göçü ve saldırı ya da savunma şeklindeki savaşı yönlendirecek bir otoriteye gereksinim vardır. [COLOR="red"]Kandaş toplumda bu iş seçimle çözülür; savaşçı yeteneği, ılgarlanan malı paylaştırmadaki eşitlikçi tutumu, boylar arasında çatışmaları önleyerek görece ulusal (budun) birliğini sağlamak gibi belirli nitelikleri olan karizmatik kişileri oylama yaparak kendilerine “şef” seçerlerdi; bu şef’e “Bey” denilirdi. [/COLOR]Çin kaynaklarına göre, Asya Hunları’nın ataları “şef”i seçimle göreve getirirler: “[B]ilkbaharın üçüncü ayında ‘serbest seçim’ yoluyla nehir kıyısında bir eğlenti düzenlerler.”(D[/B]oğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap, s: 456).

Bu gelenek yüzyıllarca belki de binlerce yüzyıl geçerliliğini korumuş olsa gerek; “Celali isyanları ” olarak bilinen 1502-1614 yıllarını kapsayan ve Osmanlı yönetimine karşı Anadolu Türk halk ayaklanmalarında (Kızılbaş ayaklanmaları) görülür:

“Dokuz yüz on altı Muharremi’nin onuncu gününde ( 19 Nisan 1510), [B]Alevi töresine göre toplanarak Şah Kulu sanıyla tanınan aşağılık herifi kendilerine baş ve buğ ettiler.[/B]”( Hoca Sadettin’den aktaran: Vecihi Timuroğlu: Alevilik, Bektaşilik, Şiilik, Kızılbaşlık, s: 27. Kalan Yayınları). (Aleviler, Türkler içinde en gelenekçi, bu nedenle de Türklüğü en çok temsil eden gruplardır. ([url]http://www.sivaslilar.net/forum/showthread.php?t=31832[/url])

[B]Çin kaynaklarını referans alan araştırıcılara göre, “Bey”ler arasında irsi sülale bağı yoktu, yani beylik (şeflik) babadan oğluna geçmezdi. İlkin en yetenekli kişi askeri şef seçilir. [/B]

“Thompson, bu askeri şefin görevini, oğul ve kardeşlerine geçiremediği kanısındadır”.(Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap, s: 487).
Asya Hunları’nın dağılmasından 4-5 yüzyıl sonar ortaya çıkan Avrupa Hunları’nda da durum aynıdır:

“[B]Ortak işler, bu ufak akraba birimlerinin ileri gelenlerinin at üzerinde yaptıkları müzakerelerle düzenlenir. Bu durum, büyük şeflerin otoritesini bir hayli sınırlar.[/B]” (Wess Roberts: Hun İmparatoru Attila’nın Liderlik Sırları, s ,)

Romalı tarihçiAmmianus Marcellinus (322-400)’a göre İ.S.350’lerde bile, Avrupa Hunları genel bir otorite altında değillerdir, yani bir kralları, imparatorları yoktur. Özerk boylar olarak yaşamlarını sürdürürler.

“[B]Boylar, kendi başkanlarının anarşik yönetimiyle yetinirler[/B]...Savaşa ayrı boylar olarak katılırlar. Savaş için, bir başbuğ liderliğinde geçici birlikler kursalar da, savaş bitince boylar kendi bağımsız yaşamlarına dönerler.” (D. Avcıoğlu: Agy,s:487)

Çünkü, bu Bey’lerin bir şiddet uygulama gibi ne yetkileri ne de güçleri vardı. Yani bunların iktidarı, iktidarsız iktidar idi.
“Hun boylarının bu askeri liderlerinin dahi, barış zamanında, boy ya da birkaç boy topluluğu üzerinde tartışmasız bir otoritesi yoktur. (D. Avcıoğlu: Agy,s:487)

Boylar arasındaki bağlar da oldukça gevşekti ve göç, az kalabalık, dağınık boylar halinde yapılır.

“Attila ve Hunlar’ın yazarı Thompson, yaklaşık 5 bin kişi civarında tahmin ettiği Hun boy topluluklarını, bağımsız birimler olarak düşünür. Bu kadar asker çıkartan bu büyük bağımsız boylar ya da budunlar, birbirleriyle hem dostluk, hem de düşmanlık ilişkileri içindedirler. Otlak ve su koşulları, 5 bin kişinin birarada göç ve konaklamasına pek çok zaman olanak vermediğinden 50 ila 200-500 kişilik akraba grupları, birbirlerinden az çok uzak yerlerde, özerk kalırlar.” (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap, s: 487. )

[B]Dolayısıyla, beylerin beylikleri, başka bir söylemle iktidarları süreklilik özelliğinden yoksundu. Aslında iktidar sahibi olanların, “Bey”’lerin, göç ve savaş gibi olağanüstü koşullar dışında iktidar sahibi olmadıkları, başka bir ifadeyle, tüm kabileyi ilgilendiren kritik durumların dışında emretme-uyma ilişkisinin olmadığı bir topluluk bütünlüğü bulunmaktaydı.[/B] [COLOR="Red"]Bey’e itaat savaş, göç ve topluca avlanmada olduğu gibi olağanüstü durumlarda söz konusuydu. [/COLOR]Örneğin Moğol şeflerinin hukuk ve görevi, kabile ve soyların önemli ve ortak işleri olan savaş ve sürek avları zamanı ile sınırlı idi. Barış zamanında yetkileri azalıyordu.

İlkin ([B]ne zaman?[/B]) en yetenekli kişi askeri şef seçilir. [B]İyi bir askeri şefin oğullarının da mutlaka başarılı asker olması gerekmediğinden , yeteneklilik koşulu , askeri şefliğin babadan oğula geçerek bir ailenin tekeline girmesini ,engeller. Fakat başarılı bir askeri şefin yerine yetenekli olduğu taktirde oğlunun geçirilmesi yeğ tutulur. [/B][COLOR="red"]Giderek, özellikle boylar içinde toplumsal bunalımların artması nedeniyle, askeri şef, görevini –Dede Korkut’ta Bayındır Han ve akrabalarında görüldüğü gibi- kardeş ve oğullarına geçirebilir ve boy üzerinde- Göktürklerde Bumin Kağan ve oğullarında görüldüğü gibi- ailesinin tekelini kurabilir.[/COLOR] [COLOR="Blue"]Böylece, boy beyleri ve bey aileleri (bozkır aristokrasisi) ortaya çıkar. Boy aileleri, boy üyelerinden koyun, av hayvanı, krk, vb vergi alır. Akrabalar topluluğu olan boy siyasal örgüt birimine dönüşür.[/COLOR] (D. Avcıoğlu: Agy,s:254,255)

Ayrıca, ilkin “Bey (ler)” kişisel servet biriktirme gibi bir düşünceden habersiz ve amaç tüm kabilenin güvenliğini ve geçimini sağlamak iken, zamanla durum değişiyor; [B]şefin otoritesi sürekli hale gelip irsiyet kazanırken, talanın büyük kısmına da el koyduğu görülüyor.[/B] [COLOR="DarkRed"][B]Yani toplumda sınıflar belirmeye başlamıştır; Kısacası, ister boy, isterse budun olsun, toplum Bey ailesi (yönetenler) ve Budun (yönetilenler) olmak üzere iki ana sınıfa ayrılmıştır. [/B][/COLOR]

Marksist olmayan Radlof, beylerin çıkışını şöyle anlatır:

“[B]Avcı topluluklar, eşitlikçi topluluklardır. Servet farklılaşması, sürü sahipliğiyle ortaya çıkar. Bu servet farklılaşması, boy içinde iç barışın korunması, otlakların düzenlenmesi ve dış düşmana karşı güvenlik gibi siyasal görevler yaratır.[/B][COLOR="darkred"][B] Bir siyasal otoriteye gereksinme duyulur. Çok sayıda birbirine bağlı akrabası olan, servet ya da dinsel güç sahibi kudretli kişiler siyasal otoriteyi ele geçirirler. Kazak ve Kırgızlarda bunlara bey denilir.[/B][/COLOR]”(D. Avcıoğlu: Agy,s:255)

Yukarıda göçebelerin kendi eserlerinden yaptığımız alıntılarda - özellikle Orhun yazıtlarında -da açık bir şeklide görüldüğü gibi da [B]“Bey”[/B] ve [B]“Budun[/B]” ayırımı çok açıktır. [B]Kutadgu Bilig [/B]de, bey, soylu bir aileden gelmelidir:

[B]“Beylik için insanın önce asil soydan gelmesi gerekir.[/B] [COLOR="darkred"]Babası bey ise oğlu da bey olur[/COLOR]. Bey bilgili ve akıllı olmalıdır. Cömert ve yumuşak huylu olmalıdır. [B]Cesur, kahraman, kuvvetli ve yürekli olmalıdır.[/B]”(Yusuf Has Hacip: Kutadgu Bilig, s: 83. Hazırlayan: Yaşar Çağbayır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.)

Halk ise, cahil, kaba ve boğazından başka bir şey düşünmeyen, hayvana yakın bir yaratıktır:

“[B]Halkın huyu ve tabiatı beylerden farklıdır. Onların bilgileri, görgüleri ve tavırları tabiatlarına uygundur. Çoğunlukla aralarında töre ve usul yoktur. Davranışlarında bir tutarlılık yoktur..[/B]. k[COLOR="darkred"]arınlarını doyurmaktan başka bildikleri bir şey yoktur. Tek varlıkları boğazlarıdır. Çalışıp çabalamaları hep boğazları içindir[/COLOR]. Bunlardan birçoğu boğazları uğruna canlarından olmuştur. [B]Karınları doyarsa ileri geri konuşmaya başlar. [/B][COLOR="Red"][B]O anda itaat altına alınmazsa, hakimiyet ellerine geçer.[/B][/COLOR] Onlarla iyi ilişkiler içinde bulun, onların yiyecek ve içeceklerini eksik etme. Onlara karşı yumuşak dil kullan. Ne isterlerse ver. Çünkü veren muhakkak karşılığını alır”.(Kutadgu Bilig,s: 178).

[B]Kutadgu Bilig[/B]’de [COLOR="red"][B]Bey’liğin tanrı tarafından bir hanedana verildiği yazar[/B][/COLOR]:
“[B]Bey doğarken, beylikle doğar; görerek öğrenir ve işlerin hangisinin daha iyi olduğuna karar verir.[/B] [COLOR="red"][B]Allah kime yöneticilik işi verirse, buna uygun akıl ve gönül de verir. Yani kimi bey olarak yaratmak dilemişse önce ona uygun yaradılış ile akıl ve güç verir. .[/B][/COLOR].. Babanız beydi, siz de beysiniz.... Beylik için insanın ilk önce asil soydan gelmesi gerekir: babası bey ise oğlu da bey olur.”(Kutadgu Bilig,s: 82-83)

Çin kayıtlarına dayanılarak İ.Ö. 3. yüzyıl ve daha öncesi için, şef kabilede seçimle görevlendirilirdi; şefin savaş ve göç dışında otoritesi yoktu ve babadan oğula geçmezdi gibi teoriler/düşünceler yaklaşık bin yıl sonra Göktürklerde, bin üçyüz yıl sonra Karahanlılarda görüldüğü gibi, [B]hem irsiyet kazanmış ve hem de ilahi bir güce dayandırılmıştır[/B].

[B]Boy Beyliği’nin (iktidar) belli bir ailenin /sülalenin mülkiyetinde olması sosyal ve siyasal açıdan çok önemlidir.[/B]

“[B]Şefliğin miras yoluyla geçmesi, başka bir söylemle siyasal yükümlülüğün miras yoluyla geçmesi, sosyal yapının sürekliliği içinde yeterli bir belirleyicidir[/B]. Liderlik görevinin babadan oğula geçişinin; toplumsal yapının temelini oluşturan bu babaköklü yeni şefin desteklenmesi olayı, aslında topluluğun zaman içinde sürekliliğinin desteklenmesidir.” (Pierre Claster: Devlete Karşı Toplum. Çev: Nedim Demirtaş, s: 57.)

Daha önce de değinildiği gibi, en iyi incelen ve Türk göçebelerin yaşamına da model oluşturan göçebe sosyal yapısı Moğol kabilelerinin yaşamıdır. Moğollarda Cengiz öncesinin boy ( irgen) şefleri seçimle olmaktadır. Bu seçim farklı kabilelerin temsilcilerinin katılımıyla olmaktadır ve yapılan toplantıya Xuriltai( Hurultay: Kurultay) denilir. [B]Kurultay kabile birliği ve danışma toplantısıdır[/B]. Bu kurultaya (danışma toplantısına) soy başbuğları, önemli şahıslar, hatta nüfuz sahibi olan vasallar (nökerler: Han’ın köleleri ancak halkın efendileri), kısacası eski Moğol cemiyetinin yüksek sınıfının bütün mümessilleri (temsilcileri) iştirak ederlerdi.

“[B]Hurultay(Kurultay), ne bir diete, ne de bir parlamento idi...[/B]. Ekseriya (genellikle), bilhassa (özellikle) [B]harp, büyük sürek avları ve bu gibi hadiseler zuhurunda(ortayaçıktığında), kabile şuraları başbuğ seçerler ve bu başbuğlar bazen sulh (barış) zamanlarında da başbuğluk etmekte devam ederlerdi. [/B]Fakat bunların hakimiyeti zayıf ve ehemmiyetsiz idi; bütün işler o veya bu han’ı ileri süren soy ve zümrenin elinde bulunurdu... [B]Eski Moğol hanın hakimiyeti zorba hakimiyeti idi.”[/B] (B. Y. Vladimirtsov, Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 123).

Asya’ya egemen imparatorluğu kuran [COLOR="red"]Temuçin [/COLOR](Cengiz Han) bile, başlangıçta aristokrat ailelerin şefleri tarafından “ [COLOR="red"]Han” seçilmiştir[/COLOR]. Kendisine bağlılığını bildirenler, barış zamanında da itaat edeceklerini belirtmişlerdir:

“[COLOR="red"][B]Altan, Huçar ve Saçabeki bütün cemaatle danıştıktan sonra Cengiz’e ilan ettiler: ‘[/B][/COLOR]b[B]iz seni hükümdar (han) ilan etmek istiyoruz. Sen hükümdar olduktan sonra hesapsız düşmanlarla muharebe ederken biz ön safta bulunuruz, eğer güzel kızlar, kadınlar ve iyi atlar elde edersek onları sana veririz. [/B]Sürek avlarında herkesten önce biz gideriz ve avladığımız avları sana veririz. Savaş günlerinde emirlerine aykırı hareket eder, sulh (barış) günlerinde işlerine zarar verirsek o zaman kadınlarımızı ve mülkümüzü elimizden al, bizi de ıssız çöllere at.” (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 124).)

Burada dikkat edilmesi gereken birinci nokta, seçimi yapanlar çeşitli kabilelerin aristokratları, savaş şefleridir; bozkır yüksek sınıfıdır. İkinci nokta ise, barış günlerinde de artık şefin otoritesinin olacağıdır. B[B]u şeflerden bazıları Cengiz ile pazarlık yapmıştır.[/B] Örneğin aristokratHorçi, Cengiz Han tarafına geçerken ona şöyle diyor:

“ [B]Eğer sen memleketin efendisi olursan, beni ne ile memnun edeceksin?... Sen bana tümen komutanlığı ver, memleketin en güzel kızını karı olarak almama müsaade et; [/B]bundan başka ben ne söylersem dinle/[COLOR="Red"] itaat et [/COLOR].” (Moğolların Gizli Tarihi,s: 61, B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 124).

Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da, bu eylemler 13.yüzyılın olaylarıdır. Moğolların komşuları Çin ve İran gibi Asya toplumları ile Avrupa toplumları bütün kurumlarıyla feodalizmi yaşamaktadırlar. Doğal olarak, göçebe yaşam da kendi içinde ilerlemektedir( inkişaf etmektedir). Kısacası, eşitlikçi toplumdaki geleneğin bir uzantısı olarak sınıflı göçebe toplumunda da yine şef seçimle göreve geliyordu, ancak bu öncekinden çok farklı oluyordu; güçlü olan kendisini lider (bey:han) seçtiriyordu. Vladimir’in zorbalık dediği budur. Bu zorbalık Cengiz’den önce, ne zamandan beri olduğu bilinmiyor, süregeliyordu ve Moğol göçebelerde de aristokrasi sınıfı doğmuştu:

“[B]Cengiz Han’ın bozkırda bulduğu aristokrasi,[/B] onun devlet kurması için kafi derecede idi. Açık şeklide demokratik vasfını gösteren bir hareket hakkında bizim kaynaklarımızda hiçbir kayıt yoktur. Cengiz Han’ı Moğol aristokrasi sınıfının ileri sürdüğü ve tuttuğu malumdur; fakat şunu da kaydetmek lazımdır ki [B]Moğol cemiyetinin aşağı sınıflarına mensup olan [/B]bir çok kimseler de Cengiz’in arkasından gitmişlerdir ve onun sadık hizmetçileri olmuşlardır.”(Moğolların Gizli Tarihi,s:, B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 129).

[COLOR="black"][COLOR="Black"][B]Liderlik irsiyet kazanınca, beraberinde “mülk”ü de getiriyor. [/B][/COLOR][/COLOR]Bize ulaşan –yukarıda adları geçen- bozkır Türk ve Moğol göçebelerinin orijinal kaynaklarından anlaşıldığına göre, [B]iktidar (lider: bey) ile birlikte ortak mülkiyetin kişisel mülkiyete (özel mülkiyet) geçirilmesi başlar.[/B] Tipik örneği Cengiz Han’ın yaşamıdır. Moğolların Gizli Tarihi’ndeki anlatıya göre, [B]Temuçin (sonradan Cengiz Han), babası öldükten sonra kardeşleri ve annesi ile birlikte yoksul, yarı aç-yarı tok acınası bir haldedir. Örneğin, Annesi “kurban eti”nden kendisine pay vermedikleri için kabilesinin kadınlarıyla kavga eder. Bu, bir prestij kaybıdır, ama aynı zamanda yoksulluğun da göstergesidir. [/B]Değil sürü sahibi olmak, bir iki parça kurban etine muhtaçtırlar. Kabile, kendilerini terk edip gittiği zaman bir başlarına kalırlar .” Ho’elun ana ( Cengiz’in annesi), yabani armut, ot kökleri, yabani soğanlar ile çocuklarını besler. Çocuk yaştaki Temuçin de kardeşleri ile birlikte kuş, balık ve dağ sıçanı avlayarak annelerine yardımcı olmaya çalışırlar. En büyük düşmanları açlıktır; Moğolların Gizli Tarihi’nde Camuha’nın şu sözlerinden Moğol toplumunun açlık sınırında yaşadığı açıkça anlaşılmaktadır:

“[B]Dostum Temucin'in aç doğan gibi tükürüklerini saçarak geldiğini görüyor musun? Siz Naiman'lar: 'Manghol'lar gözükünce, keçi yavrusunun ayak derileri bile arta kalmaz' diye kendiniz söylemiyor muydunuz? [/B]Baksanıza (nasıl geliyorlar !) (Moğolların Gizli Tarihi,s: 121.)

Açlıktan ölme korkusunu o kadar derinden yaşarlar ki, birlikte tuttukları balığı ve vurdukları kuşu tek başına yiyen kardeşleri “[B]Bekter”i ok ile vurarak öldürürler. Cinayeti planlayan ve işleyen Temuçin’dir.[/B] Anneleri Ho’elun , olayı öğrenince çocuklarına “ [B]katiller!” [/B]diye bağırır. (Moğolların Gizli tarihi, s: 23,24,25,26.).

[B]Oysa Cengiz, Han (lider) olduktan, yani egemenliği ele geçirdikten sonra sadece Moğol göçebelerin zenginlikleri değil, işgal ettiği tüm uygar ülkelerin bütün zenginlikleri de onun olur.[/B]

Aslında, açlık –kıtlık ister Moğol, ister Türk , isterse başka bir soydan olsun bozkır insanın en yakın arkadaşıdır. Aynı durumu Göktürk Devleti’nin kurucularında da görürüz. Göktürk yazıtlarındaki kendi anlatımlarına göre, Bilge ve Kültegin kardeşler aç-çıplak -perişan bir budun’a egemen olmuşlarıdır.

“Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım...[B] İçte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan milletin üzerine oturdum [/B](“iktidar oldum” diye okuyabiliriz) ...Türk budun öle yite, yaya olarak [B]çıplak olarak dönüp geldi.[/B] Budunu besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kitay, Tatabi kavmine doğru, güneyde Çin’e doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, ...Otuz iki yaşımda Amgi kalesinde kışlakta kıtlık oldu.” ( Orhun Abideleri, s: 19, 47)

Başka boyların at sürülerini talan ederek “Türk Budun”u beslerler. Ancak, egemenlikleri pekiştikten sonra zengin olurlar; [B]Kültegin’in 4000 atı olur[/B]. (Orhun Abideleri)

Ayrıca, göçebe hayatın gerektirdiği çetin savaşmalar sonucunda yenen-yenilen (esir edilen: unaganbogol yapılan) kabileler ( oymaklar, boylar) arasında belli bir asalet/tabiiyet hiyerarşisi doğarken, kurulan, dağılan tekrar kurulan konfederasyonlar giderek süreklilik kazanma özelliğindedir.

Özetle, t[B]oplumda “lider”liğin bir gereksinim olarak ortaya çıkması, kan bağı toplumunun evrimidir. Çünkü, böylece lider ve ailesinin boyun –kabilenin diğer üyelerine göre zenginleşmesi servet eşitsizliklerine neden olur. [/B][COLOR="red"]Zamanla, liderliğin çevresi genişler( bürokrasi, özel muhafız gücü, tüccar sınıfı, din adamı, vb) ve böylece egemen bir sınıf doğar.[/COLOR] [B]Ancak, eski kişilik yapıları yeni beliren bu evrime uyum sağlayamayacak, çoğu kez bu dönüşüme (evrime) keskin biçimde karşı koyacaktır. Bunun Marksist terminolojideki adı “[COLOR="Red"][B]sınıf savaşları”[/B][/COLOR]dır.İşte bu karşı çıkış, toplumun geçirdiği her evrimde (yerleşikliğe geçiş-İslamlaşma; merkezi devlet tarafından vergilendirme, silahsızlandırma,vb)–yeniden yapılanarak değişik adlar altında – Göktürklerde [B]“[COLOR="Red"]Kara Budun[/COLOR][/B]”, Moğollarda “[B][COLOR="red"]Unagan Bogol[[/COLOR]/B]”,[B] Oğuzlar[/B]da ise, “[B][COLOR="red"]Karacık Çoban[/COLOR][/B]”- karşı koymayı sürdürecektir. Bu muhalefetin Anadolu’da adı önceleri “[COLOR="Red"]Kızılbaşlık[/COLOR]”, 19.yüzyıldan sonra ise, [COLOR="Red"]Alevilik’[/COLOR]tir. [/B]

Bu yazıda ve bundan önceki metinlerde sıkça sözünü ettiğimiz göçebelerin orijinal eserlerinde ve onlar hakkında yabancıların kaleme aldıkları eserlerde sı[B]nıf savaşları çok açık görülür.[/B] Türk ve Moğollar’daki toplumsal çalkantılardan örnekler verdik, yeri geldiğin de başka örnekler de vereceğiz. Kırgız göçebelerinde de durum aynıdır:

“[B]Manas ve etrafındaki yiğitlerin mücadele ettiği “kafir”ler, Moğol asıllı Budist Kalmuklar ve Çinlilerdir. Fakat, destanda Kırgızlar arasında yapılan kardeş kavgalarının (sınıf savaşlarının) kanlı sahnelerine de sık sık geniş şeklide yer alır.[/B]” (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy : Günümüz Türkçesi ile Manas Destanı,s:10. Akçağ Yayınları.)

[B] Sonuç olarak,Türk göçebe yaşamında toplumun sınıflara (katmanlara) ayrılması “Bey ailesi”nin halktan farklılaşması ile başlamıştır.[/B] Tarım toplumları ile göçebe toplumların sosyal yapısı birbirinden farklı süreçler izlemiştir. Şöyle ki, daha önce de değinildiği gibi, Marksist görüşe göre, tüm insanlığın uygarlık sürecinde özel mülkiyetin ortaya çıkışının kritik önemi vardır: T[B]emel ekonomidir, üst yapı kurumları (hukuk, din, ordu, bürokrasi, adalet, vb) ekonomiye göre biçimlenir. Siyaset de bir üst yapı kurumu olduğundan, o da ekonomiye, yani o toplumda yaşanılan üretici güçler kümesine göre yapılanır. Yani önce ekonomik gücü tekeline alanlar onunla birlikte ya da sonradan siyasal gücü de ele geçirirler.[/B] [COLOR="Red"]Oysa, göçebe toplumda temelde yatan siyasettir, ekonomi siyasete göre biçimlenir. Bu durumda toplumsal gelişmelerin açıklanmasında ekonomik değişiklik yerine siyasadan kopuş asıl olmaktadır. [/COLOR]İnsanlığın tarih öncesinde karşılaştığı en önemli devrim de, bu şekilde, eski toplumsal yapıyı dokunulmadan bıraktığı için, neolitik devrim olmayıp, adına “devlet” dediğimiz oluşumun ortaya çıkmasına yol açarak ilkel toplumun yok olmasına neden olan, toplumları dönüşü olmayan bir yola sokan giz dolu siyasal devrimdir.

"Ataerkil feodalite, Avrupa’daki gibi toprak temeli üzerinde gelişmedi. Tersine, [B]feodal soyluluk, yoksul kabile üyelerinin emeğini, kendi ekonomik çıkarları için kullanır ve kabile demokrasisi organlarını buyruğu altına alırken, kabile ortak ekonomisinin yerini, bireysel bir ekonominin alması süreci içinde, feodalleşme sürüler üzerinde oluştu” [/B]( Doğan Avcıoğlu: Türklerin tarihi. Üçüncü Kitap, s: 1394. Tekin Yayınevi)

cebe 02.04.2016 09:44

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]LİDER ( BEY)’İN KİŞİLİĞİ[/B]
(Materyalist düşünceye göre yaşanmış bir dönem olarak kabul edilen) [B]Herkesin eşit olduğu, başka bir söylemle ‘baş’ ve ‘ayak’ın olmadığı toplumlarda [/B]liderlik, topluluğun güvenlik ve geçim gibi yaşamsal gereksinimlerini karşılamak için yine topluluk tarafından oluşturuyordu. Yani toplum, içinden birini bu işler için görevlendiriyordu. [B]Bu, otoritenin halktan şef’e, ekonominin ise şef’ten halk’a doğru olduğunu gösterir.[/B] [COLOR="Red"]Çünkü toplum yetenekli, kuvvetli, akıllı ve daha da önemlisi cömert birini, yani talan edilenleri eşit bir şekilde paylaştıran birini liderlikle görevlendiriyor ve ele geçirilen hayvan sürüsü, kadın-kız ve genç erkekler gibi talan ürünlerini (ganimet) paylaşıyor. [/COLOR] B[B]öyle bir olgunun olup olmadığı; yaşanmış ise, bu sürenin – insanlık tarihinde- ne zaman başlayıp , ne zaman bittiği kesin olarak belirlenmemiştir,[/B] ancak bir takım teoriler (kuram: faraziye) ve analoji (benzetmelerle, karşılaştırılarak ilişki kurmakla) Neolitik devrime (orta barbarlık aşamasına kadar) sürüdüğü ileri sürülmüştür. Bununla birlikte, lider seçimi rasgele bir seçim olamaz. Çünkü, topluluğun [B]“lider: yönetici:şef” olarak yaratacağı kişi, topluluğa bağlı, onu dış dünyanın yıkıcı etkilerinden koruyacak güçleri ve yetenekleri bir araya getirerek ve en uygun koşullarda sürekli bir yaşama olanağı sağlayarak topluluğun yaşamını güvenlik altına alabilecek ruhsal yapıda olan biridir. [/B][COLOR="red"]Böyle bir kişinin herkesten daha kuvvetli, daha zeki, daha cesur ve daha cömert olması gerekir. [/COLOR]

[B]Kısacası, lider olarak seçilecek kişi, belirli özellikleriyle diğerlerinden farklı olan birisidir.[/B] Bunun yanında, eğer topluluk kendisini göç veya savaş gibi olağanüstü bir durumda yönetmek/yönlendirmek için bir lider seçiyorsa, bu, [COLOR="red"]toplumun kurallara uymak isteği[/COLOR]dir (İnsan toplulukları hiyerarşik topluluklardır). Ama, bu uymanın zamanını ve tarzını henüz kendisi tayin etmektedir. Örneğin, n[B]ormal koşullara (barış durumu) dönüldüğünde şefin görevi de sona eriyor, yeni bir olağanüstü durumda (savaş ya da göç) yeni bir lider seçiliyor. [/B] Dahası, liderin yaptırım gücü yok, yani sözünü dinlemeyenlere; kurallara uymayanlar şiddet uygulayamıyor. Bu liderin karakter yapısına ters bir durum. Çünkü, [B]lider, her şeyden önce “söz “ sahibidir. Sözünü dinletebilmesi için de “otorite” sahibi olması, bunun için de “ güç” sahibi olması gerekir. [/B]Savaş ve göç gibi toplumun tümünü ilgilendiren durumlarda bu otorite (iktidar) şefe veriliyordu, yani toplum şefi kendisini yönetmek için görevlendiriyordu. Bu yönüyle [B]günümüzün parlamenter demokrasilerine benzetilebilir.[/B] Ancak, iş bitince şefin görevi, dolayısıyla otoritesi ve gücü sona eriyordu. Bir kez daha hatırlatalım, bu sosyal olaylar göçebe yaşam sürdüren topluluklar için yapılan materyalist öngörüler (tahminler)dir.

[B]Lider kimdir ve ruhsal durumu nasıldır? [/B]

Eğer liderin karakterini çözümleyebilirsek ve toplumsal konumunu belirleyebilirsek, [B]eşitlikçi toplumdan eşitsizlik içinde yaşayan topluma (sınıflı topluma) geçişi analiz edebilmek için önemli bir veri elde etmiş oluruz.[/B]Lider( şef), bir insandır ve bir insan topluluğunu yönetmekte/yönlendirmektedir. O halde önce insanın nasıl bir varlık olduğuna ve nasıl yaşadığına kısaca bakalım. İnsan, hareket eden, topluluk içinde yaşayan ve bu nedenle de konuşan bir varlıktır.

“[B]Topluluk içinde yaşama ihtiyacı, insanlar arasındaki bütün ilişkileri ayarlamaktadır. İnsanın topluluk hayatı, bireysel hayatından önce gelmektedir. [/B]İnsanın uygarlık tarihinde, temelleri topluluk hayatı içerisinde bulunmayan hiçbir hayat şekline rastlamak mümkün değildir. İnsan topluluklarının dışında hiçbir insani varlığa rastlamak da mümkün değildir.” (Alfred Adler: İnsan Tabiatını Tanıma, s:129. Türkçesi: Ayşe Yörükan. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.)

Çünkü insan zayıf bir varlıktır. Bir takım yapay araçlar( makineler) olmadan tek başına doğaya karşı koyamaz. Makineler kültür ürünüdür, tek başına bir insanın kültürü olamayacağına göre, makine üretemez ve bu nedenle de soyunu sürdüremezdi. Kısacası insan, uygun bir ortamda yaşayabilir. Bu uygun ortamı da ancak topluluk (sosyal) yaşam sağlayabilir, çünkü sosyal yaşamda “iş bölümü “ vardır.

“[B]Sosyal hayat bir zorunluluk haline gelmiştir, çünkü her insan kendini belli bir gruba bağımlı kıldığı topluluk hayatı ve iş bölümü olmasaydı, insan türü varlığını sürdürmezdi. [/B]Ancak (aslında uygarlığın ta kendisi olan) iş bölümü, insanın sahip olduğu her şeyden sorumlu olan o saldırma ve savunma araçlarını insanlığın yararına sunabilmiştir. Ancak iş bölümünü öğrendikten sonradır ki, insan kendi kendini göstermek imkanını bulabilmiştir.” (Alfred Adlar:Agy,s: 130.)

Liderin kişiliğini ve değerler merdivenini toplumsal süreçten çıkarmamız zorunludur.

“İnsan tarihini insanın kendisinin yazdığı doğruysa, tarihe maddeci yaklaşımın çıkış noktası toplumbilimin temel verileri, yani insanoğlunun doğal ve ruhsal örgütlenmesiyse, araştırmalarımız büyük bir toplumbilimsel önem kazanıyor demektir. [COLOR="red"][B]En önemli üretim gücü, işgücü üreten güç ruhsal aygıta bağlıdır. [/B][/COLOR]Tarihin “öznel” etkenini ya da işgücü üreten gücü bilimsel ruhbilimin yardımı olmadan anlayamayız. Buysa, uygarlığı ve insanlık tarihini içgüdülerle açıklayan bütün ruh çözümsel kavramların kaldırılıp atılmasını gerektirir. Tersine, içgüdülerle değişime uğramış gereksinmeler tarihsel etkenler olarak ortaya çıkamadan toplumsal verilerin insan gereksinmelerini etkileyip değiştirdiğini yakalamak zorundayız.”(Wilhelm Reich: Kişilik Çözümlemesi, s: 26. Türkçesi: Bertan Onaran. Payel Yayınları)

Genel olarak, organik ve psikolojik bozukluğu olmayan bütün insanların bir takım yeteneklerle doğdukları kabul edilir. 20.yüzyılın ünlü Psikanalistlerinden (ruh çözümleyicilerinden) Alfred Adlere’e göre [B]insan, “içerisinde [COLOR="red"]yeterli olma [/COLOR], [COLOR="red"]başarılı olma[/COLOR] veya "[COLOR="red"]üstün olma[/COLOR]"gibi bir duyguyla dünyaya gelir.[/B] İnsan kişiliğinin oluşumunda en etkili faktör bu [B]“üstün olma[/B]” istek ve çabasıdır. [B]Bu itici güç, “yaratıcı benlik “ile aynı şeydi.[/B](Adler,: Agy,s:1) Birey, [COLOR="DarkRed"][B]“üstün olma duygusu”[/B][/COLOR] ile” k[B]endi kendini gerçekleştirmek (var olmak) için yaptığı tüm çabanın yanında toplum içinde bir [/B][COLOR="darkred"][B]ayrıcalığa, bir “liderlik pozisyonuna” veya olağanüstü bir mevkie sahip olmak için de çaba gösterir.[/B][/COLOR] [B]Bazı insanlar, “üstün olma” istek ve çabasını yaşamda iyi kanalize ederek diğerlerine göre daha yetenekli ve daha başarılı olurlar.[/B]

Bazı arkeologlara göre, atalarımız herkesin eşit olduğu avcı-toplayıcı bir toplumdan, modern uygarlık ile eş tuttuğumuz [B]materyalistlik, hiyerarşik topluma [/B]bu yetenekli kişilerin tetikçiliği ile geçmişlerdir.“Arkeolog AimeePlourde,
“[B]Herkesin eşit sayıldığı egeliteryen toplumlarda dahi bazı insanlar diğerlerinden daha başarılıdır.[/B] Atalarımızın içinde bazıları, avlanma becerisi, sanata yatkınlık, çevre hakkında daha fazla bilgi sahibi olma, [B]komşu topluluklarla daha iyi ilişki kurma gibi konularda üstün yeteneklere sahip olmuştur.[/B] [COLOR="Red"]Bu da başkalarından saygı ve hürmet görmesine, diğer bir deyişle prestijkazanmasına yol açmıştır.[/COLOR] Ve prestij sosyal yararlar sağladığı için de insanlar yeteneklerini ortaya dökmek ister.”(New Scientific, 18 eylül, 2004. Çeviren Reyhan Oskay, Cumhuriyet Gazetesi (Bilim Teknik eki)

[B]Prestij, insanın toplum karşısındaki saygınlığı, başka bir ifade ile toplumun kişiye verdiği değerdir [/B]ve bu soyut değer bugünün toplumunda olduğu gibi kuşkusuz o günün ilkel toplumunda da önemli idi. Bazı arkeolojik buluntular, insanların süs eşyalarını 100 000 (yüz bin) yıl önceden beri “prestij” amacıyla kullanıldıklarının ileri sürülmesine neden oluyorlar. Örneğin, bilim adamları, “[B]Güney Afrika’da Cape Town’ın 30 kilometre doğusunda yapılan kazılarda , 100 000 yıllık aşıboyalı çamurdan yapılmış nesneler buldular.[/B]”( Reyhan Oskay: Agy) Yine Afrika’nın bir başka bölgesinde 76 000 yıllık 41 adet boncuk bulundu; 2’li ve 27’li dizeler halinde bulunan boncuklar, Latince adı Nassarius Kraussianus olan küçük yumuşakça kabuklarından yapılmıştı. [B]Bu boncukların, takan kişiye “sosyalstatü” (toplum içindeki yeri) ve “cazibe” kazandırdığı ileri sürülmektedir.[/B] Aynı şekilde, şık giysilerin de bugün olduğu gibi o gün de, giyen kişiye “statü” ve cazibekazandırmak gibi işlevlere sahip olduğu ileri sürülmüştür.(Reyhan Oskay: Agy)

“Prestij”, Psikoanalizcilerin söylemiyle “[B]üstünlük duygusu”[/B] o kadar güçlü bir duygudur ki, kimi bilim adamlarına göre insanlığı barbarlıktan uygarlığa geçirmiştir. Yani insanlığa çağ atlatmıştır. Bilindiği gibi, [B]insanlığın tarımsal üretime geçmesi “uygarlığa” geçişi olarak kabul edilmektedir.[/B] Bu konuda Antropologlar, Sosyal Antropologlar, Sosyologlar ve Materyalist düşünürler başta olmak üzere hemen hemen tüm bilim dünyası düşünce birliği içindedirler ve tarıma geçiş uygarlın gelişimi açısından çok kritik bir adım olarak değerlendirilmektedir. İnsanların tarıma geçiş nedenini açıklamaya çalışan bilim adamlarından bazıları, aşırı nüfus artışı veya yiyeceklerinin kökünü kurutan iklim değişikliği nedeniyle çiftçilik yapmak zorunda kaldıklarını ileri sürerken, diğerleri tarımla uğraşın hayvan avlamaktan çok zor olduğunu, iddia edilen koşullar zorlamış olsa bile, [B]“çiftçiliğe geçişin yalnızca boş mideleri doldurmak amacı taşımadığını, statü sağlama amacı güttüğüne inanıyor[/B].”(New Scientific, 18 eylül, 2004. Çeviren Reyhan Oskay, CBT, 918/17-23 ekim 2004.)

Henüz bu kuramlardan hangisinin doğru olduğuna karar verilmiş değil; tartışmalar sürüyor. Ancak, bu teoriyi destekleyen başka bir teori ileri sürülmüştür. Buna göre, arkeolojik kayıtlarla göre insanların ekip biçtikleri bitkilerden elde ettikleri besinler, yüzyıllarca hatta binlerce yıl boyunca diyetlerinin yalnızca küçük bir kısmını oluşturmuştur.Tarımdan elde edilen besinlerin yiyeceklerinin önmeli bir bölümünü oluşturması çok uzun yıllar almıştır. Daha da önemlisi, tarım üretimini önce elit tabaka yapmıştır. Zengin sofralarında ve davetlerinde hayvansal besinlerin yanında, tıpkı bugünün sosyetik davetlerinde olduğu gibi, mercimek, buğday ve arpadan yapılan yiyeceklerin de konması daveti verene prestij kazandırıyordu. Seçkinler, alt katmandan (kölelerden) daha fazla üretim isteyince o zaman tarımla uğraş tüm topluma yayılmıştır.

“Bu arda nesiller boyu süren seleksiyon tohum kalitesinde iyileşme sağladı. Tahılların depolama olanaklarının artmasıyla bazı insanlar zenginleşirken, sosyal açıdan eşitsizlikler meydana geldi. Elit tabaka alt sınıflardan daha fazla üretim yapmalarını isteyince, alt tabakaların avcılık –toplayıcılık yapacak zamanları kalmadı. Dolayısıyla bu sınıflar da tarıma yöneldi.”(New Scientific, 18 eylül, 2004. Çeviren Reyhan Oskay, CBT, 918/17-23 ekim 2004.)

Yukarıda, insanın içindeki “[B]üstünlük duygusu[/B]” ile birlikte doğduğunu, bunu tatmin etmek için de “prestij” kazanması gerektiğini söylemiştik. “Prestij”i kavrayabilmek için “[B]status” [/B]ve “[B]rol[/B]” nedir ona bakalım. Toplum içerisinde birey her an belirli bir yer işgal eder, belli bir zaman süresi içerisinde işgal edilmiş böyle bir yere, sosyoloji dilinde bireyin “status”u (yeri, pozisyonu veya mevkii) denir. “Rol” ise, her status için kalıplaşmış bir grup davranışa ve bu davranışların içermekte olduğu kültür kalıplarının bütününü açıklar. Buna göre rol, statuslar bakımından bireyin edindiği, öğrendiği şeylerdir. Yani rol, status’un dinamik olan yönüdür, bireyin işgal etmiş olduğu statusu devam ettirebilmesi için yaptığı şeylerdir. (Adler: Agy, s:6) [B]Prestij ise, bireyin status ve rolünün topluluk tarafından onanmasıdır, yani bulunduğu konumda, o konumun gereğini tam olarak yerine getiren, başka bir deyişle “rolünü iyi oynayan” bireye toplum hürmet eder; o birey “prestijli” birisidir. [/B] (Örneğin, -bir önceki makalede sözü edildiği gibi- Temuçin’in babası ölünce aile prestijini kaybeder. Annesi’ne “kurban eti”nden pay verilmez. Bu, büyük bir hakarettir. Bu nedenle, annesi kabilesinin kadınlarıyla kavga eder. [B]Temuçin, aklını-cesaretini kullanarak yeniden prestij kazanır, bu ona askeri güç sağlar ve askeri gücüne dayanarak ‘Cengiz Han’ olur.[/B])

Özet olarak, insanın doğasında var olan “[B]üstünlük duygusu[/B]: prestij kazanma isteği” çok güçlü bir duygudur. Bu kavramın üzerinde bu kadar durmamın nedeni, Türk-Moğol göçebe yaşamında “[B]savaşçı soyluluğun:[/B] [B]bozkır aristokrasi sınıfı[/B]nın” ve onun karşıtı sınıfın; [B]halkın ( kara kemik budun: kara budun: karacık çoban: zavallı kara çoban: unagan bogol ) ortaya çıkışlarını doğrudan ilgilendiren bir kavramdır. [/B]Bu sınıfları elimizdeki belgelere dayanarak, Anadolu yolunda ve Anadolu’da günümüze kadar olan evrelerini irdelemeye çalışıyoruz.

[B] Ekonomik üstünlük, yani ekonomik açıdan “status” ve “rol“ de prestijin kazanmanın en önemli dayanağıdır. “ekonomik temel...bireylerin düşüncelerini ve davranışlarını belirlemektir. “[/B](Adler,s: 128).) O halde, “Bunun (prestij kazanmanın) en iyi yolu taklit edilmesi zor maddi nesnelerden yararlanmaktır. Prestij kazanmak bu şeklide ayrıcalık yaratınca, rekabet kızışır. Bunun sonucunda prestij kazandıran nesnelerin değeri ve çeşitlik artar. Buna paralel olarak insanların topluluk içinde farklı konumlara gelmesi, sosyal kademe sisteminin karmaşık bir hal almasına yol açar.Kişisel prestij, grup liderliğinin kapılarını açar. Ve giderek bu sistem daha gelişmiş toplumlarda gördüğümüz kademeli hiyerarşik düzeni oluşturur. Bu dönemde prestij sağlayan mallar önem kazanmaya başlar.”(Reyhan Oskay: Agy).

Bunu Türk tarihinden örneklendirecek olursak, az bulunan ve elde edilmesi zor olan [B]Çin ipeği bozkır aristokrat sınıfında prestij göstergesidir.[/B] Bozkırda hayvan derileri (post) çoktur, ancak değeri yoktur. Çin’in ipeği daha çok prestij kazandırır.

“Çin budunun sözü tatlı, [B]ipek kumaşı yumuşak imiş.[/B] Tatlı sözle , yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak Türk budunu öylece yaklaştırmış. Türk budun, Çin’in tatlı sözlerine, [B]ipek kumaşına aldanıp çok öldün.[/B]..”(Orhun Abideleri)

[B] Bozkır eşitlikçi göçebe yaşamında Prestij nasıl kazanılır?[/B]

Bozkır yaşamı yukarıda da sık sık vurgulandığı gibi, çetin ve tehlikelerle dolu bir yaşamdır. [B]Ekonomisi hayvan sürüsüne ve başkalarının ürettiğinin ele geçirilmesine (talan) dayanır. Bu nedenle de saldırı-savunma şeklindeki savaşlar, topluca göçler ya da topluca kaçmalar gündelik hayatın olağan durumlarıdır[/B].

“Belli insan yapılarına belli toplumsal düzenler yön verir, başka deyişle, her [COLOR="red"][B]toplumsal düzen ayakta durabilmek için gereksindiği kişilikleri kendisi yaratır[/B][/COLOR].” (Wilhelm Reich: Kişilik Çözümlemesi, s: 26. Türkçesi: Bertan Onaran. Payel Yayınları)

Böyle bir topluluğun [B]“lider: yönetici:şef:bey” [/B]olarak yaratacağı kişi, topluluğa bağlı, onu dış dünyanın yıkıcı etkilerinden koruyacak güçleri ve yetenekleri bir araya getirerek ve en uygun koşullarda sürekli bir yaşama olanağı sağlayarak topluluğun yaşamını güvenlik altına alabilecek ruhsal yapıda olan biridir. [B]Böyle bir kişinin herkesten daha kuvvetli, daha zeki , daha cesur ve daha cömert olması gerekir. [/B]İşte bu özellikler o kişiyi topluluğun diğer üyelerine göre “prestijli” biri haline getirir.

“[B]Boydaki herkes Attila’ya büyük saygı duyuyordu. Obaya girişi, büyük bir olay oluyordu.[/B] Kadın, erkek ve çocukları yoluna sıralanarak ona övgü dolu sözlerle seslenirlerdi. Kadınlar yanından geçerken kendisine yiyecekler sunarlardı. Attila bunları kabul ederken, siyah atı Villam’ın üzerinde dimdik dururdu.”( Wess Roberts: Hun İmparatorluğu. Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren Yakut Eren, s: 24. Rota Yayıncılık, İstanbul.)

Bozkırda liderin temel belirleyici özelliğinin savaşçılığı olduğu aşağıdaki örneklerde açıkça görülmektedir. [B]Göktürk yazıtlar[/B]ı, [B]Moğolların Gizli Tarihi[/B] ve Oğuzların destanı [B] Dede Korkut’[/B]da tasarlanan savaşçı önder, her ne kadar beyliğin irsiyet kazanmasından sonraki dönemlere ait olsa da, önceki dönemleri de yansıtıyor olsa gerek. Orhun yazıtlarında, “[B]Türk Budun”[/B]un kurtuluşu, kuruluşunda İlteriş Kağan’ın örgütleyiciliği şöyle anlatılır:

“[B]Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yetmiş er olmuş.[/B] Tanrı kuvvet verdiği için babamkağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya, batıya asker sevk edip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti , ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş.”(Orhun)

Avrupa Hunlarının kralı Attila’nın örgütleyiciliği de şöyle anlatılır:
“Onun (Attila’nın) hükümdarlığı zamanında Hunların fetihleri efsanevidir. Attila planını büyük bir beceri ile uyguladı. [B]Tahminlere göre 70 000 savaşçıdan oluşan ordusu bir kavimler topluluğuydu. Ama bunlar çok iyi disiplin altına alınarak, tek bir hedefe doğru hareket eden bir ordu haline geldiler.[/B]”( Wess Roberts: Agy, s: 25)

İbni Haldun (1332–1406) “[B]imparatorluk fetihle kurulur; fethetmek için ise aynı birlik ruhuna ve tek bir amaca sahip olan bir kitleye dayanmak gerekir. [/B]Bir adam bir ihtilalcinin sahip olması gereken bütün yeteneklere sahip olabilir; [B]ancak güçlü bir topluluk tarafından desteklenmiyorsa, sonuna doğru koşmaktadır.[/B]İbn Haldun’un birlik ruhu olarak adlandırdığı şey aile bağları ve topluluk ruhudur.

[B]Cengiz Han [/B]bunu onlara Deligun- Buldak tepesinde kutsal sancakların arasında yanında gökten inmiş ermiş Gökçe varken [B]Kurultayın huzurunda yüksek sesle' söyledi ve ulusal yemini etti[/B]:

“Her şeye ve herkese karşı, acılarıma ve kayıplarıma bakmadan, [B]benim ayrılmaz bir parçam olan bu halk, hep beraber yürekten acıları ve sevinçleriyle bu büyük bedeni benim düşünceme adayan bu halk..[/B]. kaya kristali kadar saf olan, bütün tehlikelerin arasında benim gayretlerimin amacı doğrultusunda doğruluğunu ortaya koyan bu halkın, adının Mavi (Gök) Moğollar olmasını isterim, yeryüzünde kımıldayan her şeyden büyük olsun, yükselsin.”(Leon Cahun: Asya Tarihine Giriş, s:158) Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayınları)

[B]Böylece, artık Moğol kabilelerinin birbirleriyle savaşmaları sona erer; onlar artık ne Nekrin, ne Urmangut, ne Tayciut, ne Tatar, ne Merged, ne Nayman,ne Kerait, ne Barlas, ne Barin, ne Arlad, ne de Celayir’di. Onlar birarada ve Moğol'du, Mavi (Gök) Moğollar; dünyanın ilk ulusu[/B].

Kuşkusuz, Moğol Destanında Cengiz Han’a atfedilen söylev tam olarak onun ulusal irade tarafından gönülden kutsandığı, Hyung-Nu imparatorlarının ve Türk Kağanlarının mirasını güçlü bir şekilde ele aldığı bu törensel günde sarf ettiği kelimeleri tam olarak karşılamamaktadır. [B]Fakat hayatı boyunca yaptığı her hareket ardılı Sanang Setzene’nin ona atfettiği söylevi doğrular niteliktedir.[/B] Gerçekten bugünden itibaren Moğol ulusu var olmaya başlayacaktır, bağımsız, homojen ve eğilme: imparatorun yönetiminde büyüyecek ve [B]“yer yüzünde hareket eden her şeyi' üstüne çıkacaktır.[/B]” Efsanede kendisine atfedilen söylev tam olarak gerçeği yan¬sıtmasa da içeriği hakkında bir fikir verebilmektedir; vahşi hayvanın nefesi ensenizdedir. (L.Cahun: Agy,s:158)

[COLOR="red"][B]Lider örgütleyiciliğin yanında cesurdur, ordunun başında savaşarak diğer savaşçılara örnek olur. [/B][/COLOR] İlteriş’in oğulları [B]Bilge[/B] ve [B]Kül Tigin[/B] kardeşlerin yiğitlikleri şöyle anlatılır:

“….elli bin asker geldi, savaştık. [B]Kül Tigin yaya olarak atılıp hücum etti[/B]. Ong valinin kayın biraderini, silahlı, elle tuttu, silahlı olarak kağana takdim etti. [B]O orduyu orda yok ettik.[/B] Yirmi bir yaşında iken, Çaca generale karşı savaştık. [B]En önce Tadıgın, Çorun boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. İkinci olarak İşbara Yamtarın boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. Üçüncü olarak Yigen Silig beyin giyimli doru atına binip hücum etti. O at orda öldü. [/B]Zırhından kaftanından yüzden fazla ok ile vurdular, yüzüne başına bir tane değdirmedi. /…/ [B]Kül Tiğin yirmi altı yaşında iken Kırgıza doğru ordu sevk ettik. Mızrak batımı karı söküp, Kögmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık. [/B]Kağanı ile Songaormanında savaştık. Kül Tigin, Bayırkunun ak aygırına binip atılarak hücum etti. [B]Bir eri ok ile vurdu, iki eri kovalayıp takip ederek mızrakladı./…/ Kırgız kağanını öldürdük, ilini aldık[/B]. Türgiş kağanının ordusu Bolçu’da ateş gibi, fırtına gibi geldi. Savaştık. Kül Tiğin alnı beyaz boz ata binip hücum etti. ...[B]Ondan sonra tekrar girip Türgiş kağanının buyruku az valisini elle tuttu.[/B] Kağanını orda öldürdük, ilini aldık. Kült Tigin alp saçlı atına binip atılarak hücum etti.O at orada düştü. İzgil milleti öldü. [B]Kültiğin Azman atına binip atılarak hücum etti. Altı eri mızrakladı. Askerin hücumunda yedinci eri kılıçladı. Kül Tigin Az yağızına binip, atılarak hücum etti bir eri mızraklaıdı. Dokuz eri çevirerek vurdu.Ediz kavmi orda öldü.[/B].. Beşinci olarak Ezginti Kadız’da Oğuz ile savaştık. Kül Tigin Az yağızına binip hücum etti. İki eri mızrakladı, çamura soktu. O ordu orda öldü. Amga kalesinde kışlayıp ilk baharında Oğuza doğru ordu çıkardık. Kül Tiğini evin başında bırakarak, müdafaa (savunma ) tedbiri aldık. Oğuz düşman merkezi bastı. [B]Kül Tiğin öksüz atına binip dokuz eri mızrakladı, merkezi vermedi. [/B] Annem hatun ve anlarım, ablalarım, gelinlerim, prenseslerim, bunca yaşayanlar cariye olacaktı, ölenler yurtta yolda yatıp kalacaktınız. Külteğin olmasa hep ölecektiniz.” (Orhun, s: 22,23, 27)

[B]Dede Korkut’da [/B]Dirse Han, oğlu [B]Boğaç[/B]’ın hikayesinde [B]kabilenin sırdan üyelerinin çocukları azgın bir boğadan kaçarken, kabile beyinin oğlu cesurca savaşarak boğayı öldürür. [/B][COLOR="red"]O kadar güçlü ki, bir yumrukta boğayı durdurur, yumruğunu çekince boğa dengesini kaybedip düşer:[/COLOR]

“Dirse hanın oğlancığı (15 aşında) üç kabile çocuğu ile meydanda aşık oynuyorlardı. [B]Boğayı koyuverdiler, oğlancıklara kaç dediler. O üç oğlan kaçtı. Dirse hanın oğlancığı kaçmadı..boğa oğlana sürdü geldi. /…/ Oğlan yumruğu ile boğanın anlına kıyasıya vurdu. Boğa ile oğlan bir hamle çekiştiler. Oğlan bu sefer boğanın anlına yumruğunu dayadı, sürüdü meydanın başına çıkardı..[/B].O[COLOR="Red"]ğlan boğanın anlından yumruğunu giderdi... Boğa yere tepesinin üstüne düştü. Oğlan boğanın başını kesiti.”[/COLOR](Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı,s: 13). ([B]Aşık oyunu[/B]: Öküz, koyun ve keçinin ayak eklemlerinden çıkarılan bir kemik, aşık kemiği. Çok sayıda “aşık kemiği” ile oynanan oyuna “aşık oyunu” veya “aşık oynamak” denir. Divriği’nin Kızılbaş-Alevi köylerinde 1960’lı yıllara kadar, özellikle kış aylarında, sıkça oynan bir çocuk oyunu idi. Ben de sıkça oynardım ve oynarken çok heyecanlanırdım.)

Yine Dede Korkut’un başka bir hikayesinde bey olan baba, önce soluna, sonra sağına bakarak mutlu ve gururlu bir şekilde gülümser, daha sonra da oğluna bakarak ağlar, oğlu bunun nedenini sorduğunda baba şöyle cevap verir:

“[B]Sağıma doğru baktığımda kardeşim Kara Göne’yi gördüm Baş kesmiştir, kan dökmüştür, ganimet almıştır, ad kazanmıştır (prestij:itibar kazanmıştır. Cebe) . Soluma baktığımda dayın Aruz’u gördüm, Baş kesmiştir, kan dökmüştür, ganimet almıştır, ad kazanmıştır. [/B][COLOR="DarkRed"][B]Karşıma baktığımda seni gördüm; On altı yaşına geldin, bir gün ola düşeyim öleyim sen kalasın. Yay çekmedin, ok atmadın, baş kesmedin, kan dökmedin. Kanlı Oğuz içinde ganimet (talan) almadın.”[/B][/COLOR] [B]Kısacası, Bey, oğluna, “birilerini öldürüp malını mülkünü almadın, o halde sen “Bey” olamazsın! diyor[/B]

[B]Temuçin ( Cengiz) ’in lider olması da cesur, atak, dirençli, öç alıcı ve cömertliği olmasından dolayıdır[/B]. Babası Yesugey’in rakip kabile tarafından zehirlenerek öldürülmesinden sonra, aileye bağlı kabiller, savaşçılar (nökerler) ve uşaklar dağılır, başka şeflerin yanına giderler, giderlerken hayvan sürsürlerini de birlikte götürürler. Temuçin, annesi ve kardeşleri dağ sıçanları avlayarak yaşarlar;
“ Vaziyet böyle devam ederken Yesugey-bagatur’un ailesi büyük sıkıntı ve sefaletten sonra yavaş yavaş düzelmeğe başlar. [COLOR="darkred"]Büyük oğlu Temuçin istidatlı (yetenekli), kuvvetli, dayanıklı, pişkin yiğit oldu; annesi onu bozkır aristokrasi ananelerine ( geleneklerine) göre yetiştirdi..[/COLOR].[B]Genç yiğitler Temuçin’in yanına gelip nökör (silahşor) olmağa, kabilenin eski vassalları (bağımlıları: köleleri) ona iltihak etmeğe ( katılmaya) başladılar.[/B]”(B. Y. Vladimirtsov, Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 118.)
Örgütleyicilikten söz ediliyorsa doğrudan siyasetten(politikadan) söz edilmiş olur;

“Bu sırada Timuçin şaşırtmacadan olanca gücüyle yararlanıyor, Tayciutlar, Cuyratlar, ve Moğol kökenli diğer konfederasyon üyesi boyların üzerine generallerini, sadık Bogorci’yi, sınanmış Mukuli’yi ve adlarını ilk defa duyduğumuz genç savaş şeflerin Koyuldar’0, Koşigoçi’yi (Tımar sahibi anlamına gelir) ve [B]Cebe[/B] ve [B]Subutay [/B]adındaki diğer ikisini gönderiyordu. [COLOR="Red"]Son ikisiyle bu tarihin akışı boyunca her yerde karşılaşacağız. Bunlar Cengiz Han’ın siyasetiyle hazırladığı yönetimiyle koruduğu her şeyi kılıçlarıyla tamamlayan insan kılığına girmiş savaş tanrılarıydılar[/COLOR].(LeonCahun: AsyaTarihine Giriş, s:149) Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayınları)
•••
“…[B]daha 1203’de Timuçin’in kendisini gerçek bir imparator saydığını açıkça gösterir[/B]: “[B]En başından beri size söylemiştim, niye Onon toprağı efendisiz kalıyor ? Sizi gücü ele almaya ikna etmeye çalıştım, siz reddettiniz... Beni sıkıştırıp bana bizzat efendimiz olun dediğinizde, sizin isteğinize uydum, babalarımızın mirasını ve geleneklerini koruma söz verdim.[/B] [COLOR="red"]İktidara gelmek için entrika mı yaptım ?[/COLOR] Babalarımızın hüküm sürdüğü üç nehir arasındaki yer yabancıların eline geçmesin diye [COLOR="red"][B]oy birliğiyle seçildim.[/B][/COLOR] Şimdi Uang Han’a hizmet ediyorsunuz; [B]ama bilmelisiniz ki o bir sahtekardır. [/B]Bana nasıl davrandığını gördünüz. Sizi çok daha kötü bir muamele bekliyor.”( Leon Cahun: Asya Tarihine Giriş,s:150, 151 Türkçesi sabit İnan kaya. Seç yayınları)

Şeflik için savaşçı yetenek ne kadar gerekli ise, cömertlik, yani talan edilen malın silah arkadaşları ile paylaşması da o kadar önemlidir. Bütün talancı oluşumlarda Bey, iktidarını sağlamlaştırana kadar ılgarlanan malı (ganimet) savaş arkadaşlarına dağıtmak zorundadır. Eğer dağıtmazsa, düşmanlık kazanır, uzun süre yerini, koruyamaz.Orhun yazıtlarında,

“ ... [B]Türk milleti aç idi. O at sürüsünü alıp besledim[/B] ./…/ kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım.” (Orhun)

Cengiz, silah arkadaşlarına;
“ [B]ben çok at ve davar sürüleri, halkın kadın ve çocuklarını aldım, bunları size verdim;[/B] bozkır avlarında sizin için sürek avları yaptım, sizin karşınıza dağ hayvanlarını sürdüm.” (Vladimirtsov: Agy,s: 124).

Vladimiritsov’un İlhanlı veziri ve Cami'u't-tevarihyazarı Reşidettin’den aktardığı bir hikaye:
“ Bir gün Cengiz Han kendi adamlarıyla av avlarken, komşu Curyat kabilesinden mensup avcılara rastladı. Bu Curtaytlar , Tayçiut kabilsiyle (Cengiz’in can düşmanı; babasını zehirleyen kabile) müttefik sayılırdı. [B]Cengiz Han 400 kişiden ibaret bu Curyat avcılarına her türlü kolaylıklar gösterdi. Cengiz Han tarafından gösterilen bu ilgi Curyatlar üzerinde büyük etki yaptı, biraz tereddütten (kararsızlıktan) sonra, bu kabilenin bir kısmı Cengiz’e iltihak etmeğe (katılmaya) karar verdi. Dediler ki: ‘Tayçiut beyleri bizi haksız olarak rahatsız ediyor ve korkutuyorlar. [/B]Bu şehzade [COLOR="red"]Temuçin, taşıdığı elbiseyi çıkarıyor ve başkasına veriyor; bindiği attan iniyor başkasına hediye ediyor, o ülke sahibidir, ordu besliyor ve ulusuna iyi bakıyor.”[/COLOR] (Vladimirtsov: Agy,s: 127.)

Ancak, imparator olup egemenliğini tam olarak kurduktan sonra durum değişir: kendisine sunulan bir kızı alıkoyan askerleri sorgular ve kızı muayene ettirir:
Cengiz, kendisine “karı” olması için babası tarafından sunulmak için götürülürken yolda 3 gün alıkonulan bir kıza “tecavüz” ile suçladığı bir askeri yargılamasına bakalım:

“Ho’as Merkit’lerden Dayir-usun, [B]Cengiz Han’a sunmak maksadiyle kızı Hulan hatunu alıp gelemkte idi. [/B]Yolda askerler tarafından durduruldular. Onları durduran askerlerin başında Naya-Noyan namında biri vardı. Dayir-usun: ‘[B]Kızımı Cengiz Han’a sunmak için götürüyordum !’ [/B]deyince Naya Noyan: ‘kızını beraber götürürüz. Şimdi yalnız gidersen , bu karışık zamanda askekler seni hayatta bırakmazlar ve kızın da müşkül duruma düşer’ diyerek onları üç gün üç gece alıkoydular. Ancak bundan sonradır ki, Naya-noyan, Hulan Hatun ile babası [B]Dayir-Usun’u Cengiz Han’a götürdü. Cengiz Han, ‘bunları niçin alıkoydun?’ diye çok hiddetlenerek onu sert bir şeklde sorguya çekip , hakkında kanuni takibat yapılmasını istedi i[/B]se de, Hulan Hatun ortaya atılarak, ‘Naya ile karşılaşmamız bizim için bir talih omuştur. Şimdi bir taraftan Naya’a sorguya çekilirken, ey hanım ! benim de, tanrının inayetiyle anam ve babam tarafından dünyaya getirildiğim gibi[B] inceden inceye muayene edilmeme müsaade et ! [/B]‘diye yalvardı.Naya’a ifadesinde şöyle dedi:
“ Hanım’ın karşısında iki yüzüm yoktur,
Halkımız içerisinde güzel yanaklı kadın ve kızlara
Narin bacaklı beygirlere rastladığım zaman,
Bunları, ‘Han’ın malıdır’ diye korudum.
Bundan başka düşüncem varsa,
Ölmeye razıyım ! “ dedi.
[B]Cengiz Han, Hulan Hatun’un ricasını yerine getirerek aynı gün [COLOR="Red"]esaslı bir muayene yaptırdı [/COLOR]ve neticede sözlerinin doğruluğu anlaşılınca onu sevgisiyle ödüllendirdi..[/B]. Nayan’ın hareketini de uygun buldu ve ‘Bu adam doğru sözlü bir adamdır, onu yüksek bir mevkie koyacağım!”diyerek kendisine iltifat etti” (Moğolların Gizli Tarih, s:124).
Talan edilen malın (ganimet) dağıtılması da beyliği belirleyen öğelerden biridir.

[B]Kutadgu Bilig’[/B]de Bey’e öğüt verilirken, kahraman, cesur, soylu , vb özelliklerin yanında cömert olması da istenir:
“[B]Yönetici cömert, alçakgönüllü ve sakin davranışlı olmalıdır./[/B]…/ Cömert ol, beylere cimrilik yakışmaz “(Kutadgu Bilig, s: 86, 208.)

[B]Ganimet dağıtımı[/B]nı [B]Dede Korkut[/B] hikayelerinde daha açık izleyebiliyoruz. Ganimet dağıtımında boylar arası savaşlar olur:

“[B]Üç ok boz ok karşılaştılar... Alaylar bağlandı, ordular dizildi, borular çalındı, davullar dövüldü...Aruz, Kazan’ın üstüne at sürdü. Kazan’ı kılıçladı, zerre kadar kestirmedi öteye geçti. Sıra Kazan’a geldi. Altmış tutam alaca mızrağı koltuğa kıstı, Aruz’a bir mızrak vurdu.[/B] Göğsünden şimşek gibi öteye geçti. At üzerinden yere yıktı. Kardeşi Kara Göne’ye işaret etti, başını kes dedi. Kara Göne attan indi, [B]Aruz’un başını kesti..[/B]. [COLOR="Red"]Aruz’un evini talan ettirdi, elini gününü yağmalattı. Yiğit beyler ganimet aldı..[/COLOR].”(Dede Korkut,s: 239-240).)
Az ganimet verilen bey, asi olur:

“[B]Gürcistan haracı geldi: Bir at, bir kılıç, bir çomak. Her yıl altın akçe gelirdi, yiğide beye verirdik, hatırları hoş olurdu,[/B] şimdi bunu kime verelim ki hatırı hoş olsun.”( Dede Korkut,s:185)

Gürcistan haracı sonunda Begil adlı beye vermeğe karar verilir ve Begil çağrılarak bu haraç ona verilir. Ancak, Begil kendisine verilen ganimeti az bulur ve beylerin toplantısını terk eder ve evine döndüğünde karısına, “[B]Oğuza asi oldum belli bilin !” der. Karısı da, “Yiğidim bey yiğidim, padişahlar tanrının gölgesidir, padişahına asi olanın işi rast gelmez.[/B]”(Dede Kortkut,s:188) )diyerek daha politik bir yol izler. Nitekim, bu sözler asi beyin çok hoşuna gider ve şefe giderek özür diler, bağlılığını bildirir.Şeriata göre Padişahın görevi yeryüzünde adaleti sağlamaktır. Adalet tanrısaldır, dolayısıyla onu sağlayacak olanın da tanrısal olması zorunluluğu doğar. İşte bu nedenle de, Fatih, “ cenab-ı şerifim” diyebilmekte, II. Abdülhamit” Allah’ın gölgesi olabilmekte, Kanun-u esasi (1876 Anayasası) padişahı ‘mukaddes (tanrısal)ve gayr mesul’(hiç kimseye karşı sorumlu olmayan) saymaktadır.”(Türkiye Tarihi, 2. Kitap. Önsöz,s: 8. Yayın Yönetmeni: Sina Akşin.)Bu tür örnekler diğer tek tanrılı dinler olan Hıristiyanlık ve Musevilik için de verilebilir.

Ganimetin en çoğunun beye ayrılması, savaş şefinin evinin yağmalanmasına ve bu yağmalamanın da boylar arası savaşlara yol açtığı anlaşılıyor. Olayı Dede Korkut’tan dinleyelim:

“[B]Üç Ok Bozok biraraya gelse Kazan evini yağmalatırdı[/B].Kazan tekrar evini yağmalattı. A[B]mma Dış Oğuz beraber bulunmadı. Sadece İç Oğuz yağmaladı[/B]. Ne zaman Kazan evini yağmalatsa helallisinin elini tutar, dışarı çıkardı, ondan sonra yağma ederlerdi.” (Dede Korkut,s: 232.)

Boz Ok boyuna haber vermeden, Üç Ok’un yağmalaması, Boz Ok’un Kazan Han’a düşman olmasına neden olur. Kazan’ın dayısı ve savaş yoldaşı Aruz şöyle konuşur:

“[B]Suçumuz neydi ki yağmada beraber olmadık. Daima Kazan’ın başına sıkıntılar gelsin, biz Kazan’a düşmanız belli bil !“[/B](Dede Korkut,s: 232).
Sonunda Aruz, yeğeni Kazan ile düello eder ve öldürülür, kafasını Kazan’ın kardeşi, yani Aruz’un öbür yeğeni keser.

Aslında, talan ekonomisine dayanan bütün toplumlarda, lider talanı savaş arkadaşlarına eşit paylaştırdığı ölçüde vardır, ta ki iktidarını sağlama alana kadar.[B] İktidarı tam olarak ele geçirince talanın (ganimetin) çoğunu kendisine ayırtır ve böylece toplumsal bunalımlar başlar.[/B]

cebe 08.04.2016 15:24

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Göçebe Türk Budun (Kara Budun)’un İnancı: Şamanizm[/B]
([COLOR="Red"]Yerleşik Yaşam Öncesi Türk-Moğol Toplulukların Dini: Şamanizm[/COLOR])

Türk-Moğol göçebe boyların/budunların dini, doğuda Çin sınırında ilk kez izlenmeye başladıkları dönemlerden (İ.Ö. 3. yüzyıl) batıda İran sınırında yerleşik yaşama geçmeye başladıkları (İ.S. 8. yüzyıl) sürece kadar “[COLOR="red"]Şamanlık[/COLOR]” idi.

[B]Şamanizm,[/B] Türklerin de dahil olduğu Orta Asya’nın görece eşitlik içinde yaşayan bütün göçebe kavimlerinin dinidir.Aslında Şamanizm, sadece Eski Türklerde-Moğollarda değil, dünyanın birçok ayrı bölgesinde yer alan ve olağanüstü genişlik kapsayan bir uygulamadır. [B]Dünyanın bütün göçebe ve yarı-göçebe alt kültürlerindeki inanç ve düşünce Şamanlığa dayanır[/B]. Ancak Şamanlık üzerine yapılan birçok araştırma çoğunlukla Sibirya üzerine odaklanır. “[B]Şaman” sözcüğü Tunguzca “saman” dan türetilmiştir [/B](NevillDrury: Şamanizm, s:35. Türkçesi: Erkan Şimşek. Okyanus Yayınları ).

“[B]Peygamberi, kutsal kitabı ve tapınakları/camileri olmayan Şamanizm[/B], “kam” ları, yani rahipleri tarafından idare edilirdi. Kutsal günlerde, ölüm, gömme ve bayram ayinlerini her türlü dua merasimlerini idare eden, halkın sorunlarını çözen, dertlere deva bulan bu [B]kam’ların Tanrı ile ilişkilerde bulunduklarına inanılırdı.[/B]”(Osman Turan: Selçuklular ve İslamiyet. Aktaran Erdoğan Aydın: Nasıl Müslüman Olduk, s:4.)

[B]Şamanizm’e göre tüm doğa canlıdır, her varlığın bir ruhu vardır, bu nedenle de kutsaldır ve saygı duyulmasını ister[/B]. (NevillDrury: Agy,s:18) [B]Güneş, ay, yıldız, vb göksel cisimlerin tümü de Tanrı’dır, onların da canlı olduğuna, ruh taşıdığına inanılır ve bu göksel cisimlerin tümüne birden “Gök” denir.[/B] [COLOR="red"]Gök(mavi) sözcüğü, Tengri (Tanrı)'nin sıfatı olarak kullanılır.[/COLOR] [B]Tanrı (Tengri) deyimi hem nesnel göğü, hem de onun ruhunu belirtir. Başka bir söylemle, Gök Tanrı, gökteki bütün yıldızları, güneşi ve ayı kapsayan nesnel bir varlıktır.[/B] [COLOR="red"]Gök’e en yakın yerler olan yüksek dağlar da kutsaldır çünkü tepeleri göğe değen dağlar ile Gök(Tanrı)birbirine karışır. [/COLOR]Yani, yüksek dağların tepeleri de tanrısallık kazanır. Bu nedenle, yüksek dağların ruhlarının çok güçlü olduklarına inanılır ve bereket için onlara dua edilir. (Bu inanç, tarihsel bilinçten yoksun fakat geleneğin taşıyıcı olan Türkiye’deki Kzılbaş-Aleviler tarafından hala yaşatılmaktadır. Bkz.[url]http://www.sivaslilar.net/forum/showthread.php?t=31801[/url])

Çeşitli kaynaklarda Orta Asya bozkırlarında, yaklaşık 2000 yıl sürdüğü tahmin edilen göçebe yaşam süresinde, [B]Hun, Göktürk, Moğol gibi çeşitli boy, budun ve Hun, Toba, Göktürk, Avrupa Hunları gibi boy konfederasyonlarında (devletimsi siyasal oluşumlar vb) en büyük Tanrı, [COLOR="red"]Gök Tanrı'[/COLOR]dır. [/B][COLOR="red"]Göksel cicimlerin tümü, Gök Tanrı’dır[/COLOR], fakat onu teşkil eden[B] güneş,[/B] ay, yıldız, vb gibi her cisim de ayrıca tanrı sayılır. Örneğin [COLOR="red"][B]Hun hükümdarı, her sabah çadırından çıkarak güneşe, geceleri de aya tapar[/B][/COLOR]. [B]Gerdizi, Eski Türklerin dağların "Tanrı makamı" olduğuna inandıklarını yazar.[/B] Kağanlar da dağlarda otururlar. [COLOR="red"][B]Ötüken dağı, [/COLOR]Türk imparatorluklarının kutsal merkezidir. Bu yüzden onlara minnet duyarlar ve kurbanlar keserler.[/B] Örneğin, göçebe Şamanist halklardan olan Hunlar, kimi kutsal dağlarda Gök Tanrı'ya kurban kesmekteydiler. Gök Tanrı‘ya kurbanlar ona en yakın yerde, dağ tepelerinde sunulurdu. Örneğin, 7.yüzyılda Göktürklerin yerleştiği Ötüken’in, Tanrı Dağları’nın ve ormanlarının kutsal sayıldığı görülmektedir.

[B]Orhun yazıtları[/B]nda bir kez geçen Umay Tanrıça’nın dışında hep [COLOR="red"][B]Tengri’den ve Gök Tengri’den söz edilir.[/B][/COLOR] Bilge Kağan yazıtlarda,”[COLOR="red"]Tengri gibi Tengride(Gök’te) olmuş, Tengri gibi tengri yaratmış,” [/COLOR]diye tanıtır. Babası İlteriş Kağan’ı ve anası İlbilge Hatun’u ,” Tengri tepesinden tutup yukarı kaldırır “ ve Türk Budun’un başına geçirir.
“[COLOR="red"]Üstte mavi gök, [/COLOR]altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. [B]Oturarak Türk budunun ilini töresini tutuvermiş,[/B] düzenleyi vermiş. ....kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii…” (Prof. Dr. Muharrem Ergin: Orhun Abideleri, s:19)

[B]Çin kaynaklarına göre Göktürklerde Tanrılara kurbanlar kesmek çok önemlidir[/B], büyük kurbanlarda, Tanrı'ya kurban törenini bizzat Kağan yönetir. [COLOR="red"]Göktürkler her yıl Tanrılara üç büyük kurban töreni düzenlerlerdi. [/COLOR]Birinci kurban ecdat mağarasında, ikinci büyük kurban [B]Tamir nehri kıyında Gök Tanrı'ya sunulur, pek çok [COLOR="red"]at[/COLOR] ve koyun kurban edilirdi. [/B]Üçüncü büyük kurban ise Ötüken'den250 Km kadar uzakta, üstünde ağaç ve bitki bitmeyen çok yüksek bir dağda yer tanrıya verilirdi. (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap, s:355)

[B]Altaylı Şamanlar [/B][COLOR="red"]dualarında doğrudan doğruya Altay Dağları'na seslenirler. [/COLOR]" [B]Üzülmeyelim, Tanrı var; tasalanmayalım, Altay var. Altayım diye tapınıyoruz."[/B] (Doğan Avcıoğlu: Agy,s:355) .

Ç[B]ağdaş Yakutlar[/B]a göre, iki kardeş olan [COLOR="red"]güneş ve ay, Tanrı’dırl[/COLOR]ar. Çağdaş Altaylılarda güneş ana, ay atadır. Yıldızlardan Solban tanrı sayılır. (D. Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, Birinci Kitap, s: 352)

Hun, Göktürk ve diğer göçebe Türk boylarının sosyolojik analizinde model olarak kabul edilen Moğollar da Gök’e inanırlar; güneşi ve ayı ulularlar. Moğol tarihi ve sosyolojisi konusunda otorite kabul edilen Prof. Dr. BorisYakoleviçVladimiristov,

“[COLOR="red"]Moğollar güneşe, aya ve ateş, suya ve torağa saygı gösteriler. [/COLOR]Kökleşmiş dini ayinleri, hatta dinlerinin, mezheplerinin tam bir hududu yoktur, [B]başka dinler mensuplarına karşı müsamahacı, daha doğrusu kayıtsız oluşları da belki bundandır.[/B]”demiştir.( BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 75.TTK)

Örneğin, Cengiz Han, nökerlerindenÇurçedai’ya hitaben şöyle dedi:

" ...[COLOR="red"][B]Yer ve Gök’ün (Tanrı'nın)verdiği güçle Kereyitleri imha ve esir ettik[/B][/COLOR]."

[B] Cengiz Han, güneşe dönerek göğsünü yumruklar, ve güneş yönünde dokuz kez secde eder[/B].

“[B]Temuçin (Cengiz Han) Burhan dağlarından inerek yumruklarıyla göğsüne vurdu ve şunları söyledi[/B]…B[COLOR="DarkRed"][B]undan sonra Burhan Haldun için her sabah tapınmalıyım, bunu neslim ve neslimin nesli böyle bilsin! [/B][/COLOR]Temuçin bu sözlerle kemerini boynuna ve şapkasını koluna asarak [COLOR="Red"][B]güneşe karşı döndü ve eliyle göğsüne vurarak güneşe karşı dokuz defa diz çöküp tövbe ve istiğfar etti”[/B][/COLOR]( Moğolların Gizli Tarihi, s: 41. Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Temir. Türk tarih Kurumu.)
En büyük Tanrı “Gök Tengri”dir.

“[B]Onlar (Moğollar) için yüksek “ebedi”, gücü ve erki sınırsız olan bir tane yüce Tanrı, Gök Tengri vardır.[/B] Ve göksel Tanrıdan hem ayrı hem de onun bir parçası olan , [B]gök kubbenin merkezinde güneş, ay ve yıldızlar gibi göksel Tanrı’ya bağlı, ancak yine de ondan ayrı çok sayıda ikincil Tanrı bulunmaktadır [/B](Jean-Paul Roux: Moğol İmparatorluğu Tarihi, s: 55. Türkçesi: Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket)

Cengiz Han, her konuşmasına, “[COLOR="red"]Kök Tengri'nin (Mavi Gök'ün) dileğiyle,”sözü ile başlardı.[/COLOR]

Etnik bakımdan Türk-Moğollara çok benzer tarafları olan göçbe [B]Kazak [/B]toplulukları da [COLOR="red"]Gök Tengri[/COLOR]’yeinanırklardı.

“Kazak göçebelerinin dini, sinkretizmle(din mitolojisinde başta birbirinden farklı olan geleneklerin birleştirilmesi) dolu olması açısından büyük farklılık arz etmekte idi. Dinin en eski şekilleri daha sonraki şekilleriyle sıkı sıkıya birleşmiştir. [B]Dinin karakteristik yapısı göçebelerin toplum ilişkileri ile bağlılık göstermektedir[/B]. Boy şekillenmeleri XX. asra kadar daha aşağı sınıfların üst sınıflarca ezilmesine yol açmıştır. /…/ .[B]Gökyüzü ruhunu ta'zim etme geleneği[/B] XX. asır başlarına kadar sürdü ve "Kuday" (Farsça) adını aldı.[COLOR="red"]Güneş kültü:[/COLOR] Geçmişin birçok inanışlarındaki daire ve dairesel hareketlerin her biri ayrı bir kültselmânâya sahiptir. Bunların birkaç tanesini anacak olursak, hayvanların toplu hâlde salgın hastalığa uğradığında ölenlerin mezarının etrafında dönmek, yemin şekilleri, sevgi sözü - "aynalayım" (döneyim) - gibilerini sıralayabiliriz. Daire ve daireye yakın şekillerin hepsi Kazakların sanat görüşünde önemli bir yere sahiptirler. Onlara verilen bu değer, mükemmeli, en iyiyi ve gelişmişi sembolize etmelerinden kaynaklanmaktadır. Genelde yeri oldukça büyüktür ve onun bu halkların hayatında var olmuş olması şüphe götürmezdir. /../ [COLOR="red"]Ay kültü[/COLOR]: "Onlar, yeni başladıkları veya giriştikleri her işe m[B]utlaka ayın başında veya dolunay zamanında başlıyorlar. [/B]Bu yüzden onun önünde diz çöküyorlar ve dua ediyorlar. [COLOR="red"]Güneş’e ise Ay'ın anası diyorlar.[/COLOR] [B]Çünkü Ay'ın Güneş'ten ışık aldığını düşünüyorlar.[/B]"Gökyüzü nesnelerinin göçebeler arasındaki bu saygınlığı, bozkır boylarının astronomi ve kozmik haller hakkındaki afetsel ve maddesel düşüncelerinin bilinmesine engel değildir. (Lezzet Tülbasiyeva:Kazakların Yaşam Estetiği, s:1,2,10,11,13,24,25) Türk Tarih Kurumu Yayını.)

Burada bir parantez açıp, diğer halklarda “[COLOR="red"][B]güneş kültü[/B][/COLOR]”ne değineceğim:

Eski Mısır’da, [B]Firavun Akhenaton[/B]‘la birlikte tek bir tanrıya, Güneş’e, yönelişle eş zamanlıdır. Akhenaton, IV. Amenhotep , Amenofis , Akhenaten olarak da bilinir. ([url]http://www.bilinmeyenler.org/firavun-akhenaton-amenotep.html[/url]) Mısır yeni dönem 18. hanedanının bir firavunudur. Kraliçe Tiye ve III. Amenhotep'in genç olan çocuğudur. Büyük kardeşi Thutmosis babasından önce ölünce tahta önce ortak oldu, sonra da MÖ 1353-1336 ya da MÖ 1352-1334 yılları arasında (Mısır kronolojisinde değişir) firavunluk yaptı. Eşi Nefertiti'ydi.([url]https://tr.wikipedia.org/wiki/Akhenaton[/url]). [B]Eski Mısırlılar, güneş de dahil, bir çok tanrıya taparlardı. [/B]Bu tanrıların en önemlileri [COLOR="red"]Güneş [/COLOR](Ra), Boğa(Apik), Kobra yılanı, inek, kedi idi. [COLOR="red"][B]Firavun Akhenaton ilk kez Tek Tanrı’ya inanmayı önerdi ve uygulamaya koydu; yalnız güneşe taptığını ilan etti ve halkın da kendisi gibi sadece Güneş’e tapınmasını istedi.[/B][/COLOR] Ancak, halkın ve sarayın tepkisi büyük olur; [COLOR="red"]dinsizlikle suçlandı. [/COLOR]Bu nedenle, eski başkent Teb’i terk ederek, yeni bir başkent kurdu. Ancak, Firavun IV. Amenofis kısa bir süre sonra kuşkulu bir şekilde ölür. Bugün bilim adamları bu firavunun eceliyle değil, Tek Tanrı’ya inanmayı istediği için öldürüldüğünü ileri sürüyorlar ve ölüm nedenini aydınlatmaya çalışıyorlar.

[B]Yaşamın kaynağının Güneş olduğu kanıtlanmış bilimsel biligidir[/B].Güneş enerjisi bitkisel veya hayvansal organizmlarda yağ, nişasta, protein adı verilen bileşiklere dönüşür. Hayvan ve/veya bitkisel besinler alan insanda bu bileşikler insana özgü moleküllere dönüşürken aynı zamanda yaşamın devamı için gerekli olan ATP(AdenozinTrifosfat) adı verilen kimyasal enerjiyi üretirler. [B]Sonuçta, güneş enerjisi insanda kimyasal enerjiye dönüşür.[/B] İnsanda bütün fiziksel ve düşünsel eylemler (aktiviteler) ATP ile olur; ATP’nin üretilmediği hücre ölür. Özcesi, [COLOR="red"]güneş yoksa hayat yoktur. [/COLOR]

Sadece doğaya “göbek bağı” ile bağlı olan göçebe topluluklar veya mucize bir uygarlığı yaratan Eski Mısırlılar gibi uygar toplumlar değil, bilim insanları da güneşe hayrandırlar ve hatta göçebeler veya eski toplumlar gibi ona taparlar. Bilindiği gibi, “[B]Güneşmerkezli Evren[/B]” kuramını ilk ileri süren kişi Eski Yunan bilgesi [B]Aristarkus[/B]’tur (İ.Ö. 310-İ.Ö.230).Arsitarkus’un ortay attığı “Güneşmerkezli Evren” düşüncesi, Nikolai [B]Copernicus[/B](1473 - 1543), [B]Giardino Bruno[/B] (1548- 1600, böyle düşündüğü için Roma’da Kilise tarafından diri diri yakılarak öldürüldü), [B]Galilei Galileo[/B](1564–1642), [B]Tycho Brahe [/B](1546-1601) tarafından daha da geliştirildi. Ancak bu düşünceyi rayına oturtan bilim adamı, gezegenlerin yörüngelerinin daire değil, elips şeklinde olduğunu keşfeden Alman gökbilimci, fizikçi ve matematikçi [B]Johannes Kepler[/B]’dir. (1571 – 1630) dir.

Bilim Tarihi yazarlarından Prof. AlexandreKoyre’ye, “Copernicu kuramına nasıl ulaştı?” Sorusunu soruyor ve şöyle bir yanıt veriyor:

“Copernicus’un gerçekleştirdiği büyük gökbilim düzeltiminin –ola ki en derin nedenlerden biri hiç de bilimsel değildir...[B]Güneş ışığın kaynağı, ışık dünyadaki en güzel, en iyi şey olduğundan, ona öyle geliyordu ki, bu ışık vericinin aydınlatmayı üstlendiği Evrenin merkezinde bulunması, [COLOR="red"]dünyayı yöneten, onu yaratan us[/COLOR]a uygundur.[/B] Copernicus ısrarla söyler bunu. [COLOR="DarkRed"][B]Onun güneşe taptığına inanmamak için hiçbir neden yoktur sanırım[/B][/COLOR]: çağcıl gökbilimi gerçekten başlatan büyük gökbilimci [COLOR="darkred"][B]Kepler, Copernicus’tan daha da fazla tapar güneşe.”[/B][/COLOR] (AlexandreKoyre: Bilim Tarihi Yazıları, s: 119-120. Türkçesi: Kurtuluş Dinçer. TUBİTAK).

Copernicus’un günmerkezli kurama inanamasının temel nedeni, kendi deyişiyle, “
“ Bütün evreni aydınaltan ışık kaynağı için merkezden daha iyi bir yer olamaz. Güneş merkezli düşünceyi rayına oturtma işi , gezegenlerin yörüngelerini daire değil, elips şeklinde olduğunu keşfeden Alman gökbilimci, fizikçi ve matematikçi Johanneskepler’e göre düştü. K[B]epler de tıpkı Copernicus gibi günmerkezli sistem, düşüncesini Güneş’e olan hayaranlığından dolayı savunuyordu [/B](Hal Hellman: Büyük Çekişmeler,s:10. Türkçesi: Füsun Baytok. TUBİTAK).
Kepler de, tıpkı Copernicus gibi, Günmerkezli sistem düşüncesini Güneş’e olan hayaranlığındandoalyı savunuyordu. [COLOR="Red"][B]Aslında bu düşünce Kepler’e göre, evrenin yapısının anahtarıdır. Copernicus ile aynı nedenlelrden ötürü; Güneş, ona göre, Tanrıyı simgeler; yaratılmış Evren’de kendini dile getiren yaratıcı Tanrı’nın simgesi, Evrenin görülür Tanrı’sıdır; bunun içindir ki, Evren’in merkezinde bulunması gerekir[/B][/COLOR].(DiscoveryChannel, Ağustos 2005.)

Bu düşnürlerin fiziki dünyayı anlamak için oluşturdukları kuramlar (teoriler), fizikötesi (metafizik) kaynaklıdır.

Sonuç olarak, [B]güneş’e olan hayranlık, yoğun sevgi ve tapınma Ortadoğu’da Semavi (İbrahimi: İbrani) Tek Tanrılı dinlerin doğmasına kaynaklık ederken, Batı’da, Avrupa toplumlarında, bilimsel düşüncenin ve modern gökbilimin (uzaybilim) doğmasına kaynaklık eder.[/B]

Burada parantezi kapatıp, Eski Türk-Moğol topluluklarının dini olan Şamanizm’e dönüyorum.

Özet olarak, [B]Türk-Moğolların yerleşik yaşama geçmeden önceki dinleri Şamanizmdir[/B]. [B]Yerleşik yaşama geçmeye başladıkları süreçte de, Budizm, Manihaizm, Nesturilik, Hıristiyanlık, Yahudilik, İslam, vb yerleşik sınıflı toplumların dinleri/inançları ile karşılaştıklarında “[COLOR="Red"]Şamanlık[/COLOR]” inancındaydılar[/B].Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin arasında Maveraünnehr olarak bilinen İran kültürünün yaşandığı, tarım ve ticari faaliyetlerin yoğun olduğu bölgede [B]yerleşik yaşama geçenlerin bir kısmı yerlilerin inançlarını benimserlerse de, asıl kitle kendi dinleri Şamanlığa bağlı kalır:[/B]

“Geniş sınır bölgeleriyle başka din ve kültürlere temas eden göçebelerin, yerleşik ırkdaşlarının yabancı dinleri kabul etmiş olmalarına rağmen, [B]uzun asırlar boyunca milli dinlerine yani Şamanlığa bağlı kalmaları,onların yaşama şartları ve düşünüşleriyle yakından ilgilidir” [/B](.(Osman Turan: Selçuklular ve İslamiyet. Aktaran Erdoğan Aydın: Nasıl Müslüman Olduk, s:174.)

Çünkü, [B]Şamanlık, kandaş toplumun örgütselliğini de açıklayan sosyal bir temeldir.[/B] Diğer bir deyişle, örgütsellik ile onun kutsallık planındaki yansıması Şamanlık, karşılıklı kaçınılmaz bir ilişki içerisindedir. Kandaşlığın içsel gelişmesi ile dış etkileşimi de bir bütün oluşturur.

Kısacası, [B]Türk göçebelerin kendi tarihsel, siyasal, ekonomik, kültürel coğrafyasında kendi gereksinimlerine göre biçimlenen Şamanlık inançları ile Maveraünnehr’e gelmeleri Arapların gelmesinden yaklaşık 200 yıl öncesinden başlamıştı.[/B] [COLOR="Green"][B]Türklerin Şamanlığın örgütselliğinde geldikleri süreçte Maveraünnehr Budizm, Nesturilik, Musevilik, Zerdüştlük, Manicilik, Hıristiyanlık vb inançların yoğun olarak yaşadığı/ yaşandığı tam anlamıyla bir kültür-inanç harmanıydı.[/B][/COLOR] [COLOR="Red"]Ancak bu durum Şamanist Türkler ve diğer inançtaki halklar açısından bir "sorun" olarak karşılanmıyordu. Çünkü, bölge sakinlerinin, taassup, dar görüşten uzak ve aşırı derecede bir dini müsamaha ve toleransa sahip olmaları nedeniyle bütün dinler bu alanda birlikte varolabilmekteydiler. Hatta, tüm bu dinler, kendilerine Türkler içinde belli bir yer edinirler.[/COLOR]

Türk göçebe yaşamını çözümlemede model olarak kullanılan Moğol göçebelerinin dini inançları konusunda İranlı tarihçi ve İran Moğol Devleti’nde yüksek bürokrat olan Cuveyni (1226 -1283), Moğollar için, ”Hiçbir din ya da imana karşı çıkmıyorlardı, hatta özendiriyorlardı” demiştir.( Yalçın Küçük: İsyan- 1, s: 193, dipnot.)

Moğol tarihi ve sosyolojisi konusunda otorite kabul edilen Prof. Dr. Boris Yakoleviç Vladimiristov,

“[B]Moğollar güneşe, aya ve ateş, suya ve torağa saygı gösteriler. Kökleşmiş dini ayinleri, hatta dinlerinin, mezheplerinin tam bir hududu yoktur, başka dinler mensuplarına karşı müsamahacı, daha doğrusu kayıtsız oluşları da belki bundandır, [/B]” demiştir. (BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı,s: 75. Türkçesi: prof. Dr. Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayını.)

Gerek ilk göçebe kabilelerin yaşamlarında, gerekse onlardan sonra ortaya çıkan köleci ve feodal düzenlerde din toplumun yönetiminden ayrı düşünülemezdi. [B]Göçebe bir toplum olan Türklerin V. Yüzyıldan itibaren yerleşik hayata geçmesi dolayısıyla sınıfsal farklılaşmaların oluşmaya başlaması yani göçebeliğin (kandaşlığın) çözülüşüne bağlı olarak ve komşu uygarlıkların etkisiyle artık kendilerine yetersiz gelmeye başlayan [COLOR="red"]Şamanizm’[/COLOR]in dışında, yeni konumlarına uygun diğer dinlere geçmeye başladığı görülür. [/B] [COLOR="red"]Kabile hayat tarzı ile uygar hayat tarzı arasında yaşanış, düşünüş, inanış v.b. farklılıklar vardır. Eski dinleri Şamanlık artık ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. [/COLOR][B]Çünkü Şamanca yaşamak, en doğal, en gösterişsiz, en sade ve en alışılmamış olanı ve de düşünce ve mantık yerine duygu ve sezgilerini ön plana çıkararak yaşamaktır. Paranın bilinmediği, onun yerine ürünlerin değişiminin olduğu bir toplumda, dolayısıyla onun dini Şamanlıkta ticaretin düzenlenmesinden söz edilemez. Oysa, uygar toplumlarda (yerleşiklerde, kentlilerde) insanların doğayla ilişkilerinden çok, insanın insanla, insanın toplumla ilişkisi söz konusudur. Bu ilişkide temel aracı paradır, yani ticarettir. [/B]

Oysa, uygar toplumlarda (yerleşiklerde, kentlilerde) insanların doğayla ilişkilerinden çok, insanın insanla, insanın toplumla ilişkisi söz konusudur. Bu ilişkide temel aracı paradır, yani ticarettir. Göçebenin en büyük geçim kaynağı savaşlardan elde edilen yağmadır yani başkalarının ürettiklerine el koymaktır. Oysa, köylüleşmiş olanlar tarımsal üretim yaparlar, kentte oturanlar ticaretle geçinirler, savaş onların aleyhine bir durumdur. Bu nedenle de yerleşikler kendi hayat tarzlarına uygun dinleri tercih etmişlerdir. [B]Örneğin, Göktürkler devrinde Bilge Kağan, Mani dinine ilgi duyduğu zaman, Çin’de eğitim görmüş olan danışmanı Tonyukuk, Mani dini’nin yerleşiğin dini olduğunu, bu dinin Türklere iyilik getirmeyeceğini, çünkü Türklerin savaş yeteneğini kaybedeceğini ileri sürerek vazgeçirmiştir[/B].

[B]Bu nedenle de kandaş toplulukların kendi içsel değişmeleri, birbirleriyle ve uygar dünya ile ilişkileri soyutlanarak ele alınamaz. İçsel devinimin yanında, komşu Çin, Hint ve İran Uygarlıkları da göçebe hayatı etkilemeye, kandaşlık bağlarını çözmeye başlamıştı. Kandaş toplum içindeki varlık ve güç farklılıkları, insanlar arasında zıtlaşmalar ve sosyal kutuplaşmalar biçimin alınca, o duruma uygun olarak daha üst uygarlıktaki Çin dini “Tsin”, Hint kaynaklı Budizm, İran’da yaygın olan Zerdüştlük, Maniheizm ve Nasturilik, daha Batı’dan, Harzim’den, gelen Yahudilik dinleri Şamanlığı kendi lehlerinde etkileyerek sınıfsal farklılaşmayı “inanç” düzlemine çekerek daha da belirgin duruma getirmişlerdir. [/B]Ancak, servet farklılaşmasına ve hatta sınıflaşma belirtilerine karşın, kan bağıyla bağlı akraba kabile üyeleri arasında geniş bir dayanışma yine de yürürlükteydi, yani toplumun büyük bir kesiminin örgütselliğini “kan bağı” sağlıyordu Bunun insanlar tarafından algılanması “ inanç”(Şamanlık) şeklinde idi.

[B]“Geniş sınır bölgeleriyle başka din ve kültürlere temas eden göçebelerin, yerleşik ırkdaşlarının yabancı dinleri kabul etmiş olmalarına rağmen, uzun asırlar boyunca milli dinlerine yani Şamanlığa bağlı kalmaları,onların yaşama şartları ve düşünüşleriyle yakından ilgilidir”[/B] (Osman Turan: Selçuklular ve İslamiyet. Aktaran Erdoğan Aydın: Nasıl Müslüman Olduk, s:174.)

[COLOR="red"]Savaş sırasında düşman öldürmeyi kutsuyor ancak dini başkalarına kabul ettirmek için savaşı yasaklıyor. İçkiyi kutsuyor, kadın erkek eşitliğini, birlikte yaşamayı ve birlikte eğlenmeyi öngörüyor.[/COLOR] Göçebe bir toplumun dini olarak savaşı kutsayışıyla İslamiyet’e benzer yanları da olmakla birlikte Şamanizm, pek çok noktada ondan özsel ayrıma sahipti. Nitekim Arap’ın gelenek ve gereksinimleriyle uzlaşmayan özelliklerin, [COLOR="darkred"][B]Türklerin Müslümanlaştırılmasından sonra da içten içe sürüdüğünü ve en son, Anadolu Aleviliği ve onun rafine bir biçimi Bektaşilik olarak kendini bugünlere kadar taşıdığını görüyoruz. Bugün Kızılbaş-Alevi-Bektaşi kültüründe belki Budizm, Zerdüştlük, Nesturilik, Yahudilik, Manihaizm dinlerinin kalıntıları vardır[/B][/COLOR]. Örneğin, III. Yüz yılda İran’da kurulan Mani dininde ağızdan kötü söz çıkması, elden iyiliğe zarar verecek eylem yapması ve gönlün kötü şeylere eğilim göstermesi yasaktır. Mani dininde ağız, el ve ve gönül diye belirtilen bu üç ahlak yasası Kızılbaş-Alevi-Bektaşi kültüründe “eline ,diline, beline sahip ol” ilkesinin belki de ana kaynağıdır.


[COLOR="DarkRed"][B]Şamanizm, ile kast edilen yalnızca bir inanç biçimi değil; kendine özgü teknikleri ve iş yapma tarzları, toplumu oluşturan grup, zümre ve sınıfların özgül doğası, düşünce ve duyuş biçimleri, manevi alışkanlıklarıyla bütün bir varoluş tarzıdır.[/B][/COLOR] İslamın ilk dayatılmasını izleyen yaklaşık 300 yıl içinde bu varoluş tarzının bazı ögeleri, belki büyük bir kısmı, bütün Türk topluluklarında yok oldu, yok olmayanlar ise, dönüşüme/ değişime uğrayarak ve mutlaka İslami bir örtüyle saklanarak, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi kültürünün ögeleri olarak günümüze kadar geldi.

cebe 19.07.2016 13:35

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Göçebelikten Yerleşik Yaşama Geçiş Süreci [/B]

([B]Bey –Budun Çatışmalarının “Yerleşik –Göçebe” ve “İslam-Kafir” Çatışmalarına Dönüşüm süreci [/B])

Konuyla igili önceki,

“[FONT="Book Antiqua"][SIZE="3"][B]Uygarlık Sürecinde Türkler-Moğollar”[/B]
“[B]Göçebe Yaşam ve Sınıfsız Toplum: Karanlık Devir” [/B]
“[B]Türk –Moğol Göçebelerde Eşitlikçi (Egaliteryen) Dönem: Karanlık Devir”[/B]
“[B]Göçebe Türk Budun (Kara Budun)’un İnancı: Şamanizm”[/B][/SIZE][/FONT]

adlı derleme ve deneme yazılarımda Türk ve Moğol göçebelerin Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında çok uzun süreden beri boylar/budunlar halinde yaşadıklarını, bu boylar veya budunları arasında asalet- tabiiyet ilişkisinin evvelden beri süregeldiğini, yönetim erkinin belli sülalelerin mülkiyetinde olduğunu, yönetici sülalenin yönettikleri halkı Türklerde “[B]Kara Budun[/B]”, Moğollarda ise “[B]Unagan Boğol[/B]” adını verdiklerini belirtmiş ve bu boylar/budunlarda İ.Ö. 300’lerden itibaren de devlet yolunda başlangıç kabul edilen göçebe siyasal birliğini sağlayan boy konfederasyonlarının( [B]Hun, Toba, Göktürk[/B], vb) kurulduğunu; konfederasyonların “kara budun (kara kemik budun)‘u oluşturan boylar arasında hayvan sayısı bakımından farklılıklar olduğunu, başta Çin olmak üzere Hint ve İran gibi yerleşik yaşam sürdüren (uygar) toplamlarla göçebe kabilelerin ticari ilişkilerini ( hayvan ürünleri, av hayvanları verip tahıl ve işlenmiş ürün değişimi) yürüten bir tüccar sınıfının da doğduğunu belirtmiştim. Sonuçta, insanlar arasında herkesin eşit olduğu bir dönemin belki de hiç olmadığını ve göçebe toplumların da “[B]sınıflı” toplum[/B] olduklarını ve zaman zaman sert çatışmaların yaşandığını belirtmiş ve buna dayanak olarak da [B]Orhun yazıtları[/B], [B]Moğolların Gizli Tarihi [/B]ve [B]Oğuzların Dede Korkut Destanı[/B]’nda geçen ifadeleri örnek olarak vermiştim. Tüm bu zıtlıklara ve çatışmalara karşın genel olarak boyların ve budunların görece eşitlik içinde yaşadıklarını ve eski kabile değerlerine bağlı kaldığını da kaydetmiştim. Yine söz konusu makalelerde, gerek Türk ve gerekse Moğol göçebe boylarının dinlerinin [B]Şamanlık[/B] olduğunu ve Şamanlığın sadece bir inanç değil, aynı zamanda toplumu birarda tutan yani onun örgütselliğini sağlayan çok güçlü sosyal bir bağ olduğunu da vurgulamıştım.

Ancak, yerleşik yaşama geçişle birlikte durum değişir; [B]Şamanlık inancından kopuşlar başlar[/B]. Çünkü, göçebe yaşam tarzı ile yerleşik (uygar) yaşam tarzı birbirine zıt hayatlardır. [B]Göçebe bir toplum olan Türklerin 5. Yüzyıldan itibaren yerleşik hayata geçmeye başlaması [/B]olayısıyla ve böylece evvelden beri var olan sınıfsal farklılaşmaların derinleşmesi, yani göçebeliğin (kandaşlığın) çözülüşüne bağlı olarak ve komşu uygarlıkların etkisiyle [B]artık kendilerine yetersiz gelmeye başlayan Şamanizm’in dışında, yeni konumlarına uygun diğer dinlere geçmeye başladığı görülür.[/B] Kabile hayat tarzı ile uygar hayat tarzı arasında yaşanış, düşünüş, inanış v.b. farklılıklar vardır. [B]Eski dinleri Şamanlık artık ihtiyaçlarını karşılayamıyordu.[/B] Çünkü Şamanca yaşamak, en doğal, en gösterişsiz, en sade ve en alışılmamış olanı ve de düşünce ve mantık yerine duygu ve sezgilerini ön plana çıkararak yaşamaktır. Paranın bilinmediği, onun yerine ürünlerin değişiminin olduğu bir toplumda, dolayısıyla onun dini Şamanlıkta ticaretin düzenlenmesinden söz edilemez. Oysa, uygar toplumlarda (yerleşiklerde, kentlilerde) insanların doğayla ilişkilerinden çok, insanın insanla, insanın toplumla ilişkisi söz konusudur. Bu ilişkide temel aracı paradır, yani ticarettir.

Özetle, İslam’dan önce, kandaş toplum içindeki varlık ve güç farklılıkları, insanlar arasında zıtlaşmalar ve sosyal kutuplaşmalar biçimin alınca, o duruma uygun olarak daha üst uygarlıktaki Çin, Hint ve İran Uygarlıkları göçebe hayatı etkilemeye, kandaşlık bağlarını çözmeye başlamıştı. Çin dini “Tsin”, Hint kaynaklı Budizm, İran’da yaygın olan Zerdüştlük, Maniheizm ve Nasturilik, daha Batı’dan, Harzim’den, gelen Yahudilik dinleri göçbe toplumun örgütlülüğünü de sağlayan Şamanlığı kendi lehlerinde etkileyerek [B]sınıfsal farklılaşmayı “inanç” düzlemine çekerek daha da belirgin duruma getirdikleri[/B]nme karşın, yine de kan bağıyla bağlı akraba kabile üyeleri arasında geniş bir dayanışmanın yürülükte olduğundan yukarıda söz edildi.

cebe 19.07.2016 14:17

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Türklerin Anadolu Öncesi Vatanı: İRAN -MAVERAÜNNEHR[/B]

Türkiye Türkleri’nin Anadolu’ya İran’dan, İran’a ise Asya’nın Kuzey-Doğu’sundan geldikleri kesindir. [B]Göçebe Türk boyları, İ.S. 5. Yüzyılda, yani İslam’la karşılaşmadan 200 yıl önce ,[/B] nüfusun artması, otlakların daralması, kendi aralarındaki savaşlar ve bu savaşların daha uygar dolayısıyla daha politik taktikler uygulayan Çin’in tahrik etmesi-yönlendirmesiyle süreklilik göstermesi, v.b. bir çok nedenden dolayı Asya’nın batısında, İran sınırlarına yakın bölgelerde ve özellikle “[B]Maveraünnehir[/B]”( [B]=nehrin öte tarafı)[/B] olarak bilinen Ceyhun nehrinin( Amu Derya) doğusunda yoğunlaşmaya başlamışlardı. Maveraünnehir, kelime anlamı ile nehrin öte tarafı, yani Ceyhun nehrinin doğusudur, ancak Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin arasında kalan uygar bölgeyi tanımlar. Ortaçağ Arap coğrafyacıları Maveraünnehr’i Türkistan’a (İslam ülkeleri ile Çin arasında Türk ve Moğol göçebelerin yaşadıkları bölge) dahil etmezler fakat, göçebelerin akınlarına karşı herhangi bir doğal engelin yokluğu nedeniyle [COLOR="Red"][B]bu bölgenin büyük kısmı siyasi bakımdan Türk topluluklarının egemenliği altındaydı.[/B][/COLOR] Örneğin, İ.S. 5. yüzyılın ilk yarısında Horasan’ın Merv kenti kuzeyine göçebe Türklerin yerleştikleri ve İran içlerine akınlar yaptıkları görülür. Aynı yüzyılın ikinci yarısında Taşkent, Semerkant, Buhara, Keş, Nasaf gibi Batı Türkistan eyaletleri Göktürklerin egemenliğindedir. (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, Üçüncü Kitap: s:1109.) Batı Göktürk kağanı, atadığı memurlarla buradaki küçük krallıkları vergilendirir , büyük zenginlikler elde eder ve güçlenir. (Doğan Avcıoğlu: Agy, Birinci Kitap,s: 627.) Batı Göktürkler 7. yüzyılın başlarında Tohoristan ve Baktriyan ( [B]bugünkü İran ve Afganistan toprakları[/B]) bölgesindeki kentlerde egemenlik kurarlar. Bölge, 8.yüzyıldan sonra Arapların kontrolüne girmiş, 10. yüzyıldan sonra da Orta Asya’da yaşayan ulusların egemenliğine girmiştir. Etnografik bakımdan aslında Ariler (Avrupa uluslarının ataları) tarafından iskan edilmiş olan [COLOR="Red"][B]ülke zamanla Türkleşmiştir;[/B][/COLOR] [B]günümüzde artık yalnız göçebeler değil, yerleşik halkın çoğunluğu da Türkçe konuşmaktadır.[/B] (Vassiliy Viladimiroviç Barthold: Moğl İstilasına Kadar Türkistan,s: 67).

Batı Türkistan olarak da adlandırılan bu bölgedeki Belh, Talkan, Amul, Merv, Semerkant, Buhara, Kiş, Nesef, Belh,Tahiriye, Dargan, Gurganc ( Cürcan, Kirkan), Sedvar, Cigerbend, Hezaresp, Kerderan, Hive, Farabvb, bir çok kentin tarihi hakkında V.V. Barthold’un“[B]Moğol İstilasına Kadar Türkistan”[/B] adlı eserinde çok ayrıntılı bilgiler vardır; kentlerin kuruldukları yerlerin coğrafik özellikleri, kimler tarafından kuruldukları ve kimler tarafından tahrip edildikleri, kaçar kapıları olduğu ve bu kapıların adları, şehrin mahalleleri, köyleri, tarım ve ticaret yaşamı hakkında bilgiler, değişik inançların mabetlerin yapılış ve yıkılış hikayeleri vb özellikleri anlatılır. Örneğin, “Ceyhun( Amu-derya )’ın asıl kolunu oluşturan Valşu akarsuyu Vahan, Şuğnan ve Kerran eyaletleri içinden akmaktaydı. Onuncu asırda bu eyaletler henüz [COLOR="Red"][B]kafirlerle meskun[/B][/COLOR] olmakla beraber, [B]siyasi bakımdan bunların Müslümanların idaresinde olduğu anlaşılmaktadır[/B]... Tibet’e giden ticaret yolu üzerinde ikinci eyalet Bedehşan’dır. Muhteşem otlakları, geniş ve tamamen ekili olan vadileri, yakut ve lapislazuli madenleri ve nihayet fevkalade ikimi ile ünlüydü... [B]Ari ahali yanında Türk unsurlar da yalnız bu bölgede rastlanırdı..[/B]. Belh ile Bedehşan arasında Toharistan bölgesi bulunurdu... Toharistan’ın en önemli şehri olarak, adını günümüzde de korumuş olan (Talhan) Talkan kabul edilirdi... Kartağ-Derya, Kum adıyla anılmaktaydı. Eyalet, Mukaddesi tarafından [B]Türk oldukları kabul edilen Kumicilerle meskundu[/B]”... [COLOR="Green"][B]Sekizinci asrın sonunda Araplar, eyaleti Türk istilasından korumak için burada bir sur inşaa ettirmişlerdi .[/B][/COLOR].. Kuvadiyan eyaletinden bol miktarda boya kökü ihraç edilirdi...Mukaddesi’ye göre Saganiyan eyaletinde 16 000 köy bulunmakla beraber, şehirlerin genişlik, zenginlik ve büyüklüğü Huttel’inkilerden aşağı idi.... Şehirde güzel kapalı çarşılar vardı, ekmek ucuzdu ve et büyük miktarda satılırdı... otlar, ataların boyunu geçecek kadar yüksekti. Ahali dindarlığı ve misavirperverliği iletanınmıştı, ancak aralarında okumuş adam pek az olduğu gibi, hiç fakir yoktu. ... Belhşehri, Ceyhun havzasının en önemli eski şehri kabul edilir; İslam yazarları şehre kısaca “şehirlerin anası” ( ÜmmülBilad )adını vermişlerdir.... Belh, Araplar tarafından [B]Halife Osman v[/B]eya başka kaynaklara göre [B]Muaviye [/B]devrinde tahrip edilmişştir.. (V.V. Barhold: Agy,s:69-81). Bunlara benzer özellikler hemen her şehir ve eyalet için anlatılır. Bu özellikerin yanında sulama sistemlerinden de sıkça söz edilir. Bölgede daha İsa’dan önce, kentler henüz kurulmamış iken bile, su bulunan yerlerde, vahalarda geliştirilmiş sulama sistemleri ile sulu tarım yapılıyordu. “Zerefşan vadisi, her zaman Maveraünnehr’in en kalbaalık ve verimli kısmı olmuştur. Nehrin (Zerefşan nehri )kaynaklarından Semerkant’a olan mesafe yirmi ila otuz fersah olarak hesaplanırdı...Bulgar köyü yakınında nehir, Uşrusana’nınMasha bölgesinden çıkan akarsu ile beslenirdi... Bir bent yapılarak nehir birkaç kola bölünmüştü. Bunlardan en uzunu olan berş, Semerkant’tan geçerdi ki, günümüzdeki Dargam arkı ile aynı olmalıdır. Bundan şehre diğer arklarla dağılırdı... Zamm’den başlayarak Ceyhun’un sol sahili boyunca sulama kanalları vardı; sol sahilde muntazam ekilmiş topraKŞeriiAmul’den ( Çarçuy) başlardı. Mukaddesi’ye göre esas anlamyla nehir nakliyatı yalnız Seyhun ve Ceyhun üzerinde yapılbiliyordu...Sulama sistemi ana hatlarla herhalde İslami devirden önce de mevcuttu. Zamm’den başlayarak Ceyhun’un sol sahili boyunca sulama kanalları vardı; sol sahilde muntazam ekilmiş topraKŞeriiAmul’den (Çarçuy) başlardı. Sağ sahilde, , nehirden yine bir fersah uzaklıkta Farabr yahut faab şehri vardı. ….nehrin ( Ceyhun’un) sol sahilinde , içinde bir Cuma camii bulunan küçük şehir ile Burmaduy adındaki Arap köyü kayda değer (V.V.Barthold: Agy, s: 86-88).

[B]Nehir vadilerinde kurulmuş olan Maveaünnehr kentlerinde temel ekonomi tarımsal üretim idi,[/B] ancak bu kentler aynı zamanda İran, Hint, Grek ve Çin uygarlıklarını birleştiren önemli ticaret, kültür ve ekonomi merkezleriydi. Örneğin, Buhara ve Semerkant’ın tarihi binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. “[B]Buhara’nın Samaniler devrinde başkent olduğu çağda bile, nüfus ve büyüklük bakımından Semerkant, Mavaünneh’in daima birinci şehri olmuştu. Semerkant, Samaniler devrinde 500 000 nüfusa sahipti. Semerkant, 8 yüzyılın başlarında Kuteybe’nin istilasına kadar 2250 yıllık bir geçmişe sahipti. Şehrin hiç olmazsa bir kısmının kurucusu Makedonyalı İskender idi.[/B]” (V.V.Barthold: Agy, s: 86-93). Bunun nedeni, Hindistan’dan (Belh üzerinden), İran’dan (Merv üzerinden) ve [B]Türk egemenliğindeki bölgelerden gelen [/B]ticaret yolLarının birleştiği noktada bunması ile açıklanabilir. Bu yerleşik toplumlar Hazar ülkesi, İran, Orta Asya, Çin ve Doğu Avrupa ile ticaret yaparlar, Kırım’da ticaret kolonileri kurarlar. İranlılar, Türklerin egemen bulunduğu bölgeden geçen Çin ticaretinin Batı Asya’ya ulaşmasını sağlarlar. Çin’den ipek gelir. İran’dan ise Çin soylu kadınlarının yüksek fiyat ödedikleri sürme, değerli taşlar, halı, Orta Asya narkotikleri, vb yollanır. Yerleşik uygar toplumların( İranlı, Sogdlu) yaşadıkları kentlerin sayıları artarken, onları çevreleyen yayla ve bozkırlarda Türk nüfus yoğunlaşır. [B]Uygar ve göçebe toplumlar arasındaki ilişkiler, her zaman savaş ve düşmanlık ilişkileri değildir; Düşmanlık ve dostluk ilişkileri içiçedir[/B]. Bozkır yaşamının başlıca özelliklerinden biri, göçebenin yerleşikle ticaret yapmaya yerleşikten daha çok gereksinme duymasıdır. Tarımsal ürünler, bir kısım demir silahlar ve kumaş yerleşikten sağlanır. [COLOR="red"]Göçebe soyluluk arasında lüks tüketim eğilimi artıkça, bozkırın bu ticarete duyduğu gereksinme çoğalır[/COLOR]. Göçebe boylar bu gereksinimlerini yağma akınlarınn yanı sıra, yerleşiklere hayvan, deri, kürk ve köle satarak karşılarlar.(Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Üçüncü Kitap, s: 1106-1127).

Sözün kısası, Göktürkler çağında, Seyhun ve Ceyhun’un yerleşik bölgeleri bir feodalleşme süreci içindedir. [COLOR="DarkRed"][B]Türkler de bu bölgede yerleşik yaşma geçmeye, yani çiftçilik, ticaret ya da başka mesleklere yönelirler. [/B][/COLOR][B]Bu zengin bölgelere egemen olan Göktürk kağanları ve beyleri, oraların yaşam biçiminden etkilendikleri gibi, oralardan büyük gelirler de elde ederler. [/B]Orta Asya ticareti önemli gelir sağlar. Artan gelir, daha büyük ordular besleme ve genişleme olanağını getirir (D. Avcıoğlu: Agy, s: 627).

Özet olarak,” [B]göçebe kökenli Türklerin Maveraünehir ’e gelmeleri ve yarı yerleşik, yarı göçebe hayat sürmeleri, bir zamanlar eski Bizans ve İran uygarlıklarının kaplamış olduğu bu diyarlarda bir yandan göçebelik alanlarının daralışı, diğer yandan daha üst seviyedeki bu uygarlıklarla etkileşimleri sonucu giderek tam yerleşik hayata geçmeye yani tarımla uğraşmaya başlamalarının, köylüleşmelerinin, ilk örnekleri İran’da Büyük Selçuklu Devletinin kurulmasından öncelerine uzanır[/B].


WEZ Format +2. ?uan Saat: 21:06.

Powered by: vBulletin. Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.


Copyright © - Bütün Haklar Sivaslilar.net'e aittir.