Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar

Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar (http://www.sivaslilar.net/forum/index.php)
-   Serbest Kürsü (http://www.sivaslilar.net/forum/forumdisplay.php?f=175)
-   -   Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1 (http://www.sivaslilar.net/forum/showthread.php?t=40449)

cebe 15.01.2016 10:46

Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
T[B]ürk-Moğol Kabile Yaşantısını İnceleyen Kaynaklar Hakkında Özet Bilgi [/B]

İslam öncesinde Türkler, Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında çok uzun süreden beri (2000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Hemen belirtelim ki, Türklerin Asya bozkırlarındaki M.S. 8 yüzyıla kadar olan dönemlerdeki göçebe yaşantıları konusunda sağlıklı bilgileri, daha önce de değinildiği gibi, Çin başta olmak üzere yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. Çünkü, eski göçebe Türk ve Moğol toplumları ve onlarla aynı coğrafyayı paylaşan ve aynı sosyal yapıları yaşayan diğer göçebe topluluklar ilkel (arkaik) topluluklardı. Arkaik topluluklarda “yazı” yoktur. “[B]Onlara yazılı bilgi bırakılmamıştı. Onlar asırlarca kaygusuz ve kendi hallerinde yaşamışlardır.[/B]” Yazısız toplumlarda toplumsal bellek sözlü aktarımlara dayanır, bu nedenle yeni nesillere doğru ve eksiksiz aktarılamaz. Çünkü, geçmişi doğru bir şekilde hatırlama ve geçmişle iletişim kurma ancak yazı aracılığı ile olur. Bu nedenle de toplumsal belleğin en önemli aracı "yazı"dır. Sonuç olarak, yazılı eser bırakmamış olan toplumlar “ tarihsiz toplumlar” olarak da adlandırılırlar.

[B]Türklerde yazı İ.S. 730’larda tarih sahnelerinde görülür[/B]. Yazıları olmadığından bu tarihe kadar kendileri hakkında ve kendileri tarafından yazılan bir eser bırakamamışlardır. Ancak, [COLOR="Red"]Türkler 8. yüzyıldan sonra çok az ve destan türünde de olsa kendi eserlerini vermeye başlamışlardır[/COLOR]. O[B]ysa , yazı kültürü İ.Ö. 3000’lerde Sümerler ile başlamıştır. Göktürk yazısı tarihte göründüğünde, Mısır, Eti, Frig, Babür, Asur, Eski Yunan uygarlıkları yazıyı kullanmış ve o zaman tarih sahnesinden silinmişlerdi. [/B][COLOR="red"]Bilimsel düşüncenin ve “Batı uygarlığı”nın, Atatürk’ün söylemiyle “muasır medeniyet”in temelini oluşturan Esi Yunan toplumu İ.Ö. 7.yüzyıldan itibaren, yani Göktürklerden 1400 yıl önce, yazıyı kullanmaya başlamışlardır. [/COLOR]

Türklerin kendi eserleri olarak kabul edilenler içinde Orhun Abideleri, Kutadgu Bilig, [B]Divanı Lugat-ı Türk[/B] en ünlüleridir. [B]Fakat, bunlardan daha önemlisi Türkler hakkında İranlı, Bizans, Ermeni ve Arap tarihçiler, seyyahlar da yazılı eserler vermişlerdir. [/B][COLOR="red"]Bunlardan Arap kaynakları, İslam dinin etkisiyle önyargılarla yazıldıkları ve yazılan dönemleri kesin bir şeklide belirtmedikleri için en güvenilmez kaynaklar olarak nitelenmişlerdir[/COLOR]. [B]Bu kaynaklara bir de 11-13. yüzyıllardaki Moğol kabile toplumunun yaşamını inceleyen eserleri katabiliriz. Çünkü, Moğollar hem etnisite (ırk, soy) bakımından, hem yaşam tarzı olarak ve hem de yaşanılan coğrafya bakımından Türklerle benzerlikler içindedirler. Boy-kabile yaşamı, hayvan besiciliği, göç, talan için savaşlar başlıca ortak yaşam biçimidir, ortak kültürdür. Bir zamanlar Hunların ve onlardan sonra da Göktürklerin yaşadıkları Asya bozkırları 13. yüzyılın başından itibaren Moğolistan’ın batı bölgesi olur. [/B][COLOR="red"]Moğollar, Afganistan’da, Çin’de ve diğer yerleşik kavimlerin ülkelerinde kendi dillerini, kültürlerini uzun süre korurken, Türk’ler içinde özümsenirler; Türkleşirler: Bu, onların Asya’nın batısında İslamlaşmalarına, doğusunda ise İslam dinine direnmelerinin de nedenidir. [/COLOR]

[FONT="Book Antiqua"]“Batıya giden Moğollar az bir zaman zarfında Türkleştiler, kendilerine az çok yakın olan Etnografik muhitte adeta eridiler. Fakat Moğolların “İslam” kültürünü benimsememeleri, İran’a nazaran, Orta Asya’da daha yavaş olmuştu, çünkü bir kısım Moğollar burada etnik bakımdan kendilerine yakın olan göçebe Türkler arasında bulunmakta idiler.”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 60-80.) [/FONT]


[B]Bazı Batılı yazarlar, Cengiz İmparatorluğu öncesi dönemde Moğolistan’da yaşayan göçebelerin tümünü Türk olarak adlandırmışlardır. [/B]“Cengiz Han döneminden önce Moğolistan’da yerleşmiş bütün insanları Türk olarak vasıflandıran yazar...”3 Asya Hun boylarının kalıntılarından kurulan Göktürklerin yurdu olan “[B]Orhun” bölgesi [/B]Cengiz İmparatorluğu’nun merkezi olur. “Orhun’daki Karakurum (Xara Xorum) 1235’te imparator Ögedey zamanında inşa edildi.”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 60-80.)

Ayrıca, Eski Türk ve Moğol tarihleri genelde birlikte incelenir.

[FONT="Book Antiqua"][SIZE="2"] “Türk ve Moğol boylarının tarihi haklarındaki ilk genel eskiz denemesi, bilindiği gibi Deguignes tarafından,1756-1758’de yapılmıştı. Bu yazar, Çin kaynaklarından sadece birkaç deneme eser ile yetinmek zorunda kaldığı için bu müellifin eseri Orta Asya’nın batısından çok doğusu kesiminin tarihi bakımından daha büyük öneme sahiptir/.../ Moğol tarihi ile ilgili İslam kaynaklarını ayrıntılı olarak ilk defa Baron d’Ohson tarafından incelenmiştir. Histories des Mongols adı ile ilk kez 1824’de yayınlanmıştır/.../ Türk ve Moğol toplumlarının tarihinin genel bir araştırması üzerinde yeni bir teşebbüs L. Cahun tarafından yapılmıştır. Türkistan tarihinin kısa bir eskiziz 1899’da B.D.Ross tarafından yapılmıştır”4 [/SIZE][/FONT] (V.V. Barthold: Türksitan, s :62. Türk Tarih Kurumu Yayını. Ankara. )

Bununla birlikte, Moğol kabile yaşamı Türk göçebelere göre farklı bir tarihsel süreç izlemiştir. Türkler, genel olarak, onuncu yüzyıldan itibaren büyük çoğunlukları ile Asya’nın batısında “[B]Maveraünnehr[/B]” olarak bilinen [B]Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin arasındaki İran kültürünün egemen olduğu bölgede yerleşikliğe, yani tarım-ticaret yaşamına geçmeğe başlamışlardır.[/B] Buna karşın, Türklerin yerleşik yaşama geçmelerinden yaklaşık yüz yıl sonra, Cengiz Han’ın liderliğinde tüm Asya’ya egemen olan “[B]Büyük Moğol İmparatorluğu”nu kurdukları dönemde bile, 1206’da, yani on üçüncü yüzyılda, Moğol toplumunun hemen tamamı -eski göçebe yaşam kendi içinde ilerleme-gelişme (tekamül) göstermişse de- göçebe kabileler halinde yaşıyorlardı.[/B] Bu yaşam biçimi, on sekizinci yüzyılda bile değişmemiştir. [COLOR="red"]Hatta, Çin’e egemen olduktan 300 yüzyıl sonra Çin’den çıkarıldıklarında da eski göçebe yaşamlarına geri dönmüşlerdir. Bu yaşamları, onları yakından izleyen, Çinli, İranlı, Arap-İslam, Ermeni yazarlar ile Avrupalı seyyahlar (gezginler) tarafından çok açık bir şekilde betimlenmiştir.[/COLOR]

“Moğol istilası, Moğolların zapt ve tahrip ettikleri bütün memleketlerin tarihçileri tarafından işlenmiştir. Bu konuda daha ziyade İran ve Çin kaynaklarına, bazı nadir ahvalde de Ermeni kaynaklarına müracaat etmek zorundayız.” ( Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 40. Hazırlayan Hakkı Dursun)

Ayrıca, egemen soy tarafından yazdırılan ve bu nedenle “kahramanlık destanları” olarak nitelendirilen kendi orijinal eserleri de vardır.

“[B]Cengiz Han zamanından önce Moğolların yazılı vesikası (belgesi) olmadığı bilinmektedir[/B]. Uygur alfabesini kabul ettikleri zaman ilk önce ”[B]Cengiz Han’ın nizamnameleri”ni (yani onun tarafından tasdik edilen milli fikirleri ve adetleri) toplamak için kullandılar[/B]. Cengiz Han’ın “ [B]Büyük Yasası[/B]” böylece otaya çıkmıştır.” [B]İranlı tarihçi Cuveyni’nin bildirdiğine göre, kanunlar yaprak üzerine yazılı olarak hanedanın başlıca üyelerinin hazinelerinde saklanırdı.[/B] Yeni bir han tahta çıkınca, ordu bir sefere gönderilince ve devlet erkanı müzakereye davet edilince bu yapraklar ortaya çıkarılır ve bunlarda yazılı olan hükümlere göre hareket edilirdi. [B]Ancak, “tarihçilerden herhangi birinin Yasa’nın bir nüshasını görüp görmediği bilinmemektedir[/B].” (Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 60-80.)

C[COLOR="red"]engiz, 1206’da imparator olduğuna göre, yazının insanlık tarihinde ilk kullanılışından yaklaşık 5000 (beş bin) yıl sonra Moğollar yazıyı kullanmışlardır.[/COLOR] Ve bunu yine bir tarım toplumundan, Çin’den, öğrenmişlerdir.

“Bununla beraber, Moğollar, hanlarının söylediklerini, yazmak ve ölümlerinden sonra onları çoğaltmak adetini Çinliler’den almışlardı. Bu gibi notların ancak hanın istediği zaman tutulduğu ve bu gibi durumlarda sözlerini şiir tazında yahut secili olarak söylemeğe özendiği düşünülebilir. Bu sözlerle Türkçe “bilig” (bilgi) adı verilirdir. Cengiz Han’ın bilikleri araştırılır ve öğretilirdi.”
(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, s: 40. Hazırlayan Hakkı Dursun )
Kısacası, Moğol göçebeleri 13. yüzyılda yazıyı (Uygur yazısı) kullanmaya başlamışlardır. Onların göçebeliği uygarlık yolunda anormal bir durumdur; oldukça geciken bir göçebeliktir. Avrupa’da Rönesans’ın şafağına az bir zaman kalmıştır. Moğolların tarih sahnesine devlet olarak çıktıklar 1206 yılından 53 yıl önce, [COLOR="red"]1153’te, Türk halk kitlesi, “[B]Kara Budun[/B]”, kendi kurdukları İran Selçuklu Devleti’ne isyan ederek onu yıkmışlardı. [/COLOR] [COLOR="red"]Moğol göçebe imparatorluğunun kuruluşundan 34 yıl sonra da, 1239-1240’da, “Kara Budun” bu kez Anadolu’da ilk “Kızılbaş” isyanını ( Babai ayaklanması) çıkarmışlar ve yine kendilerinin askeri gücüne dayanılarak kurulan Anadolu Selçuklu Devleti’ni yıkmışlardır[/COLOR]. [B]Kısacası, insanlığın uygarlık yolunda hızla kentleştiği-ilerlediği bir çağda Moğollar hala göçebedir, fakat yazıları ( Uygur yazısı) vardır. Hem kendileri yazılı eserler bırakmışlar, hem de Çinli, İranlı, Ermeni, İslam ve Avrupalı yazarlar, gezginler onların yaşamları hakkında çok önemli belgeler bırakmışlardır[/B].

3. yüzyılın başlarından itibaren başlayarak Moğolların devlet kurmaktan uzaklaşıp, etnik birer grup olarak Rus ve Çin egemenliğine girdikleri 18. yüzyıla kadar olan bütün dönemlerde yazılan tüm bu kaynaklara dayanılarak, Moğol göçebe toplumunun sosyal, kültürel ve siyasal yapısını çok ayrıntılı olarak inceleyen çok sayıda bilimsel yapıt günümüzde vardır. Moğolistan’da 30 yıl kalarak Moğol dilini öğrenen, Moğolların geçmişini ve çağımızdaki durumunu inceleyerek “[B]Moğolların İçtimai Teşkilatı[/B]” adlı oldukça ayrıntılı sosyolojik eseri yazan Yüksek Sovyet Akademisi üyesi Boris Yakovleviç Vladimirtsov, Moğol yaşantısını anlatan temel kaynakları, 1240’da yazılan “[B]Moğolların Gizli Tarihi” (Yuan -Chao-Pi-Shi)[/B]”, İranlı Yahudi hekim ve devlet adamı Reşidettin’in 1310’da yazdığı “Cami-üt Tevarih”, 1370’de yazılan Moğol devrine ait resmi Çin tarihi olan “[B]Yüan-shih”[/B], 1604’de yazılan “[B]Altın Soyun Hikayesi” ( Altun Tobci[/B] )”, Moğol prensi ( Ordos Prensi) ve yazarı Sanang –setsen Hungtayci tarafından 1662’de yazılmış olan “ [B]Hanların Menşei Hakkında Cevher Mecmuası”[/B] ile Marco Polo, Paulo Caprini, Wilhelm von Rubruk gibi Avrupalı tüccar veya misyoner seyyahlar ( gezginler) tarafından kaleme alınmış gezi notları ile Cengiz Han ile özel dostluk kuran Çinli Taoist rahip Çang Çun’un Moğolistan’da 3 yıl ( 1220-1223) kalarak yaptığı gözlemlerin öğrencisi tarafından yayınlanmış gezi notları olarak belirtmiştir. Çang Çun, Çinli Taoist rahiptir. Cengiz Han ile özel dostluğu vardır; Cengiz Han ile üz yüze görüşmeleri, felsefi konuşmaları olmuştur ve Cengiz Han’ın sarayında misafir edilmiştir. Cengiz Han, dönemi Moğolları hakkında en değerli bilgileri onun Moğolistan ve Moğol egemenliğindeki ülkelere yaptığı seyahatlerindeki gözlemleri bir öğrencisi tarafından yayınlanmıştır, bu eser Moğol tarihi konusunda temel kaynaklardan biridir. Çang Çun, Moğolistan’a 1221 de gitti, 1223 de döndü.
Moğolların kendilerinin ürettiği eserleri –yukarıda da değinildiği gibi, egemen soyun kontrolünde ve onun istediği biçimde yazılırdı; Moğol toplumunda yazı olmadığından başka türlüsü de düşünülemezdi zaten. Bu nedenle, Han’lar yazma işini Çinli ve İranlı gibi daha uygar toplumlardan çıkan o zamanın entelektüellerine görev olarak vermişlerdir. Örneğin, Moğol toplumun sosyolojik yapısının aydınlatılmasında birincil temel kaynak olarak değerlendirilen3 “Cami-üt Tevarih”,1310-1311’de ‘İlhanlılar’ olarak bilinen İran Moğol Devleti’nin Hanı’nın (Gazan Han) isteğiyle [B]Yahudi asıllı İranlı hekim ve vezir Reşidettin[/B] tarafından yazılmıştır.

” [B]Reşidettin’in Cami’it Tevarih’i birinci derecedeki kaynaklar arasındadır [/B]/.../ Bu eser öyle bir ansiklopedidir ki orta zamanlarda bu gibi bir eser Asya ve Avrupa kavimlerinden hiç birinde yoktu. /.../ Yalnız şunu kaydedelim ki, Reşidettin Moğol başbuğlarının, bilhassa büyük Moğol hakanının İran Moğol saraylarındaki mümessili Bolad-cingsang’ın ve bizzat İran hükümdarı Gazan Han’ın ifadelerine dayanarak Moğol kabilelerinin göçebe hayatını çok ayrıntılı bir şekilde tanımlamayı başarmıştır.” (Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan)


İkinci Temel kaynak olarak “[B]Moğolların Gizli Tarihi (Yuan-Ch’ao-pi-Shi[/B])” , 1240’da Moğolistan’da Çin yazısı ile yazılmıştır. “Kahramanlık Destanı” olarak nitelendirilmiştir. “[B]Yuan-çao-bi-şi (Yuan-Ch’ao-pi-Shi)[/B], Cengiz Han’a dair destani (epik) motiflerle dolu hususi bir malumat kaynağı teşkil eder. Bu kaynak Cengiz’e en yakın zamana ait şifahi (sözlü ) rivayetlere isitinaden (dayanılarak) yazılmıştır”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan, ) . Üçüncü temel eser, “Moğol Soyunun Resmi Tarihi (Yuan-Şi) 1369’da Çin’deki egemen Moğol soyu ( Yüan Sülalesi )tarafından yazdırılmıştır.

“Çin’deki Moğol imparatorları tarafından Moğol tarihinin işlenmesine önem verildiğini biliyoruz; mesela imparator Kay-san zamanında (1308-1311) Moğolların bir resmi tarihi yazılmıştır. Moğol hakimiyeti nihayete erdikten sonra hanedanın Çin adeti üzerine geniş bir tarihi ( Yüan-şi: Yüan sülalesi) meydana getirildi”.(Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 184. )

Diğer bir temel kaynak da Ordos Moğol Prensi “Sanang Secen”in yukarıda adı geçen eseridir.

Kısacası, egemen soyun istekleri doğrultusunda yazılan bu eserler, gerçeklerden çok efsanelere dayanırlar; tarih ile efsane, gerçek olay ile uydurmalar birbirine karışır; iç içe geçer.

“Moğolların parlak zaferleri milli duygunun gelişmesine yardım ettiği gibi bunun tesiri altında [B]Moğollar ile hanları, milletlerinin tarihini bilmek ve atalarının büyük icraatını unutulmaktan kurtarmak istediler[/B]. [COLOR="red"]Tarih ile efsane arasındaki farkı Moğollar, diğer ilkel kavimler gibi pek az bilirlerdi.[/COLOR] Cuveyni ve Reşidettin, onların kitaplarından milletlerinin menşeyi hakkında ancak hayali efsaneler naklederler: Bu efsanelerin ne zaman yazılmaya başladığını belirtmek güçtür.”(Vasili Viladimiroviç Barthold: Moğol İstilasına kadar Türkistan )

Sonuç olarak, Türk göçebeler hakkında yazılan eserler Moğol göçebelerin sosyokültürel yapılarını anlatan eserlere göre oldukça azdır ama Moğol tarihi ile ilgili yazılan kitaplar bir yerde Türk göçebelerin de tarihidir. Moğol örneği tüm göçebe sosyolojisi analizcileri için temel niteliktedir. Dahası, Türk göçebelerin yaşamlarıyla ilintili hikayelerin anlatıldığı destanlar da yüzyıllarca sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılmış ve çok geç dönemlerde yazıya geçirilmişlerdir. Örneğin, Oğuz’ların “[B]Dede Korkut[/B]” destanı 16.yüzyılın başlarında1, Kırgızların “[B]Manas” destanı[/B] 19. yüzyılda2 yazıya geçirilmişlerdir. Ayrıca, öznel yargıların tuzağına düşmemek için Türk göçebe destanlarının da, tıpkı Moğol destanlarında olduğu gibi, feodal ailelerde muhafaza edilen rivayetlere ve epik hikayelere dayanarak yazıya geçirildiklerini gözden ırak tutmamak gerekir. Örneğin, [B]Göktürk Yazıtları Aşina soyundan Bilge ve Kültekin kardeşler tarafından yazdırılmıştır; her satırında babalarının ve kendilerinin olağanüstü kahramanlıkları, Tanrı tarafından görevlendirildikleri, çok fedakar ve cömert oldukları, kendilerinden çok Türk Budun’u düşündükleri, onun için çalıştıkları-savaştıkları vb şeyler anlatılır. Ve en önemlisi, Türk Budun’un itaatten çıktığı zaman dağılıp, perişan olduğu vurgulanır[/B].

“ [COLOR="red"]Kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii.[/COLOR] [B]Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta donsuz ( elbisesiz); düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. [/B]Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak çıplak olarak dönüp geldi. Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabi kavmine doğru, güneyde Çine doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, ... savaştım. [B]Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. [/B]Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tabi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. İşi gücü veriyor.1 ...“Türk milleit aç idi, o at sürüsünü alıp besledim. (Prof. Dr. Muharerm Ergin . Orhun Abideleri , s: 21, 23, 47. Boğaziçi yayınları, 2003.).

“ [B]Tanrı bahşettiği için, ben kazandığım için Türk milleti kazanmıştır[/B]. Ben küçük kardeşimle beraber böyle başa geçip kazanmasam [COLOR="red"]Türk milleti ölecekti, yok olacaktı, [/COLOR]Türk beyleri, milleti, böyle düşünün, böyle bilin!...muhterem, güç beslemiş olan, kahraman kağanına ihanet etti.” (Agy)

“Kül Tigin yaya olarak atılıp hücum etti. Ong valinin kayın biraderini, silahlı, elle tuttu, silahlı olarak kağana takdim etti. O orduyu orda yok ettik.... Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgıza doğru ordu sevk ettik. Mızrak batımı kar söküp, Kogmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık. Kağanı ile Songa ormanında savaştık… Kül Tigin, Bayırkunun boz aygırına binip atılarak hücum etti. Bir eri ok ile vurdu, iki eri kovalayıp takip ederek vurdu… [B]Kırgız kağanını öldürdük, ilini aldık[/B]… ….[B]Oğuza doğru ordu sevk ettim[/B]. İlk ordu dışarı çıkmıştı, ikinci ordu merkezde idi. Uç Oğuz ordusu basıp geldi. Yaya, kötü oldu diyip yenmek için geldi. [COLOR="red"]Bir kısım ordusu evi barkı yağma etmek için gitti,[/COLOR] bir kısım ordusu savaşmak için geldi. Biz az idik, kötü durumda idik. Oğuz ... düşman ... [COLOR="red"]Tanrı kuvvet verdiği için orda mızrakladım, dağıttım[/COLOR].” (Agy)

[B] Görüldüğü gibi Türk’lerin kendilerine ait ilk ve en önemli belgesinde efsane ile gerçek iç içedir[/B]. ve bu nedenle de yazıtlardaki ifadeler bakanın açısına göre değişiyor, birbirine zıt-aykırı yorumlar ortaya çıkıyor. [B]Sosyal olayları materyalist açıdan bakarak değerlendiren bilim adamları, yazıtlardaki yukarıda örneklerini gördüğümüz ifadeleri “[COLOR="red"]sınıf savaşları”[/COLOR]nın en önemli kanıtları olarak yorumlarken, idealist açıdan bakanlar “[COLOR="red"]mili mefkure[/COLOR]” yaratıyorlar.[/B] [COLOR="Magenta"][B][COLOR="Red"]Bu ifadeleri, “Kızılbaşlık”ın mayalanma evrimlerinden bir basamak (safha) olarak görebilir miyiz?[/COLOR][/B][/COLOR] [B]Türk ve Moğol göçebelerin eşitlikçi, yani sınıfsız dönemleri açık şeklide bilinmemekle birlikte, sınıflı göçebe toplumdaki bazı karakteristiklerin o dönemin uzantıları olduğu kabul edilir. [/B]Sınıf farklılaşmasının hayli geliştiği ve dış etkilerle boy örgütlenmesinin bozulduğu bir zamanda dahi, Orta Asya boyları, hiç değilse alt düzeylerde, ilkel demokrasiyi ve toplumsal dayanışmayı uzun süre korurlar.[B] Bunda en önemli etken toprağın işleniş biçimidir; Tarım toplumunda toprak kişisel (özel) mülk iken, göçebe toplumlarda -o yaşamın kaçınılamaz gereği olarak- ortaklaşa kullanılır, yani kabilenin tüm üyelerine aittir.[/B] [COLOR="red"]Gerçekten de, orijinal bir çok kaynakta Türk ve Moğol göçebe kabilelerinde otlaklar (mera-yaylalar) ortak, her türlü mülk, hayvanlar, çadırlar, kapalı arabalar, basit üretim araçlarının ise, kabile üyesi olan şahsın kişisel mülkü olduğu belirtilir[/COLOR]. Bu konu ilgi alanımızın tam merkezinde yer almaktadır, bu nedenle ileriki sayfalarda - bozkırda sınıfların doğuşu başlığı altında- yeniden ve daha çok örnek verilerek irdelenecektir.

İslam öncesinin bu kahramanlık hikayelerini, İslamlıktan sonra da ve belki daha da abartılmış olarak görüyoruz. Örneğin, Oğuzların “Dede Korkut” destanında “Karacık Çoban” (Zavallı kara çoban; halktan biri, beyin uşağı) efendisinin ( Bey’in) hayvan sürülerini kafirlerden ( İslam’a direnen Türk’lerden) korumak için sapanıyla yaklaşık 96 kiloluk taşlar fırlatır:

“ Salur kazan ile Karaca Çoban dört nala yetişti. [B]Çobanın üç yaşından dana derisinden sapanının ayası idi, üç keçi tüyünden sapanın kolları idi, bir keçi tüyünden çatlayıcısı idi. Her atınca on iki batman (96 kilo) taş atardı. Attığı taş yere düşmezdi, yere dahi düşse toz gibi savrulurdu, ocak gibi oyulurdu. Üç yıla kadar taş düştüğü yerde ot bitmezdi..[/B].”


Bu kez, [B]Kazan adındaki bey kafirlerle (büyük olasılıkla İslam’ı kabul etmeyen Türkler) savaşmaya gider. Yanında uşağı (Karacık Çoban) vardır. Kazan, zavallı kara(cık) çobanla birlikte savaşmayı gururuna yediremez, [/B][COLOR="Red"]ancak Kara(-cık) Çoban yine de sadık bir uşak olduğunu olağanüstü bir kuvvet sergileyerek gösterir:[/COLOR]

“Kazan fikreyledi (düşündü ki), der: Eğer çoban ile varacak olursam kudretli Oğuz beyleri benim başıma kakınç kakarlar, [B]çoban beraber olmasa Kazan kafiri yenemezdi derler dedi. [/B]Kazan’a gayret geldi. Çobanı bir ağaca sara sara muhkem (sağlam) bağladı, kalktı yürüyüverdi. Çobana der: Bre çoban karnın acıkmamışken, gözün kararmamışken bu ağacı koparmağa bak, yoksa seni burada kurtlar kuşlar yer dedi. Karaca çoban zorladı, koca ağacı yeri ile yurdu ile kopardı, arkasına aldı Kazanın ardına düştü.”

Bu tür hikayeleri Manas, Sine Uşu, Moğolların Gizli Tarihi, Altun Defter vb destanlardaki örneklerle çoğaltmak mümkündür. Çünkü, göçebe yaşamın doğası bu kahramanlık hikayelerine kaynaklık eder. “Tüm kavimlerde romantik tarihe karşı büyük bir ilgi vardı. Bunlar ateşli, gururlu, gösterişli sözlerle süslenmiş ve politik mizah ile şakayı bağdaştıran öykülerdi.”

Ayrıca, Orta Asya’dan Anadolu’ya, hatta Avrupa’ya uzanan büyük bir coğrafya ve 5. yüzyıldan 16. yüzyılın başlarına (Safevi Devleti’nin kurulmasıyla Osmanlı’nın İran sınırını kapatması) kadar süren göç dalgalarında doğal olarak bu anlatılan hikayelere geçtikleri kültür ortamlarından katkılar olmuştur. Kısacası, sözü edilen destanlar, sonuçta efsanelere dayalı hikayelerdir. Oysa, hayat tarzının yansıması farklı, hayatın kendisi farklıdır. Destanlar hayatın kendisi değil, yansımasıdır. Bununla birlikte, anılan destanların tüm bu olumsuzluklarına karşın, belki de yalınlıklarından ötürü, günümüzde pek de ilginç bulunmayan bu tür öyküler yakından bakıldığında, bunların aslında kolektif bilincin (toplumsal belleğin) dışa yansıyan resimleri oldukları ve toplumların çekirdeğinde yaşamış, istisnasız her bireye aktarılmış düşünce motiflerini sundukları görülür. Bu türden tarih öncesine dayanan efsaneler (mitsel masallar), insanlığın evrensel köklerine ait belirlemelerin yanı sıra, belli bir coğrafyanın tarihsel bir dönemine, ya da halkının değişen koşullara paralel olarak oluşturduğu bilincin de yansıması olabilir. Destanlara/mitlere böyle bir açıdan bakıldığında, Göktürklerin Orhun yazıtları, Oğuzların Dede Korkut Destanı, Moğolların “Altın Soy” ( Altun Tobcı) destanı, Kırgızların “Manas” destanı, Uygurların “ Şine Usu” destanı vb eserlerin Asya bozkırlarındaki göçebe yaşamın, dolayısıyla Türk tarihinin derinliklerindeki oluntuları günümüze taşıdıkları görülür. Örneğin, Moğolistan’da 1240’da yazılan ve kahramanlık destanı olarak nitelendirilen bir eserde halktan birilerinin Cengiz Han ile ailesinden daha çok övüldüğü belirtilmiştir:

“[B]Yazara göre, Cengiz Han, henüz çocuk iken kardeşini öldürmüş; bundan dolayı annesi, büyük oğullarının uğradığı zulme üzülerek onları yırtıcı hayvanlara benzetmiş,[/B] Cengiz Han daha sonra sadık uşaklarından birisini haince öldürmüş, [B]Ögedey ( Cengiz’in oğlu) de “şahsi bir kinden dolayı sadık ve fedakar” bir silah arkadaşını gizlice öldürmüş” olmakla itham edilir(suçlanır).[/B] Diğer taraftan yazar, kahramanlarının iddialarını kayıtsız şartsız tasvip eder (onaylar). Bunlardan biri, Cengiz Han’ın her hususta (konuda) fikrine uyulmasını açıkça istemiş olmasıdır. Cengiz Han’ın ağzından hanın muhafızlarına, yani askeri aristokrasiye (Nökerler, Noyanlar) hürmet (saygı) ve riayet gösterilmesi ( itaat edilmesi) tavsiye edilir.“

Moğolların Gizli Tarihi’nde de toplumsal bunalımlar ve çatışmaların olduğu net bir şekilde görülür. Örneğin, Cengiz’in şu sözlerinden [COLOR="red"]sınıf savaşları [/COLOR]olduğu açıktır: “[B]Evlatları babalarını, küçük kardeş büyük kardeşi dinlemezdi.[/B] Birbirini yağma ediyorlardı. Rahat yüzü yoktu.”5
Yaşlı bir Moğol nökeri ( Kokocos) Cengiz’in huzurunda , oğulları Çoci ve Çağatay ( Ça’dai) kavga ederken [B]Çağatay, Çoci’nin piç olduğunu, bu nedenle veliaht olamayacağını ileri sürüyordu[/B] şöyle konuşur6:

“Siz doğmadan önce :
Yıldızlı sema
Başka türlü idi,
Bütün uluslar kavgada idi.
İnsanlar yataklarına giremezler,
Birbirlerini yağma ederlerdi.
Yer Yüzü
Sarsılmıştı,
Bütün uluslar kavgada idi.
İnsanlar yataklarına yatamazlar,
Birbirleriyle harp ederlerdi.
O zamanlarda :
Arzuya göre yaşanmaz,
Hep çarpışma olurdu,
Meydandan geçmek olmaz
Her gün savaş olurdu.
Karşılıklı sevgi yok,
Mevcut olan ölümdü.”

Moğol destanları gibi, Türk göçebelerin kendilerine ait olan yukarıda adı geçen eserler de birçok menkıbeler (egemen sınıfın kahramanlık ve erdemlerini) içeriyorlarsa da, göçebe Türk topluluklarının gündelik hayatlarına dair çok dikkat çekici ayrıntılar nakletmektedirler; göçebelerin inanç, giyim-kuşam, beslenme alışkanlıkları, zenginlikleri-fakirlikleri, yasları-şölenleri, savaşları, kendi aralarındaki kavgaları, vb yaşamsal etkinlikleri anlatılır. Bu eserlerde en çok işlenen konulardan biri de egemen (bey) ile yönetilenlerin (halk; budun) arasındaki çatışmalardır ve konumuz bakımından çok önemlidir. Göktürk yazıtlarındaki (Orhun Abideleri) düz yazılarda, Dede Korkut destanındaki hikayelerde, Manas destanındaki dizelerde, “Uygurların “Sine Usu” yazıtında egemen (bey) ile halk (kara budun) arasında sık sık savaşımlar olduğu açık bir şekilde izlenebilir.
Örneğin, Orhun yazıtlarında,
“Türk Milleti yine karışıklık içindedir demiş. Oğuz yine sıkıntıdadır demiş . Bu sözü işitip gece yine uyuyacağım gelmiyordu, gündüz yine oturacağım gelmiyordu...”2 /.../ Türk budun, vazgeç, pişman ol ! Disiplinsizliğinden dolayı, (seni) beslemiş olan kağanına , özgür ve bağımsız iyi iline ( devletine) karşı kendin hata ettin, kötü hale soktun. Silahlı nerden gelip dağıtarak gönderdi! Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi ! Kutsal Ötüken ormanının budunu, gittin ! Doğuya giden, gittin! Batıya giden gittin!... Kanın nehir gibi koştu. Kemiğin dağ gibi yattı.. Beylik erkek evladını kul kıldın. Hanımlık kız evladını cariye kıldın. O bilmemenden dolayı, kötülüğün yüzünden amcam kağan uçup gitti.”4
Bu örnekler, materyalist tarihçilerin ileri sürüdükleri gibi, göçebe bozkır topluluklarında da sınıf savaşlarının olduğunu, halkın yönetenlerden hoşnut olamadığı dönemlerde itaatten çıktığı; başkaldırdığı anlaşılmaktadır. Yani, “geçmişin ideal bozkır kahramanının yılmaz cesareti, milletinin başkanına sarsılamaz bağlılığı, sonsuz mükrimliği ( konukseverliği) manzumede kuvvetli bir şeklide belirtilmiş…“2 olsa da, öndeki efsanenin (yalanın) arkasındaki gerçeği( başkaldırıyı) görebiliyoruz. Asya’daki göçebe yaşamlar üzerine yaptığı araştırmalar ile tanınan Vasili Viladimiroviç Barthold, “Eğer göçebe toplulukların kendileri hakkında saptadığı olaylar, daha çok bulunsaydı, öteki göçebe devletlerin kuruluşunda da sınıf mücadelesinin ne önemli bir yer almış olduğu herhalde daha açık olarak görülürdü”3 demiştir.
Sonuç olarak, gerek 730’larda yazılan “Orhun yazıtları” ve gerekse 1240’da yazılmış olan “ Moğolların Gizli Tarihi” epik bir heyecanla ve epik bir üsluba sahip ve her yerinde bu üsluba başvuran Türk ve Moğol bozkır aristokrasisinin yarattığı eserlerdir. Bu nedenle, bu eserler “kahramanlık destanı” olarak değerlendirmekten daha çok “bozkır kokusu sinmiş tarih” olarak değerlendirilmektedir. Moğol sosyal yaşantısı çok ayrıntılı bir şeklide inceleyen Boris Yakovleviç Vladimirtsov, “Şu da kaydedilmelidir ki hiçbir göçebe kavim hakiki hayatı bütün teferruatıyla tasvir ve tercim eden “ Yuan Çao-bi-şi” (Moğolların Gizli Tarihi) gibi bir yadigar bırakmamıştır”1 demiştir.

Sözün kısası, bir kez daha vurgulayalım ki, Orta Asya göçebe kavimlerinden Moğolların göçebe yaşamları çok ayrıntılı olarak incelenmiştir. [COLOR="red"][B]Moğol göçebe yaşamı, göçebe Türk toplumunun yapısının anlaşılmasında -çözümlenmesinde bir model oluşturmaktadır. Çünkü, incelenen yaşam biçimi özelde Moğolların, genelde ise o coğrafyada, o tarihsel süreçten geçmiş olan tüm göçebe halkların yaşamıdır.[/B][/COLOR] Başka bir söylemle, Moğol kabile yaşamında izlenen bütün sosyolojik özellikler, aslında Moğolların ayırt edici-kendine özgü- orijinal özellikleri değildir; Özdeş olgular, sosyal bakımdan özdeş koşullar içinde ortaya çıkarlar. ”[B]Moğol kabile hayatında gözlemlediğimiz bütün bu özellikler, kabile örgütlülüğü ile yaşayan veya yaşamış olan diğer kavimlerden Moğolları ayırt edecek özellik ve orijinallik yoktur[/B]” (Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı.)

. Kendilerinden önce aynı coğrafyada kabile örgütlülüğüyle yaşamış veya hala yaşıyor olan diğer kavimlerin de ortak özellikleridir. Örneğin,

“Cengiz, askeri hizmetle yükümlü vassallık usulünü muntazam bir surette kurmak için eskiden yaşayıp gelen ‘nökerlik’ müessesinden geniş bir ölçüde yararlanıyordu.... Yüzbaşı, binbaşı, ve tümenbaşı rütbesi irsi ( babadan oğula geçen) idi; bu rütbelerde bulunanlar genel bir unvan olan ‘noyan’, yani ‘beg’ (bey), ‘senyör’ adını alıyorlardı; bilindiği gibi Çin’den gelmiş olan bu unvanı çok eski zamanlardan beri bozkır aristokrasisinin temsilcileri taşıyordu.”3
Yani, Moğol kabile yaşamının özellikleri, önceki yaşamların devamıdır, süreğenliğidir, sosyolojik olarak o coğrafyadaki genel özelliklerdir.

” [B]Mo-Tun(Mete), İ.Ö. 209’d[/B]a -bir rivayete göre babasını öldürterek- Hun imparatoru olur. Mo-tun, bozkırda yüzyıllar boyu kullanılacak ve Cengiz Han zamanında Moğol feodalitesini meydana getirecek en gelişmiş biçimine ulaşacak olan onlu düzenleme sistemini geliştirir. [B]Ordu, her birinin başlarında şefleri bulunan 10, 100, 1000, 10000 kişilik bölümlere ayrılır. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı deyimleri, bu düzenlemeden gelir.[/B]” (Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı.)

Hele aynı coğrafyada daha eski zamanlarda yaşamış olan ve 11.-13.yüzyıllarda da, yani göçebe Moğol İmparatorluğu döneminde, Moğol kabileleri içinde ya da onlara komşu fakat Moğol İmparatorluğu egemenliğinde hala yaşıyor olan etnisite bakımından da Moğol’lara çok yakın olan Türk göçebe kabilelerin yaşamları Moğol’ların yaşamıyla özdeştir kuşkusuz.

Gerçekle efsanenin birbirine geçtiği yazılı belgeler Moğollardan sonraki kurulan ve aynı soydan ve aynı kültürden oldukları için bir yerde onların
uzantıları sayılan devletlerde de görülür, yani söz konusu gelenek devam eder:

“Uygur eserlerinin güvenirliği şüphelidir, Timur’u memnun etmek için, Çağatay ulusunun tarihinin nasıl tahrif edildiğini ( değiştirildiği) görülünce derhal anlaşılır. /.../ [B]Moğolların hocaları olan Uygurlar’da bile gerçek tarihi eserler olmadığı kuvvetle muhtemeldir.[/B].. Uygurlar’da bugünkü manada tarihi eserler olmadığı anlaşılıyor. Moğol tarihi hakkındaki bilgiler, tarihçiler tarafından Moğol ve Uygur kaynaklarından alınmış olup efsane mahiyetinde idi; mesela kardeşi Ögedey’in kurtuluş akçesini ödemek için kendini ruhlara kurban eden Tuluy’un ölümü hikayesi bu kabildendir. “

Bu durum sadece Moğollara özgü bir durum değildir, aynı yaşam biçimini sürdüren bütün halkların gerçeğidir. Türk göçebelerin kendi orijinal eserleri ( [B]Orhun Yazıtları,[/B] [B]Dede Korkut Destanı[/B], [B]Manas Destanı[/B], [B]Sine Uşu)[/B] de aynı niteliktedir. Bütün Türk kavimlerinde yalnız Osmanlılar, tarih ile efsaneyi ayırmak kudretine sahip idiler.”1 Arap-İslam yazarlarının ise dini tutuculuktan dolayı, yazdıkları eserler güvenilir bulunmamaktadır. Buna karşın, en tarafsız kaynakların Çinli seyyahların notları olduğu belirtilmiştir.

“ Müslümanlar gibi Çinliler de Moğollar’ın zulüm ve tahribatını renkli tasvirlerle anlatırlar. Fakat Müslümanların dini taassubu, birkaç istisnası ile, göçebeleri Orta Asya’nın yerleşik halkından ayıran düşmanlığı görmelerine engel oldu ise de, [B]Çinlilerin Moğollar hakkındaki fikirleri daha tarafsızdır[/B].”2

Tüm bu nedenlerden dolayı, Moğol göçebe yaşamının çözümlenmesi aslında, İslam öncesi göçebe Türk sosyal yaşantısının çözümlenmesidir. Nitekim, İslam öncesi Türk göçebe yaşamını analiz eden eserler -yabancı yazarlarınki dahil- 11.-13. yüzyıllardaki Moğol göçebe yaşamından çok yararlanmışlardır. Bununla birlikte, Türklerin de İslam öncesinden, yani göçebe yaşamlarından bıraktıkları eserler vardır. Bunların en önemlisi, yukarıda da değinildiği gibi, kuşkusuz Göktürkler döneminin “ Orhun Yazıtları’dır; İ.S. 730’larda yazılmışlardır5 Bir diğer temel kaynak göçebe Oğuz boylarının sözlü olarak yaşattıkları “ Dede Korkut Destanı” dır. Bu destan 15. yüzyıldın başlarında yazıya geçirilmiştir.4 Bunlardan başka yine geç dönmelerde, 19. yüzyılda, yazıya geçirilmiş olan Kırgızların “Manas Destanı” ve Uygurların “Şine Usu Destanı” vardır.
Türk’lerin Asya’daki göçebe yaşamları hakkında bilgiler veren yabancı kaynaklardan biri de İran-İslam kaynaklarıdır. Bunlardan en önemlileri İran Selçuklu Devleti’nin İran asıllı veziri Nizamülmülk’ün yazdığı “Siyasetname” ile, Karahanlılar döneminde Türk asıllı Yusuf Has Hacip’in yazdığı “Kutadgu Bilig”dir. Avrupa Hunları’nın yaşamları konusunda ise Roma İmparatorluğu dönemindeki Roma-Hun anlaşma metinleri ile Romalı gezginler, tarihçiler, elçilik kurullarının notları ve gözlemleridir.
Oysa, aynı dönemlerdeki Sümer, Eti, Hitit, Frig, Lidya, Likya, Yunan, Mısır, vb birçok yerleşik toplumun kitap, yasa, antlaşma metinleri, heykel, mezar taşı kitabesi, ev eşyası, tapınak, silah, yazılı tabletleri, kayalardaki resim yontuları gibi birçok kültürel mirasları günümüze kadar ulaşmıştır. Bu kalıntılardan hareketle sözü edilen toplumların yaşantıları bütün ayrıntıları ile bilinebilmektedir. Örneğin, bu toplumların sınıflara ayrıştığı, [B]zengin –fakir, efendi-köle , soylu-halk gibi katmalardan oluştuğu [/B]bugün çok açık bir şekilde bilinmektedir.

Burada bir parantez açarak, bir tarım-ticaret toplumu olan ve bugünkü Batı uygarlığının temelini oluşturan Eski Yunan toplumunun yaşantısını anlatan orijinal kaynakların niteliğine çok kısa da olsa değinmek istiyorum. [B]Yunanlıların İ.Ö 600’lerden sonraki yaşamları ve etkinliklerini onlardan kalan şiir, heykel, tiyatro eserleri, mezar taşı kitabeleri, çömlekler üzerine çizdikleri insan, hayvan, savaş ve dini ayin sahnelerini yansıtan resimler, anıtsal yapılarındaki kitabeler, binlerce kişiyi alan ve akustik düzenekleri bugün bile çözülemeyen tiyatro binaları, stadyumlar, mabetler, kütüphaneler gibi mimarlık anıtları; bilezik, gerdanlık, küpe, taç, gibi ziynet eşyası; felsefe, matematik, geometri, tarih, coğrafya, teknolojik buluşlar vb konularda yazdıkları kitaplar gibi birçok eserden öğreniyoruz. Örneğin, çömlekler üzerine çizdikleri resimlerden onların uygarlık aşamalarını izleyebiliyoruz: MÖ 10 yüzyılda geometrik şekiller, MÖ 7. yüzyılda kuş ve bitki motifleri, MÖ 6. yüzyıldan itibaren günlük yaşamdan sahneler işlenmişti. MÖ 6. yüzyıl aynı zamanda Yunan kentlerinin ortaya çıktığı yüzyıldır. Bu yüzyıldan itibaren Yunanlılarda tarih yazımı, felsefe, şiir, tiyatro, matematik ve tüm doğa bilimleri hızla gelişir, düşünürler, filozoflar, sanatçılar duygularını, düşüncelerini yazıya dökerler[/B].

"[FONT="Book Antiqua"][SIZE="1"]MÖ VI. yüzyıldadır ki Yunanistan’da Olimpiyatları esas alan bir takvim sistemi kabul edilmiştir. Daha önceleri tarih olayları ağızdan aktarılıyordu. Bu nedenle, MÖ. VI. yüzyıldan önceki destan kahramanları ve olayları da tarihin içinde sayılmıştır. “(Colette Estin –Helene Laporte : Yunan ve Roma Mitolojisi , s : 88. TUBİTAK Yayınları. )[/SIZE][/FONT]

Yani, sözlü aktarımla anlatılanların destansı ve bu nedenle gerçek tarih olarak değerlendirilemeyeceği vurgulanıyor. Yunan tarihçisi Heredot’un (İ.Ö:484-424) özellikleri şöyle betimlenir:
“Herodotos bilinen dünyayı betimler. Uzun uzun yolculuk etmiş, her konuda bilgi edinmiştir. Egzotik ve alışılmamış şeylerden kolayca etkilenirdi.” 2
Heredot, kendisi de dindar olmasına karşın, Yunan halkının Mit’lere (efsanelere) inanmalarında büyük etkileri olduğunu düşündüğü Homeros (M.Ö. 9. yüzyıl) ve Hesiodos ( M.Ö. 7. yüzyıl) adlı Yunan ozanlarını üstü kapalı olarak eleştirir.

“Onların şiirleridir ki Yunanlılara her bir tanrının adı ile birlikte tanrılarının soyağacını vermiş, işlevlerini ve saygınlık derecelerini belirtmiş, görünümlerini betimlemiştir.“ 2

[B]Kısacası, bir tarım ve ticaret toplumu olan Yunalılar M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren efsaneler dünyasından gerçekler dünyasına, bilim dünyasına, geçmeye başlamışlardır. Dolayısıyla, bugünün Batı ulusları da aynı dönemde hurafelerden, mitsel hikayelerden uzaklaşmışlardır. Çünkü, Batı uygarlığının temeli Eski Yunan uygarlığıdır. Oysa, biz Türklerin o tarihlerde nerelerde, nasıl yaşadığımız bilinmiyor[/B]; yukarıda da değindiğim gibi ilk Türk yazılı eseri [B]Orhun Abideleri’[/B]dir ve [COLOR="Red"]MS. 730’larda, yani Yunanlılardan yaklaşık bin yıl sonra, Çinli sanatçılar tarafından yazılmışlardır. [/COLOR] Binlerce yıl yazısız yaşamamız, bir anlamda her zaman efsanelerle yaşamamız demektir; hala efsaneleri gerçekmiş gibi öğrenir-öğretiriz. Örneğin, MÖ 3000, hatta 5000’li yıllarda “[COLOR="red"]Oğuz Han” adında bir efsane kahramanı yaratırız, ona tüm dünyaya egemen bir Türk devleti kurdururuz, sonra da Oğuz Han’ı, M.S. 620’lerde kurgulanan İslam dinine sokarız; abdest aldırır, namaz kıldırırız. Bunun saçmalık olduğunu söyleyenleri de öldürürüz.[/COLOR] 1968-1980 arasındaki sağ-sol çatışmaları anımsanırsa, ne demek istediğim daha kolay anlaşılır.

Sonuç olarak, Orta Asya göçebe Türklerinin yaşantısını ve oradan Anadolu’ya uzanan göç yolundaki değişimleri incelemeye çalışırken orijinal eserler olan ‘[B]Orhun Abideleri’,[/B] ‘[B]Dede Korkut Destanı’[/B], [B]‘Manas Destanı’,[/B] ‘Kutadgu Biliğ’, [B]‘Siyasetname [/B]ve ‘[B]Moğolların Gizli Tarihi[/B]’den yararlandık. Ancak, bunlardan daha çok, Türk ve Moğol göçebe yaşantısı üzerine yazılan gerek orijinal ve gerekse Çinli, Ermeni, İran-Arap-İslam tarihçileri ile yukarıda anılan Avrupalı ve Çinli seyyahların gezi notlarına dayanılarak, başka bir söylemle tüm bu eserleri irdeleyerek kaleme alınmış olan ‘[B]Moğolların İçtimai Teşkilatı’[/B], ‘[B]Altın Ordu Devleti’[/B], ‘Moğol İstilasına Kadar Türkistan’, ‘Orta Asaya Türk Tarihi Dersleri’, ‘[B]Moğol İmparatorluğu Tarihi’[/B], ‘[B]Asya Tarihine Giriş’ [/B]gibi eserleler başta olmak üzere Batı’lı yazarların bu konuda yazdıkları bazı eserlerden yararlandık.

NOTLar

1. Kara(-cuk, -cık): Buradaki –cuk, (-cık) eki küçümseme, aşağı görme sıfatıdır
4Prof. Dr. Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı, s : 45. 1000 Temel Eser. Milli Eğitim Basımevi. 1971. İstanbul.
2. araca ( Karacuk: Karacık) : zavallı kara anlamında, “Kara Budun”u , yani yönetilenleri simgeler; aşağılama sıfatıdır.

cebe 18.01.2016 11:03

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Uygarlık Sürecinde Türkler –Moğollar[/B]

Bu yazı bir derlemedir. Bundan önceki yazımda Türkler hakkında hem kendilerinin yazdırdıkları, hem de yabancılar tarafından yazılan ilk kaynaklardan söz etmeye çalışmıştım. Şimdi bu kaynaklara dayanarak Türklerin yaşadıkları coğrafyayı, ekonomik, siyasi, sosyolojik ve kültürel yapılarını irdelemeye çalışacağım. Asıl ilgilendiğim konu, gerçekten –Marksistlerin söylediği gibi insanlık tarihinde bir zamanlar “herkesin eşit olduğu” dönem/dönemler olduysa- bu olgu Türk-Moğollar’da nerede, ne zaman ve nasıl oluşmuştu. Başka bir söylemle, Türk- Moğollar’da kan bağına dayalı toplumsal örgütlenmenin ( kabile yaşamının) yıkılıp, yerine sınıflı toplum yapısının ( kültürünün-aktöresinin) geçmesi ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Han, Kağan , Bey, vb ([B]savaşçı soyluluk[/B]) sülaleleri ([B]bozkır aristokrasi)[/B] nasıl oluştu? Örneğin, Göktürk '[COLOR="Red"][B]Aşina soyu[/B][/COLOR]' kimlerdi, toplumu nasıl örgütledi. S[B]elçuklu, Hazar, Osmanlı[/B] hanedanları gerçekten Aşina soyundan mı kök alıyorlardı?

Kuşkusuz, yaşanılan coğrafya da toplumlarının uygarlık yolunda izledikleri rotaya belirleyici etki yapmaktadır. Bu nedenle, Eski Türk sosyal yapısına girmeden önce, bu toplulukların yaşadıkları coğrafyayı kaba hatlarıyla tanımaya çalışalım.

A[B]sya Bozkırları ve Göçebe Yaşam [/B]

İslam öncesinde Türkler, Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında çok uzun süreden beri (2000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Söz konusu coğrafyada Türklerden başka Moğol, Tunguz, Sarmat, Slav, İskit, vb boylar da yaşamlarını sürdürüyorlardı. Denizden uzak ve yüksek dağlarla çevrili bozkırda, iklim serttir. Kışın ısı sıfırın altında olmak üzere [B]-17 ila -51 dereceye düşer, yazın +25 ila +50 dereceye çıkar. Bozkır, özellikle kurak yerlerde çöle dönüşür.[/B] Çinli Taoist Rahip Çan Çung, Gobi çölü civarındaki bozkırlarda yaşayan boyların durumunu şöyle betimlemiştir:“...[B]yerde ağaçlar bitmez, biten tek şey yabanıl otlardır; Tanrı burada dağlar değil, tepecikler yaratmıştır; burada ekin yetişmez.[/B].( B Y Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 60).”( [I]NOT: Çan Çun, Cengiz’le yüzyüze görüşmüştür. Cengiz O’na Ölüme çare olup olmadığını sormuş, o da ölüme çare yok ama , kalıcı olmaya var demiş. Bartold: Türkistan[/I]) Cengiz Han’ın, soydaşlarından ve silah arkadaşlarından birine söylediği şu sözlerden bozkır yaşamının doğal olaylara ne denli açık ve zor olduğunu anlamak mümkündür. “ ...[B]karanlıkta ve sisli günde yolu şaşırmadın; kargaşalık ve bozgunluk anlarında sen benden ayrılmadın; soğuğu ve yağmuru benimle beraber gördün[/B]...” (Agy, s: 91).

Sadece Türkler değil, tüm bozkır göçebeleri aynı kaderi paylaşıyorlardı ve işte iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı “Dünyanın diğer çoban kavimlerinde olduğu gibi. Moğol göçebeleri de sürülerine otlaklar arayarak senede birkaç defa yer değiştirirler, göç ederlerdi. Bu göçler, mahallin tabii şartlarına ve sürülerin az veya çokluğuna göre tanzim edilirdi. Kış için kuru ot hazırlamazlardı; fakat bir yerden bir yere göçlerini öyle tanzim ederlerdi ki kış sürülerin, kökünde kurumuş otları bulup otlamalarına elverişli olan yerleri muhafaza eder, kışın oralara konarlardı. Göçler ve meralar sürülerin cinsine göre değiştirilirdi: koyunlar için iyi olan mezralar, at sürüleri için iyi olmazdı. Camuga, Cengiz Han’a diyor ki: ‘eğer biz şimdi bir dağ yamacına konarsak at sürüleri besleyenler yurt kazanır; eğer akarsu yanına konarsak koyun ve kuzu çobanları boğazlarına yiyecek bulurlar’. .. hayvan sürüleri ne kadar kalabalık olursa o kadar çok ve sık göçmek icabederdi (gerekirdi).” (Agy, s: 61) Bozkırdaki yaşamın zorluğu hakkında çok sayıda örnek verilebilir. Çinli rahip Çan Çung’un şu sözleri bozkır göçebe yaşamının ne olduğunu çok net ortaya koyuyor: “ ...Yaratan ( Halik: Tanrı ) alemi, yaratırken niçin bu yerdeki insanlara at ve sığır sürülerine çobanlık etmeyi emretmiş?” ( Agy, s: 60) Hem bu kayıtlardan, hem de başka tarihi kaynaklardan Moğol göçebelerin temel ekonomisinin hayvan besiciliği olduğu anlaşılmaktadır. . “... sütle beslenirler, deriden dikilmiş elbise giyerler, keçe çadırlarda yaşarlar” (Agy,s:60)
Moğol göçebe topluluklarından sosyo-kültürel yönden ancak ayrıntıda farklılık gösteren Türk göçebe topluluklarından ilk izlenebilenler Asya Hunları’dır. Bunların da temel ekonomisi hayvan besiciliğidir, az miktarda tarım yapılır. “Bunların ekonomisine büyük hayvan yetiştirme ekonomisi denilebilir. Özellikle at yetiştirilir, eti ve sütü yenir, içilir. “Sığır ve koyun da beslenir. Aynı zamanda az miktarda yardımcı tarımla da uğraşılır, böylece kış yemi ile ek yem sağlanır idi. Avcılık da ek besin kaynağı olarak bir rol oynar idi. Fakat Çin Han sülalesi (MÖ. 206 - MS. 220) döneminde Hunlar’da tarım yavaş yavaş kalkar. Çünkü Çin'den buğdayın ticaret yoluyla elde edilmesi daha ekonomiktir.” (Eberhard’dan aktaran Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, I Kitap, s:457.)
(Not: At eti yenilmesi Oğuzlar Müslüman olduktan sonra da devam eder.” Aygır atımı boğazlayıp aşımı verin” (M. Ergin: Dede Korkut Kitabı, s:113). “Kangılı Koca Oğuza girdi. Yeşil, alaca, güzel çimene çadır dikti. Attan aygır ( erkek at), deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi.” ( Agy, s 158). Aynı durum Kırgız göçebelerin İslamlaşmalarından sonra da görülür: “Oğlunun yüzüne baktı. , beyaz eti pamuk gibi, kemikleri bakır gibi “ bir ak kısrak kestirdi” (Manas Destanı, s: 23).
Asya Hunları’nın dağılmasından 400 yıl sonra tarih sahnesine çıkan Avrupa Hunları’nın yaşantıları da Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir; ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır. “Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekler en önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı....Tek düze ve uzun göçlerine tek ruh veren doğaya saygının ifade edildiği türküleriydi. Bu türkülere, sürekli şaklayan kırbaçların sesi ve atların kişnemeleri karışırdı.” (Wess Roberts: Hun İmparatorluğu . Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren: Yakut Eren, s: 78-80. Rota Yaıncılık, İstanbul, s:19-20. )
(Bugün Türkiye Türkleri’nin büyük çoğunluğu duygularını-daha çok üzüntü, acı, umutsuzluk olmak üzere- türkülerle ifade ederler. “Türkü, Türk’lerin özü”dür dense yeridir)
Romalı yazar Ammianus Avrupa Hunları hakkında şöyle yazmıştır: “Hun boylarının ekonomik koşulları ağır ve üretim düzeyi düşüktür. Çiğ yabanıl kökler ve eğer altında yumuşatılmış çiğ et yerler...Yün elbise giymezler. Parça parça oluncaya kadar sırttan çıkarılmayan keten gömlek, deri ceket taşırlar ve bacaklarına keçi derisinden tozluk sararlar.” (Doğan Avcıoğlu,: Türklelrin Tarihi, I. Kitap, s 487. Tekin Yayınevi, İstanbul. )

Bu perişanlığın yanında sınırsız özgürlük vardır : “Uzun zamandır bağımsız kavimlere bölünmüş olan Hun ulusu, göçebe yaşantının romantizmine uyuyordu. Hunlar, son derce bağımsız, birden fazla ırkın bir araya toplandığı, çeşitli dillerin konuşulduğu kavimler halinde yaşıyorlardı. Onlar bir ulus değil, sadece gelenek ve göreneklerle birbirlerine bağlı küçük kavimlerdi. Komutanlar - boy veya oymak beyleri- kavimlerini istedikleri gibi yönetiyorlardı, kendilerine göre ganimet alıyorlar, kaynaklar tükendiğinde yeniden göçe başlıyorlardı. Bir sonraki hedeflerinin neresi olacağı konusunda plan yapmaya bile gerek görmüyorlardı. Hunlar, farklı ülkelerin egemenlikleri altındaydılar. Kavimlerin komutanları ve savaşçıları genellikle kendilerini satıyorlardı, kendi ırklarından insanlara karşı bile savaştıkları oluyordu. Bu kadar dağınık yaşayan bir halk arasında ulusal bilinç olamaz, herkes kendi çıkarını düşündükçe ortak bir hareket düşünülemezdi. Köksüz, ihtiyaç ya da isteklerle oradan oraya giden Hunlar kendileri için hiçbir yararı olmayan savaşlarda güçlerini boşuna harcıyorlardı.” (Wess Roberts. . Hun İmparatorluğu ... s: 79- 94.) ( Acaba, bu özgür, görece disiplinsiz yaşamın İran Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin toprağa yerleştirip vergilendirmek dayatmalarına karşı kitlesel isyanlara dönüşüp devletleri yıkmasında bir etkisi olmuş mudur?)

Resmi tarihimizin Hunları tek bir etnik grup, hatta tek bir ırk olarak tanımlamasına karşın, Hunlar birçok etniğin gevşek bir konfederasyon şeklinde bir lider otoritesinde yaşayan topluluklardır. Dahası, Asya’dan çok Avrupa’yı ilgilendiren topluluklardır. İçlerinde Got-Germen toplulukları da vardır, Onbaşı Adolf, Kavgam adlı eserinde Hun’ları vahşi olarak niteler, Germenleri ayrı tutar onlardan.

“Hunlar, birden fazla ırkın bir araya toplandığı, çeşitli dillerin konuşulduğu son derece bağımsız, kavimler halinde yaşıyorlardı; belirli bir fiziksel özellikleri yoktu; benimsedikleri bir dinleri olup olmadığı da bilinmiyor. Politika ve askerlik konularında yetenekliydiler. Duygusal bir kahramanlık ile sürekli gezginlik onların ortak özelikleriydi. Kendileri yabancı uluslara uyum sağlayabildikleri gibi, yabancıları da kendi kavimlerinde benimseyebiliyorlardı. Kendileriyle beraber olanların bir sentezi sonucu, karmaşık bir kültürün benzersiz insanlarıydılar. Onlardan çok korkulmasına karşın, binlerce kişi gelip onlara katılmış, hatta ortak amaçlar uğruna hayatlarını vermişlerdir.”( Wess Roberts: Hun İmparatorluğu . Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren yakut eren, s: 78-80. Rota Yayıncılık, İstanbul.)

Asya Hunları’ndan 1000, Avrupa Hunları’ndan yaklaşık 500 yıl sonra bile Türk göçebe topluluklarında sosyo-ekonomik durum değişmemiştir. İ.S.921 yılında Arap gezgin İbn Fadlan’ın Oğuz boylarındaki gözlemleri yaşam koşullarının değişmediğini gösterir: ‘Bunlar deri çadırlarda oturan göçebe insanlar. Bir süre bir yerde kalıp sonra başka yere gidiyorlar. Yol üstünde bunlara ait çadırların her yanda kurulu olduğunu görüyoruz. Yasayışları güç, ama kendileri de yollarını yitirmiş eşekler gibi davranıyorlar... Oğuz komutanı, heyetimizin kendisine armağan ettiği yeni kaftanı giymek için sırtındaki işlemeli kaftanı çıkardığında, iç giysilerinin kirden çürümek üzere olduğunu gördük. Bu insanların geleneğine göre ten üstüne giyilen iç giysi eskiyip parçalanıncaya kadar üstten çıkarılmıyor."(Arthur Koestler: On Üçüncü kabile. Hazar İmparatorluğu ve Mirası. Çebcviren : Belkis Çorakçı, s: 41-43. Say Yayınlları , İstanbul.) (İbn Faldan: Bağdat’taki İslam Halifesi’nin, Şamanist Volga Bulgarları’nı rüşvet vererek İslam’ı kabul etmelerini sağlamak amacıyla görevlendirdiği elçilik kurulu başkanı.)

Bir parantez açıyorum: Aşağılık duygusuyla kombine bir cehalet örneği vermek istiyorum: 13 Kasım 2004’de Almanya’da Kreuzberg’deki Mevlana Camii’nin imamı, T:C.’nin resmi görevli İmamı sıfatıyla, Bayram namazında verdiği vaazda şunları da söylüyor. “Biz buraya geldiğimizde bu Almanlarda tuvalet bile yoktu” diyor. (cumhuriyet gazetesi, 17.11..2004). Yani, Alman Ulusu, Türklerin açlıktan kurutulmak için Almanya’ya akın ettiği ( Türk işçilerin, henüz Türkiye’de iken, Alman hekimler tarafından dişlerine varıncaya kadar – tıpkı hayvan pazarındaki gibi- muayene edildiklerini anımsatmak isterim) 1960’lara kadar tuvalet nedir bilmezlermiş meğer. Oysa, 08.07.2004’de Cumhuriyet Gazetesi’nde “ Almanların imajı tehlikede” başlılık küçük bir haber çıktı. Haber aynen şöyle: Almanya'da gerçekleştirilen bir araştırma, "Almanlar çok temiz" imajını tehlikeye soktu. Alman erklerin üçte birinin her gün iç çamaşırı değiştirmediği, sadece % 37’sinin her gün duş yaptığı iddia edildi. Alman yayın kurumu Deutsche Welle'e göre, Offenbach’daki Marplan Enstinisü'nce 14 yaş üzerindeki 2 bin 500 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırma, Alman halkının kişisel temizliği sanıldığı kadar önemsemediği tartışmasını gündeme getirdi. Araştırmaya göre Alman kadınları erkeklerden daha sık iç çamaşırı değiştiriyor ve yıkanıyor.(Cumhuriyet Gazetesi, 08.07.2004,) .Bırakalım her gün duş alıp, iç çamaşırı değiştirmeyi, Türkiye’de her köyde kaç evin tuvaleti var? Burada bir Türk generalin bir anısını aktaracağım. General Hasan Kundakçı, uzun yıllar Güneydoğu Anadolu’da PKK ile savaşmış bir asker. Emekli olduktan sonra “Güneydoğu’da unutulmayanlar“ adında bir kitap yazdı. Bir gün PKK’ya pusu kurmaları için bir tim görevlendiriyor. Timin içinde de bir yüzbaşı var. Bir Kürt köyünün yanında gidip pusuya yatıyorlar. Sabah olunca bir grup kadın topluca köyden biraz uzaklaşıp oturup tuvaletlerini yapıyorlar. Biraz sonra yüzbaşının kafasına bir taş geliyor. Bakıyor... bo .. lu bir taş. İmam, “biz” derken, “Türkler” demek istiyorsa, durum bu; belki de bundan daha kötü. Eğer, “biz” sözcüğü ile tüm Müslümanları işaret ediyorsa, tümünün durumu Türklerden daha kötü. Ayrıca, milyonlarca gecekondudaki hijyenik şartlar nasıldır, haftada bir de olsa banyo yapabiliyorlar mı?
Parantezi kapatıp, konuya dönüyorum.




Bu kadar zor koşullar altında bile göçebelerin kayıtsızlığı hatta mutluluğu yabancı gözlemcileri şaşırtır. Çan Çung, “... ve onlar bütün ömürlerini kaygusuz geçirirler, kendi kendilerine memnunun olarak yaşarlar. Reşidettin, “ormanlı (Ormanlarda yaşayan avcı kabileler. Bunlar, hayvancılıkla uğraşan göçebelerden daha ilkel bir yaşam sürerler.) kavimler hakkında Moğolların söyledikleri sözleri naklederek diyor ki” onların fikirlerine göre bu hayattan (yani avcılık ve orman hayatından) daha iyi bir hayat olmasına imkan yoktu. Ve onlar kadar mesut kimse bulunmazdı.” (B Y Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 60.) (Reşidettin: Yahudi asıllı İranlı hekim , bilgin ve devlet adamı; İran İlhanlı Devleti’nin veziri. Eski Moğol göçebeleri hakkında yazdığı “Cam’-üt Tevarih” adlı eseri temel kaynak kabul ediliyor.) Güney Amerika ormanlı-avcı yerlilerini, Amerikanın işgal edildiği 16.yüzyılın başlarından itibaren inceleyen Sosyologlar, Antropologlar onların davranışları karşısında hayret ederler. “İster Amerikalı, isterse başka yöreli ilkel toplum insanı ya sürekli olarak yiyeceği peşinde koşmakta yada hiç de varlık sürdürme derdinde olmayıp bütün gününü hamağında tütün tüttürmekle geçirmektedir. Brezilya yerlilerini ilk ziyaret edenleri de zaten bu hamak faslı şaşkınlığa düşürmüştür. Sağlıklı bir sürü erkeğin tarla ve bahçelerinde uğraşacakları yerde, karıları gibi, tüylerle, boyalarla uğraşmalarına şaşırıp kalmışlardır. Batı uygarlığının yayılışının ardında iki akisyom gizlidir; bunlardan ilki gerçek bir toplum olabilmek için Devlet’in koruyucu gölgesini arar, diğeri ise çalışmanın gerekliliğini içerir.” (Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum,Çeviren : Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayıonları, s:159-160.)
Sonuç olarak, ister avcı-toplayıcı, isterse avcı-göçebe topluluklar olsun, uygarlığın farkında olmadıkları için mutludurlar. Dostoyevski, ‘insanın az çok mutlu olabilmesi için biraz basit olması gerekir,’ demiştir. Demek ki, göçebelik insanı “ebleh”leştiriyor. Sosyologlara, Antropologlara ve Materyalist tarihçilere göre, insanın uygarlıkta ilerlemesini tarımsal üretim sağlamıştır. Engels’e, Amerika yerlilerinin göçebe olarak kalmalarını tarım kültürü ve dolayısıyla ona dayalı olarak teknolojinin yokluğuna bağlamıştır: “Batı yarıküredekiler (Amerika’ yerlileri) , Avrupalılar’ın fethine ( İ. S. 16.yüzyıl) kadar bu aşama hiç bir yerde aşılamamıştır.” (Fredrich Engels: Aşiielenimn, Özel mülkiyetin ve Devleitn Kökeni, s: 34. Çeviren: Kenan Somer. Sol Yayınları. Ankara, 2002.) Barbarlığın aşağı aşamasında bulunan Amerika yerlileri arasında (Missisipi'nin doğusunda bulunan bütün Kızılderililer bunlar içindeydi), daha ilk bulgulandıkları zamanlarda, ufak ölçülerde bir mısır ekimi ve belki de kabak, kavun ve öbür bahçe bitkileri yetiştiriciliği yapılmaktaydı; besin maddelerinin en büyük kısmı böyle sağlanıyordu. Bu yerliler, kazık bölmelerle çevrili köyler içinde, tahtadan evlerde barınıyorlardı. Tarımsal üretim ve hayvan besiciliği ile uğraşan toplumlar uygarlık ve teknolojide hızla ilerlerken, böyle uğraşa geçememiş olan toplumlarda düşüncenin gelişimi şöyle durusun, düşüncenin üretileceği beyin gelişmiyor. .“Aryen ve Semit ırkların üstün gelişmesini, belki de, bu ırkların beslenmesinde et ve sütün bolluğuna ve özellikle bu bolluğun çocukların gelişmesi üzerindeki olumlu etkilerine bağlamak gerekir. Gerçekten, hemen hemen tamamen bitkisel bir beslenmeyle yaşayan Yeni-Meksika'nın Peubloslu yerlileri, daha çok et ve balık yiyerek yaşayan barbarlığın aşağı aşamasındaki yerlilerden daha küçük bir beyne sahiptirler” (Fredrich Engels: Aşiielenimn, Özel mülkiyetin ve Devleitn Kökeni, s: 34. Çeviren: Kenan Somer. Sol Yayınları. Ankara, 2002.)

NOT: Yöneticilerden ricam, düzenleme fonksiyonunu açık tutmalarıdır, çok yoğun işim var, düzenlemeyi sonra yapacağım. Diğer yazılarımda da vurgu (bold, italik,vb) ile ilaveler yapmak istiyorum. Bir sakıncası yoksa, yazılarımı 2-3 gün düzenleme olanağı sağlansın. Teşekkür ederim.

cebe 01.02.2016 11:11

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Göçebe Yaşam ve Sınıfsız Toplum: Karanlık Devir[/B]

[FONT="Times New Roman"][SIZE="2"]Ön Bilgi: 1. Bu yazı derlemedir; okuyanı bıktırana kadar alıntı yapıyorum.
2. Kopyala –yapıştır tekniği ile aynı paragraf defalarca tekrarlanıyor.
3. Düzeltme butonu (fonksiyonu) en fazla 1 saat geçerli oluyor; bu
nedenle, geçmiş makaleleri düzenleyemediğim, yeni alıntıları ilgili
yerlere insert edemediğim için, bazı konuları tekrarlamak zorunda
kalıyorum.
4. Sonuç: İlgi duyanların zaman ayırmasını öneriyorum[/SIZE][/FONT]


Gerçekte insan topluluklarının uygarlık yolculuğunda “[B]sınıfsız toplum[/B]” durağı var mıydı? Varsa, hangi dönmede olmuştu, ne kadar sürmüştü ve daha da önemlisi [B]bu sosyal olgu günümüze kadar neden süregelmedi ?[/B] Ben Marksist değilim, ancak [B]tarihe hep Materyalistlerin baktığı açıdan bakmaya çalıştım[/B]. Materyalist dünya görüşünün kuramcılarından Friedrich Engels(1820-1895), 1884’de yazdığı “[B]Ailenin-Özel Mülkiyetin-Devletin Kökeni”[/B]adlıeserinde, insanlık tarihinin başlangıcından Ortaçağ’ın sonuna kadar olan dönemde ilkel toplumlardan uygar toplumlara geçiş süreçleriyle ilgili sorunları irdelemiştir. Engels, bu konuda Amerikalı sosyolog [B]Lewis Henry Morgan[/B]’ın (1818 –1881) [B]Kuzey Amerika yerlileri arasındaki gözlemlerinden çok yararlandığını[/B], çünkü “tarih öncesi dönemi” ilk kez bilinçli bir şekilde düzenleyen kişinin Lewis H. Morgan olduğunu kaydetmiştir.

Lewis H. Morgan, Kuzey Amerika yerlileri arasında 40 yıl süreyle kalarak yaptığı derin incelemelerinin sonuçlarını 1877’de, “[B]Ancient Society: Eski Toplum[/B]” adında kitap olarak yayınlamıştır. Bilindiği gibi, klasik tarih yazımında insanın bilinen tarihinin 40 000 (kırk bin) yıl olduğu kaydedilir ve bu 40 000 yıllık dönem çeşitli evrelere ayrılır: [B]PaleolitikÇag [/B](Eski Taş Çağı); günümüzden 40 000 yıl önce; [B]Neolitik Çağ[/B] (Cilalı Taş Çağı), günümüzden 10 000 yıl önce; [B]Tunç( bronz) Çağı[/B] ( İ.Ö. 3000-1200) ve [B]Demir Çağı[/B], MÖ 1200’lerdebaşlalıp günümüze kadar gelen süreçtir.

Yazının insanlar tarafından kullanılmaya başlamasından sonraki tarihe “[B]yazılı tarih[/B]”, ondan öncesine de “[B]tarih öncesi dönem[/B]” denilmektedir. İnsanlık tarihinde “[B]yazı”yıilk kez İ.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya’da Sümerler icat ettiler-kullandılar[/B]. [COLOR="Red"]Buna göre, yazılı tarih, İ.Ö. 4000, İ.S. 2000 ( günümüze kadar) yıl olmak üzere toplam yaklaşık 6000 yıldır.[/COLOR]
Söz konusu edilen sürenin, yani kırk bin yılın ‘yazılı dönemi’ ise son altı bin yıldır. Ancak, 6000 yıllık yazılı tarihin son 3000 yılını, [B]özellikle Yunan eserlerinin verilmeye başladığı son 2500 yılını çok kesin olarak biliyoruz.[/B] [B]Ondan öncesi gittikçe artan bir “flu:bulanık” durum arz eder[/B]. Morgan ve onun bulgularını temel alan Engels, insanlık tarihinin çok gerilerinde kalan işte bu sisli ve çoğu kez karanlık çağlarını aydınlatmaya çalışmışlardır.

Morgan klasik tarihçilerden farklı olarak, “[B]tarih öncesi dönemi[/B]” süreye göre değil, [B]doğa üzerinde insan tarafından erişilmiş bulunan üstünlük ve egemenlik derecesinin göstergesi olan yaşam araçlarının üretiminde gerçekleştirilen gelişmelere (ustalık) göre[/B] “[COLOR="red"]Yabanıllık[/COLOR]”, [COLOR="red"]“Barbarlık[/COLOR]” ve “[COLOR="red"]Uygarlık[/COLOR]”; yabanlığı ve barbarlığı da kendi içlerinde “aşağı”, “orta” ve “yüksek” olmak üzere üçer evreye ayırmıştır. Materyalist düşünür Friedrich Engels, Morgan’ın bu ayırımı için;

“[SIZE="3"][FONT="Times New Roman"]İşte Morgan'ın büyük değeri, yazılı tarihimizin bu tarih öncesi temelini bularak onu ana çizgileriyle anlatmış ve en eski Yunan, Roma ve Cermen tarihinin o zamana kadar tahlil edilememiş başlıca gizlerinin anahtarını, Kuzey Amerika yerlilerinin kandaş gruplar içinde bulmuş olmasındadır. Ama yapıtı, bir günün işi olmadı. Konusunu adamakıllı kavrayabilmek için, onunla hemen hemen kırk yıl içlidışlı oldu. Ve işte bu yüzdendir ki, kitabı, günümüzün çığır açacak sayılı yapıtlarındandır,”demiştir.(FriedrichEngels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s:13. Türkçesi: Kenan Somer. Sol Yayınları .)[/FONT][/SIZE]

[B]Engels’e göre, uygarlığın “barbarlık aşaması”na kadar, insanlar bulundukları coğrafi bölgeden bağımsız olarak, belirli bir dönem için, aynı süreci yaşarlar. Barbarlık döneminin belirleyici niteliği, hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılması ile bitki ekimidir([COLOR="red"]tarım faaliyeti)[/COLOR][/B]. Barbarlığın “[B]aşağı aşaması”nda çömlek yapımı ortaya çıkar,[/B] “[B]orta aşaması”nın en belirgin karakteri süt ve et vermeye yatkın hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılmasıdır, “yukarı aşaması”nda bitki (tahıl) ekimi başlar. [/B][COLOR="red"]Demir madeninin eritilmesi ve dökümü ve “abece”nin (harfler) türetimi ve bunun yazıda kullanılmasıyla, barbarlıktan uygarlığa geçilir.[/COLOR] [B]Bu nedenle, “barbarlık aşaması”na geçince, yaşanılan coğrafyanın üzerinde bulunan hayvan ve bitki çeşitleri ve bolluğu gibi özel doğal niteliklerinden dolayı, insanların yaşadıkları süreç farklılaşamaya başlar.[/B] [COLOR="red"]Mezopotamya,[/COLOR] [COLOR="red"]Ganj[/COLOR] ve [COLOR="red"]Nil [/COLOR]vadileri, vb bölgelerde hayvan yetiştiriciliğinin yanı sıra tarımsal üretim de yapılmaya başlanır. [B]Güney Amerika yerlileri sadece bahçe bitkileri (sebze) yetiştirebilirler. Bu nedenle uygarlıkta ilerlemeleri Doğu yarı küredekilere göre binlerce yıl geri kalır.[/B] “Batı yarıküredekiler(Amerika’ yerlileri) , Avrupalılar’ın fethine ( İ. S. 16.yüzyıl) kadar bu aşama hiç bir yerde aşılamamıştır”.( Engels, Agy, s: 32). Barbarlığın aşağı aşamasında bulunan Amerika yerlileri arasında (Missisipi'nin doğusunda bulunan bütün Kızılderililer bunla içindeydi), daha ilk bulundukları zamanlarda, ufak ölçülerde bir mısır ekimi ve belki de kabak, kavun ve öbür bahçe bitkileri yetiştiriciliği yapılmaktaydı; besin maddelerinin en büyük kısmı böyle sağlanıyordu. Bu yerliler, kazık bölmelerle çevrili köyler içinde, tahtadan evlerde barınıyorlardı.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Kuzeybatıdaki ve özellikle Kolombiya vadisindeki aşiretler, henüz yabanıl dönemin yukarı aşamasında (taş çağı) bulunuyorlar ve ne çömlekçiliği, ne de herhangi bir bitki ekimi biliyorlardı. Buna karşılık, Yeni Meksika’nınPueblos denilen yerlileri, Meksikalılar, Orta Amerika halkları ve Perulular, Amerika'nın fethi çağında barbarlığın orta aşamasında ( tunç çağı) bulunuyorlardı.”(Engels: Agy,s:32-33). [/SIZE][/FONT]

Doğu toplumlarının, Batı toplumlarına göre çok daha kısa sürede uygarlıkta büyük adımlarla ilerlemeleri, Batı kabilelerinin ise, İ.S. 1500’lü yıllara kadar orta ve yukarı barbarlık aşamalarında çakılı kalmaları ( Doğu toplumlarına göre 20.000 yıl geride) beslenmeyle ilişkilendirilmiştir.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Aryen ve Semit ırkların üstün gelişmesini, belki de, bu ırkların beslenmesinde et ve sütün bolluğuna ve özellikle bu bolluğun çocukların gelişmesi üzerindeki olumlu etkilerine bağlamak gerekir. Gerçekten, hemen hemen tamamen bitkisel bir beslenmeyle yaşayan Yeni-Meksika'nın Peubloslu yerlileri, daha çok et ve balık yiyerek yaşayan barbarlığın aşağı aşamasındaki yerlilerden daha küçük bir beyine sahiptirler”. (Engels: Agy,s:34).[/SIZE][/FONT]

Aryen ırkı Hindistan’da [B]Ganj [/B]ve [B]İndus[/B] nehirleri, Semit ırklar ise Mezopatomya’da [B]Dicle[/B] ve [B]Fırat [/B]ırmakları kıyılarında yerleşik yaşama geçip tarımsal üretim ve hayvan besiciliği yapan topluluklardır. Bunların besinleri et, süt, karbohidrat içeren zengin besinler olduğu için bu ırkların hem beden hem de beyin bakımından avcı toplayıcı kabilelere göre, örneğin Kızılderililere göre daha iyi geliştiği iddia edilmiştir

[B]Asya Steplerinde Uygarlık Süreci[/B]

Asya steplerinde ise, tarımsal üretim , önce hayvanlar, sonra da insanlar için yapılır. Engels, “adı geçen eserinde Türkler için özel bilgi vermez, “Turan Yaylaları” ya da “Asya Barbarları” olarak söz eder.

“[B]Asya barbarlarında tarımsal üretimin başlangıcı olan bahçıvanlık barbarlığın orta aşamasında ortaya çıktı[/B]. Y[COLOR="red"]üksek Turan yaylalarının iklimi, uzun ve sert kış, saman ve ot yedekliği olmaksızın, çoban yaşamına izin vermez, [/COLOR]demek ki buralarda çayırların düzenlenmesi ve tahıl ekimi zorunlu durumdaydı. Karadeniz’in kuzeyindeki stepler için de durum aynıydı. Ama, davar için üretilen tahıl, kısa zamanda insan için bir besin haline geldi“( Engels: Agy,s:188).

Karl Marx (1818- 1883) ise, göçebelerin tarımla uğraştığından söz etmez, toprağın “ortak otlak” olarak kullanıldığını söyler:

“[B]Göçebe çoban boylar arasında —ve bütün çoban boylar ilkin göçebeydiler— toprak, doğanın öteki koşulları gibi, ilkel sınırsızlığı içinde görülmektedir.[/B] Örneğin Asya bozkırlarında ve Asya yüksek yaylalarında olduğu gibi toprak, sürülerin otlağıdır ve sürüler bütün çoban toplulukların geçim kaynağıdır... [B]Burada mülk edinilen ve yeniden üretilen toprak değil sürüdür, [COLOR="red"]toprak her konaklanıldığında ortaklaşa kullanılır.[/COLOR][/B]"(Marx: Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri, s:96,. Aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, s:238, dip not).

[B]Türkler- Moğollar [/B]

İslam öncesinde Türkler, Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında bilinmeyen zamanlardan beri (bazı kaynaklara göre 2000, bazılarına göre ise 4000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Her ne kadar Türkler Uzak Asya’da Çin sınırından Orta Avrupa’nın Tuna Nehri havzasına kadar olan çok geniş bir coğrafyaya saçılmış [B]boy, budun, konfederasyon,vb toplumsal yapılanmalar içinde yaşamış olsalar da,[/B] asıl vatanları Orta Asya bölgesi bilinir; bu o kadar öyledir ki, O[B]rta Asya denilince Türk, Türk denilince de Orta Asya akla gelir.[/B] ‘Orta Asya’ olarak adlandırılan coğrafi bölge, Asya’nın Hazar Denizi’nden Çin’e kadar uzanan kısmıdır. Oldukça muğlak biçimde Asya kıtasının içlerindeTibet’ten Orta Sibirya’ya kadar kıyılardan uzak tüm bölgeleri kapsayabilen “Orta Asya” ifadesi daha kesin olarak çok daha kati coğrafi ve jeopolitik özellikler sergileyen daha küçük bir bütünü ifade ediyor. Yüzölçümü 4 milyon Km2 olan Orta Asya özellikle steplerle ve hatta çok büyük çöllerle kaplı bölgenin toplam nüfusu bugün bile 55 milyon civarındadır (YvesLacoste: Büyük Oyunu Anlamak,s: 265. NTV Yayınları)

Orta Asya’nın iklimi tarımsal üretime uygun değildir; denizden uzak ve yüksek dağlarla çevrilidir, iklim serttir. Kışın ısı sıfırın altında olmak üzere -17 ila -51 dereceye düşer, yazın +25 ila +50 dereceye çıkar. Bozkır, özellikle kurak yerlerde çöle dönüşür. Çinli Taoist Rahip ÇangÇun, Gobi çölü ve civarını şöyle betimlemiştir:

“...yerde ağaçlar bitmez, biten tek şey yabanıl otlardır; Tanrı burada dağlar değil, tepecikler yaratmıştır; burada ekin yetişmez... (Prof. Dr. BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s:60. Türkçesi: Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayınlar).

Orta Asya’nın iklim koşullarını, Prof. Yalçın Küçük tarafından Siyonist Yahudi olarak tanımlanan David LéonCahun (1841-1900) da, [B]Türkçülüğün temel kitabı [/B]kabul edilen “[B]Asya Tarihine Giriş[/B]” adlı eserinde şöyle betimlemiştir:

"[B]Yer takır, asman ırak,toprak sert, gök uzak"der Türkler [/B]/ …/ Y[B]er yer killi bozkır; takır kelimesinin anlamını yansıtırcasına açık tepelerle ya da bataklık çukurlarla kaplıdır.[/B] Balçık kelimesi ki çamur anlamına gelir, buna Asya kıtasını konu alan topografya haritaları üzerinde sıkça rastlanır. (kamış, batak ve kum kelimeleriyle birlikte) [B]Takır olarak adlandırılan topraklar mutlaka ve her zaman çıplaktır[/B] “/…/ “[COLOR="red"]Takır topraklar her türlü tarıma elverişsizdir;[/COLOR] çünkü bu toprak sadece kilden oluşmakta, bir tuz rezervi içermemekte, suyun bir bitkinin yasamasına olanak tanıyacak kadar yer altına inmeden buharlaşmasına sebep olmaktadır. Kış mevsiminde ve ilkbaharda oluşan su birikintilerinin buharlaşması sonucu kaygan bir yüzey oluşur ki bu develerin ayaklarının rahatlıkla kaydığı, [B]güneşin killi toprağı ateşteki bir çömlek gibi çatlattığı, toprağa tesadüfen düşmüş tohumların köklerini pişmiş toprağa uzatacak ne zamanı ne de gücü bulabildiği ilkbaharın tutuşturucu ilk güneşlerince oluşturulmuş bir yüzeydir[/B]."(LeonCahun: Asya Tarihine Giriş,s :17. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayın)

Böyle doğa koşullarında tarım değil, ancak göçebelik yapılabilirdi. Tüm bozkır göçebeleri, işte iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı. [B]Yaşanılan coğrafyanın iklim koşulları göçebe yaşamı bir zorunluluk haline getirmişti.[/B] Nitekim, yararlandığımız kaynaklarda, sözünü ettiğimiz coğrafyada, ilgi alanımızı oluşturan Tük-Moğol toplulukları hakkında- gerek Asya ve gerekse Avrupa’da tarımsal üretim yapan toplumlarıyla komşu oldukları halde- tarımsal bir faaliyet (tahıl, bahçe-bostan işleri) kaydedilmemiştir.

Bozkırdaki yaşamın zorluğu hakkında çok sayıda örnek verilebilir. Çinli Rahip Çan Çun’un şu sözleri bozkır göçebe yaşamının ne olduğunu çok net ortaya koyuyor:

“ ...[B]Yaratan ( Halik: Tanrı ) alemi, yaratırken niçin bu yerdeki insanlara at ve sığır sürülerine çobanlık etmeyi emretmiş?[/B]”( B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60)

[B]Türklerin Orta ve Doğu Asya’daki göçebe yaşamları hakkında en eski ve en güvenilir kaynaklar olarak kabul edilen Çin kaynaklarında, Türklerden ilk olarak İ.Ö. 800 yıllarında söz edilir.[/B] İ.Ö. 8. ve 3. yüzyıllar döneminde Çin’in kuzey bölgelerinde Türk boyları Moğol, Tunguz, vb öteki boylarla birlikte yaşarlar. Ancak, Çinliler İ.S. 3. yüzyıldan itibaren bu boylara farklıadlar vermişlerdir, bu nedenle de boyların sürekliliğini, toplumsal ve siyasal yapılarını izlemek olanağı kalmamıştır. Bu boylardan “[B]Junglar[/B]” şöyle anlatılmaktadır:

“Yurtlarını sık sık değiştiririler ve toprağa pek az önem verirler. Yurtları satın alınabilir. Dil ve giyim ile arazi ve değer ölçüleri bakımından Çinli’lerden tamamen ayrılırlar. [B]Post giyerler.[/B] [B]Hububat yemezler.[/B] Soldan ilikli elbise giyerler. At, sığır ve koyunlarla birlikte göçerler. Kumaş bilmezler. Ölüleri yakarlar, dumanda tütsülenirler. ...İki ak köpekten türemişlerdir. Köpek tabularıdır”(W. Eberhard: Çin’in Şimal Komşuları, Aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 1. kitap s:420 .)

Böyle doğa koşullarında tarım değil, ancak göçebelik yapılabilirdi. Göçebelik ekonomik bir zorunluluktu ve böyle bir zorunluluk her yere oranla Doğu Türkistan'da fazlaca görülmüştür. Burada hayvanları beslemek ve yetiştirmek için otlak bile hemen hemen hiç yoktu. Arazi su arkları vasıtasıyla sulanmadığı takdirde ne hayvancılığa ve ne de ziraata elverişli olmayan bir çöl halinde kalıyordu. Türkler, iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ancak, göçebelik çok çetin bir yaşamdır, her an bir saldırıya maruz kalınabildiği gibi açlık dolayısıyla da her an saldırmaya hazır olunmalıdır. Cengiz Han’ın, Nökerlerindenbirine söylediği şu sözlerden bozkır yaşamının doğal olaylara ne denli açık ve zor olduğunu anlama mümkündür.

“ ...[B]karanlıkta ve sisli günde yolu şaşırmadın; kargaşalık ve bozgunluk anlarında sen benden ayrılmadın; soğuğu ve yağmuru benimle beraber gördün.[/B]..”(B.Y. Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı,s:91).

Söz konusu coğrafyada Türklerden başka Moğol, Tunguz, Sarmat, Slav, İskit, vb boylar da yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu göçebe kavimlerden Moğolların göçebe yaşamları, çok genç zamana kadar, hatta şimdilerde bile az çok sürüdüğü için- onları yakından izleyen, Çinli, İranlı, Arap-İslam, Ermeni yazarlar ile Avrupalı seyyahlar (gezginler) tarafından çok ayrıntılı olarak incelenmiştir.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Moğol istilası, Moğollar’ın zapt ve tahrip ettikleri bütün memleketlerin tarihçileri tarafından işlenmiştir. Bu konuda daha ziyade İran ve Çin kaynaklarına, bazı nadir ahvalde de Ermeni kaynaklarına müracaat etmek zorundayız”.(VassiliyViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s:44. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları.)[/SIZE][/FONT]

Moğollar, iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“Dünyanın diğer çoban kavimlerinde olduğu gibi. Moğol göçebeleri de sürülerine otlaklar arayarak senede birkaç defa yer değiştirirler, göç ederlerdi. Bu göçler, mahallin tabii şartlarına ve sürülerin az veya çokluğuna göre tanzim edilirdi. Kış için kuru ot hazırlamazlardı; fakat bir yerden bir yere göçlerini öyle tanzim ederlerdi ki kış sürülerin, kökünde kurumuş otları bulup otlamalarına elverişli olan yerleri muhafaza eder, kışın oralara konarlardı. Göçler ve meralar sürülerin cinsine göre değiştirilirdi: koyunlar için iyi olan mezralar, at sürüleri için iyi olmazdı. Camuga, Cengiz Han’a diyor ki: ‘eğer biz şimdi bir dağ yamacına konarsak at sürüleri besleyenler yurt kazanır; eğer akarsu yanına konarsak koyun ve kuzu çobanları boğazlarına yiyecek bulurlar’. .. hayvan sürüleri ne kadar kalabalık olursa o kadar çok ve sık göçmek icabederdi.” (B.Y. Vladimirtsov,: Agy,s:61) [/SIZE][/FONT]

Hem bu kayıtlardan, hem de başka tarihi kaynaklardan Moğol göçebelerin temel ekonomisinin hayvan besiciliği olduğu anlaşılmaktadır.

. “... sütle beslenirler, deriden dikilmiş elbise giyerler, keçe çadırlarda yaşarlar”. (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60).

Moğol göçebe yaşamı, başta etnik ve kültürel benzerlik olmak üzere bazı nedenden dolayı göçebe Türk topluluklarının (Hun, Göktürk, vb) yapısının anlaşılmasında/ çözümlenmesinde bir model oluşturmaktadır. Moğol göçebe topluluklarından sosyo-kültürel yönden ancak ayrıntıda farklılık gösteren Türk göçebe topluluklarından ilk izlenebilenler Asya Hunları’dır. Bunların da temel ekonomisi hayvan besiciliğidir, az miktarda tarım yapılır.

“[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Bunların ekonomisine büyük hayvan yetiştirme ekonomisi denilebilir. [B]Özellikle at yetiştirilir, eti ve sütü yenir, içilir.[/B] “Sığır ve koyun da beslenir. Aynı zamanda [COLOR="red"]az miktarda yardımcı tarımla da uğraşılır,[/COLOR] böylece kış yemi ile ek yem sağlanır idi. Avcılık da ek besin kaynağı olarak bir rol oynar idi. Fakat Çin Han sülalesi (MÖ. 206 - MS. 220) döneminde Hunlar’da tarım yavaş yavaş kalkar. Çünkü Çin'den buğdayın ticaret yoluyla elde edilmesi daha ekonomiktirEberhard’dan aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap. S:457. Tekin Yayınevi).
(NOT: At eti yenilmesi Oğuzlar Müslüman olduktan sonra da devam eder.” Aygır atımı boğazlayıp aşımı verin.” ( Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı, s: 113). “Kangılı Koca Oğuza girdi. Yeşil, alaca, güzel çimene çadır dikti. Attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi. Düğün etti. Kudretli Oğuz beylerini ağırladı.” ( Agy,s: 158,233).[/SIZE][/FONT]

[B]Asya Hunları’nın dağılmasından 400 yıl sonra Avrupa Hunları’nın yaşantıları da Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir;[/B] ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır.

“[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekleren önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı....Tek düze ve uzun göçlerine tek ruh veren, doğaya saygının ifade edildiği türküleriydi Bu türkülere, sürekli şaklayan kırbaçların sesi ve atların kişnemeleri karışırdı.”.(Wess Roberts: Hun İmparatorluğu. Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren Yakut Eren, s: 20. Rota Yayıncılık, İstanbul.)
[/SIZE][/FONT]

(Bugün ‘Türkiye Türkleri’nin büyük çoğunluğu duygularını-daha çok üzüntü, acı, umutsuzluk olmak üzere- türkülerle ifade ederler. “Türkü, Türklerin özüdür dense yeridir.)

Romalı yazarAmmianusMarcellinus(322-400) Avrupa Hunları hakkında şöyle yazmıştır:

“[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]Hun boylarının ekonomik koşulları ağır ve üretim düzeyi düşüktür. Çiğ yabanıl kökler ve eğer altında yumuşatılmış çiğ et yerler...Yün elbise giymezler. Parça parça oluncaya kadar sırttan çıkarılmayan keten gömlek, deri ceket taşırlar ve bacaklarına keçi derisinden tozluk sararlar.” (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap. S:487. Tekin Yayınevi).
[/SIZE][/FONT]

Bu kadar zor ve ağır koşularda yaşamanın, yaşamı anlamlı kılan ve paha biçilemez bir başka yanı vardır: sınırsız özgürlük.

“Uzun zamandır bağımsız kavimlere bölünmüş olan Hun ulusu, göçebe yaşantının romantizmine uyuyordu. Hunlar, son derce bağımsız, birden fazla ırkın bir araya toplandığı, çeşitli dillerin konuşulduğu kavimler halinde yaşıyorlardı.Onlar bir ulus değil, sadece gelenek ve göreneklerle birbirlerine bağlı küçük kavimlerdi. Komutanlar - boy veya oymak beyleri- kavimlerini istedikleri gibi yönetiyorlardı, kendilerine göre ganimet alıyorlar, kaynaklar tükendiğinde yeniden göçe başlıyorlardı. Bir sonraki hedeflerinin neresi olacağı konusunda plan yapmaya bile gerek görmüyorlardı.Hunlar, farklı ülkelerin egemenlikleri altındaydılar. [COLOR="red"]Kavimlerin komutanları ve savaşçıları genellikle kendilerini satıyorlardı, kendi ırklarından insanlara karşı bile savaştıkları oluyordu. Bu kadar dağınık yaşayan bir halk arasında ulusal bilinç olamaz, herkes kendi çıkarını düşündükçe ortak bir hareket düşünülemezdi. Köksüz, ihtiyaç ya da isteklerle oradanoraya giden Hunlar kendileri için hiçbir yararı olmayan savaşlarda güçlerini boşuna harcıyorlardı[/COLOR]”.( W. Roberts: Agy,s: 94).

Asya Hunlarının dağılmasından 300 yıl sonra, boy kalıntılarından daha Batı’ya gidenler Avrupa Hun göçebe konfederasyonunu oluştururken, Asya‘da kalan boy kalıntılarından -Avrupa Hunları ile hemen hemen eş zamanlı olarak - “[B]Göktürk” göçebe konfederasyonu [/B]kurulur. Asya Hun Devleti’nin dağılmasından sonra, Çin’in kuzey bölgelerinden Altaylara göçmek zorunda kalan bu parçalanmış ve dağılmış Hun boy kalıntıları, bazı [B]Töles[/B] oymakları, “Juan-Juan” ve “[B]To-ba[/B]” kalıntıları Aşına soyunun egemenliğinde, “[B]Türk Budun[/B]”u meydana getirir. Çin kaynaklarına göre,” İ.S. 522’ de Bumin’in liderliğinde önceki efendileri olan [B]Juan-Juan[/B]’ları yenerler ve Bumin, “Kağan” ilan edilir, böylece “Göktürk “ devleti tarih sahnesine çıkar. Hunlarda kullanılan “[B]Tanhu[/B]” unvanı yerine Göktürk göçebe imparatorluğunda “[B]Kağan[/B]” unvanı kullanılır.( Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, 1. Kitap, s: 589)

A[B]sya Hunları’ndan yaklaşık 700, Avrupa Hunları’ndan yaklaşık 400 yıl sonra bile Türk göçebe topluluklarında sosyoekonomik durum değişmemiştir.[/B] İ.S.921 yılında Arap gezgin İbnFadlan’ın Oğuz boylarındaki gözlemleri yaşam koşullarının değişmediğini gösterir. Ibn Faldan, Bağdat’taki Abbasi Halifesi Muktedir’in(895-932) elçisi olarak, o devirde bile göçebe bir yaşam sürüdürenTürk kökenli Volga Bulgarlarını İslam dinine davet için görevlendirilen elçilik kurulunun başkanıdır. Elçilik kurulu 921 yılında yola çıkmış, yaklaşık 1 yıl süren bir yolculuktan sonra Volga Bulgarlarının çadırlarına varmıştır. Bu 1 yıllık süreçte Oğuz Türkleri başta olmak üzere Asya steplerinde çadırlarda göçebe yaşam sürdüren çok çeşitli Türk boylarının obalarından geçmişer, bazı obalarda günlerce hatta aylarca misafir kalmışlardır. Bu süreçte o topluluklarda kadınların aile ve toplumdaki statüsü, homoseksüellik, kölelik, beslenme ve giyim tarzları gibi birçok ayrıntıyı “Rihla” (seyhatname) adıyla yayınlamıştır. Bu notlara göre, erkeklerin olduğu her ortamda kadınlar da vardır ve onlar da söz alıp düşüncelerini, görüşlerini açıklarlar. Oba toplantısında, herkes düşüncesini açıklayabilmekte ve hatta oba şefini azarlayabilmektedir. Bu olguya Arap elçilik kurulu şaşkınlıkla bakar! Kadınlar ve erkekler aynı nehirde birlikte yıkanırlar. Zina veya tecavüz cezası ölümdür. Homoseksüellik ve kölelik toplumsal bellekte yoktur, yani toplum böyle bir cinsel ilişkiyi de, insanları hayvanlar gibi pazarlara götürüp satma veya satın almadan habersizdir. (Kölelik daha sonra İslam dini ile tüm Türk boylarında bir geçim kaynağı olarak çok yayılacak ve özellikle yerleşik yaşama geçip Müslüman olan Türkler, göçebe kafir soydaşlarını esir ettiklerinde Semerkant, Buhara, Bağdat, Şam, Halep,vb kentlerin köle pazarlarında satacaklardır.)

İbn-i Fadlan, Oğuz boylarını şöyle tanımlamıştır:

“Bunlar deri çadırlarda oturan göçebe insanlar. Bir süre bir yerde kalıp, sonra başka yere gidiyorlar. Yol üstünde bunlara ait çadırların her yanda kurulu olduğunu görüyoruz. Yasayışları güç, ama kendileri de yollarını yitirmiş eşekler gibi davranıyorlar... [B]Oğuz komutanı, heyetimizin kendisine armağan ettiği yeni kaftanı giymek için sırtındaki işlemeli kaftanı çıkardığında, iç giysilerinin kirden çürümek üzere olduğunu gördük.[/B] Bu insanların geleneğine göre ten üstüne giyilen iç giysi eskiyip parçalanıncaya kadar üstten çıkarılmıyor." (Arthur Koestler,: On Üçüncü kabile. Hazar İmparatorluğu ve Mirası. Çeviren : Belkıs Çorakçı, s: 41-43. Say Yayınları , İstanbul.)

Bu kadar zor koşullar altında bile göçebelerin kayıtsızlığı hatta mutluluğu yabancı gözlemcileri şaşırtır. Çini Taoist Rahip Çan Çun,

“... [COLOR="red"]ve onlar bütün ömürlerini Kaygusuz geçirirler, kendi kendilerine memnunun olarak yaşarlar[/COLOR]. Reşidettin, “ormanlı kavimler hakkında Moğolların söyledikleri sözleri naklederek diyor ki; “[B]Onların fikirlerine göre bu hayattan (yani avcılık ve orman hayatından) daha iyi bir hayat olmasına imkan yoktu. Ve onlar kadar mesut kimse bulunmazdı[/B]. (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60).

(Reşidettin: Yahudi asıllı İranlı hekim , bilgin ve devlet adamı; İran İlhanlı Devleti’nin veziri. Eski Moğol göçebeleri hakkında yazdığı “Cam’-üt tevarih” adlı eseri Moğol Tarihi konusunda temel kaynak kabul ediliyor. Müslüman gözüken Yahudi (kripto) idi, kafası kesilerek öldürüldü, Yahudi mezarlığına gömüldü. )
(Orman kavimleri: Ormanlarda yaşayan avcı kabileler. Bunlar, hayvancılıkla uğraşan göçebelerden daha ilkel bir yaşam sürüyorlardı.)

Göçebenin ve onun öncülleri olan avcı-toplayıcıların yaşadıkları hayattan keyif almaları sadece Asya bozkırlarındaki göçebelerin yaşam anlayışı değildir, Amerika yerlisi göçebelerde de aynı durum görülür. Güney Amerika ormanlı-avcı yerlilerini, Amerika’nın işgal edildiği 16.yüzyılın başlarından itibaren inceleyen Sosyologlar, Antropologlar onların davranışları karşısında hayret ederler.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“İster Amerikalı, isterse başka yöreli ilkel toplum insanı ya sürekli olarak yiyeceği peşinde koşmakta ya da hiç de varlık sürdürme derdinde olmayıp bütün gününü hamağında tütün tüttürmekle geçirmektedir. Brezilya yerlilerini ilk ziyaret edenleri de zaten bu hamak faslı şaşkınlığa düşürmüştür. [B]Sağlıklı bir sürü erkeğin tarla ve bahçelerinde uğraşacakları yerde , karıları gibi, tüylerle, boyalarla uğraşmalarına şaşırıp kalmışlardır. [/B].....Batı uygarlığının yayılışının ardında iki akisyom gizlidir; bunlardan ilki gerçek bir toplum olabilmek için Devlet’in koruyucu gölgesini arar, diğeri ise çalışmanın gerekliliğini içerir” ( Pierre Claster: Devlete karşı toplum.s: 151. Türkçesi: Nedim Demirtaş. Ayrıntı Yayınları). [/SIZE][/FONT]

[B]Asya ve Avrupa’nın Verimli OvalarındaGöçebelik[/B]

[B]Uygarlık sürecinde, İnsanlığın tarımsal üretime geçmesi “uygarlığa” geçişi olarak kabul edilmektedir.[/B] Bu konuda Antropologlar, Sosyal Antropologlar, Sosyologlar ve Materyalist düşünürler başta olmak üzere hemen hemen tüm bilim dünyası düşünce birliği içindedirler. Tahıl üretimiyle insanlar bir yandan hayvanları üretim aracı olarak kullanmayı öğrenirken, bir yandan da toprağı yaracak “karasaban”ı yapmayı başarmıştır. Karasabanın yapımı insanlığın teknolojik devrimidir.

[COLOR="red"][B]Türk-Moğollarda çok uzun süreden beri süregelen göçebelik insanların iliğine işlemiştir sanki; nereye giderlerle gitsinler, tarım için en iyi koşullara sahip ovalarda bulunsalar da, o yaşamı terk edemezler.[/B][/COLOR] Oysa, doğu komşuları Çin, Güney komşuları Hint ve batı komşuları İran, daha sonraları Roma ülkesi tarımsal üretim yapan uygar toplumlardı. Uygar yerleşik toplumların komşuları oldukları ve onlarla sürekli ürün değişimi yoluyla ticaret yaptıkları halde Türkler yerleşikliğe geçip tarım üretimine geçmezler/geçemezler. Bu durum bazı araştırıcıları şaşırtır.

[FONT="Palatino Linotype"][SIZE="3"]“Türklerin o zamanki medeni(uygar) hayat ile ilgileri konusunun izahı daha karmaşık meselelerdendir. Görüldüğüne göre Türkler hadarı-medeni (yerleşik-uygar) kavimlerden olan doğudaki Çinlilerin ve batıda da diğer kavimlerin, özellikle Sogdluların etkisinde kaldıkları halde tamamen veya çoğunlukla göçebe hayatı geçirmişlerdir”.( VassiliyViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s: 35. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları)[/SIZE][/FONT]

Göçebe boyların en az hayvan besiciliği kadar önemli bir kaynağı da “[B]talan[/B]” idi. Bu nedenle, boyların/budunların birbirlerini talan etmeleri günlük yaşamlarının olağan bir uygulaması idi. Aslında, ekonomi siyasası yağmaya, haraca ve talana dayanan her kabile toplumunun şiddeti bir yönetim biçimi olarak algılamasından/ uygulamasından daha doğal bir şey olamaz. Ekonominin temeli bu olunca, tarımsal üretim dışlanır, yasaklanır. Belki bunda, Eberhard’tan yapılan yukarıdaki alıntıda da görüldüğü gibi, Çin’in göçebeleri sınırlarında toprağa yerleştirmek istememe siyasetinin de etkisi vardır. Bozkır aristokrat sınıfının ([B]yönetici sınıf, savaşçı soyluluk[/B]) tarımdan alacağı haracın büyüklüğünü kavrayamaması, çobanlık yapacak çok sayıda köleyi (unganbogolu) kolayca bulabilmesi ve böylece mülkiyetindeki hayvan sayısının artışının çekiciliği, belki de tarım üretimine geçişin önündeki aşılamaz engellerden biri olan yaşanılan coğrafyanın iklim koşullarından sonra gelen ikinci asıl nedendi. Bu nedenle, gerek Hunların ardılları olan Türk göçebeler ve gerekse [COLOR="red"]Moğol göçebe kabileleri Çin’de işgal ettikleri tarım bölgelerini de otlaklarla dönüştürürler. [/COLOR] Ve bu da Bey ailesi ( savaşçı soyluluk: bozkır aristokrat sınıfı) için zenginliklere dönüştürülür.

“[B]Güçlü Hun beyleri, çoban köleler edinip geniş otlaklar üzerinde büyük çapta hayvancılığa girişmeyi yeğ tutarlar... Hunlar, bir yandan Çin köylülerini Kuzey’e yerleştirip tarımsal besin gereksinimini onlardan aldıkları vergilerle karşılamaya çalışırken, [/B]Eberhard’a göre, ‘daha III. yüzyıl başlarında köylüleri Güney Şansi’den , sonra da Doğu Şansi’den ve Hopei’nin bazı kısımlarından çıkartırlar, tarlaları otlak yaparlar.’ Bu otlaklarda beyler büyük sürüler edinirler, köleler eliyle sürüleri yetiştirirler”.(Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap,s: 462. Tekin Yayınevi)

Asya Hun göçebe konfederasyonun dağılmasından sonra, boyların bir kısmı yaklaşık 400 yıl sonra Avrupa’da yeniden bir göçebe konfederasyon kurmayı başarırlar. Doğu ve Orta Avrupa’da tarım yapılan verimli ovaları ele geçirip tarım üretimi yapan yerleşik toplumlara komşu oldukları halde, tarımın önemini kavrayamazlar.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“...[COLOR="red"]Aynı şekilde Attila da tarımın faydalarını anlamak istemez.[/COLOR] Attila, Tuna nehrinin güneyinde bir çok kenti alır ancak yerleşmez, yağmalamakla yetinir”. (Doğan Avcıoğlu: Agy,s: 111). [/SIZE][/FONT]

Asya Hunları’nın ardılları olduğu kabul edilen Avrupa Hunları Doğu ve Orta Avrupa’nın tahıl verimi yüksek ovalarında da göçebe yaşam sürdürürler. Başka bir söylemle, Avrupa Hunları’nın yaşantıları da, Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir; ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır.

“Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. [B]Savaşçı erkekleren önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı.[/B](Wess Roberts: Hun İmparatorluğu . Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren: Yakut Eren, s: 78-80. Rota Yaıncılık, İstanbul, s:19-20.)

[B]Avrupa Hunları’nın kralı Atilla’nın(395-453) çocukluğu Roma İmparatorluğu sarayında geçmiştir.[/B] Orada kendisine bir esir gibi değil, bir soylu gibi davranılmıştı. Oradaki ekonominin temelini, yani toprağın üretim amacıyla kullanılmasını ve ticaretin önemini kavrayamamıştır. Kültürel gelişme de gösterememiştir; [B]Hunların kralı olduktan sonra tipik bir Hun gibi giyinmiş, yemiş, yaşamıştır.[/B] Roma elçilik kuruluna Atilla’nın karagahında verilen şölendeki ayrıntılar çağının en uygar toplumu ile komşu olan [B]göçebe Hun Türklerinin henüz barbarlığın orta aşamasında olduklarını gösterir[/B].

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“[B]Elçilik kurulu, Bleda'nın ( Attila’nın kardeşi) karısının köyünde geçirilen geceden sonra yola koyulur[/B], Attila'nın başkentine varır. [B]Başkent, yolda rastladıklarından daha büyüçe bir köydür. Agaç ve taş bulunmayan geniş bir ovada kurulmuştur[/B]. Atilla’nın kolayca manevra yapabileceğl ve sürpriz baskınların önlenebileceği bir yerdir. Köyde, Atilla’nın evi daha özenle, düz ve cilalı tahtadan yapılmıştır. [B]Ev, tahta kulelerle süslenmiş tahtadan bir çitle çevrilmiştir[/B]. Biraz uzakta başka bir çit içinde, elçilik kurulunun Atilla'dan sonra en kudretli kişi saydığı Onegesius'un evi vardır. [B]Burada bir taş hamam da bulunur[/B]. [COLOR="Red"]Hamam, tutsak bir Romalı mimara yaptırılır. Mimar, hamam yapımı karşılığı serbest bırakılacağını sanırsa da, hamamcılıkla görevlendirilir.[/COLOR] [COLOR="Black"][B]Bu iki evin dışındaki evler, çevrede ağaç ve taş bulunmadığından, saman ve çamurla yapılmış olsa gerektir.[/B][/COLOR].. [B]Attila, Hun kadınlarının üstlerinde tuttukları beyaz keten örtülerin altında sıralanmış kızlar arasında ilerler. Kızlar, Hunca şarkılar söyleyerek Attila'nın atının yanında yürürler. Onegesius'un evinin önünden geçerken, onun karısı Attila'ya şarap ve çerez sunar. At üstünde şarabı içen ve çerezleri yiyen Attila, evine gider.[/B] Daha sonra Onegesius'un karısı elçilik kurulunu ağırlar. Kurul, çadırlarını Atilla’nın çitine yakın bir yerde kurar... Kurul, Attila ile görüşmek için içeri giridiğinde, [COLOR="Red"]Attila, çadırda bir tahta iskemlede oturmaktadır.[/COLOR].. Kurul, gece şölene çağrılır. Şölen salonu, Attila'nın çitinin içindedir. [B]Hun geleneğine göre, oturmadan önce içki sunulur.[/B] Şölen salonunun her iki yanında [B]iskemleler [/B]vardır. [B]Hunlar ve konuklar bu iskemlelere oturur[/B]. Attila'nın koltuğu odanın ortasında, giriş kapısına dönük konmuştur. Arkasında başka bir koltuk boş durur. Onun gerisinde, birkac adım ötede ve biraz yüksekte bir yatak vardır. Yatak, işlemeli bir keten perdeyIe şölen odasından ayrılmıştır. [B]Burası belki de Attila'nın yatak odasıdır[/B]. Attila'nın hemen sağındaki iskemle, en önemli kişinin oturduğu yerdir. [B]Oraya "başbakan“ durumundaki Onegesius değil, güçlü beylerden Hun soylusu Berichus oturur.[/B] Bizanslılar ikinci şeref mevkii ile yetinip Attila'nın hemen solunda yer alırlar. [COLOR="red"]Attila'nın iki oğlu, babalarının önünde gözleri yere çevrilmiş olarak otururlar.[/COLOR] Herkes oturunca bir şarap sunucu girer ve Attila'ya bir kase şarap sunar. Attila alır ve Berichus şerefine içer. Berichus hemen ayağa firlar ve şarap içilene kadar yerine oturmaz. O yerine oturduktan sonra, bütün konuklar Attila’ya aynı biçimde saygı gösterirler ve kaseden şarap içerler. [B]Bu tören bitince, masalar getirilir. Romalıların yaptığı gibi, üç-dört konuk bir masaya oturtulur. Masalar, Roma kentlerinden elde edilmiş gümüş tabaklar içinde sunulan et, ekmek ve mezelerle doludur. [/B][COLOR="red"]Attila ise, tahta tabak içinde ve yalnız et yer. Kadehi de tahtadandır…Attila, sade bir ayakkabı giyer..[/COLOR]. Yemekler bitince, yenileri getirilir. Şarap içme törenleri yinelenir. Karanlık basınca meşaleler yakılır. İki şarkıcı, Attila'nın önüne gelip besteledikleri şarkıları okurlar. Onun yengilerini, savaştaki yiğitliklerini överler... Ertesi akşam Atilla, aynı biçimde ikinci bir şölen verir.... [B]Atilla, şölende Bizans elçisiyle konuşur ve ondan Aetius’un gönderdiği Romalı sekreteri için; Bizanslı zengin bir karı ister.[/B]””.(Elçilik kurulunda bulanan diplomat Piriscus’un notlarından aktaran D. Avcıoğlu: Agy,s: 511-516). [/SIZE][/FONT]

Avrupa Hunlarından yaklaşık 700 yıl sonra bu kez Moğol kabileleri Cengiz’in Nökerlerinden (silah arkadaşı, ordu komutanı) [B]Muhali’nin komutasında Çin’i işgal eder.[/B] Cengiz’in torunlarından[B] Kubilay [/B](1215-1294) birçok bozkır göçebe oymağı ile birlikte 1271 yılında Çin’e yerleşir. Çin'deki YuanHanedanlığı'nın kurucusu ve ilk imparatorudur. Ve onlar da tarımsal üretimin değerini-tıpkı, Attila gibi- kavrayamazlar, [COLOR="red"]Moğol egemenler tarlaları otlağa çeviriler[/COLOR]:

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“ [B]Kubilay, 1271 yılında 1 milyona yakın Moğol, Türk ve Tunguz’la Çin’e gelir,[/B] ...Kubilay yasalarına göre, Moğollar egemen soyu temsil ederler. Türkler ve öteki bozkır boylarına da ayrıcalıklar tanınır... Moğollar 200 bin Çinli köylü ailesinin bulunduğu araziyi askeri bölge yaparlar. [COLOR="red"]Kuzey Çin’de geniş tarlalarda, köylüler kovularak otlak yapılır.[/COLOR] “(D. Avcıoğlu: Agy: s 484-485). [/SIZE][/FONT]

[B]Marco Polo[/B](5 Eylül 1254 -1324) adındaki İtalyan gezgin, 1271 yılına Pekin’e gitti ve 2.5 yıl Çin’i dolaştı ([url]http://tr.wikipedia.org/wiki/Marco_Polo[/url] ). [B]Kubilay’ın sarayındaki görkemi Avrupa’daki saraylarla karşılaştırmış. Yani, Cengiz soyu Çin’de bozkırdaki çadır yaşamını değil, Çin hanedanları gibi saray konforunu yaşamışlar. Ancak, Cengiz soyu yüz yıl sonra,1368’de, Çin’den çıkarıldığında yine bozkırda göçebe yaşama dönmüşlerdir.[/B] [COLOR="red"]Mermer saraylarda ipek elbiseler içinden kıl çadırda hayvan postlarına bürünmek; çok ilginç bir durum! [/COLOR]

Göktürklerin ve Moğolların anayurdu olan Orhun bölgesinde sadece başkent “ [B]Karakurum” civarında az miktarda tarımsal üretimden söz edilir a[/B]ncak bu tarımsal üretimi yerleşik bir toplumun üyeleri olan Çinlilerin mi, yoksa yerleşikliğe geçen Moğolların mı yaptığı belli değildir.

[FONT="Times New Roman"][SIZE="3"]“..Moğolların hayatında ehemmiyetli (önemli) rolleri olmadığından köy iktisadiyatı (ekonomisi) bir tarafa bırakılabilir. Mesela Çjan-De-huy’un ‘Yol muhtıraları’nda şöyle bir kayıt vardır: ‘Karakurum havalisindeki (çevresindeki) ahali (halk) ziraatla ( tarımla) çok iştigal (uğraş) edeler. Tarlalarını arkla (su kanalı ile) sularlar; bostanlara da tesadüf edilir (rastlanılır)’. Şayanı teessüftür ki ( ne yazık ki) müellif ( yazar) bu ziraatla uğraşanların Moğol veya Çinli olduğunu zikretmiyor. Onun Kerulen mıntıkasından (bölgesinden) bahsederken (söz ederken) söylediği başka bir cümle de vazıh (açık) değildir: ‘ırmak yanında bir çok Çinli ve Moğollar yaşarlar; üstü toprakla kapalı birkaç kulübe vardır; çok ekin ekerler, fakat kenevir ile buğdaydan başka bir şey ekmezler’.” (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s:187.)[/SIZE][/FONT]

[B]Buğday ve kenevir ekenlerin Çinli mi, Moğol mu olduğu belli değil.[/B] Ancak, 16. yüzyılda Moğolların, eski ordu güçlerini yitirince tarımsal üretimi beceremediklerinden yeniden çobanlığa (göçebe yaşama) dönmek zorunda kalmaları ve çok daha önceleri, [B]Çin-Moğol İmparatoru Kubilay’ın Çin’den Moğolistan’a olan buğday ihracını kesmesi nedeniyle, Karakurum çevresinde büyük bir açlığın ortaya çıkması buğday ve kenevir ekenlerin Çinli olduğunu işaret ediyor[/B].
En son örneği Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğindeki Türkmenlerden verelim:

“Şiirde ([B]Yunus Emre’nin[/B]) adı gecen [B]Sarı Saltuk[/B], Sarı Saltuk Baba'dır. Selçuk Şehzadesi İzzettin Keykavus II, kardeşi Rükneddin'in elinden kurtulmak için, 1261 'de, 50-60 obalık [B]bir Türkmen topluluğu ile Bizans imparatoruna sığınır ve İstanbul'a varır. Bu Türkmenlerin başında Sarı Saltuk vardır. Bir zaman Bizans’ın başkentinde oturduktan sonra, yaylamaya alışkın bu "göçer iller", imparatordan kendilerine yaylak ve kışlak vermesini isterler. [/B]Bizans İmparatoru da, 1262'de bu Türkmenleri Dobruca'ya, Hıristiyan halkın arasına yerleştirir. Böylece Sarı Saltuk'un adı Balkanlar'da Müslüman-Hıristiyan halkın ilişkilerine karışır, Sarı Saltuk onları Müslüman eden bir efsane kahramanı haline gelir. 1300 'lerden sonra Balkanlar'da tutunamayan bu Türkmenlerden bir bölüğü yeniden Anadolu'ya dönecek; bir bölüğü orada kalarak Hiristiyanligi kabul edecektir. Adları Keykavus'tan inen ve bugün Romanya'da yasayan Gagauzlar bu Türkmenlerden kalmadır.” (Wittek,ten aktaran: İlhan Başgöz: Yunus Emre- I, s:132.)

Aynı dönemde Fars kökenli [B]Mevlana Celalddin[/B] de, ki kendisi dini konuları işleyen bir şairdir, bir şiirinde Türklerin göçünü konu edinir:

“...[B]bahar kışlaktan göçme zamanıdır. Türkler yaylağa yüz tutmuşlardır. Çayırlar gülümsemede, ormanlar taze yapraklar açmadadır. Artık koyunlara bıldırki otu vermenin lüzümu yok. Hüthüt kuşu ötüyor, kumru dem çekiyor, gül ve nilüfer açılmış, nisan yağmuru dünyayı güldürmededir.[/B]” ( Abdulbaki Gölpınarlı’dan aktaran: İlhan Başgöz: Yunus Emre-I, s: 98. Cumhuriyet Kitapları ).
Türkler 8. yüzyıldan itibaren İran topraklarında ([B]Maveraünnehr’de[/B]) yerleşik yaşama geçmeye başlamalarına ve birçok uygar topluma vatan olan Anadolu’ya 1000’li yıllarda gelmelerine karşın, 1[B]300’lü yıllarda bile ihmal edilemeyecek bir kitlesi göçebe yaşam tarzın yüzyıllarca sürdürmeye devam eder. [/B][COLOR="red"]Bilindiği gibi, Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarında aşiret konar göçerdir, ağırlıklı ekonomi hayvancılıktır.[/COLOR]

”. kış yaklaşırken dağlardan ovalara indikleri ve yazın ovalardan dağlara çıktıkları sırada, [B]Osman’ın arkadaşlarını ve sürülerini rahatsız ederdi”[/B]( Joseph VonHammer, Osmanlı Tarihi, Cilt I, s 5,6.Türkçesi : Abdülkadir Karahan. Milliyet Yayınları)

Osmanlı İmparatorluğu –bir uç beyliği olarak- 14. yüzyılın başlarında kurulduğuna göre, ki bu yüzyıl Avrupa’da “[B]Rönesans”ın şafağının sökmeye başladığı dönemdir. [/B]Rönesans’ın başlangıcı olarak Roger Bacon (1210-1294) adındaki Hıristiyan din adamının Papa’ya gönderdiği” İnsan aklı her şeye yetiyor, Kilise ne işe yarıyor,“ anlamındaki mektubu olduğu iddia edilir. Yani, bugünün çağdaş Batı ulusları göçebe – yerleşik- feodal süreçlerini yaşamış burjuva devlet ve sanayi toplumlarına evrilirken Türk’ler hala göçebedir. Ekonomilerinin temeli tarım değil, binlerce yıldan beri süregelen hayvancılıktır.

[B]Osman Bey, 1326 yılında 70 yaşında öldüğünde[/B] geride varlık olarak hayvan sürüleri bırakmıştır.

“Osman’ın altun, gümüş bırakmadığını, sade yaşadığını biliyoruz. Ölümünden sonra evinde bir kaşık, bir tuzluk, bir işlemeli kaftan, [B]yeni bir sarık, birkaç ipekli kırmızı sancak, çok iyi atlar, [/B]ekim için birkaç çift hayvan, [B]birkaç koyun sürüsü [/B]bulundu(Joseph VonHammer, Osmanlı Tarihi, Cilt I, s 5,6.Türkçesi : Abdülkadir KarahanMilliyet Yayınları ).

cebe 06.02.2016 10:00

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]ESKİ TÜRK-MOĞOL ADLARI[/B]

Çimbai: Oğul
Hada: Kız

[B]Cengiz’in anası[/B]: Holeun (Hole-ucin)

[B]Cengiz’in karıları[/B]:
Börte
Bisulun
Bisuket
Usun ebugen
Hunan
Koko coş
Degar

[B]Cengiz’in Arkadaşları-komutanları (Nökerler)[/B]
Hubilai
Celme
Cebe
Sube'etai'yi (Subutay)
Muhali
Borohul
B’orçu (bocu)
Çila’un
Çurçedai
Huyildar
-------------

Bodoncar
Büri bökö
Sorkar-şira
Kabu-han
Ciekoaday
Tarkutay
Uru’ud
Manghud
Guçuğur (Gucur)
Şortan şial (Şıllan)
Çilau

şigi-tutuhu
borohul
gucu
kokocu
tolun
huran
usun-ebugen
turuhan
onggur
ibaha-beki (kız adı)
hubilay
subetay
boorcu
çilaun



[B]Oğuz adları:[/B]
Bilge
Kül Tigin
Tonyukuk
Aruz
Kazan
Kara Göne
Yigen Silik
Tadugun
Bige
İşbara Yamtar
Çor
Kül İrkin
Bayırku
Begil
Beki

cebe 13.02.2016 08:34

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
NOT ve istek: Eski Türk-Moğol adlarına ilaveler yapacağım; söz konusu adlarla ilgili önceki yazının silinmesini rica ediyorum.

cebe 13.02.2016 08:35

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]Oğuz adları[/B]:
Kaynaklar: Orhun Abideleri, Dede Korkut Kitabı, Kutadgu Bilig, Siyasetname,Türklerin Tarihi

Mo-tun (mete)
Bumin
İstemi
İltiriş
Bilge
Kül Tigin
Tonyukuk
YollugTigin
Bars
Tadıgın
Ulug irkin
İşbaraYamtar
Kül irkin
Bayırku
Korkut
Aruz
Kazan
Kara Göne
Yigen Silik
Beyrek
Bigdüz emen
Alp eren
Yigenek
Tüken
Göne
Dirse
Bogaç
Selçuk
Dündar
Karçar
Uşun
Egrek
Bügdüz
Alptekin
Sebuktekin
Afşin
Bozan

cebe 13.02.2016 08:37

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]ESKİ MOĞOL ADLARI[/B]
Kaynak: Moğolların Gizli Tarihi, Moğolların İçtimai Teşkilatı, Moğol İmparatorluğu

Çimbai: Oğul
Hada: Kız
[B]Çinggis[/B] hahan: Cengiz Han.
Cengiz : 'Ad' değil, sıfat: İmparator anlamında kullanıldı
[B]Cengiz'in babası[/B]: Yesugai (Yesugey)
[B]Cengiz’in anası[/B]: Holeun (Ho'elunucin) (Hoe: güzel)
[B]Cengiz’in kardeşleri [/B]
Begutai (Belgutay)
Hasar
Haci'un
Temuge
Bekter
[B]Cengiz'in kız kardeşi[/B]: Temulun
[B]Cengiz’in karıları[/B]:
Borte -ucin
Bisulun
Bisuket
Usun ebugen
Hunan
Koko coş
Degar
Cengiz'in Oğulları
Çoci (Cuci)
Ogadai (ögedey)
Çaadai (Çagatay)
Tolui(Tolu)
[B]Cengiz'in Torunları[/B]
Hülagü: İran Moğol İmpratorluğunu (İlhanlılar) kurdu
Batu:Altınordu Devleti'ni büyttü
Kubilay: Çin'de Moğol hanedanı (Ming Devleti) kurucusu
Buri:
Guyuk:
[B]Cengiz’in Arkadaşları-komutanları (Nökerler)[/B]
Hubilai (Hubilay): Genel Kurmay Başkanı
Celme
Cebe
Sube'etai'yi (Subutay)
Muhali
Borohul (
B’orçu (bocu)
Çila’un
Çurçedai
Çila'unbaatur (batur: bahadır)
Huyildar

[B]Ordu komutanları[/B]
Guçuluk
Gur-han
Munglik
Muhali (Çin Ordusu)
Horçi
Usun-ebugen (Ebugen: yer, yer tanrısı): Baş beki
Cebe (Altınordu devletini kuran ordunun komutanı Subutay'ınağbeyi)
Bo'orcu
Naya'a: Merkez Tümen Komutanı
Sormahar
Dorbai-dohşi

[B]Mahkemebaşkanı[/B]:Şigihututu
Şaman: Kokocoş-tebtenggeri

[B]ERKEK ADLARI[/B]
Temuçin
Bolat (Polat)
Camuha
Dayir-usun
Boldahar
Tohto
Çanai
Şigihutuhu
Bugegeşik
Altanvaçir
Begutai
Onghan
Badai (Baday)
Çilger-boko (Boko: Pehlivan)
Munggetu-kiyan
Senggun
Buri-boko
Çaraha
Munglık
şormahan
Bodoncar
Büribökö
Sorkar-şira
Kabu-han
Ciekoaday
Tarkutay
Uru’ud
Manghud
Guçuğur (Gucur)
Şortanşial (Şıllan)
Çilau
şigi-tutuhu
borohul
gucu
kokocu
tolun
huran
usun-ebugen
turuhan
onggur
ibaha-beki (kız adı)
hubilay
subetay
boorcu
çilaun
balahaçi
Yeke-Çiledu
Nekun-taize
Daritai-otcigin
Temuçin-uge
Hori-buha
Hutulay
Dei-seçen (seçen: hakim, bilgin)
Munglik
Çaraha-ebugan
Sorhan-şira
Çiledu
Çilger-boko
onghan
sanggum
Bataçıhan
Tamaça
Horiçaçmergen
A'ucan-boro'ul
Sali-haçau
Borcigidai-mergen
Tebtengger

cebe 13.02.2016 08:53

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]KAZAK ADLARI [/B]([B]Hıristiyan[/B]) (Not: Aşağıdaki 4 ciltlik kitaptan alındı

Kaynak: Mihail Şolohov: [B]Durgun Don[/B]
Türçesi: Mete Ergin -Gani Yener
Rusça aslıyla karşılaştıran: Hasan Ali Ediz
Engin Yayıncılık

Olayların geçtiği köyün adı: [B]Tatar[/B]ski

[B]Erkek Adları[/B]
Bodovskov
KristonyaTokin
İvan Tomilin
Stepan
Piyotr
Aleksey Şamil
Anikay
İlya
Ojogin
fedot
afonfaozerov
yakov
mitkakorşunov
zakar
avdeyiç
dudarev
Bohun
Gregor


[B]Kadın Adları[/B]
Aksinya
Darya
Dunya
Grippa
Marişa
Ginşaka
natalya
paşka
lukeşka
paraşa

Bol[B][COLOR="red"]JEW[/COLOR][/B]İK-Kazak savaşları veya [B]Yahudi-Rus Savaşları [/B] ( [B]Jew: Yahudi[/B], ing.)

Mihail Şolohov'un 4 ciltilik bu muhteşem eseri 1917 yılında Rusya'da gerçekleşen Bolşevik (bolJEWik) ihtilali sürecinde Rusya'daki iç savaşı, bir Kazak köyündeki insanların bu savaştan nasıl etkilendiğini konu ediniyor. Bu ara çok yakıcı bir aşk hikayesi de var. Köydeki bazı olaylar, davranışlar , espiriler ve düğün, kavga gibi sosyal olayları okurken kendi köyümde oluyormuş gibi bazen güldüm, bazen ağladım. O köydeki bazı kahramanları kendi köyüm Divriği Çayören'deki bazı karakterlere benzettim. Sonuç olarak, bu tür konulara ilgi duyanlara okumalarını öneririm.

[B]Kitaptan bazı alıntılar:
[/B]
“-Evlerimizi yağma etmek, Kazakları öldürmek b için gelmiş bu vatan hainlerini ne yapacağız?
-Merhamet yok bu hainlere ! [COLOR="red"][B]Öldürün onları!’ Çarmıha gerin! Yakın! Aralarında ne kadar Yahudi varsa hepsini öldürün ![/B][/COLOR]” ( II. Cilt, s: 410)
•••
.Glubokaya muharebesini hatırlıyor musun? Subayları nasıl vurduklarını hatırlıyor musun? Senin emrinle vurulanları? Ha? İşte sıra sende. Hiç sızlanma! İnsanların derisini yüzmek yalnız sana kalamamış! Hapı yuttun, Don komiserleri Başkanı! Pis domuz, [COLOR="red"][B]Kazakları Yahudilere sattın![/B][/COLOR]Anladın mı? Daha dinlemek ister misin? ( 2 cilt, s: 425)
•••
“[B]Yakında kızıllar burada olacak.[/B] Vyeşenskaya‘ya yaklaşıyorlar. BolşoyGromk’dan biri görmüş onları, [B]bütün yol boyunca halkı öldürdüklerini anlatmış.[/B] [COLOR="red"]Aralarında Yahudiler ile Çinliler de var[/COLOR]. [B]Topunu gebertmedik namussuzların[/B].” ( 3. Cilt,s: 130)
•••
“Evet , sanırım bir öneride bulunabilirim. Bayrak, arma ve ulusal marşla ilgili yüz kırk sekiz, kırk dokuz ve yüzelerce maddeler üzerine Kızıl Bayrak’tan gayrı her bayrağı, [COLOR="red"][B]Yahudilerin beş yıldızlı aramasından gayrı her armayı[/B][/COLOR] ve Enternasyonal’den gayri her ulusal marşı kabul etmeye hazırım .” ( 3.cilt, s: 17)
•••
”[B]Yılan gibi kuyruğunu oynatıyorsun! [/B]Pekala, söylemem kimseye: Senin budalalığına veriyorum. Ama bir daha gözüme gözükme sakın, görmeye tahammüllüm yok. Domuz herif! [COLOR="red"][B]Hepiniz kendinizi Yahudilere satmışsınız,[/B][/COLOR] bense para için kendini satanlara hiç acımam!”(3 cilt, s:40)
•••
“Söylemez misini? Neyse, önemi yok. Evrakınızdan anlarız bunu. Oradan anlayamazsak, sizin Kızıl Muhafızları sorguya çekeriz: Sizden istediğimiz bir şey daha var: Müfrezenize, buraya, Vyeşenskaya’ya gelmesini yazın. Sizlerle çarpışmamız için hiçbir neden yok: [B]Bizler Sovyet hükümetine karşı değiliz. [/B][B][COLOR="red"]Komünistlerle Yahudilere karşıyız.[/COLOR][/B] “( 3 cilt,s:230)

“[B]Korkama ! Sovyet rejimine hizmet etmeye son verdik. O rejim altında yaşamamıza olanak yoktur.[/B]” ( 4 cilt, s: 497)

cebe 15.02.2016 15:07

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[B]SELÇUKLU DÖNEMİ ADLAR [/B]

Selçuklu adları
Kaynak:
1. Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Tekin Yayınevi
2. Bar Hebraeus: Koronografya: Abul Frac Tarihi. Türkçesi: Ömer Rıza Doğrul. Türk Tarih Kurumu Yayınları.
3. Claude Cahen: Osmanlılardan Önce Anadolu. Türkçesi: Erol Üyepazarcı. Tarih Vakfı Yurt Yayınları
4. Nizamülmülk: Siyasetname. Türkçesi: Nurettin Bayburtlugil. Dergah Yayınları.
Selçuklu Devleti’nin kurucusu kabul edilen), Yalçın Küçük’e göre Hazar Yahudi Devleti’nde askeri komutandır. Oğullarına Tuğrul (Şahin), Çağrı, Mikail, İshak gibi Yahudi adları vermiştir. Çağrı’nın oğlu Alp Arslan’dır.

[B]Hanedan[/B]
Tuqaq (Dohuk=Daut=[B]Davut?[/B])
Selçuk ( Leon Cahun’a göre Buğu Sel[B]j[/B]ik)
Muhammed (Tuğrul Bey
Mikail (Çağrı bey)
Yabagu(Bigu)
Musa (Moiz)
Arslan ([COLOR="Red"][B]İsrael[/B][/COLOR])
Alp Arslan (Mikail’in oğlu)
Karud (Kavurd Alp Arslan’ın oğlu)
Tataş
Wilias([B] İlyas[/B]) (Alparslan’ın oğlu)
Arslan Hatun (Mikali’in kızı, Halifeye karı olarak verildi
Melikşah (Alparslan’ın oğlu)
Sencar (Sancar)(Melikşah’ın oğlu) (1153’te ‘Büyük Oğuz Ayaklanması’ında Karabudun/Oğuz/ ürkmenler tarafından esir edilip zincire vuruldu
Melikşah (Kılıçarslan’ın oğlu)
Tuğrul Arslan(Kılıçarslan’ın oğlu)
Mesud (Kılıçarslan’ın oğlu)
Yakup [B]Arslan[/B]
Kılıç [B]Arslan[/B]
Mahmut
Katlamış (Kutalmış) ;
Süleyman
Arab
Dhaon-Non (Zu’n Nun) (Kayseri egemeni Danişmentoğlu Melik Mahmut’un oğlu
Muhammed
Mes’ud (Mahmut’un kardeşi, Bağdat Sultanı)
Mes’ud (Kılıçarslan’ın oğlu, Konya Sultanı)
Gıyas-üd-din
Karut (Alparslan’ın oğlu)
Mahmut (Melikşah’ın oğlu)
Türkyaruk
[B]Davud[/B] (sultan mahmutun oğlu)
Selçuk şah ( Mahmut’un kardeşi

[B]Abbasi ve Selçuklu Devletlerinde ordu komutanlarının adları[/B]
Kızıl
Anuştekin
Afşin (T[FONT="Times New Roman"][SIZE="2"]ürk köle komutan. Çocukken esir pazarından satın alındı, Müslüman oldu ve zamanla ordu komutanı oldu. İslam adına savaştı; çoğu Şamanist Türk olmak üzere 100 000(yüz bin) kişiden daha fazlasını katlettiği kayıtlıdır. Babek İsyanı’nı bastırdı, Babek’in canlı iken derisini yüzdürdü, kollarını kestirdi. Sonunda yine kendisi gibi Türk köle komutan olan Gümüştekin tarafından -eski dinine taptığı gerekçesiyle- yayının kirişiyle boğularak öldürüldü.[/SIZE][/FONT])
Gümüştekin
Alp Tekin
Sevük Tekin
Şemsülmülk Tekin
Savtekin
Bursuk
Artuk ([B]Ailesini Kudüs’te Davud kalesine yerleştirdi.[/B])
Buzan (Bozan)
Balak
Gazi
Temurtaş
Artuk
Cavalı (Javalı)
Gaisgan
Ayaz
Tanuşman
Gabarmış (Jağarmış),
Habeşi (Jağarmış’ın oğlu
Zengi (Jağarmış’ın oğlu )
Bazmış
Ilgazi
Arslan
Danişmend
Tuğtekin
Balak
Aksenkur
Senkur Dıraz
Salah yagubsani
Bursuki

cebe 15.02.2016 15:09

Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
 
[IMG]http://i.hizliresim.com/zr6aW9.jpg[/IMG]


WEZ Format +2. ?uan Saat: 23:37.

Powered by: vBulletin. Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.


Copyright © - Bütün Haklar Sivaslilar.net'e aittir.