Tekil Mesaj Gösterimi
Alt 23.08.2010, 12:21   #324
abircan
Usta Yiğido
 
abircan - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
abircan Şuan abircan isimli Üye şimdilik offline Konumundadır
Son Aktivite: 21.01.2015 09:55

Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 3.258
Tecrübe Puanı: 1091 abircan COK SEVILEN BIR KISIabircan COK SEVILEN BIR KISIabircan COK SEVILEN BIR KISI
Standart Cevap: 12 Eylülde Anayasa değişikliğine ne diyeceksiniz?

Nilgün CERRAHOĞLU- “Belediyeler, parlamento ve hükümetten sonra; AKP cumhurbaşkanlığını da aldı. Bu demokratik süreçle oldu. Ama muhalefet silindi, basın gözler önünde zapturapt altına alındı… %75’in türbanlı cumhurbaşkanı eşini yadırgamadığı, Ahmedinejad İran’ına sempatinin arttığı bir Türkiye bu…” (28 Ağustos 2007)

“AKP artık görülmemiş bir güç tekeline sahip. Mutlak çoğunluk, meclis başkanlığı, cumhurbaşkanlığı ellerinde. Bugün tarihi bir gün. Laik değerlerin üç direğinden (cumhurbaşkanlığı, ordu, Anayasa Mahkemesi) biri yıkıldı. Aleni bir İslamcı, Cumhurbaşkanı oldu.

Başlangıçta tepki alan büyük hareketler, deklarasyonlar yapılmayacak. Geçiş yumuşak olacak… Yürünen yolda devam etmek kâfi. Bir sonraki hedef, kalan iki kale; Anayasa Mahkemesi’yle Silahlı Kuvvetler’e içten nüfuz etmek olacak. Final belli….” (29 Ağustos 2007)

Bu satırlar, Erdoğan’ ın sağdıçı Berlusconi’nin gazetesi “Il Giornale”nin; Gül’ün cumhurbaşkanlığına çıktığı günlerde yayımladığı makalelerden alınma.

Müneccim olmaya gerek yoktu. Yaşadıklarımız, göstere göstere “geliyorum!” diyerek geldi.

Gül’ün Çankaya’ya çıktığı 2007 yazında, bugün yaşanan baş döndürücü tüm baskıcı tırmanışların kaçınılmazlığı; kilometreler ötesinden görüş bildiren köşe kadılarınca ay ve gün gibi teslim edildiği üzere belli olmuştu.

Arkadan dananın kuyruğunun kopacağı; “başlangıçtaki yumuşak geçiş” sonrasında; “kılıçların çekileceği” devam roundlarının geleceği… kuşkuya yer vermeyen bir açıklıkla kestirilebilir olmuştu: “(Cumhurbaşkanlığı aşamasından sonra) Hedef, kalan iki kale; Anayasa Mahkemesi’yle Silahlı Kuvvetler’e içten nüfuz etmek olacak” sözleriyle olacaklara mim koyan; -bugün herkesin malumu olan- hamlelerin kaçınılmazlığı da bir tarafa not edilmişti:

“Final artık belli oldu!” denmişti; “Bundan sonra Türkiye’de tehlikeli bir hesaplaşma başlıyor!” (La Stampa, 29 Ağustos 2007 başyazısı.)

Cumhurbaşkanlığı niye dönüm noktası oldu?

Ayrıntılarıyla geçmişte bu sütunda aktardığım bu tür yazıların hepsi aklımda. Hiçbirini unutmadım.

Anayasa Mahkemesi’nin henüz AKP için aldığı “laiklik karşıtı eylemler odağı” (Ağustos 2008) kararı ortada yoktu.

Ve “özel mahkemelere” dönüşen “Ergenekon davaları” başlamamıştı.

Ancak senaryonun “finali”; Türkiye’ye dışardan bakanlarca belli olmuş, üç yıl öncesinden ilan edilmişti.

“Liberal aydınlarımız” burada, vatan sathı mailinde AKP’ye alkış tutup; sözü edilen her aşamada: “Oh ne âlâ! Demokrasi geliyor!” korosu yaparken Ankara’yı kaygıyla izleyen gözlemciler; “Türkiye çatışma ortamına gidiyor, hesaplaşma dönemine giriyor, laik kaleler düşüyor!” diyorlardı.

Bunu darbeci oldukları için mi söylüyorlardı? Erdoğan’ın yakın arkadaşı Berlusconi’nin gazetesinde darbe şakşakçılığı mı yapıyorlardı?

Hayır. Ama 1.) “Basının zapturapta alındığı” ve muhalefetin etkisiz kaldığı; iktidar partisinin “görülmemiş bir güç tekeline sahip olduğu” ülkede “demokrasi”den bahis açmanın abes olduğunu; 2.) Bu itibarla gelişmelerin sadece “laik rejim” ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin tasviyesi anlamına geldiğini 3.) Tasviyenin eli mahkûm bir hesaplaşma ortamı getireceğini görüyor; objektif manada bu gerçeği teslim ediyorlardı.

12 Eylül kalan son ‘sigortalar’ üzerinde

Zarların Türkiye için sil baştan atıldığı tarih; böylece 2007 Ağustosu olarak tespit edilmişti.

O tarihten itibaren Türkiye için artık bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

“Bitaraf olma” marjının daraldığı…

“Bitaraf olanların, bertaraf edilmekle uluorta tehdit edildiği” ortama böyle geldik.

14 Temmuz 1996’da yaptığımız bir söyleşide bana dobralıkla “Demokrasi amaç değil, araçtır!” diyen Erdoğan’ı, bundan böyle kolayına durdurabilecek hiçbir karşıt denge gücü yok…

Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere; demokrasilerde “checks and balances” sözleriyle ifade edilen tüm denge ve fren mekanizmalarının sigortaları atmış durumda…

Cumhurbaşkanı Sezer veya Demirel döneminde -misal!- özel sektörün yarısını temsil eden bir “işadamları derneği”; Başbakan tarafından –devlet içinde herhangi bir fren tepkisi görmeden- böyle açıkça “bertaraf edilmekle” tehdit edilebilir miydi?

2007 yazı ardından, Türkiye için değişmiş olan şey budur.

12 Eylül referandumuyla noktalanacak 2010 yazı sonunda da, “Evet”lerin galip gelmesi durumunda; iktidardan artık gösterilecek “sopa” ve “tehditler” büsbütün kontrolden çıkacaktır.

“Evet”lerin galip gelmesi durumunda hepten yürütmenin kontrolüne girecek “yargı bağımsızlığı” da tamamıyla yitirilecek; “denge ve fren mekanizmaları” arasında sayılabilecek son kale “Anayasa Mahkemesi’nin” de iktidar üzerindeki tüm olası denetimleri yerle bir olacaktır.

12 Eylül referandumunda kullanacağınız “evet”/”hayır”lar son kertede bunun; sistemdeki son “denge ve fren mekanizmalarının” da yitirilip/yitirilmemesi; yani kısaca “bertaraf olup/olmamak” üzerinedir.
__________________
zaman kısa, dünya herkese yeter, mühim olan insanlık
KANIMIZIN KIRMIZISI ALNIMIZIN AKIYLA SİVASSPORLUYUZ
abircan isimli Üye şimdilik offline Konumundadır   sendpm.gif