Aynı zamanda İslamiyet'te din adamlığı müessesi olmadığı gibi İmamlık gönlü bir görevdir ve karşılığında maaş alınmaz. İmamlık edecek kişi bunu manevi fazilet olarak görür ve esas olan yek şey Müslüman Cemaattır. Cemaatında kapısı herkese açıktır ki zaten Sünnet vecbi olarak ele alınan dönemde mezhep diye bir şey yoktur. Camii kulliyesi herkese bu hususta açıktır lakin sonradan gelişen şartlar neticesinde imamlığı maneviyata bağlayan ve maaşsızlıktan ötürü bağımsızlığını sağlayan bu ülke çağ koşulları ve insanların niyetlerindeki farklılıklar neticesinde ortadan kalkmıştır. Şu durumda her sarık, cübbe giyen dini bilgi konusundan yetkin olacağı kanısı yaratılmıştır. Bilhassa din adamlarına bu ayrıcalığın tanınması bundan ötürüdür. Velhasıl cübbe sarıkla adam olunmaz, ya da şapkayla da önemli olan zihniyettir. O dönem şartlarını düşünüdüğümüzde bu uygulamanın yapılış gayesi ilk elden zihniyette bunu yerleştirme gayesi olsa da, amaç apayan dini istismar edenleri engellemektir. Bir husus daha var İstiklal Mahkemeleri din hocalarının hepsini filan asmadı. Hatta büyük bir çoğunluğunu asmadı. Bu konuda apaçık bir yanlışlık vardır. Hatta İstiklal Mahkemeleri Kürt Kökenli Said Nursi'yi bile asmamışken böyle bir iddianın ortada bulunması saçmadır. İstiklal Mahkemeleri sadece dini statüsünü kullanıp mandacılık ya da dış mihrakların emellerine hizmet eden ve şiddetli destekçisi olanları asmıştır. Elbette haksız asılmalar mevcut olabilir, lakin bu dönemin gerekliliğidir. Bununla birlikte Atatürk'ün din adamlarına gösterdiği hürmette bizzat dönemin Diyanet işleri başkanı tarafından kaleme alınmıştır...
Neyse konuyu dallandırıp budaklandırıyorum gene
