|
|
|
|
#1 |
|
Yasaklı
Esengül Şuan
Son Aktivite: 03.09.2010 00:31
Üyelik Tarihi: 16.12.2007
Mesajlar: 520
Tecrübe Puanı: 0
![]() |
Dr. Mahmud Hekimi Tercüme: Şirali Bayat Kufe Haklına Hitaben: Muharrem'in onbirinci sabahı Ömer bin Sa'd, yakılmış çadırların yanındaki küçük çocuklarla kadınları çıplak develere bindirmelerini emretti. Bu kasavet ve merhametsizliğin göstergesiydi. İbni Sa'd, Ehl-i Beyt dostlarının Kerbela faciasından haberdar olup ayaklanacaklarından korkuyordu. Bundan dolayı şehid edilenlerin ailelerinin bir an evvel Kûfe'ye götürülmesi gerekiyordu. Muharremin onikinci sabahı, esirler kervanı Kûfe’ye vardı. Şehir halkı normal yaşamlarına devam ediyordu. Halk arasında, çeşitli söylentiler dalga dalga dolaşıyordu. Herkes farklı bir şekilde Kerbela faciasından söz ediyordu. Esirler kervanının acı verici bir biçimde Kûfe'ye gelmesi, halkın durumunun birden değişip perişan olmasına sebep oldu. Kerbela faciasının; o kötü katliamın gerçekleşmesinden sonra, kervanın gelmesine şahid olan herkes ağlamaya başladı. Çünkü halkın çoğu ya Hz. Hüseyn'e karşı savaşa bizzat katılmış veya fırsat kollayarak susmuş böylece olup bitenlere rıza göstermişlerdi. Hz. Zeyneb halkın göz yaşlannı görünce çok kızdı ve onlara dönerek şöyle buyurdu: "Yüce Allah'a hamd-ü sena, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beytinin pak ruhlarına selam olsun! Ey Kûfe halkı! Ey hilekar ve düzenbazlar! Ey Mektup yazarak bizi davet edenler! Siz bizi buraya çağırdınız ve biz gelince hak dininizi ayaklar altına aldınız ve düşmanlarımızla anlaştınız. Şimdiyse görüyorum ki, bizim başımıza gelenlere ağlıyorsunuz. Halbuki bu büyük musibeti kendi elinizle hazırladınız. Sizin kıssanız iplerini kendi eliyle toparlayıp kazak ören sonra sökerek kendi emeğini heba eden kadının durumuna benziyor. Sizin aranızda hiç bir şey yalan ve hile değildir (hiçbir kötülüğü kötü görmüyorsunuz). Çünkü bize verdiğiniz ahdinizi bozdunuz. Her zamanki gibi yalan ve hokkabazlıkla başka bir tutum içine girdiniz. Bukalemun gibi renk değiştirdiniz. Bazen hiç olmayan birşeyi savunuyorsunuz. Bazen satılmış yağcı köleler gibi oluyorsunuz. Kimi zaman da kindar düşman gibi intikam peşine düşüyorsunuz.Siz az yağmurlu siyah bulut, çöplükte biten güzel çiçek gibi görünüyorsunuz. Ancak sizin içiniz boş ve koftur. Siz geleceğiniz için kötü bir zahire (vebal) kazandınız. Biliniz ki, Allah'ın hışmı ve gazabı sizi beklemektedir. Siz bizim kardeşlerimizi ve yardımcılarımızı öldüren cinayetkarlarla işbirliği yaptınız. Şimdiyse utanmadan bizim musibetimize ağlıyorsunuz. Allah’a and olsunki ağlamalısınız kendi halinize. Çünkü sizin, Resulullah'ın hanedanının haysiyet ve hürmetini ayaklar altına almanız hiçbir şeyle telafi edilemez. Siz, size gerçek rehber olan birini öldürdünüz. Allah'ın Resulunun seçtiği evlatlarının kanına elinizi boyadınız. Siz ismet ve taharet evladını takva ve fazilet sahibi kişileri esir ettiniz. Bu kötü amelinizin karşılığında her kesin yanında rezil ve rüsva olacaksınız. Ahirette ise, azab ve kısas sizi beklemektedir. Azabın gecikmesi, sizi yaptıklarınız unutuldu düşüncesine sevk etmesin. Kesinlikle böyle değildir. Zira, kahhar olan Allah her zaman suçlu, ve rüsva insanları takip altında tutmaktadır." Hz. Zeyneb'in konuşması Kufe halkını korku ve dehşete düşürdü, Özellikle hutbesinin sonunda şöyle buyurması: "Ey Kufe halkı erkekleriniz bizi öldürüyor, kadınlarınız da buna ağlıyor. Allah kıyamette aramızda hakem olacaktır." Hz. Zeyneb'in bu ölümsüz sözleri, bütün iradesiz ve zillet altında bulunan halkları kınamaktadır. Özellikle zalimlerle işbirliği yapan veya sessiz kalarak zalimin zulmüne yardımcı olan, sonra da ahmakça ağlayan ve sonunda kurtuluş bekliyen toplumları kınamaktadır. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Yasaklı
Esengül Şuan
Son Aktivite: 03.09.2010 00:31
Üyelik Tarihi: 16.12.2007
Mesajlar: 520
Tecrübe Puanı: 0
![]() |
Seyyid İmadeddin Nesimi (ö.1404-8)İmam Ali’yi, tanımak isteyen talibine, hem insani hem rahmani yönleriyle anlatıyor Gözün aç gör kim ey talib Ali'dir her kan-ı server Muhammed aşk ile derya Ali'dir kıymeti gevher Muhammed ilme kan oldu Ali nutk-ı beyan oldu Ana her sır ayan oldu Ali'dir hace-i Kanber Ali'dir cümlenin canı Muhammed'dir Ali kanı Hakikattir Ali şanı Ali'dir yar-i peygamber Hezaran türlü cümbüşler Ali emri ile işler Varır yazlar gelir kışlar Ali'dir cisme canperver Ne bilsin cahil ü nadan Muhammed ya Ali kimdir Muhammed server-i dindir Ali'dir cümleye rehber Ali evvel Ali ahir Ali zahir Ali batın Ali şems-i münevverdir Ali'dir nur ile enver Ali'dir herşey için can Ali'dir yar ile mihmen Ali rahim Ali rahman Ali'dir cümleye can Ali vahid Ali ehad Ali ferd ü Ali samed Ali'dir cümleye rahmet Ali'dir şafi-i Mahşer Ali sultan Ali sübhan Ali cennet Ali Rıdvan Ali dindir Ali iman Eli sakı-i Kevser Ali'dir ol veliyullah Ali'dir mazhar-ı Allah Ali nurundan eyvallah münevverdir yedi kişver Ali'dir Haydar-ı Kerrar aldı kala-i Hayber Ali'dir katil-i küffar Ali'dir mir-i leşker Nesimi "nin dil ü canı münevverdir Ali nuru Ali vala Ali a'la Ali'dir server-i safder Açıklaması: Ey talip gözünü aç da gör her baş olanın (server) kaynağı Ali'dir. Muhammed sevgi ile deniz, Ali ise gevher değerindedir. Muhammed bilime kaynak, Ali bu kaynaktan konuşan ve onu açıklayandır. Çünkü ona her sır ayan olur. O aynı zamanda Kanber'in efendisidir. Ali cümlenin canı, Muhammed ise Ali'nin özkaynağıdır. Muhammed'in sevgili dostu Ali şanı bir gerçekliktir. Eğlenceye dönük binlerce çeşit hareketler Ali'nin buyruğu ile olur. Yazlar ve kışlar ondan gelir: o cisimlere can verir. Bilgisiz yabanlar Ali'nin Muhammed'in kim olduğunu ne bilsinler? Muhammed dinin başı, kunucusu; Ali ise cümleye rehber, yolgösterendir. Ali başlangıç, Ali sonuçtur. Dışgörünüş (zahir) ve içdüşünüş (batın) de odur. Ali aydınlatan güneş, Ali parıldayan ışıktır. Her şey için can olan Ali, dosta konuktur. Esirgeyen ve bağışlayan Ali'dir. Ve o cümleye serverdir. Ali birdir, tekdir. Ali sameddir, yani hiçkimseye ve hiçbirşeye gereksinimi yoktur. Cümleye rahmet dağıtan odur. Kıyamet gününün şefaatçısı da Ali'dir. O hem sultan hem sübhandır. Cennet de Ali'nin kendisi, cennetin kapıcısı Rıdvan da. Cennetteki kevser şarabının sakisi olan Ali, din ve imanın kendisidir. Ali Tanrı'nın velisi, yani yakın dostu olduğu gibi, Tanrı'nın ortaya çıkışı ve bir görüntüsüdür. Yedi alem Ali'nin nuruyla aydınlanır vallahi. Tekrar tekrar arslan (Haydar-ı Kerrar) Ali'dir. Hayber kalesini alan, inanmıyanları kıran odur. Askerlerin başı da Alidir. Nesimi’nin gönlü ve canı Ali'nin nuruyla aydınlanır. Ali ulu, Ali yüce ve Ali'dir yiğitler serveri. Agâhi (ö.1920) kendini bilmez bir vaiz’e ve de Ali’yi tanımayan gafillere O’nun kim olduğunu öğrenmeleri için yol gösteriyor * Gel ey vaiz Ali’nin vasfın evvel Hüda’dan sor Ali ta ibn Adem olmadan ta iptidadan sor Ali kimdir Veli kimdir bilem dersen bu esrarı Anı hiç kimseden sorma, Muhammed Mustafa’dan sor Ki yer gök su iken Cebrail’e rehber Ali oldur Cihan halkolmadan evvel kevneyn’in temeli oldur Ol dem Musa ile binbir kelam eden Veli oldur Dile Tur-i Sina’dan sor dilersen Lenteran’dan sor Körmüsün (!) sen ey vaizi Ali’den söyle bir tebdi Ali’nin aslına gökten yere yüzdört kitab indi Kur’an’da metheyleyip “vechinde, dedi Hak kendi” Dile Yasin Taha’dan sor, dilersen Hel Eta’dan sor Gel ey vaiz har u çüş ne zannettin Ali’yi sen Anın evladına kasteyleyen kişilerde mi müslüman Neler çekti ol mazlumu el zalim-i darb Yezid’inden Dile arş-ı semâdan sor dilersen Kerbela’dan sor Ali’dir damad-ı Ahmed, Ali’dir Mustafa’ya yar Odur evladını Hak yoluna kurban eden Haydar Ali gibi etmemiştir cihanda hiçbir peygamber Dile gel evliyadan sor dilersen enbiyadan sor Agâhû’yam Alevi mezhebim Şia Kızılbaş’ım Kerbela’nın firgatındandır gözümden akan yaşım Hüseyn’in derdini hiç kimseden sorma karındaşım Dile Zeynel Aba’dan sor dile Zeyneb anadan sor ibn Adem : Ademoğlu iptida : başlangıç Kevneyn : iki alem, dünya ve ahiret tebdi : zulüm ya da dinsizlik iftirası vech : yüz Lenteran(i) : Tanrı’nın Tur-i Sina’da Musa’ya “beni göremiyeceksin!”hitabı. Yasin Taha, Hel Eta :Kur’an’da Ali’den sözeden, onun adına inen Sure ve Ayet Har : eşek Firgat/firkat : ayrılık acısı * Bu nefes Feyzullah Çınar tarafından 1970’li yıllarda seslendirilmiştir ve kaset ve CD’lerde onun davudî sesinden dinleyebilirsiniz. ''alıntıdır '' |
|
|
|
|
|
#3 | |
|
Tecrübeli Yiğido
![]() ![]() ![]() bayatlı kenan58 Şuan
Son Aktivite: 19.02.2015 21:16
Üyelik Tarihi: 16.02.2008
Yaş: 43
Mesajlar: 363
Tecrübe Puanı: 698
![]() ![]() |
Alıntı:
Onun için Allahü teâlâ buyuruyor ki: (İnsanlara açıkla diye Kur’anı sana indirdik.) [Nahl 44] Peygamber efendımız (s.a.v) ıbadetlerımızı nasıl yapacagımızı acıklamısken neden bunlara uymayıp kendınıze gore ıbadet seklı cıkarıyorsunuz.Gercek mu'mın ALLAH(cc) ve Resulunun emır ve yasaklarına tam manasıyla ıtaat edendır RABBIM bızlerı dogru yoldan ayırmasın
__________________
şuanda yaptığımız hiçbir iş kılınmayı bekleyen vakit namazından daha önemli değildir [Üye Olmayanlar Linkleri Göremez. Üye Olmak İçin Tıklayın...] |
|
|
|
|
|
|
#4 | |
|
Yasaklı
Esengül Şuan
Son Aktivite: 03.09.2010 00:31
Üyelik Tarihi: 16.12.2007
Mesajlar: 520
Tecrübe Puanı: 0
![]() |
Alıntı:
Namaz ne demek, bana tam açıklamanızı rica edicem ? |
|
|
|
|
|
|
#5 |
|
Tecrübeli Yiğido
![]() ![]() ![]() bayatlı kenan58 Şuan
Son Aktivite: 19.02.2015 21:16
Üyelik Tarihi: 16.02.2008
Yaş: 43
Mesajlar: 363
Tecrübe Puanı: 698
![]() ![]() |
İslam'da namaz Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e vahiy suretiyle anlatılmış, sınırları ve şekli belirlenmiş özel bir ibadettir. Biçimindeki herhangi bir değişiklik onu hükümsüz kılar. Namaz, formal olduğu kadar, bütün müslümanlara farz kılınmış bir disiplindir. Onu mü'minlere mecbur kılmakla İslam, mensuplarını disipline etmeyi amaçlamış ve Allah'ın varlığının sonsuz bilincini korumuştur. Namaz, zamanı bölümlere ayırarak müslümanı sağlıklı ve düzenli bir hayata alıştırır. Temiz suyla alınan abdestle o, tazeleyici ve temizleyici bir ameliye olarak kabul edilir. Ayağa kalkma, diz çökme, secde ve oturma değişimleriyle, aynı zamanda vücut içinde bir egzersiz görevi görür . Namaz maddi ve manevi itminanı ve ruhi hazzı beraberinde getirir. Zihni günlük işlerden uzaklaştırmak,
Farzlar, Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e Cebrâil vasıtasıyla bildirilmiştir. Fakat beş vakit farz namaz, bunlardan ayrı olarak mirâc gecesi bizzât Cenabı Hak tarafından Âlemlerin Efendisi'ne bir hediye kabîlinden takdim buyurulmuştur. Başlangıçta elli vakit olarak farz kılınan namaz, Musâ -aleyhisselâm-'ın semâda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ;" - Yâ Rasûlallâh! Ben, senden evvel İsrâîl oğulları'nda tecrübe ettim. Elli vakte senin ümmetin de güç yetiremez!" şeklindeki tavsiyesi dolayısıyla Rasûlallâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, o gece Cenâb-ı Hakk'a beş defa mürâcaat ve münâcat eyledi. Nihayet namaz beş vakte indirildi. Hazret-i Mûsâ, Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ;" - Buna da güç yetiremezler!" dediyse de Rasûlallâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-;" - Bundan başka tenkîsi Rabbimden istemeye hayâ ederim." diyerek beş vakitte karar kıldı.Ancak Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in duâsı bereketiyle merhamet eyleyip namazı beş vakte indirmenin yanında o vuslat gecesi olan mirâcda Resûlü'ne şu müjdeyi de lütfetti:"Ey Resûlüm! Benim katımda söz asla değişmez. Bu beş vakit namazın karşılığında sen, elli vaktin ecrini alacaksın." (İbn-i Mâce, İkâmetü's salât, 194) Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ümmetine bu beş vakit hususunda şöyle buyurur:Allâh Teâlâ buyurdu ki; "Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldım. Kendi katımda verilmiş bir söz vardır. Kim o namazları tam vaktinde kılarsa, onu mutlaka cennete sokacağım. Kim de o namazları korumazsa, katımda ona verilmiş hiçbir söz yoktur."(İbn-i Mâce, İkâmetü's salât, 194), Namaz : İslam ın şartıdır. Namaz : Peygamberlere öğretilen ibadetlerin ilkidir. Namaz : Kıyamet günü hesabı sorulan vazifelerin ilkidir. Namaz : Gaybe inanmanın pratik bir görüntüsüdür. Namaz : Kur an ı Kerimde en çok zikredilen emirdir. Namaz : İnsanı Allah a bağlayan ve iman manalarını kalpte canlandıran temel noktadır. Namaz : Cehennemden kurtuluşa bir vesiledir. Namaz : Cennetin anahtarıdır. Namaz : Yoksulların haccıdır. Namaz : Mü minlerin miracıdir. Namaz : Amellerin en hayırlısı muradın en feyizlisidir. Namaz : Hayatın manası, yaratılışın hikmet ve gayesidir. Namaz : İmanın gıdası,kalbin cilası,ahlakın kaynağıdır. Namaz : İslamın binası,ibadetin hayırlısıdır. Namaz : İmanın alameti,vücudun selametidir. Namaz : Kullukta vakar ile tevazuun ifadesidir. Namaz : Dünya nimetlerine şükür,ahiretin sonsuz nimetlerine nail olma vesilesidir. Namaz : İnsanın hareketlerini Allah ın emirlerine uyduran bir sebepdir. Namaz : İki vakit arasında küçük günahlara kefarettir. Namaz : İman ile şirk ve küfür arasında bir perdedir. Namaz : Suyun kiri giderdiği gibi günah kirlerini yıkayıp atandır. Namaz : Allah ın huzuruna varmaya,O nunla konuşmaya,O nun nuruna erişmeye bir vesiledir. Namaz : İnsanı kötülüklerden uzaklaştıran,iyiliğe çağıran bir ibadettir. Namaz : Mü minin edep,irfan ve feyiz mektebidir. Namaz : Allah ın verdiği nimetlere şükretmenin en güzel örneğidir. Namaz : Camii ve cemaatle İslami birlik ve beraberliğin numunesidir. Namaz : Ulu emre itaatin,içtimai talim ve terbiyenin en güzel yoludur. Namaz : Mü mini Allah a yakınlaştıran ilahi bir emirdir. Namaz : Şahadetten sonra İslami amellerin en önemlisi olduğu gibi şahadetinde bir alametidir. Namaz : Yirmidört saat boyunca günah sağnakları altında kirlenen insanın bu günahlardan beş defa arınmasıdır. Namaz : Kişinin yalnız Allah a kulluk ettiğinin ve yalnız ondan yardım dilediğinin ispatıdır.
__________________
şuanda yaptığımız hiçbir iş kılınmayı bekleyen vakit namazından daha önemli değildir [Üye Olmayanlar Linkleri Göremez. Üye Olmak İçin Tıklayın...] |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Tecrübeli Yiğido
![]() ![]() ![]() eyupk Şuan
Son Aktivite: 02.01.2013 09:50
Üyelik Tarihi: 05.04.2007
Yaş: 34
Mesajlar: 330
Tecrübe Puanı: 724
![]() |
3- HİCRETTEN PEYGAMBERİN VEFATINA KA*DAR
İmam Ali (a.s) Peygamber’in (s.a.a) kardeşi: İslami kardeşlik ve kardeşlik bağı İslam dininin sosyal ilkelerinden biridir. İslam Peygamber’i çeşitli zamanlarda bu bağı kurup sağlamlaştırmaya özen göstermiştir. Peygamberimiz Medine’ye geldikten sonra, ensar ile muhacirler arasında kardeşlik antlaşması yaptırdı. Bu amaçla, Müslümanlar’ın bir araya toplandığı bir gün ayağa kalkarak buyurdu ki: - “Allah yolunda ikişer, ikişer kardeş olun!” Bunun üzerine Müslümanlar ikişer, ikişer birbirlerinin kardeşi olarak el sıkıştılar ve böylece aralarındaki birlik ve bağlılık pekişmiş oldu. Elbette bu antlaşmada, kişilerin birbiriyle uyumuna, iman, fazilet ve İslami şahsiyet açısından denkliklerine riayet edilmişti. Öyle ki birbiriyle kardeş olanlar göz önüne alındığında bu husus apaçık görülmektedir. Hazırda bulunanların her birisi için kardeş belirlendikten sonra Ali (a.s) yalnız kalmıştı. Efendimize dönerek: - Beni kimseyle kardeş etmedin, dedi. Peygamber (s.a.a)efendimiz de şöyle buyurdu: - Sen her iki dünyada benim kardeşimsin, buyurarak(25)) Ali ile kendisi arasında kardeşlik akdi okudu.(26) Bu konu, İmam Ali’nin (a.s) fazilet ve azametinin ölçüsünü, açıkça göstermektedir. Ayrıca onun Resulullah’a ne kadar yakın olduğu da anlaşılmaktadır. SAVAŞ CEPHELERİNDE İmam Ali’nin (a.s) hicretten, Peygamber’in (s.a.a) vefatına kadar olan yaşamı; çok sayıda olayları, özellikle İmam’ın savaş cephelerinde gösterdiği büyük kahramanlıklar ve olağanüstü fedakarlıkları kapsamaktadır. İslam Peygamber’i Medine’ye hicret ettikten sonra, Yahudiler, müşrikler ve isyancılarla yirmi yedi “Gaz*ve”si(27)) olmuştur. İmam Ali (a.s) bunlardan yirmi altısına katılmış, sadece “Tebük” gazvesine katılmayıp münafıkların Peygamber’in yokluğunda İslamı hükümeti merkezinde olay çıkaracakları korkusu olduğu için Peygamber’in emriyle Medine’de kalmıştı. Bu gazvelerin hepsini yazmaya kalkışırsak kitabımıza sığması mümkün değildir. Dolayısıyla sadece İmam Ali’nin (a.s) çok önemli kahramanlık sergilediği dört büyük cihadı örnek olarak aşağıda sunuyoruz: A- Bedir Savaşında Biliyoruz ki, Bedir savaşı Müslümanlarla müşrikler arasında vuku bulan tam teşekküllü bir savaştı. Bu nedenle taraflar arasında ilk askeri deneyimdi ve taraflardan birisinin savaşta zafer kazanması çok önemliydi. Bu savaş hicretin ikinci yılında vuku buldu. İslam Peygamber’i o yıl, Kureyş ticaret kervanının İslam’ın en eski düşmanı Ebu Süfyan başkanlığında Şam’dan Mekke’ye dönmekte olduğunu haber almıştı. Kervan güzergâhı Medine yakınından geçtiği için, İslam Peygamber’i muhacirler ve ensardan oluşan 313 kişi ile Kervanı ele geçirmek için Bedir’e hareket etti. Peygamberin bu hareketten amacı Kureyş’e; Kervan yolunun güçlü İslam kuvvetlerinin elinde olduğunun anlatmaktı. Onlar İslam’ın yayılmasını önleyecek ve Müslümanlar’ın özgürlüğünü kısıtlayacak olurlarsa, ekonomilerinin hayat damarı İslam birliklerince kesilecekti. Diğer taraftan Ebu Süfyan Müslümanlar’ın hareketini haber alınca, kızıl deniz kıyılarından sapma bir yol seçerek kervanı tehlike bölgesinden uzaklaştırdı. Aynı zamanda da Mekke’deki Kureyş ileri gelenlerinden yardım istedi. Ebu Süfyan’ın yardım istemesi üzerine, Kureyş Savaşçılarından 950 ila 1000 savaşçı Medine’ye doğru hareket etti. Ramazan ayının on yedisinde müşrikler, müslümanlarla karşı karşıya geldiler. Sayıları Müslümanlar’ın üç katı idi. Savaşın başında; Kureyş silahşörlerinden, baştan ayağa silahlı “Utbe” (Ebu Süfyan’ın eşi Hinde’in babası). “Şeybe “ (Utbe’nin büyük kardeşi) ve “Velit” (Utbe’nin oğlu) isminde üç kişi, haykırışlarla savaş meydanının tam ortasına gelip kendilerine eş değer savaşçılar istediler. Ensardan üç silahşör onlarla savaşmak için meydana çıkıp kendilerini tanıttılar. Kureyş yiğitleri onlarla savaşmak istemeyip şöyle haykırdılar: “Ey Muhammed! Kavmimizden Şanımıza uygun kişileri karşımıza gönder!” Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), Ubeyde b. Haris b. Abdü’l-Muttalib, Hamza b. Abdü’l-Muttalib ve Ali’nin (a.s) bu üç kişinin karşısına çıkmalarını emretti. Üç yiğit mücahit, savaş meydanına çıkıp kendilerini tanıttılar. Hamza Şeybe ile, Ubeyde Utbe ile ve içlerinde en genci olan Ali Muaviye”nin dayısı Velit ile karşılaştı ve göğüs göğse savaş başladı. Hamza ve Ali rakiplerini hemen cehenneme vasıl ederek saf dışı bıraktılar. Ama Ubeyde ile Utbe civarında karşılıklı saldırılar devam ediyor hiç birisi diğerini yenemiyordu. Bu nedenle Ali ve Hamza rakiplerini saf dışı ettikten sonra Ubeyde’nin yardımına koşup Utbe’yi de cehenneme vasil ettiler.(28) Ali (a.s) sonraları Muaviye’ye yazdığı bir mektup da bu olaya şöyle değinmiştir: “... Bir savaşta deden Utbe’ye dayın Velit’e ve kar*deşin Hanzele’ye indirdiğim kılıç şimdi yanımdadır.”(29) Üç büyük İslam kahramanının, Kureyş silahşörlerini yenmesi, şirk ordusu komutanlarının ruhiyesini bozmuştu. Topyekûn savaş başladı ve şirk ordusunun ağır yenilgisiyle sonuçlandı. Öyle ki; yetmiş kişi esir oldu... Bu savaşta öldürülenlerin yarısından fazlası Ali’nin kılıcı ile yere serilmişti. Merhum Şeyh Müfid, el-İrşad kitabında, Bedir savaşında ölenlerden otuz altısını bizzat isimleriyle zikrederek: “Sünni ve Şia ravilerinin, bunların bizzat Ali b. Ebu Talib (a.s) tarafından öldürüldüklerinde ittifakı vardır. Veya Ali onların öldürülmesinde başkalarıyla birlikte şirket etmiştir.”(30)) demiştir. B- Uhud Cephesinde Eşsiz Yiğitlik Kureyş ruhiyesi, Bedir savaşında aldıkları yenilgiyle kötü bir şekilde bozulmuş, kaybettiklerinin intikamını almak ve bu yenilgiyi telafi etmek için güçlü ve mücahit bir orduyla Medine’ye saldırı kararı almıştı. İslam Peygamber’i Kureyş’in kararından haberdar olunca, düşmana karşı koymak için “Askeri Şûra” oluşturdu. Müslümanlardan bazıları; İslam ordusunun Medine dışına çıkarak düşmanla şehir dışında savaşmalarının daha iyi olacağını önerdiler. Peygamber bin kişi ile Medine’den ayrılarak şehrin kuzeyindeki Uhud dağına doğru yola çıktı. Meşhur münafık Abdullah b. Übeyy taraftarlarından üç yüz kişi, (Uhud’a doğru) hareket esnasında efendilerinin tahrikine kapılarak Medine’ye geri döndüler. Böylece, İslam kuvvetlerinin sayısı yedi yüz kişiye düştü. Hicretin üçüncü yılı Şevval ayının yedinci gününün sabahı, Uhud dağı eteklerinde iki ordu karşılıklı saf oluşturdular. İslam Peygamber’i, savaş başlamadan önce, askeri açıdan savaş meydanını incelerken, savaş tam kızıştığı sırada düşmanın müslümanlara arkadan saldırabileceği stratejik bir noktayı farketti. Tedbir alarak, düşmanın o noktadan sızmasını önlemek için “Abdul*lah b. Cubeyr” adında bir savaşçısını, elli okçuyla bu stratejik tepeye yerleştirerek: Müslümanlar yense de yenilse de hiçbir şekilde bu hassas noktayı terk etmemelerini emretti. Diğer taraftan, o zamanki savaşlarda bayrağı taşıyan kişinin önemli rolü vardı, bu nedenle bayrağı daima, yiğit ve güçlü kişilere teslim ederlerdi. Bayraktarın direnişi ve bayrağın savaş alanında dalgalanması savaşçılara cesaret veriyordu. Bayraktar ölüp de bayrak düşünce savaşçıların ruhunda büyük bir sarsıntı meydana geliyordu. Bu husus göz önüne alınarak, savaş başlamadan önce en yiğit savaşçılardan birkaçı, bayraktar olarak tayin ediliyordu. Bu savaşta da Kureyş bu önemli hususu dikkate alarak yiğitlikleriyle tanınan “Beni Abdu’d-Der” kabilesinden birkaç kişiyi bayraktar olarak seçmişti. Ama savaş başladıktan sonra, bu bayraktarlar birbiri ardınca İmam Ali’nin (a.s) güçlü elleriyle öldürülüp, bayrak peş peşe yere düşünce, Kureyş ordusu ruhsal sarsıntıya uğramış kaçmaya başlamışlardı. İmam Cafer Sadık’ın (a.s) bununla ilgili şöyle buyurduğu aktarılmıştır: - “Uhud savaşında Şirk ordusunun bayraktarları dokuz kişiydi. Hepside Ali’nin (a.s) güçlü elleriyle helak oldular.”(31) İbni Esir’de diyor ki: - “Kureyş’in bayraktarlarını (yere sererek) yenen kişi Ali (a.s) idi.”(32) Merhum Şeyh Sâduk’ın rivayetine göre: Halife Ömer’in, vefatından sonra halife seçmeleri için tayin ettiği altı kişilik şurada, Ali yaptığı konuşmalarda, bu konum üzerinde durarak şöyle buyurmuştur: “... Allah aşkına söyleyin, içinizde benden başka (Uhud savaşında) Beni Abdu’d-Dar bayraktarlarından dokuz kişiyi öldüren birisi var mıdır?!...” İmam sözlerini şöyle sürdürdü: “... Bu kişi öldürüldükten sonra, pek büyük gövdesi olan “Sevâb” adındaki köleleri savaş alanına girerek, ağzından köpük saçıp, gözleri kan çanağına dönmüş bir halde: “Efendilerimin intikamı için Muham*med’den başkasını öldürmem, diye haykırırken, Sizler (korkudan) hemen çekilmediniz mi? Ama ben onunla savaştım, karşılıklı vuruştuk ve ona öyle bir darbe indirdim ki belinden ikiye ayrıldı.” Şura üyeleri, Ali’nin (a.s) sözlerinin tamamını doğruladılar.(33) Kureyş ordusu bozguna uğradı, Abdullah b. Ubeyr komutasındakiler bu durumu görünce ganimet toplamak amacıyla, tuttukları stratejik noktayı terket*mek istediler. Abdullah, Peygamber’in açık emrini onlara (bağıra bağıra) hatırlattıysa da fayda etmedi. Kırk kişiden fazlası ganimet toplamak amacıyla tepeden uzaklaşırken, Abdullah on kişiden az bir kuvvetle orada kaldı. Bu sırada okçu birliği ile pusuda bekleyen Halid b. Velit, bu fırsattan istifade ederek atağa geçti. Abdullah ve askerlerini öldürüp, arkadan saldırdı. Tam bu sırada, bayrakları “Amre b. Alkeme” adında Kureyşli bir kadının ellerinde yükseldi. Bu kadın, Kureyş askerlerini teşvik ve tahrik etmek için savaş meydanına gelen kadınlardan biriydi. Bu andan itibaren savaşın seyri tam tersine dönüştü. Müslümanların savaş düzeni bozulmuş, saflar dağılmış, askerlerin komutanlarıyla ilişkileri kesilmiş ve Müslümanlar yenilmişlerdi. Bu savaşla, aralarında Hamza b. Abdü’l Muttalib ve İslam ordusu bayraktarlarından Mus’ab b. Umeyr’inde bulunduğu yetmiş kişiden fazla Müslüman mücahit şehit oldu. Diğer taraftan, savaş meydanında, düşman tarafından İslam Peygamber’inin öldürüldüğü haberi yayınlanmış, Müslümanlardan birçoğunun morali bozulmuş, ruhiyesi sarsılmış şirk ordusunun yeni bir askeri baskısıyla, Müslümanlar’ın tamamına yakını dağılarak geri çekilmişlerdi. Savaş alanında parmakla sayılacak kadar az bir kişi kalmıştı. Peygamberin çevresinde İslam tarihinde dönüm noktası sayılacak kritik anlar yaşanıyordu. İşte burada Ali’nin (a.s) ne kadar önemli bir rol üstlendiği ortaya çıkmaktadır. O, eşsiz bir yiğitti ve cesaretle Peygamber’in yanı başında kılıç sallayarak, müşriklerin dalga dalga akınları karşısında yüce İslam Peygamberini koruyordu. İbn-i esir tarihinde şöyle yazıyor: “İslam Peygamber’i, saldırmak üzere olan bir müşrik grubu görünce Ali’ye: “Onlara saldır!” diye buyurdu. Ali Peygamberin emri gereği onlara saldırdı. Bir kaçını öldürerek bozguna uğrattı. Peygamber başka bir grubu gördü ve Ali’ye, “Saldır onlara!” diye emir verdi. Ali üzerlerine saldırıp bir kısmını öldürdü bir kısmını da devre dışı bıraktı. Bu sırada vahiy meleği, Peygambere: “Bu Ali’nin gösterdiği fedakârlıkların en üstünüdür, deyince, Resulullah: O benden, ben de ondanım, diye buyurdu. O anda gökten “Ali gibi kahraman, Zülfikar gibi kılıç yoktur!” nidası duyuluyordu”(34) İbn-i Ebi’l-Hadid de şöyle yazıyor: “Peygamber sahabelerinin çoğu (savaşlarından) kaçarken düşman birliklerinin Peygamber’e doğru akınları giderek artıyordu. “Beni Kenane” kabilesinden bir grup ve içlerinde, namlı dört kahraman bulunduran “Beni Abdü Menaf” kabilesinden bir grup Peygamber’e doğru saldırıya geçtiler. Peygamber: “Bunları defet!” buyurdu. Piyade olarak savaşan Ali (Toplam) elli kişi olan gruba saldırıp bozguna uğrattı. Onlar bir kaç kere toparlanıp saldırıya geçtiler, her defasında Ali, saldırılarını geri püskürtü. Bu saldırılarda ünlü dört kahraman ve on kişi daha Ali’nin güçlü elleriyle öldürüldü. Cebrail, Resulullah’a: “Gerçekten Ali pek yiğitlik gösteriyor. Melekler onun yiğitliğine şaşmaktadırlar.” dedi. Resulullah (s.a.a): “Neden olmasın, o bendendir ben de ondanım” diye buyurdu. Cebrail de “Ben de sizdenim” dedi. O gün gök tarafından bir sesin devamlı: “Ali gibi kahraman, Zülfikar gibi kılıç yoktur” diye sürekli nida verdiği duyuluyordu. Ama söyleyen görülmüyordu. Peygamberden bunu kimin söylediği sorulduğunda, Bu Cebrail’dir, diye buyurdular.”(35) C- Ahzab (Hendek) Savaşında Adından da anlaşılacağı gibi Ahzab (gruplar) savaşı, İslam’a düşman olan bütün kabile ve grupların “Genç İslamı” ezmek için birleşerek yürüttükleri bir savaştı. Bazı tarihçiler bu savaşta “Küfür” ordusunun sayısını onbinden fazla yazmışlardır. Oysa Müslümanlar’ın toplam sayısı ise sadece üç bindi. Bu ordunun komutanlığını üstlenen Kureyş Liderleri, neferlerin ve savaş donanımlarının çokluğunu dikkate alarak kendi hayallerince Müslümanlar’ın işini tam olarak bitireceklerdi. Muhammed (s.a.a) ve adamlarının elinden ebedi olarak kurtulabilecekleri bir savaş planı hazırlamışlardı. Kureyş’in hareketliliği haberi Peygamber’e ulaşınca, Peygamberimiz derhal askeri Şûra kurdu. Bu Şûrada Selman-ı Farisi, Medine çevresinde, düşmanın nüfuz edebileceği bölgelere, düşman girişini önlemek için hendek kazmasını önerdi. Bu öneri kabul edilerek birkaç gün içinde Müslümanlar’ın gece gündüz çabaları sonucu hendek kazıldı. Hendek, düşman süvarilerinin atları ile sıçrayıp geçemeyecekleri genişlikte idi. Derinliği ise, içine düşen birisinin kolayca çıkmayacağı derinlikte idi. Güçlü şirk ordusu, Yahudilerin işbirliği ile nihayet geliverdi. Onlar her zamanki gibi, Medine dışındaki çöllerde savaşacaklarını sanıyorlardı. Ama bu kez şehir dışında kimseyi göremeyip ilerlemelerini sürdürdüler. Medine kapılarına vardıklarında, nüfuz edebilecekleri tüm noktalara geniş ve derin hendek kazıldığını görünce şaşırıp kaldılar. Çünkü Arap savaşlarında hendek kullanmak görülmemiş şeydi. Mecburen hendeğin dışından şehri muhasaraya aldılar. Bazı rivayetlere göre; Medine kuşatması yaklaşık bir ay kadar sürdü. Kureyş askerleri ne zaman hendeği geçme girişiminde bulunsalar hendeğin diğer tarafında kısa aralıklarla oluşturulan savunma siperlerinde nöbet tutan Müslümanlar’ın direnişi ile karşılaşıyorlardı. İslam ordusu, düşmanın her türlü tecavüz girişimini oklarla geri püskürtüyordu. Gece ve gündüz her iki taraf da karşılıklı oklaşıyor ama kimse galip gelemiyordu. Diğer taraftan, Medine’nin böyle güçlü bir ordu tarafından muhafaza edilmesi Müslümanlardan birçoğunun ruhiyesini zayıflatıyordu. Özellikle Yahudi “Beni Kurayza” kabilesinin Müslümanlarla olan antlaşmalarını bozarak, müşriklere, hendeği geçtikleri takdirde içerden Müslümanlara saldıracakları sözünü verdikleri anlaşılınca, Müslümanlardaki endişe iyice artmıştı. HASSAS VE KRİTİK GÜNLER Kurân-ı Kerim, Müslümanlar’ın bu muhasara altındaki çok zor ve kritik durumlarını Ahzab suresinde pek iyi yansıtmaktadır: “Ey insanlar, anın size Allah’ın nimetini, hani askerler saldırmıştı üstünüze de onlara bir yel ve görmediğiniz askerler göndermiştik ve Allah, sizin yaptıklarınızı görür. Hani size hem üst tarafınızdan hücum etmişlerdi, Hem alt tarafınızdaki yerlerden ve hani gözler yılmıştı ve korkudan yürekler, ağızlara gelmişti ve Allah hakkında çeşitli zanlara kapılmıştınız. İşte orda, inananlar, bir sınanmaya uğratılmışlardı ve adam akıllı da sarsılmışlardır. Hani münafıklarla gönüllerinde hastalık alanlar, Allah ve Peygamber’i demişlerdi, bizi ancak aldattılar vaatlerinde aldatıştan başa bir şey yok. Ve hani onların bir bölüğü, ey Yesribliler demişti, burada durmanıza imkân yok, dönün artık ve bir bölüğü de Peygamber’den, evlerimiz açık, sağlam değil diye izin istemişti, hâlbuki evleri açık değildi ve sağlamdı. Onlar ancak kaçmayı diliyorlardı. Eğer şehrin etrafından girilip onların üstlerine varılsaydı da şirk koşmaları istenseydi hemen işe girişirler ve şehirde pek az bir müddet kalırlardı.”(36) Ama Müslümanlar’ın zorda olmalarına rağmen, hendeğin Ahzab ordusunun geçişine engel oluşu nedeniyle onların bu durumunu sürdürmeleri çok daha zordu. Çünkü bir taraftan hava giderek soğuyordu. Diğer taraftan hazırladıkları yiyecek ve yem sadece Bedir ve Uhud savaşları gibi kısa süreli savaşlar için yeterliydi. Muhasaranın uzun sürmesiyle yemek ve yemin azlığı baskısını artırıyordu. Savaş ve kahramanlık heyecanı azalıyor ve tembelleşiyorlardı. Bu nedenle ordu komutanları bu duruma son vermek için, yiğit silahşörlerinin ne şekilde olursa olsun hendeği geçip savaşmalarından başka çare düşünemiyorlardı. Bu amaçla; Ahzab ordusunun namlı kahramanlarından beş kişi, atlarını son hızıyla koşturup on defa deneyerek hendeğin öte tarafına geçmeyi başardılar. Ve savaşmak için rakip istediler. Bu silahşörlerden biri namlı, şanlı Arap kahraman “Amr b. Abduvedd” idi ki, Arap’ın en güçlü ve en yiğit silahşoru sayılmaktaydı. “Yelye” bölgesinde tek başına bir grup düşmanı yendiği için “Ferisi Yelyel” diye ün kazanmıştı. Amr Bedir savaşına katılıp yaralandığı için Uhud savaşına katılmamıştı. Ve şimdi Hendek savaşında gövde gösterisi yapmak için ortaya çıkmıştı. Amr hendeği geçince “Yok mu benimle savaşacak” çığlıkları atmaya başladı. Müslümanlardan kimse karşısına çıkamadı. Daha da cesaretlenerek Müslümanlar’ın inançlarıyla alay etmeğe başladı: “Siz ki, öldürülenlerinizin cennette ve bizden öldürülenlerin cehennemde olduğunu söylüyorsunuz, içinizden birisi yok mu ki, ben onu cennete göndereyim veya o beni cehenneme göndersin?!” Sonra şu anlamda hâmasî şiirleri okudu: “Aranızda feryat edip savaşçı istemekten sesim tutuldu!” Amr’ın peşpeşe savurduğu çığlıklar Müslümanlar’ın yüreğinde öyle korku yaratmıştı ki, yerlerine çivilenip hiç bir harekette veya tepkide bulunmuyorlardı.(37) Amr ne zaman haykırıp savaşçı istese Ali (a.s) öne çıkıp meydana gitmek için Peygamber’den izin istiyordu, ama Peygamber onaylamıyordu. Bu durum üç kere tekrarlandı. Ali son kez savaş izin istediğinde, Peygamber: Bu Amr b. Abduvedd” dir, buyurdu Ali’de: “Bende Ali’yim”, dedi.(38) Sonunda Peygamber (s.a.a) izin verdi, kendi kılıcını Ali’ye verip imamesini başına sardı ve kendisine dua etti. Ali (a.s) savaş meydanına çıktığında Peygamber’imiz (s.a.a) buyurdu ki: “İslâm’ın tamamı, küfrün tamamı karşısında karar kılmıştır” Bu buyruktan da açıkça anlaşılmaktadır ki; bu ikisinden birinin galibiyetine göre; ya İslam küfrü yenecek veya küfür İslam’ı yenecekti. İslam ve şirkin geleceğini tayin edecek yazgıyı belirleyen bu çarpışma idi. Ali (a.s) Amr’a doğru piyade olarak koştu, onun karşısında yerini alınca. Sen kendine; Kureyş’ten biri senden üç şey isterse kabul edeceğine dair söz vermiştin, dedi. - Doğrudur. - İlk isteğim, İslam dinini kabul etmendir. - Bu isteğini geç. - Gel bu savaştan vazgeç, buradan git ve Muhammed’in (s.a.a) işini başkasına bırak. -Kureyş kadınları hiç bir zaman bunu konuşmayacaklardır. Ben nezretmişim, Muhammed’den intikam almadan kafama yağ sürmeyeceğim. - O zaman savaşmak için atından in! -Hiç bir Arap’ın benden böyle bir şey isteyeceğini sanmıyordum. Senin, ellerimde ölmüş olmanı istemiyorum. Çünkü babam benim dostumdu. Geri dön daha gençsin! -Ama ben seni öldürmek istiyorum. Ali’nin sözlerine karşı Amr öfkelendi kibirle atından inip, atının ayaklarını biçti ve İmam Ali’ye doğru saldırdı. İki silahşor şiddetle birbirine girdiler. Amr uygun bir fırsatını bulup Ali’nin başına şiddetli bir darbe indirdi. Ali, kalkanı ile kendini savundu kalkan ikiye bölünürken Ali’ye (a.s) bir şey olmadı. Tam bu sırada Ali düşmana aman vermeden karşı darbeyi indirdi ve devasa Amr’ı yere serdi. Ortalığı toz duman bürümüş ordular kimin ne yaptığını göremiyordu. Toz duman içinden Ali’nin (a.s) tekbir sesi yükseldi. İslam ordusu sevinçle, çığlıklar atıyordu. Her kes Ali’nin (a.s) Arap kahramanını öldürdüğünü anlamıştı.(39) Amr öldürülünce kendisiyle birlikte hendeği geçen ve Amr ile Ali’nin (a.s) savaşının sonucunu bekleyen diğer dört silahşor kaçmaya koyuldular, üçü hendeği atlamayı başardı. “Nuğen” adındaki kişi hendeği atlayamayıp içine düştü. Ali (a.s) de hendeğe atlayıp onu da orada öldürdü. Bu kahramanın ölümüyle Ahzab ordusu kendine güvenini tamamen kaybetti. Şehre saldırma umutlarını yitirdiler ve kabileler geldikleri yerlere geri dönmeye başladılar. Yüce Allah son darbeyi, gönderdiği şiddetli fırtınalarla müşrik ordusuna indirdi. Arkalarına dahi bakmadan evlerinin yolunu tuttular.(40)) İslam Peygamber’i, Ali’nin bugün gösterdiği üstün cesaret ve kahramanlık için kendisine şöyle buyurdu. “... Eğer senin bu günkü yaptığın işi, bütün ümmetimin amelleriyle mukayese edecek olsalar, onlardan üstün olacaktır. Çünkü Amr’ın öldürülmüş olmasıyla, müşrik evlerinden, zillet girmeyen ev yoktur. Ve Müslüman evlerinden izzet girmeyen ev kalmamıştır.”(41 ) Ünlü Ehl-i Sünnet muhadisi “Hakim Nişaburi” Peygamber’in İmam Ali hakkında buyruğunu, şu cümleyle aktarmıştır: “Ali b. Ebu Talib’in Hendek savaşında, Amr b. Abduvedd ile savaşması, kıyamet gününe kadar ümmetimin amellerinden daha üstündür.”(42) Bu buyruğun felsefesi gayet açıktır: İslam ve Kurân O gün savaş alanında uçurumun kıyısında yer almış ve en kritik anlarını geçiriyordu. İşte böyle bir durumda İmam Ali’nin (a.s) eşsiz fedakârlığı ve kahramanlığı ile İslam; tehlikeden kurtuldu ve kıyamet gününe kadar devamlılığı garantilendi. Böylece İslam dini onun bu üstün fedakârlığı bereketiyle kökleşti. Buna göre her kes ibadetini ona borçludur. Konu eyupk tarafından (05.06.2008 Saat 11:29 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Tecrübeli Yiğido
![]() ![]() ![]() eyupk Şuan
Son Aktivite: 02.01.2013 09:50
Üyelik Tarihi: 05.04.2007
Yaş: 34
Mesajlar: 330
Tecrübe Puanı: 724
![]() |
D- Hayber Kalesi Fatihi
İslam Peygamber’i, Hicretin yedinci yılında iken Hayber Yahudilerini silahsızlandırmaya karar verdi. Peygamberin bu girişiminin iki gerekçesi vardı: 1- Hayber, yeni kurulan İslam hükümeti aleyhine fitne ve komplo üreten bir merkez olmuştu. Ayrıca bu kalede bulunan Yahudiler, defalarca İslam düşmanlarının Medine üzerine düzenledikleri saldırılara katılmışlardı. Özellikle Ahzab savaşında hizipleri takviye etmede önemli rol üstlenmişlerdi. 2- O zaman İran ve Rum, iki büyük imparatorluk olarak birbirleriyle uzun yıllar savaş yapmalarına rağmen, İslam’ın üçüncü güç olarak ortaya çıkması onların tahammül edebilecekleri bir şey değildi. Bu nedenle Hayber Yahudileri, Kasra veya Kayser’e yardım ederek, İslam’ı silmek için onlarla işbirliği yapabilirlerdi. Veya müşrikleri İslam’a karşı teşvik edebilir, bu yeni dini ortadan kaldırmak için bu iki imparatorluğu teşvik edebilirlerdi. Bu gerekçeler, Peygamberin bin altı yüz kişilik bir ordu ile Hayber üzerine yürümesine sebep oldu. Hayber kalesi istihkâm açısından çok sağlam bir yapıya sahipti. Çok sayıda savunma teçhizatı vardı. Yahudi savaşçılar bu teçhizatı kullanarak şiddetli savunma yapıyorlardı. İslam ordusu askerlerinin yiğitçe savaşmaları sayesinde kaleler birer birer ama çok zor şartlar altında düşmüştü. Ama “Kemus” kalesi ki, kalelerin en büyüğü ve silahşorların en yiğitlerine sahipti. (Hayber Kalesi) olduğu gibi direniyordu. İslam mücahitleri tüm kahramanlıklarına rağmen bu kaleyi fethedemiyor kapısını açamıyorlardı. Peygamber’in (s.a.a) yakalandığı amansız baş ağrısı, bizzat kendisinin savaşa katılmasına ve komutanlığı üstlenmesine engel oluyordu. Bu nedenle bayrağı her gün Müslümanlardan birinden diğerine veriyor ve kaleyi fethetmekle görevlendiriliyordu. Ama her birisi sonuç almadan dönüyordu. Bu durum Peygamber için pek dayanılmaz olmuştu. Sonunda şöyle buyurdu: “Yarın bu bayrağı öyle birisinin ellerine teslim edeceğim ki, Allah onun elleriyle bu kaleyi açacak; O Allah’ı ve Allah’ın Resulü’nü sevmekte, Allah ve Resulü de onu sevmektedir.” Resulullah’ın (s.a.a) sahabeleri o geceyi; yarın Peygamber bayrağı kime teslim edecek, diye düşünerek geçirdiler. Güneş doğarken İslam ordusu askerleri, Peygamber’in çadırını çevrelemiş herkes Peygamberin, bayrağı kendisine teslim etmesini ümit ediyordu. Bu sırada peygamber: - Ali nerededir, diye sordu. Şiddetli göz ağrısına yakalanmış dinleniyor, dediler. - Ali’yi bana getirin, buyurdu. Ali (a.s) Peygamber’in huzuruna vardığında efendimiz kendisine dua etti. Efendimizin bu duası ile Ali (a.s) iyileşti ve efendimiz bayrağı kendisine teslim etti: Ali: - Ey Allah’ın Resulü, onlar İslam dinini kabul edinceye kadar onlarla savaşacağım, dedi. Efendimiz: -Onlara doğru hareket et, kaleye varınca onları önce İslam’a davet et, Onlara Allah’a karşı olan vazifelerini hatırlat. Allah’a andolsun ki, Allah onlardan birini senin elinle hidayet ederse kırmızı tüylü develere sahip olmandan daha iyidir.(43) İmam Ali (a.s) aldığı görevi başarıyla yerine getirdi ve Sağlam yapılı Hayber kalesini eşsiz bir cesaretle fethetti. PEYGAMBERİN ELÇİSİ VE ÖZEL TEMSİLCİSİ Şirk ve putperestliğe karşı; İslam mantığı, yirmi yıldan fazla bir süre içinde, Hicaz bölgesinde müşrik Arap kabileleri arasında yayılıyordu. Bu süre zarfında bölgenin tamamına yakını, İslam’ın put ve putperestliğe karşı mantığından haberdar olmuş ve putperestliğe körü körüne inanmanın, atalarını taklit etmekten başka bir şey olmadığını anlamışlardı. Batıl ilahlarının; sadece başkalarına bir şey yapamayacak kadar zelil olduklarını biliyorlardı. Hatta kendilerine yönelen bir zararı bile defedemeyeceğini veya kendilerine bir yarar sağlayamayacak kadar zelil olduklarını anlamışlardı. Bu tür zavallı ilahlar, hiçbir övgü ve saygıya layık değillerdi. Peygamber’in (s.a.a) buyruklarını can kulağıyla dinleyen kimse, yaşamlarında köklü bir değişiklik yaparak putperestlikten tevhit dinine dönmüşlerdi. Özellikle Peygamber (s.a.a) Mekke’yi fethedince vaizler, serbest bir ortamda bu dini yayma fırsatı bulmuşlardı. Sonuçta; şehirlerde, kasabalarda, köylerde çok büyük bir çoğunluk putları kırmış, gönüllerini fetheden tevhit nidasıyla Kâbe’ye dönmüşlerdi. Ama eski geleneklerini bırakmak kendileri için çok zor oluyor ve sürekli vicdanları ile keşmekeş içinde olan; mutaassıp, bağnaz grup, kötü alışkanlıklarından ahlaki ve sosyal çöküntülerden vazgeçemiyorlardı. Bu durumda Peygamber’in (s.a.a) askeri güçle, putları kırıp, insanlık dışı davranışlara son verme zamanı gelmişti. Tüm ahlaki ve sosyal çöküntülerin kaynağını ve esasen bir çeşit insanlık haremine tecavüz olan putperestliği tümüyle ortadan kaldırmak için zaman gelmişti. Bu sırada “Beraât” suresi nazil oldu. Peygamber (s.a.a) her yerden haccetmek için Mekke’de bulunan binlerce hacı arasında Allah ve Resulü’nün müşriklerden beri olduğunu bildirdi. Yüksek bir sesle putperestlere, dört aya kadar durumlarını düzeltmelerini duyurmakla görevlendirildi. Tevhit dinine inanırlarsa, diğer Müslümanların sırasında yer alacaklar, İslam’ın Maddi ve manevi meziyetlerinden yararlanacaklardı. Eğer inat ve bağnazlıklarını sürdürecek olurlarsa, dört ay sonra savaşa hazır olacaklar ve yakalandıkları an öldürüleceklerdi. Beraât suresi nazil olduğu zaman, Peygamber hac merasimine katılma kararında değildi. Zira Mekke’nin fethinin önceki yılı Allah’ın evini ziyaret etmiş. Sonraları “Heccetü’l-Vida” adıyla adlandırılacak olan sonraki yıl haccetmeği düşünüyordu. Bu nedenle Allah’ın mesajlarını iletmek üzere birini seçmeliydi. Bu amaçla önce Ebu Bekir’i huzuruna çağırdı Beraat suresinin bazı ayetlerini kendisine öğretti ve kırk kişi ile birlikte, Kurban bayramında (Müşriklere) okuması için Mekke’ye gönderdi. Ebu Bekir, Mekke’ye yöneldikten sonra ilahi vahiy nazil olarak Peygamber’e (s.a.a); bu mesajları ya Peygamber’in kendisi veya ondan olan birinin halka duyurması gerektiği ve bu iki kişiden başkasının böyle bir yetkisi olmadığı emrini iletti. Acaba, Vahiy’de Peygamber’den olduğu belirtilen ve vücuduna bu mukaddes elbise dikilen kişi kimdir? Çok geçmeden Peygamber Ali’yi çağırarak Mekke’ye doğru yola çıkmasını, yolda Ebu Bekir’e ulaşıp ayetleri kendisinden alarak ona, ilahi vahyin Peygamber’e; bu ayetleri ya Peygamber’in kendisi veya ondan olan birisinin halka okuması gerektiğini, emrettiğini, bu nedenle bu görevin sana verildiğini iletmesini emretti. Ali (a.s) “Cabir” ve bir grup sahabe ile birlikte, Resulullah’ın özel devesine binmiş olduğu halde Mekke’ye doğru hareket etti, Peygamber’in buyruğunu Ebu Bekir’e iletti. O da ayetleri Ali’ye verdi. Emire’l-Müminin (a.s) Mekke’ye girdi. Zilhicce ayının onunda Cemere-i Akabe’nin üzerinde, yüksek sesle Beraat suresinin ilk ayetlerini okudu. Resulullah’ın dört maddelik ihtarını herkesin duyabileceği şekilde ilan etti.(44)) Müşrikler İslam hükümetine karşı tavırlarını dört ay içinde belirlemeleri gerektiğini anlamış oldular. Daha dört ay dolmadan gruplar halinde, tevhit dinine girmeye başladılar. Hicretin onuncu yılı dolmadan Hicazda putperestlik tamamen kökünden kazınmış oldu. Ebu Bekir, görevden azledildiğini haber alınca, rahatsız olarak Medine’ye döndü. Peygamber’in huzuruna vardı ve sitem edercesine dedi ki: “Beni bu işi yapmaya (İlahi ayetleri duyurup müşrikleri uyarmaya) layık gördün, ama çok geçmeden bu görevden azlettin, acaba bu konuda Allah’tan emir mi geldi?” Peygamber cevabında buyurdu ki? “Allah’ın elçisi, gelip; ben veya benden olan birisinin dışında, başkasının bu görevi yapmaya yeterli olmadığını iletti.”(45) 4- PEYGAMBERİN VEFATINDAN KENDİ HİLAFETİNİN BAŞLANGICINA KADAR OLAN DÖNEM Bu bölüme başlamadan önce, konuya giriş olarak hatırlatmak istiyorum ki: Peygamber’in vefatından (H. 11 Sefer) İmam Hasan Askeri’nin vefatına kadar (H. 260 R. Evvel) imamet yaklaşık olarak dört dönem geçirmiştir. Her dönem, imamların hâkim iktidara karşı tavırları bakımından, kendine has özelliklere sahipti. Bu dönemler şunlardan ibarettir: 1- İmam’ın bu iktidarlara karşı sabretme veya onlarla iyi geçinme dönemi. Bu dönem, Peygamberin vefatından, İmam Ali’nin zahiri hilafetinin başlangıcına kadar geçen yirmi beş yılın tamamını kapsamaktadır. 2- İmam’ın iktidar olma dönemi. Bu dönem İmam Ali’nin dört yıl ve dokuz ay, imam Hasan’ın birkaç aylık hilafet dönemini kapsamaktadır. Bu kadar kısa olmasına ve İslam’ın rengârenk düşmanlarının bu iki saygıdeğer insana çıkardığı onca sorunlar ve sıkıntılara rağmen İslam hükümetinin en parlak yılları sayılmaktadır. 3- İslam hükümetini kurmaya yönelik kısa süreli yapıcı çalışmalar dönemi. Bu dönem; İmam Hasan’ın barışından İmam Hüseyin şehit edildiği yıla kadar (H. 41-61) geçen yirmi yıllık zamanı kapsamaktadır. Barış olayından sonra Şia’nın yarı gizli faaliyetleri fiilen başlamış olup, uygun bir fırsatta iktidarı Peygamber ailesine yeniden kazandırmaya yönelik programlar uygulamaya konulmuştur. Normal bir değerlendirmeyle Muâviye’nin hile dolu yaşamının sona ermesiyle, bu fırsatın pek uzak olmadığı ve elde edileceği ümidi vardı. 4- Dördüncü dönem ise; programların uzun süre devamı ve uygulanmasıydı. Bu dönem; yaklaşık iki asır sürdü. Bir takım galibiyet ve yenilgileri içerir. Bazı ideolojik çalışmalarda kesin başarı elde edilmiş, yaygın şekillerde yüzlerce taktik uygulanmış ve binlerce fedakârlık örnekleri gösterilmiştir. PEYGAMBERİN VEFATI VE LİDERLİK KONUSU İslâm Peygamber’inden sonra, İslam toplumunu yönetip işlerini idare etmeğe en layık ve üstün kişi İmam Ali (a.s) idi. İslâm alemi içinde Peygamber (s.a.a) hariç hiç kimse; fazilet ve takvada, fıkıh ve yargılamada, cihat ve Allah yolunda gösterilen çabada ve diğer tüm üstün manevi sıfatlarda Ali’nin seviyesine ulaşmazdı. Bu üstün özelliklerinden dolayı, defalarca Allah ve İslam Peygamber’i tarafından Müslümanların gelecekteki lideri olarak tanıtılmıştır. Bunların en önemlisi “Kadir Hum” olayıdır. Bu bakımdan, Peygamber’in (s.a.a) vefatından he*men sonra, İmam Ali’nin (a.s) işlerin idaresini ele alarak, Müslümanların liderliğini sürdürmesi bekleniyordu. Ama beklendiği şekilde olmadı. Peygamberden sonra hilafetin beklenen seyri saptırıldı. Ali (a.s) siyaset alanından, İslam toplumunun işlerini yönetmeğe yönelik karar merkezinden dışlandı. GELECEĞİ BELİRLEYEN İKİ YOL AYRIMI İmam Ali (a.s) bu sapmaya tahammül göstermedi. Buna karşı sessiz kalmayı yakışıksız buldu. Defalarca sağlam deliller ileri sürerek kanıtlarıyla halife ve yandaşlarını eleştirdi. Tepkisini göstermekten geri durmadı. Ama zaman içerisinde bir takım olayların gelişmesi bu tür tepkilerin pek fayda sağlamayacağını, halife ve yandaşlarının iktidarı koruyup sürdürmede ısrarlı olduklarını gösterdi. Bu durumda İmama Ali (a.s) geleceği belirleyen, çok kritik bir yol ayrımında idi: Ya Risalet ailesi gençlerinin ve yeni hükümeti meşru kabul etmeyen gerçek dostlarının yardımıyla, güç kullanarak hükümeti ele geçirmeli veya mevcut duruma katlanıp, imkanı ölçüsünde Müslümanların sorunlarını çözerek kendi kişisel görevini yerine getirmeliydi. İlahi liderliklerde mevki ve makam hedef değildir. Liderin varlığının sebebi hedefi gerçekleştirmektir. Dolayısıyla bir gün lider, önemli bir yol ayrımına varır ve makam ile hedef arasından birini seçmek zorunda kalırsa; hedefi seçmelidir. Böyle bir durumla karşılaşan İmam Ali de ikinci yolu seçti. O, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu ve şartları değerlendirdi. Eğer hükümeti ele geçirip liderlik makam ve mevkisini korumada ısrar edecek olursa, İslâm Peygamber’inin zahmetleri boşa çıkacaktı. Bu hedef uğruna, yeni filizlenen İslâm fidanını sulamak için akan kanların hepsi de boşa gidecekti. İmam, “Şıkşıkiyye” hutbesinde, bu kritik yol ayrımında ikinci yolu seçmesinin sırrını şöyle açıklıyor: “... Ben hilafet hırkasını bıraktım ve eteğimi toplayıp ondan korudum (kenara çekildim.) Hep düşünüyordum: acaba tek başıma (kimsesiz) hakkımı almak için ayaklansam mı veya meydana getirilen bu karanlık ve kovucu ortamda sabır mı etsem? Bir ortam ki yaşlıları yıpratmış, gençleri yaşlandırmış ve imanlı kişileri yaşamın son nefesine kadar sıkıntıya sokmuştur. Sonunda gördüm ki, sabır gösterip katlanmak akla daha yatkındır. Bu nedenle sabır gösterdim ama; gözüne diken batmış ve boğazına kemik tıkamış bir insan gibiydim. Gözlerimle mirasımı yağmaladıklarını görüyordum!”(46) İmam, İslam’ın esasını korumak için, İslam hilafetinin saptırılmasına karşı gösterdiği sabrı başka zamanlarda da dile getirmiştir. Şûra’nın kararıyla hilafete oturan Osman’ın hilafetinin başlarında, İmam Ali Şura’nın diğer üyelerine hitaben şöyle buyurmuştu. “... Çok iyi biliyorsunuz ki, ben hilafete herkesten daha layığım. Allah’a andolsun, Müslümanların durumu düzenini korudukça ve benden başka kimseye zulmedilmedikçe müdafaa edeceğim”(47) İÇ VE DIŞ TEHLİKELER Belirttiğimiz gibi; İmam Ali (a.s) kıyam ettiği takdirde, İslam camiası tehlikeye düşecekti. Bu tehlikeleri dikkate alarak sabretmeyi daha uygun gördü. O dönemde İslam dünyasını hangi tehlikelerin tehdit edebileceği sorulabilir. Böyle bir soruya karşı, İmam Ali’yi kıyam etmekten vazgeçiren iç ve dış tehlikeleri ve imanın dikkate aldığı hususları şöyle sıralayabiliriz. 1- Eğer İmam güç kullanarak silahlı ayaklanma ile hilafet ve hükümeti ele geçirmeye kalkışsaydı, can-ı gönülden onun imamet ve liderliğine inanan sevgili dostlarından birçoğunu kaybederdi. Ayrıca imamın hilafetine rıza göstermeyen birçok Peygamber sahabeleri de öldürülürdü. Bu gurup liderlik konusunda İmam’ın karşısında yer almış, taşıdıkları ukde ve kinden dolayı İmam’ın kontrolü ele almasına rıza göstermemiş olmalarına rağmen, başka konularda İmam’a ters düşmemekteydiler. Şirk, putperestlik, Hıristiyanlık ve Yahudilik karşısında önemli bir güç sayılan bu kişilerin öldürülmesiyle Müslümanların merkezindeki gücü zaafa uğrayabilirdi. İmam, verdikleri sözü tutmayan Talha ve Zübeyirleri etkisiz kılmak için “Basra”ya hareket ettiği zaman buyurduğu bir hutbe de bu hassas konuya parmak basarak şöyle buyurmaktadır: “Allah, Peygamber’inin ruhunu aldığı zaman, Kureyş kendi keyfine göre (hareket ederek) kendilerini, ümmetin liderliği için herkesten daha layık olan bizden önde görüp, hakkımızdan alıkoydular. Ama ben gördüm ki; buna katlanıp sabır göstermek, Müslümanlar arasında ayrılık yaratıp kan akıtmaktan daha iyidir. Zira halk İslam’ı yeni kabullenmişti. Din, yeni dip tutmakta olan sütle dolu bir tulum gibiydi, en ufak bir ihmal ve gaflet onu bozabilir ve en küçük fert onu ters çevirebilirdi”(48) 2- Peygamber’in (s.a.a) değerli ömürlerini sonlarına doğru Müslüman olan kabilelerden çoğunun, gerekli İslami eğitimden yoksundular. İman nuru yüreklerini daha tam anlamıyla aydınlatmamıştı. Peygamberin ölüm haberini alınca içlerinden bazı gruplar İslam dininden yüz çevirdiler. İrtidad bayrağı çekerek yeniden putperestliğe döndüler. Medine’deki İslam hükümetine fiilen karşı gelerek İslami vergiyi ödemekten imtina ettiler. Askeri bir güç oluşturarak Medine’yi şiddetle tehdit etmeye başladılar. Bu nedenle yeni hükümetin yaptığı ilk şey, bir grup Müslüman’ı seferber ederek “Mürtet” ve isyancıların üzerine göndermiş ve bu isyan büyümeden bastırılmıştı. Gerici İslâm düşmanlarının bayrak açıp İslâm hükümetini tehdit ettikleri böyle bir durumda, İma*m’ın başka bir bayrak açarak ayaklanması kesinlikle doğru olmazdı. İmam sonraları Mısır halkına yazdığı bir mektupta bu konuyu şöyle dile getirmektedir: “...Allah’a andolsun ki, hiç bir zaman, Arap’ın Peygamber’den sonra imamet ve liderliği onun Ehl-i Beyt’inden alacağını, hilafeti benden uzaklaştıracağı aklımın ucundan geçmezdi. Beni üzen halkın biat etmek için falancanın etrafına toplanmasıydı. Elimi çektim. Ta ki; gözlerimle gördüm, bir grup İslam’dan çıkmış Muhammed’in dinini yok etmek istiyorlardı. Eğer İslam ve ehline yardım etmezsem, İslam’ın parçalanıp yok olmasına tanık olmaktan korktum. Bunun acısı benim için halifelik ve hükümetten mahrum olmaktan daha büyüktü. Çünkü bu birkaç günlük dünya kârıdır ki, zelil olup son bulacaktır; serabın sona erdiği veya bulutların birbirinden koptuğu gibi. Ama ben bu gelişmelere karşı ayaklandım ve (savaşta) batıl ortadan kalkıp yok oldu, din ayakta kalıp sağlamlaştı.”(49) Yine İmam Ali, halife oluşunun ilk günlerinde bu konuya bir kez daha değinmiştir. “Abdullah b. Cunade” şöyle rivayet eder: Ali’nin halife olduğu ilk günlerde Mekke’den Medine’ye geldim. Halk camide toplanmış İmam’ın gelmesini bekliyorlardı. Bu sırada Ali kılıç kuşanmış olarak evinden çıktı. Gözler üzerine çevrilmişti. Doğruca kürsüye çıkıp, Allah’a hamd-üsena ederek konuşmaya başladı: “Ey cemaat! Biliniz ki sevgili Peygamber aramızdan ayrılırken Onun bıraktığı hükümet hakkında kimsenin bizimle kavga etmeyip rekabet etmeyeceğini, hakkımıza göz dikmeyeceğini düşünüyorduk. Zira; biz onun varisi, velisi ve Ehl-i Beyti idik. Ama beklentimin aksine içinizden birileri hakkımıza tecavüz edip hilafeti bizden aldılar ve hükümet başkalarının eline geçti. Allah’a andolsun ki; eğer Müslümanların parçalanıp ihtilafa düşeceklerinden korkumuz olmasaydı, küfür ve putperestliğin yeniden İslam topraklarına dönmesinden İslam’ın yok olmasından çekinmeseydik, onlara başka türlü davranırdık.”(50) 3- Mürtetlerin tehlikesine ek olarak bir de; “Museyleme”, “Tuleyhe” ve “Seccah” gibi yalancı peygam*berler ortaya çıkmıştı. Her birisi etrafına taraftar ve askeri güç toplamış, Medine’ye saldırı amacındaydılar. Ama Müslümanların birlikte hareket etmeleri, büyük çabaları sonucu o birlikler ortadan kaldırıldı. 4- Rumların muhtemel saldırı tehlikesi de Müslüman cephesi için ayrı bir üzüntü kaynağı oluşturabilirdi. Zira o zamana kadar Müslümanlar üç kere Rumlarla karşı karşıya gelmiş veya savaşmışlardı. Bu yüzden Rumlar, Müslümanları ciddi bir tehlike olarak görüyorlar ve İslam merkezine saldırmak için uygun fırsat kolluyorlardı. Eğer İmam Ali (a.s) silahlı bir harekete kalkışsaydı Müslüman cephesi içeride zayıflayacak ve Rumların eline büyük bir fırsat geçmiş olacaktı. Yukarıdaki hususlar dikkate alındığında; İma*mın, kıyam yerine neden sabrı tercih ettiği anlaşılmaktadır. İmam Ali’nin bu tedbiri İslam camiasını büyük ve ciddi tehlikelerden korumuştur. Eğer, Müslümanların birliğini önemsemeseydi, ikilik ve anlaşmazlığın korkunç sonuçlarından korkmasaydı; ümmet liderliğinin, Peygamber’in ger*çek vasi ve halifelerinin elinden çıkmasına kesinlikle izin vermezdi. HALİFELER DÖNEMİNDE EMİR’EL-MÜMİNİN İMAM ALİ’NİN (a.s) ÇALIŞMALARI Bu dönemde, İmam’ın çalışmalarını şöyle özetleyebiliriz: 1- Ali gibi bir şahsiyete yakışır şekilde Allah’a ibadet ve kulluk etmek. Öyle ki, ibadet edenlerin ziyneti diye meşhur olan İmam Zeynelâbidin (a.s) bile, kendi ibadetini dedesi İmam Ali’nin ibadeti karşısında naçiz sayıyordu. 2- Kurân-ı Kerim’i tefsir etmek, birçok zor ayeti çözmek ve ashap arasında büyük İslam müfessirlerinden olan “Abdullah b. Abbas” gibi öğrenciler yetiştirmek. 3- Dünya milletlerinden çeşitli bilginlerin sorularını cevaplandırmak. Özellikle, Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra onun dini hakkında araştırma yapıp muhtelif sorular yönelten Hıristiyan ve Yahudi alimlerini aydınlatmak. Çünkü onlar, sözlerinden İncil ve Tevrat’ı iyi bildiği anlaşılan İmam Ali’den (a.s) başka kendilerini yanıtlayacak birisini bulamıyorlardı. Eğer bu boşluk İmam Ali (a.s) tarafından doldurulmasaydı İslam alemi bilimsel açıdan büyük bir yenilgiye uğrardı. İmam, onların tüm sorularını eksiksiz olarak cevaplandırınca, Peygamber’in yerinde oturan halifelerin yüzünde, bu soruların muhatabı olmamanın verdiği ilginç bir sevinç beliriyordu. 4- Müslümanlar arasında daha önce karşılaşılmamış yeni meselelere dair şer’i hükümleri vermek ve diğerlerinin hüküm vermediği çok karmaşık, meselelerin şer-i hükmünü açıklamak. Bu imamın yaşamının en hassas noktalarından biridir. Eğer, Peygamber’in bizzat kendi onayı ile ümmetin en bilgini ve şer-i hükümleri en iyi bilen Ali (a.s) gibi birisi ashap arasında olmasaydı, birçok konu daha İslam’ın ilk döneminde çözülmeden kalırdı. Yeni karşılaşılan bu konular, ümmet arasında, İslam’ın tüm usul ve füruuna vakıf olan Peygamber (s.a.a) gibi mâsum ve bilgili bir imamın Peygamber’in vefatından sonra ümmet arasında bulunmasını gerektiriyordu. Ancak İmam’ın geniş ve engin bilgisi, ümmeti istenmeyen yanılgılara düşmekten kurtarırdı. Bu büyük insan da Resulullah’ın (s.a.a) sahabelerinin tamamının tasdiki ile Ali’den (a.s) başkası değildi. İmamın verdiği hükümlerden bir kısmı ve Kurân ayetlerinden elde ettiği hayret verici istifadeler hadis ve tarih kitaplarında yer almış, hatta bunlarla ilgili müstakil kitaplar da yazılmıştır. 5- Müslümanların, manevi kemallere ulaşmaları için gerekli eğitimi vermesi. Seyr ve süluk için ruhi yetenek ve temiz bir yüreğe sahip olanları, İmamın manevi etkisi ve liderliği ışığında manevi kaleleri fethetmeleri ve zahiri gözle göremediklerini gönül gözüyle görmeleri için eğitip yetiştirmek. 6- Birçok yoksul, öksüz ve düşkünlerin ihtiyaçlarını temin etmeye çalışması. Öyle ki, İmam, kendi elleriyle bağlar yetiştiriyor ve kanallar kazıyor, Allah yolunda vakfediyordu. 7- Hilafet makamı, siyasi meseleler ve bazı sorunlarda çıkmaza girdiğinde, sorunları tam bir gerçekçilikle çözen tek güvenilir müşavir İmama Ali’idi. Bu danışmanlıklardan bazıları Nehcü’l Belağa ve tarih kitaplarında kaydedilmiştir. |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Tecrübeli Yiğido
![]() ![]() ![]() eyupk Şuan
Son Aktivite: 02.01.2013 09:50
Üyelik Tarihi: 05.04.2007
Yaş: 34
Mesajlar: 330
Tecrübe Puanı: 724
![]() |
Peki Esengül kardeşim. Semahı ibadet sayıyorsunuz. Semah Kur'an'da geçmiyor. Nasıl ibadet olabiliyor semah. Kırklar cemi diyorsunuz. kısaca kırklar cemi geçmek iştiyorum;
‘Hz.Peygamber,Miraç öncesi veya dönüşünde ilahi katmanlardan bir yere gelir ve bir kapıyı çalar. İçeriden kim o ?diye sorulur.Peygamberde Ben Resulüm,içeri girmek istiyorum der.İçerdeki ses:Aramızda Resule yer yok sen git ümmetine peygamber ol .der ve O’nu içeri almaz.Bu olay üç kez tekrarlandıktan sonra Peygamberimiz Kim o diye sorulunca Ben Yoksulum .der ve kapı açılıverir! Peygamber içeri girdiğinde 39 kişi görür.Peygambere bir üzüm tanesini sıkıp şerbet yapıp sunarlar ve hepside bu şerbetten içerek kendilerinden geçip mest olurlar.Peygamber siz kimlersiniz ?diye sorunca Biz kırklarız derler.Peygamber 39 kişi saydım deyince Selman da var birazdan gelecek derler ve o da gelir.Bu şerbeti içenler az sonra Başta Hz.Ali olmak üzere semaha başlarlar ve Peygamber miraç yolunda bir aslanda gördüğü yüzüğü Ali’de de görünce Ali’nin yüceliğini görür ve o da semaha katılır.’ Şimdi soruyorum güzel kardeşim sana; Hz.Ali hayatının tümünü kainatın efendisi en şerefli canlısı Hz.Muhammed’in yolunda harcamışken ve O’nun damadı,akrabası ve vasisi iken nasıl olurda O’nu içeri almaz.? Bazıları Kırkların içerisinde İmma Hasan ve Hüseyinin de olduğunu söylüyorlar ,Oysa Miraç olayı Mekke döneminde olmuştu ve Hz.Ali ile Hz.Fatıma ise Medine döneminde evlenmişler ve İmam Hasan ve İmam Hüseyin medine de dünyaya gelmişlerdi.Onlar daha dünyada yokken olan bir olayın! İçinde nasıl olabiliyorlardı? Bu olay doğruysa ! ve bu kadar da önemliyse ! neden Peygamber ve Oniki İmamlar hayatlarında bir kez bile olsa Cem yapmıyor ve semah dönmüyorlar? CEVABINI BEKLİYORUM GÜZEL KARDEŞİM İNŞALLAH. ALLAHA EMANET OLUN... BU ARADA YANLIŞ ANLAŞILMASIN BEN KİMSEYİ İNANCI YÜZÜNDEN KÖTÜLEMİYORUM SADECE SORULARIM VAR. ANADOLU ALEVİSİ KARDEŞLERİME. |
|
|
|
|
|
#9 |
|
Usta Yiğido
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kaptan-58 Şuan
Son Aktivite: 06.08.2013 11:28
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Yaş: 39
Mesajlar: 3.049
Tecrübe Puanı: 1062
![]() ![]() ![]() ![]() |
ARKADAŞLAR BU KONULARI UZATMANIN ANLAMI YOK.. HERKES İSTEDİĞİ İNANCI BENİMSEYEBİLİR... HERŞEY AHİRETTE ORTAYA ÇIKAR... AMA BENDE ŞUNU YAZMADAN MALAEF GEÇEMEYECEĞİM...
BENİM BİR ALEVİ ARKADAŞIM VAR. BU KONULARI ONUNLA BİR KERESİNDE KONUŞURKEN AYNEN ŞU LAFLARI SÖYLEDİ VE BEN AÇIKCASI ŞOK OLDUMÇ. ÇOKTA ÜZÜLDÜM.. ARKADAŞIM, ASLINDA CEBRAİLİN VAHİYLERİ HZ. ALİ'YE GETİRMESİ GEREKİRKEN HZ. MUHAMMED (S.A.V.) EFENDİMİZE GETİRMİŞ.. YANİ ASLINDA SON PEYGAMBER HZ. ALİ'YMİŞ.. BEN ÇOK ÜZÜLDÜM. SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZİDİR VE HZ. ALİ EFENDİMİZDE BİZİM İÇİN ÇOK DEĞERLİDİR.. ------ REHBERİMİZ KURAN BİZİM, HEDEFİMİZ TURAN BİZİM -------
__________________
Bir moderatör kendi görüşü karşısındaki görüşlere saygı duymuyorsa artık böyle bir sitede bulunmak benim için bir anlam ifade etmiyor. Tarafsız moderatör şart....
|
|
|
|
|
|
#10 |
|
Tatlı Yarışması 1.si
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() gürün_güzeli Şuan
Son Aktivite: 31.01.2014 10:32
Üyelik Tarihi: 05.06.2007
Yaş: 36
Mesajlar: 2.812
Tecrübe Puanı: 973
![]() ![]() ![]() ![]() |
kimsenin birşey dediği yok...herkes dininde özgürdür...bizim dinimiz de HZ.MUHAMMED(S.A.V) başka yok!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
__________________
Bak İbret Al Yere Düşen Yaprağa,oda eskiden yukardan bakardı toprağa...... HayAtıMa qiRen heRkese YasanmıS heRseYe TesekküRLer BüyüYoRm siziNLe...
|
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye Okuyor. (0 Kay?tl? Üye Ve 1 Misafir) | |
|
|