![]() |
Köy Odalarımız
[CENTER][IMG]http://resimzade.com/Show.html?i=24825&token=14793[/IMG]
[IMG]http://resimzade.com/Show.html?i=24824&token=29777[/IMG] Köy Odalarımız Akşam yanardı soba, odunu meşe, Sohbetı doyumsuzdu bıtmezdı neşe, En büyügümüz için ayrılırdı bir köşe, Kayboldu kalmadı köy odalarımız. Bayram sofraları doyumsuz olurdu, Hısım akraba birbirini orada bulurdu, Birlik beraberlik için hizmet olurdu, Kayboldu kalmadı köy odalarımız. Saygıyı sevgiyi ögrenirdik görerek, Birbirimizi abi kardes diye sayarak Mısafır agırlardık heyecanla severek, Kayboldu kalmadı köy odalarımız. Dügünler yapılırdi dolardı odalar, Asıklar atışır calardı yanık sazlar, Şimdilerde karıştı kış ile yazlar, Kayboldu kalmadı köy odalarımız. Küçükler büyükleri saymaz oldular Edeb, adab, saygıyı bilmez oldular, Özünden koparak aymaz oldular, Kayboldu kalmadı köy odalarımız. mansur58[/CENTER] Köy odaları aslında eski Türklerdeki ‘’beyotağlarının’’feth edilen coğrafyalarda aldığı yeni biçimdir. Özenle yapılan bu mekanlar köyün ileri gelenlerince himaye edilir ve masrafları karşılanır. Köy odaları yolcunun, misafirin, yoksulun teklifsiz yararlanabildiği sosyal tesisler huviyetini taşırlar. Bu odalarda ‘’Tanri müsafiri’’ kapısını çalan herkese ikramda kusur edilmez, hayvanına yem verilir, kendisinin karnı doyrulup yatak açılırdı. Köy odaları herşeyden evvel birer eğitim kurumuydular. Bu odalarda bilhassa kış geceleri düzenlenen sohbetler, anlatılan veya okunan öykülerden çıkarılan hisselerle kültürel değerler kuşaktan kuşağa taşınıyordu. Belirli bir yaşa gelmiş çocukların da katılımına izin verilerek onların sosyalleşmesi, süslü ve fiili geleneği kavraması sağlanırdı.Gençler kapı yanında ‘’bardaklık’’ denilen yerde oturur, çay ve su servisinin yanı sıra abdest alacak olanların abdest suyunu dökerlerdi. Köyün her mahallesinde aşağı yukarı bir köy odası bulunurdu. Bu köy odalarını genellikle hali vakti yerinde olanlar açık tutardı. Bununla birlikte odanın yakacak ve diğer giderlerinin karşılanmasına gönüllü olarak köy halkının iştiraki de söz konusuydu. Kış günlerinde sabah evinden çıkıp köy odasına gitmeye karar verenler ellerine bir parça odun ve tezek alır ceplerinede semaverde demlenecek olan çay içinde kesme şeker koyarlardı. Evlerde hazırlatılan hedik ve kavurga gibi çerezler köy odalarına taşınır, birlikte yenirdi. Gündüzleri pek kalabalık olmazdı. Akşamları yemekten sonra halk bu odalara gider, geç vakte kadar oturulardı. Köy seyirlik oyunlarının sergilendiği doğal sanat kurumuydu. Köy odaları ,uzun kış gecelerinden meddahlık yeteneği olanların anlattıkları kahramanlık ve aşk öykülerinin duygu yoğunluğunda geçirilirdi. Aşıklar geleneğinin ürünü olan halk öykülerindeki deyişler sesi güzel olanlarca terennüm edilir, böylece bu toplantılar bir musiki meclisine dönüşürdü. Bu toplantılarda okuma bilen birisi siyer-i nebi ,HZ.ALİ cenkleri , köroğlu destanı , battal gazi destanı, kerem ile aslı , leyla ile mecnun gibi kitapların okurdu. Sergilenen seyirlik oyunlarla hayat tek düzenlikten kurtarılır, mizahın ve hicvin çoşkun ırmağında aklanırdı. Asıl işlevi misafir ağırlanmaktı köy odalarının. Bu odaların yüklüğünde birkaç kat yün yatak bulundurulurdu. Köye gelen misafir orada yedilir, içirilir ve yatırılırdı.Misafir kime gelmiş olursa olsun köyün misafiri sayılır ve el birliğince hizmet edilirdi. Büyük köy odalarında misafir bineklerinin bağlandığı ve yemlendiği’’atık’’bulunurdu. Köy odalarının bir diğer işlevide düğün ve bayramlarda ortaya çıkardı. Kurban ve ramazan bayramlarında bütün köy halkına köyün varlıklı aileri tarafından yemek ikramı yapılır ve toplu bayramlaşma töreni düzenlenirdi. Düğünlerde kimi zaman sağdıç evi olarak , kimi zamanda düğüne katılan misafirlerin ağırlandığı bir mekan olarak kullanılırdı köy odaları. Hala hayatta olan yaşlıların anlattıklarına göre aşıklar geleneğinin yaygın olduğu günlerde köylere cağrılan aşıklar köy odalarında dinlenirdi. Köy odalarının köylerin meclisi ve mahkemesi olarak kullanıldığı anlatılırdı. Önemli kararların alınması gerektiğinde toplantı yeri olarak kullanılırdı. Köyün meseleleri ,diğer köylerde ihtilaflar, yapılacak imeceler buralarda karara bağlanırdı. Bir olay anında tarafların karşılıklı dinlenip yatıştırılması, küskünlerin barıştırılması, arazi ihtilaflarının halledilmesi hep bu odalarda yapılan görüşmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır "sivil mimarimizin önemli bir parçası olan köy odalarının unutulmaması temennisiyle . " (alıntı) Kalin saglicakla |
Cevap: Köy Odalarımız
Köy odaları, köylerin sosyal yaşantısının en yoğun, etkin olduğu, insanların
toplanıp doyumsuz sohbetlerin yaptığı tek yeri, binası idi. Köy odası, o köyün, mahallenin gurur duyacağı adeta bir halk okulu gibi sayılırdı. Ayrıca köy odaları, köyde misafir severlik töremizi yaşatmada, köy odalarının misafir ağırlamaktaki işlevi nedeni ile köyde misafirlerin ağırlandığı bedava bir otel görevi de yapardı. Bu sistemi günümüze kadar devam ettiren hayır ve kültür merkezleri köy odalarıdır. Bu mekânlar eskiden beri İslamiyet’in ve toplum kültürürünün yayılmasına hizmet etmiştir. Anadolu’da birçok kervan yollarına, hatta ıssız bozkırlara yapılan kervansaraylar da, yolcular için aynı işlevi yapardı. Köye gelen garip, yolcu, misafir, tacir, çoban, deveci, çerçi gibi insanlar hiç çekinmeden ilk buldukları köy odasına misafir olurlar. Allah rızası için parasız yiyip, içerler istirahat ederler. Hayvanı için de yem saman verilir. Oda sahibi için de bu çok büyük bir onurdur. Babadan oğula vasiyet edilir;”Odaya gelen misafire iyi bak.”diye... Anadolu köylerinde odalar sosyal dayanışmayı sağlar. Köy odaları Türk konukseverliğinin en güzel örnekleriydi. Yolculukların yaya, hayvan sırtında, veya at arabası ile yapıldığı devirlerde, hele kış mevsimlerindeki uzun seferlerde gecelemek, konaklamak için elbette emin bir yere ihtiyaç vardı. Atalarımız, köy odaları ve kervansaraylarla insanlara, yolculara yardım etmeyi kendilerine bir görev saymışlar; çünkü gün olur kendileri de uzak yerlere gidip yolcu olacaktı. Oda sahibi oda nın işletilmesine büyük bir itina gösterir. Odasını erkenden açar oturur. Temizliğini yapar, sobasını yakar. Daha sonra konu komşu da gelmeye başlar. Çaylar kahveler içilir. Odanın dolabında her an çay ve kahve takımı ve yatak-yorgan hazır bulunur Kurban ve Ramazan bayramlarında da odalar açık bulundurulur. Komşular odada topluca yemek yerler. Gençler köydeki bütün odaları gezerek odada bulunan büyüklerin ellerini öperler. Komşulardan bir cenaze olduğu zaman da oda açılır. Orada toplanılır. Taziyeler orada kabul edilir. Cenaze sahibinin üzüntüsünden yemek hazırlayamayacağı düşüncesiyle her evden sinilerle yemek getirilerek odada yenilir. Artık üç dört gün aynı şekilde odada kalınır. Oda sahibinin veya yakın komşunun düğünü olacağı zaman da oda açılır, hazırlanır. Düğün bitinceye kadar oda düğün odası olur. Erkekler düğün odasında eğlenir, yemekler yenilir. Düğün bitince oda yine temizlenir, eski fonksiyonunu kazanır. Köy odalarında her zaman bir oturma adabı vardır. Odaya gelen kişi kapıdan girince “Selam’ün Aleyküm” diyerek, ayakkabılarını çıkarıp geçer oturur. Yaş olarak büyükse odanın yukarısına oturur, küçükse aşağıya oturur. Odada bulunanlar hepsi teker teker “Aleyküm-Selam”dan sonra“Merhaba” derler. Veya “Cümleten merhaba” denir. Gençler her zaman aşağıda kapıya yakın otururlar. Büyükler su filan isteyince hemen su ikram ederler, hizmet ederler. İyice yaşı küçükler ağzı kara(Konuşulan mevzuları başka yerde anlatır) diye odaya kabul edilmez bile.... Odada oturulurken edep hiçbir zaman terkedilmez, derli toplu oturulur, diz çökerek veya bağdaş kurulur. Köy odaları köylüler için en önemli eğlence merkezidir. Uzun kış gecelerinde köy odalarında muhabbet bol olur. Fincan oynanır, yüzük saklanır. Oyunlar sergilenir. Zaman zaman yemesine içmesine bahisler tutulur. Yenilir içilir... Soğuk veya yağışlı havalarda oda cemaati camiye gidemediği zaman, cemaatle namaz kılınır, oda caminin yerini tutar.Ayrıca köy imamı ve ya dini bilgisi bulunan büyükler oda halkına bu odalarda vaaz ü nasihat ederler. Âşıklık geleneğinin yaygın olduğu devirlerde köye gelen âşıklar köy odasında konaklayıp, atışmalar yaparlardı. Köy odalarının bir başka faydası ise erkeklerin evden uzaklaşmasını sağlar. Böylece hanımlar da kendi aralarında daha rahat oturup sohbet ederler. Evde oturan, odaya pek gitmeyen erkekler ayıplanır,”Karı gibi hanımların içerisinde ne oturuyon?” denir. Kadınlar da,“Ha odaya kalk git de biz de rahat rahat işimize bakalım hay len.” Derler Eskiden 1940–50lere kadar, yüz haneli bir köyde 10–15 köy odası bulunan ve şimdilerde artık hiç bulunmayan köy odalarında, köyün veya mahallenin insanları, kahvehane olmadığı için, orada toplanırlar, (adeta toplanmak için can atarlar), her türlü sorunları orada tartışırlar, orada hallederlerdi. Köy Odası aynı zamanda bir muhtar evi, muhtar odası işlevini de görür, köyün bütün sorunları orada konuşulurdu. Genellikle muhtarın veya bir yakınının köy odası olurdu. Devletin köye duyurusu, köyün ve köylünün her türlü sorunları, emir ve yenilikler orada konuşulup tartışılır, halka duyurulur, karara bağlanırdı. Sanki köyün bir hükümet binası, resmi binası, kültür evi gibi, bir halk okulu idi. Köye gelen, tahsildar, memurlar, jandarma, uzaklardan gelen misafirler köy odalarında ağırlandığı, köyün bedava bir oteli idi, eski devrin köy odaları. Komşuların bağına, tarlasına, ekinine, sebzesine, hayvanına veya başka bir eşya ve malına, sebzesine, ekinine köyden biri tarafından zarar verilmiş; kızı kaçmış, koyunu çalınmış, kavga edenler vb şikâyetçi muhtara bildirilir. Muhtar da ihtiyar heyeti ve ileri gelenleri ilgili köy odasına toplar. Şikâyet eden ve edilen de köy bekçisi tarafından çağırttırılır, orada taraflar dinlenilir, bir karara varılırdı. Zarar verene, zarar ziyan bedeli ödettirir. Zarar belli de, zarar veren ödememekte direnirse, tarihin meşhur cezalandırma yöntemi olan falaka uygulanır, cezalı kişi falakaya yatırılırdı. “Dayak Cennetten çıkma” diye düşünülür, “bi güzel ıslatılırdı”(dayak atmanın şifreli adı “ıslatma” idi. . Yaygarası duyulmasın diye ağzına bir yağlık (mendil) bağlanır, “vur Allah vur”. Adam “tovbe” diyene, suçunu itiraf edene kadar falaka faslı devam ederdi. Bunun karşılığı olarak da taraflar gizlice muhtara, bir küçük komisyon gibi baç harç öderdi. Tabi bu işlerden devletin haberi olmaz, falakaya kaldırılan kişiye de, “Allaha şükretki seni karakola göndermedik, yoksa semeriynen seksene çıkar, dünya kadar da masarıf ederdin” denilir. Muhtar ve ihtiyar heyeti sayesince hakkını alan kişi de, muhtara küçük bir hediye verirken, muhtar ona, “sen de Allah şükret ki iş garagola, makemiye ahsetmedi, dünya gadar masarıf ederdin, belki bu berat ederdi” diye övünçlü tembihlerde bulunulurdu. En sonunda iki taraf da, barıştırılır, yatıştırılır, “Allah razi olsun, muhtar sayesinde hallettik, yoksa gazada dünya gadar masarıf ederdik, perişan olurduk” diye muhtara dua edilirdi. Böylece, köy adaleti yerini bulur, taraflar memnun olurdu. Ayrıca, köye bir sığır çobanı, bekçi, çoban mı tutulacak, bu iş muhtar, ihtiyar heyeti huzurunda köy odasında halledilirdi. Evlenenlerin çeyiz senetleri kız evinde yazılır, koy odasına götürülüp sanki bir noter gibi, muhtar çeyiz senedinin altına,”işbu çeyiz senedinin doğruluğunu, imzaların ismi yazılanlara ait olduğunu tasdik olunur” ibaresini yazdı mı, iş tapu gibi olurdu. Güya (Allah korusun) bir ayrılık anında bu senet kız için bir güvence idi). Tabi bu arada, çeyiz senedini yazanın da, muhtarın da cebine, tarafların bütçesine göre işlemeli bir çorap, işlemeli yağlık (mendil) konurdu. İşte Köy odalarının bu ve buna benzer yararlı daha çok çeşitli sosyal işlevleri vardı. “Hakını”(ücretini) köylülerin buğdayla ödediği, genelde köyün yoksul, okuma yazma bilmeyen garibanlarından olan bir köy bekçisi, bir de kır bekcisi tutulurdu. Köy bekçisi muhtarın adeta yardımcısı gibi görünür, “gel çekice git küreğe” işleri yanında, köyün mektuplarını dağıtır, muhatara gerekli olan insanları çağrır. Köyde postahane olmadığı için, Kaman merkezinde PTT ye gelen mektupları “Çarşamba Bazarına” gidildiğine, muhtar, bekçi veya tanıdık biri mektupları topluca alır, muhtara dağıtılmak üzere teslim edilirdi. Muhtar mektupları bekçiye verir, bekçi de mektubun sahiplerine dağıtırdı 1950li yıllara kadar köylere, tuz gölünden develerle satıcılar tuz getirip satarlardı. Hatta tuzla birlikte, “başkili” denilen taş gibi kil de satılırdı. Satılan bu kaya parçası gibi kil kırılır, ince ince dövülüp ezilir. Bu kil, eskiden evlerde deterjan olmadığı için, çamaşır yıkamada kullanılırdı. (Bulaşık da tezek külü ile yıkanırdı). Satılan tuz iri tuzdu. Bu tuzu kurutup el değirmeninde (bulgur değirmeninde) çekerler, ince tuz haline getirirlerdi. Köye develerle kil ve tuz geldi mi, bekçiler tarafından tellalla duyurulurdu. Bekçi minareye veya yüksekçe bir yere çıkar, bağırarak, “heyyy ahali millet, köye duz geldi, kil geldi haberiniz ola, kilosu beş kuruş, diye birkaç kez duyururdu. Herhalde deveciden bahşiş de alırdı. İşte böylece tuz, kil satmaya gelen develer köye ayrı bir şenlik ve heyecan getirirdi. Devler birbiri arkasına bağlanmış bir katar halinde, boğazlarında bir çan, her adım atmada develerin çanları çalarak çok uzaklardan duyulurdu. Ne hikmetse dev gibi bu hayvanlar bir eşeğe bağlı olarak eşekler çekerdi. Köyün çocukları için develer, bu her tarafı eğri büğrü bu hayvanlar, ayrı bir heyecandır köy için. Herkes tuzdan kilden ziyade, develerin seyrine çıkarlardı. Deveci köyde kalacaksa, köy odasında misafir edilir, develer genişce bir havluda “ıhh” edilip (oturtulup” orada kalırdı. O zamanları, ya “Alamanya’dan”ya askerden, başka gurbetten çokça mektup gelirdi. Okuma yazma bilmeyen bekçi mektupları, muhtara, öğretmene veya okuma yazması olan birine, dağıtacağı ev sırasına göre dizdirir, o sıraya görev ev ev dağıtırdı. Kahvehane olmadığı köylerde bu böyle idi. Kahvehaneler açılmaya başlanınca, mektuplar kahvehanede dağıtılırdı. Özlenen asker ve Alamanacıdan mektup gelmişse, mektubu alan yavaşça bekçinin cebine bir bahşiş koyardı Kır bekçisi köyün ekin, bağ, bahçelerini yaramaz çoban ve hayvanlara karşı korurdu. Kırlarda, tarlalarda sürekli gezen bekçinin elinde çok sağlam meşe gibi bir ağaçtan “çekme değnek” dedikleri, ucu delinip ponçaklı süslü iple bekçinin bileğine takılı, bir sopa taşırdı. Herkes o sopadan yılardı. “Kurt var, hırsız var” diye, bazı yıllar kır bekçileri tek kırma av tüfeği ile gezerlerdi. Bazen de, bekçilere, muhtarlara zimmetli, mermileri sayılı “mavzer” denilen tüfekler de verilirdi. Köyün kadrosuz imamı ile bekçilerin, hatta muhtarın bile Hakını (ücretini) köylüler öderdi. Köylük yerde herkesin harmanı vardı. Harman-buğday- cec (Buğday yığını) zamanı güzün bekçiler( muhtarın hakını da bekçiler toplardı), imam eşeklere binip buğday harmanlarını dolaşır. “Bereketli olsun” diye selam verdikten sonra, kaç çerik buğdaya anlaşılmışsa, “şu bekçi hakı, şu muhtar hakı”, “şu da imam hakı” diyerek, bunlara buğday olarak çerikle ölçüp verirlerdi. Şimdilerde muhtarlar maaş almaları yanında, tanzim ettikleri belgelerle şehirlerde milyarlar kazananlara rastlanmakta. Ancak, 1960lara kadar, muhtarların maaş alması şöyle durusun, malını mülkünü muhtarlık yolunda yiyen muhtarlar olmuştur. Köye devletin hangi memuru gelirse gelsin, muhtarın evine gelirdi. Köye gelen devletin memuru, muhtarın evinde ağırlanır; köyde açılış, karşılama masrafları muhtarca karşılanırdı. Köyün onuru şerefi var diye, nesi var nesi yok, gelenlere yedirdiği gibi, “tarla tapanı” da satmak zorunda kalan muhtarlar olmuştur. Köy ve muhtar odalarına değiniyorduk. Sosyal aktivitenin en yoğun olduğu bu köy odaları, köyde adeta bir misafirhane, bir bedava otel görevini yapardı. Uzaktan başka köylerden gelen yabancılar, mutlaka at ve eşekleri ile köye gelirler. Köyün muhtar ve köy odasını sorar orada misafir olurlardı. Köy odası genellikle iki katlı olur, üst kat köy odası olarak kullanılırken, alt kat ise, gelen misafirin atı ve eşeği içindir. Köy odasına gelen kişi, ulaşımın haberleşmenin çok az olduğu, hatta olmadığı o zamanlarda 1940 lı 1950 li yıllarda, mutlaka az veya çok bir haber, bir değişiklikle gelmiştir. O misafir köy odasına memnuniyetle kabul edilir, hal hatır sorulduktan sonra çevreden anlattıkları, az veya çok meraklı dinlenilirdi. Köy odalarına gerek sahibi, gerek komşular gözleri gibi bakarlar, hele komşular, sanki gerçekten ortak mal gibi köy odasının her şeyine yardımcı olunur, kimi evinden yakacak odun, tezek yanında, misafir çok gelmişse, evlerden yataklar getirilirdi. Gelen misafirin atı, eşeği ahıra çekilir. Sulanır, gezdirilir, yemlenir. Köy odalarında gelip oturmak, sohbete katılmak ayrı bir ayrıcalıktı. Gençler asla, cemaatin arasına, sedire, halı mindere oturamazlardı. “Tahtabaş” denilen, girişte tahtadan yapılma bölmede otururlar, lafa söze, sohbete sorulmadıkça asla karışamazlardı. Uzun kış gecelerinde, o tahtabaş üzerinde, kuru tahtada oturmak bile bir sevinç kaynağı idi gençler, çocuklar için. Orada sohbeti dinlerler, bilmedikleri bazı şeyleri, anıları öğrenirler, sözü sohbeti orada öğrenirler. tahtabaşın yanındaki sulukta bulunan testiden su isteyene su veririler, büyükler abdest alırken ıbrık leğeni tutup ellerine su dökerler, sobaya odun atarlar, külünü alırlar, lambaya gaz doldururlar, misafire ve cemaate yemek getirirler vb. Kışın merdivenlerin, dam başının karını temizlerler. Kısaca köy odasında verilen her emri, yumuşu seve seve yerine getirirlerdi. Köy Odalarında, genellikle dikdörtgen şeklinde olan odada, zeminden az bir karış yukarıda, üç tarafta divan, sedir denilen, halı yastık, minderle döşenmiş durumda olurdu. Bir dolap, dolabın içinde, cezve, kahve fincanı, kahve, kahve değirmeni, kahve kavurma tavası, gazyağıyla çalışan pompalı bir ocak, şeker vb eşyalar bulunurdu. Daima çoğunlukla kilitli, kilit köy odası sahibinde dururdu. Duvarda halı, kilimler asılı olur. Tabi biraz gösterişlisinden bir gaz lambası veya gazyağı ile yanan luks lambası daima asılı durur. Kapının hemen girişinde sağda veya solda yüksekçe (sanki yere yatırılmış büyükçe bir dolap gibi) tahtabaş olurdu. Tahtabaşın altında odun tezek dolu olurdu. Kışın oradan alınıp sobada yakılırdı. Hemen bitişiğinde suluk denilen biraz genişce, abdest alınan vekirli suyu dışarı şarıl şarıl akan bir bölme olurdu. Orada ibrik, sabun, bir çivide asılı havlu bulunurdu. Köşede yukarıda kocaman ve ağırca bataryalı pilleri olan bir radyo olur, radyo da, pili bitmesin diye, ancak haberlerde ajans dinlemek için açılırdı. Ajans saati gelirken, köstekli saatlerden saatin gelip gelmediği kontrol edilir. Saat tam yaklaşırken, cemaat “ajansı dinleyelim susun hele” diye uyarılınca, herkes susar, pür dikkat ajans dinlenilirdi. Batı Bloğu, Doğu bloğu Amerika Rusya haberleri, casuslar, Kore Savaşı, Menderes’in bilmem nerede verdiği nutuk, Nazım Hikmet yine vatan hainliğine devam edip etmediği vb haberleri peş peşe sıralanır. Haberin sonlarına doğru devlet radyosundan, “Vatan Cephesine” kayıt olanlar tek tek sayılır, eğer kendi köylerinden kimseler kayıt olunmuşsa (büyük küçük fark etmez) ondan büyük bir keyif alınırdı. Haberlerin sonunda da Meterolojiden hava raporları okunurken, bazı kimseler Allahın işine de karışıyorlar” diye homurdanırken, yanındaki de onun duyacağı şekilde, “iyi de ne hikmetse söyledikleri doğru çıkıyo” diyerek hava raporuna ayrı bir yorum katardı. Ajans bitince hemen radyo kapatılır, oya işlemeli örtüsü ile örtülürdü. Akşam ajansına kadar radyo pek açılmazdı. Çünkü kocaman bataryası (pili) ya biterse, ajansı nasıl dinleyeceklerdi? Onun için, müzik ve öteki konuşmalarda radyo hiç Alinti |
| WEZ Format +2. ?uan Saat: 12:48. |
Powered by: vBulletin. Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
Copyright © - Bütün Haklar Sivaslilar.net'e aittir.