Yağmurlu bir günde pencereden dışarı bakan küçük bir çocuğun gözlerinde saklı kaldı zaman. Aynı bakış, aynı duygu yıllar süren bir birlikteliğin ölümle son bulduğu ömürlüm
gözlerde de vardı.
Zaman kavramı bir saat kadranında dönüp duran bir akreple yelkovandan daha fazlasıydı onlar için. Birine göre uzun bir yolculuğa çıkmış olan babasının elinde oyuncaklarla
yolun başından görünmesiydi. Diğerine göre ise yine uzun bir yolculuğa çıkmış
ama dönmeyecek olan hayat arkadaşının, can yoldaşının peşinden gitmesiydi,
gidebilmesiydi…
Fakat her iki bekleyişte de ortak bir kelime vardı: “Vuslat”…
Uğruna ömürler verilebilecek zaman dilimi…
Ötelerden beridir öyle sürüp gelmemiş miydi?
Her zaman ve mekanda sürekli birileri bir şeylerin hasretini çekip vuslat anını beklememiş miydi? Kimisi bir dünya nimetine, kimisi cennet bahçesine, kimisi Hz. Yusuf’a, kimisi Leyla’ya hasret değil miydi ve bu hasretin vuslatını beklememiş miydi?
Hz. Mevlana ölüm gününü sevgiliye kavuşma anı diye adlandırıp o güne Şeb-i Arus dememiş miydi?
Aşıkların sazına döküldü, beste beste türkü olup düştü yüreğimize vuslat. Yeri geldi bir “Kara Tren” oldu gözlerimizi yollarda bıraktı. Yeri geldi ucu yanmış bir mektup oldu
sevgilinin kokusunu taşını kilometrelerce uzağa. Yeri geldi Ankaral oldu yüreğimize işletti imkansızlığını.
Ama ne umutsuzluğa gark etti hasretle yanmış gönülleri, ne de olmayacak bir umut verdi umuda aç gönüllere.
Yürekte sızısı bulunmayan bilemez elbette hasreti, bilemez elbette vuslatı. Ve gönülden
sevmeyen, bir insanı, çiçeği, böceği belki de bir ideali, hasret çekemez. Hani derler
ya “Yürek yanmadıkça göz yaşarmaz” diye, hasret bir yürek yangını olup konmadıkça göğüs kafesine, vuslat bir gözyaşı olup dökülmez gönüllere.
Hasreti acı bir zulüm olarak görenler ardındaki bu hikmeti anlayamadılar elbette. Çünkü göz zahirle yetinirken gönül ötelere erişmek istedi. Bunu da ancak hasretin ateşiyle pişip, yandıktan sonra vuslata erişerek başarabilirdi.
alıntı