|
Usta Yiğido
kasparix Şuan
Son Aktivite: 01.07.2011 16:53
Üyelik Tarihi: 19.04.2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.196
Tecrübe Puanı: 781 
|
--->: SEÇİME SİYASET Mİ BULAŞTI?
Kimin rektör olacağı değil, nasıl bir rektör olacağı önemli
Dünyada üretilen yeni bilgi miktarı her üç yılda bir ikiye katlanıyor. Üretilen bu bilginin sadece binde biri kâğıda yazılıyor. Yüzde 92'si dijital kayda geçiyor. Yüzde 7'si ise filme basılıyor. ABD, dünyadaki tüm yeni bilginin yüzde 40'ını, matbu bilginin de yüzde 33'ünü üretiyor.
' Bunlar kişisel tahmin değil, California Üniversitesi'nden bir grup bilim adamının birkaç yıl önce yaptıkları bir çalışmanın bulguları. Bilgi çağında bilgi birikiminin hızını gösteriyor. Bilişim teknolojisindeki devrimle "bilgi çağı"na giren gelişmiş ülkeler baş döndürücü bir hızla bilgi üretiyor. 18. yüzyılda Avrupa'da başlayan "Sanayi Devrimi"nin bütün dünyayı değiştirmesi iki asır alırken, 20. yüzyılın sonunda ABD'de başlayan "Bilişim Devrimi" daha şimdiden dünyanın hemen her alanına nüfuz etmiş, hayatın her alanını etkilemeye başlamış.
Üzülerek ifade etmek istiyorum ki, Türkiye'nin merkeziyetçi, tekelci, kaydırmacı, ayrımcı, gelenekselci, zorbacı ve devletçi yükseköğretim sistemi, dünyadaki üniversiteleri bir asır geriden takip ediyor. Gelişmiş ülkelerdeki adem-i merkeziyetçi, rekabetçi, çoğulcu, özgürlükçü ve yenilikçi üniversiteler bilgi çağının gereklerine göre yapılanırken Türkiye'de üniversiteler henüz endüstri çağında yaşıyor. Endüstri çağının standart üretime dayalı sistemiyle "tek tip" eğitim veriyor. Hatta birçoğu daha da geride kalmış. Başındaki zorba rektörler de, "vatan söz konusu olunca gerisi teferruattır" deyip, darbecilere davetiye çıkarmıştır. Üniversiteleri, belirli bir ideolojinin öğretildiği modern tapınaklara dönüştürmüştür. Gençleri bilgi çağının gerekleriyle donatmak yerine gereksiz tartışmalarla heba etmiştir. Makam ve menfaat gücünü kullanarak hocaları kendilerine biat ettirmiştir. Yeni yapılan rektörlük seçimlerinde de görüldüğü gibi, sultalarını devam ettirecek desteği de bulmuştur. Ancak, bu sefer işleri biraz zor gibi görünüyor. Demokrasi Treni Çankaya yokuşunu aştı. Köşk'e kadar ulaştı. Kimilerine göre bu büyük bir talihsizliktir. Oysa, hem Türkiye'deki hem de bilgi çağındaki üniversiteleri bir nebze bilen biri olarak bunu büyük bir fırsat olarak algılıyorum. Dolayısıyla, atanacak 21 rektör, bilgi çağının dinamiklerini bilen ve üniversiteleri yirmi birinci yüzyıla taşıyabilen kişiler olmalı. Bilgi çağında üniversiteler, bulunduğu kentteki üniversitelerle değil, küresel kentin dört yanındaki bütün üniversitelerle rekabet ediyor. Rektörlere biat eden hocalar değil, bilgi çağının gerektirdiği donanıma sahip ve kendini sürekli yenileyen hocalar yetiştiriyor. Oysa, Türkiye'deki üniversite deneyimim boyunca, üniversiteleri mağaraya dönüştürüp, kendini dünyadaki muazzam değişimden koruyan birçok hoca gördüm. Kamu maliyesi hocamızın kulakları çınlasın. Yılların profuydu; ancak yıllar birçok şeyi eskitmesine rağmen onun bilgilerini eskitmemişti. Hep aynı şeyleri anlatıp dururdu. Öyle ki otuz sene önce Abdullah isimli bir öğrencinin tuttuğu ders notunu okuyarak dersini geçmiştim.
İdeoloji körü rektörler dönemi bitmeli
Elbette "Bütün üniversite hocaları böyledir" demek istemiyorum. Şüphesiz etiketinin hakkını veren, her gün kendini yenileyen, uzmanlık alanına giren konuları bilen, diğer konularda ahkâm kesmekten uzak duran birçok hoca var. Söylemek istediğim, üniversitede ciddi bir kalite sorunu olduğudur. Oysa her alanda ilmî gelişmenin baş döndürücü bir hızla arttığı bir çağda yaşıyoruz. Dünyadaki yeni bilginin her üç yılda bir ikiye katlandığı bir çağda, kendini yenilemeyen biri, prof dahi olsa, 10 sene gibi kısa bir sürede yardımcı doçentin bile gerisinde kalır. Üniversiteleri bilgi çağına taşıyacak rektörlerin öncelikle mevcut kalite sorununu giderecek vizyona sahip olması gerekir.
Bilgi çağında üniversiteler, boş bulduğu zihinleri belirli bir ideolojinin öğretileriyle doldurmak yerine, küreselleşen dünyanın bütün öğretilerinden istifade edecek şekilde zihinleri açmakla yükümlüdür. Çünkü, bilişim devrimi dünyayı bir bilgisayar ekranı kadar küçültürken, bilgi denizini dünya kadar büyütmüştür. İsteyen, istediği her türlü bilgiye, tarihte eşine rastlanmayan kolaylıkta ulaşıyor. İnternetteki gelişmeler, bunun en somut kanıtıdır. Örneğin, 1992 yılında dünyada toplam 300 internet kullanıcısı varken, günümüzde bu rakam 1,5 milyara ulaşmış. Toplam internet sayfaları 100 milyarı aşmış. Wikipedia'da 200 dilde yazılan ansiklopedi maddesi 4 milyonu geçmiş (Oysa Britannica Ansiklopedisi sadece 33 bin maddeden oluşuyor). İnternetteki bilgi miktarı her dört ayda ikiye katlanıyor. Dünyada günde 4.000 yeni kitap piyasaya çıkıyor. Kısacası bilgi birikimi ve paylaşımı aritmetik olarak katlanarak büyüyor. Bilgi çağında üniversiteler, gençleri küresel rekabete hazırlamakla yükümlüdür. Çünkü, politik sınırların bir bakıma anlamsız olduğu bilgi çağında, gençler sadece kendi şehrindeki, kendi bölgesindeki, kendi ülkesindeki, kendi kıtasındaki gençlerle değil, küresel dünyanın bütün gençleriyle yarışacaklar. Üniversiteye giren 1,5 milyon gençle değil, aslında dünyadaki 1,5 milyar gençle rekabet edecekler. Bundan 10 yıl önce Türkiye'deki işleri Türkiye'de ikamet edenler yapıyordu. Aynı şekilde, Avrupa ve ABD'de çalışmak için oraya göç etmek gerekiyordu. Oysa internetin icadı ve her yıl artan hızı, her şeyi değiştirdi. Çin'deki, Hindistan'daki, Meksika'daki, hâsılı dünyanın her tarafındaki gençler Türkiye'deki gençlere rakip olacağı gibi, Türkiye'deki gençler de bilgi çağının gerekleriyle kendilerini donattığında dünyanın herhangi bir yerinde iş bulabilecekler.
Oysa, çağdışı kalmış üniversitelerden aldığı eğitimle, Türkiye'deki üniversite mezunlarının büyük çoğunluğu devlet kapısına kancayı takmanın peşinde. Sosyalist bir ülke olan Çin'de bile piyasa sisteminin gittikçe büyüdüğü ve kamu sektörünün gittikçe küçüldüğü bir dünyada, kamudan ziyade özel sektörü hedef almak gerekir. Hiç şüphesiz üniversitelerin gerekli donanım ve güveni sağlamamasından kaynaklanıyor bu. Örneğin ABD İşçi Bakanlığı'nın tahminlerine göre, günümüzdeki gençler 38 yaşına gelene kadar ortalama 10-14 farklı işte çalışmış olacaklar. Böyle bir çağda, statükocu değil, değişime intibak sağlayabilen kazanacaktır.
Kısacası, atanacak rektörler, üniversiteleri belirli bir ideolojinin vaaz edilerek zihinlerin doldurulduğu tapınaklar olmaktan çıkarıp, gençleri küresel dünya vatandaşlığına hazırlayan, onların zihinlerini açan çağdaş eğitim kurumlarına dönüştürmeli. Üniversitelerin, baskıcı, tekelci ve devletçi yapısını değiştirip, rekabetçi, "özgürlükçü" ve "çoğulcu" bir yapıya kavuşturmalı. İşte o zaman üniversiteler asli misyonuna geri dönecek. Kısır döngü tartışmalar üretmek yerine, bilim ve teknoloji üreterek, topluma öncü olacak. Toplumun topyekun bilgi çağını yakalaması için lokomotif fonksiyonu görecek.
YORUM:....... 20 Haziran 2008, Cuma
|