Kibrisli Nickli Üyeden Al?nt?
MUHSİN BAŞKAN’IN HÜZÜNLÜ SONU VE DEVLETİN AFFEDİLMEZ SORUMSUZLUĞU!..
Av. Cemil Can
İçişleri Bakanı Beşir Atalay içinde bulunulan olumsuz hava koşulları göz önünde tutulduğunda kurtarma çalışmalarını son derece başarılı olduğunu söyledi... Ama neyin başarıldığını söyleyemedi!... 48 saat sonra, helikopterin enkazına köylülerin ulaşmasına mı başarı diyor bakan, yoksa aramaların olay yerine 10 km uzaktan başlatılmasına mı? Kazayı cep telefonu ile haber veren İHA muhabiri İsmail Güneş’le 20 dakika gevezelik ederek şarjını bitiren 112 acil görevlisini mi başarılı buluyor, yoksa mesleki bilgi ve beceri yerine kendilerine aşk derecesinde bağlılık gösteren taraftarlığı esas alarak; hayati öneme sahip makamlara atamalar yapılmasını mı başarı sayıyor bakan?... Ne yazık ki, Hükümet tarafından gelen bütün açıklamalarda öne çıkan; skandal düzeyindeki bir beceriksizliğin, af edilmeyecek bir ihmalin başarı olarak sunulmasıdır... Tebrikler!... Doğrusu bu konuda bayağı başarılılar!...
Muhsin Yazıcıoğlu bizim kuşağın gözü kara delikanlılarından, ne zaman adını duysam aklıma 12 Eylül’ün sıkıyönetim zindanları gelir... Soğuk hücreler, işkenceler ve kapı altından çığlık sesleri... Onun Ülkü Ocakları başkanı olduğu dönemde; tasarrufunda bulunan bir otomobil de kullanılarak Türkiye İşçi Partili 5 gencin hunharca katledildiği “Bahçelievler Katliamı” yapılmıştı... Yardımcısı ve en samimi arkadaşı, daha sonraki dönemim Ülkücü Gençlik Derneği Başkanı Abdullah Çatlı’nın bu cinayetle ilgili olduğu ileri sürülmüştü uzun süre.... Cinayete katılanlarının tümünü tanıdığını söylemesine rağmen hiç biri hakkında resmi makamlara bilgi vermemişti Muhsin başkan... Direnmişti... Aklanmasına aklandı yargılama sonunda ama, nedense benim aklımda bu olay hep kuşkulu kaldı... Annesi oğlunun öldüğünü duyunca, içine akıttığı metanet dedikleri çığlığa kim bilir kaç annenin çığlığını da kattı?
12 Eylül Faşizmi pek çok yurtsever gibi Muhsin Başkan’ı da aldı... 7,5 yıllık bir hapislik dönemi başladı, Devrimci Gençlerle yan yana aynı kaderi paylaştı... Sıkı dostluklar kuruldu mahpus damlarında... Pek çok konu konuşuldu sil baştan, içeri düşmeden bir araya gelip de konuşulamayan pek çoğu da tartışıldı enine boyuna... Sonunda Muhsin Başkan iki tarafın da eline düşman silahı tutuşturup, bu gerçek yurtseverlerin birbirlerine kırdırıldığı gerçeğine ulaştı... Yıllarca yan yana aynı soğuk hücrelerde komşuluk yaptığı (sağ kalan) devrimci arkadaşları artık kamuoyu ile paylaşmaya başladı bu hatıraları... Şimdi geriye doğru bakınca Muhsin Başkan, sıkı bir düşman(!) ve kendi doğruları içinde kararlı bir mücadele adamı olarak görünüyor... “Tabutluklarda” kendisiyle aynı kaderi paylaşan devrimcilerle kurduğu arkadaşlıkları, tahliye edildikten sonra söyleyecek kadar erdemli; Başbuğu ile görüş ayrılığına düştüğünde yolunu ayıracak kadar da yürekli idi, tutarlı bir çizgi üstünde bir avuç arkadaşıyla kendi yolunda yürümeye devam etti...
Karşı taraftan yapılan övgü her zaman yanlış anlaşılmaya açık olduğundan burada durmak en doğrusu... Tarih baba herkesi hak ettiği yere koyacak er geç... Bizim bugün konuşmamız gereken başka bir şey... Muhsin başkan için yapılamayan ama yapılması mümkün olan birkaç eylemi sorularla tartışmak istiyorum:
1.)Kazadan sağ olarak kurtulan İHA muhabiri İsmail Güneş’le telefonla 20 dakika gevezelik eden 112 acilin görevlisi, kazada yaralanan diğer kişilerin telefonlarını ceplerinden alıp kendinde saklamasını ve şarjı bitince onlardan yararlanmasını neden söyleyemedi? O görevli İsmail Güneş’ten cep telefonunun mesaj kısmına “NEREDEYİM?” yazdırıp, 7777 ‘ye göndermesini, gelen cevaptaki koordinatları da kendisine bildirmesini neden isteyemedi? Bu iki soruya akla uygun cevapları ilgili memurun değil Sağlık Bakanının vermesi gerekli!..
2.)İHA muhabiri İsmail Güneş’in cep telefon numarası bilindiğine göre; Ulaştırma Bakanlığı veya ilgili operatör TURKCELL neden derhal araya girip İsmail’den bir mesaj beklemeden onun yerine hareket edip kaza yerinin koordinatlarını belirleyemedi? TURKCELL yetkilileri neden derhal olay yerine gezici bir baz istasyonu kurup, çalışma alanını daraltıp minimize edemedi? Yoksa “özel hayatın gizliliği” kuralını ihlal etmekten mi korktular? Bu soruların yanıtını da öncelikle Ulaştırma Bakanı sonra da TURKCELL yetkilileri vermeli!...
3.)Kapalı telefonların bile rahatlıkla dinlenebildiği ve yerlerinin saptanabildiği bir teknolojik ortamda, “Ergenekoncu” ve hükümete muhalif olan kişilerin en mahrem konuşmalarını dinleyip kayıt altına alabilen İçişleri Bakanlığı 6 adet açık cep telefonunun bulunduğu yeri neden saptayamadı? Müttefik Amerika’nın uydu sistemlerinden ve İsrail’den insansız uçakları ve gece görüş olanaklarından bu kurtarma operasyonunda yararlanmak için yardım talebinde bulunuldu mu? Bu soruların yanıtlarını da İçişleri Bakanı ile Başbakan’ın vermesi hepsinden öncelikli!...
Yukarıdaki soruların bir tekinin dahi yanıtı teknolojik gerçeklere ve akla aykırı kalırsa, ortada idarenin ‘hizmet kusuru’ var demektir... Yanıtsız (veya saçma sapan yanıt verilen) soru sayısı arttıkça “hizmetin kötü işlemesi”nden, “hiç işlemediği”ne doğru gidilebilir ve ‘ağır hizmet kusuru’ndan söz etmek gündeme gelir... Kanımca bu kaza sonucu yaşamını kaybedenlerin ailelerine karşı hükümetin önce bir özür, sonra da tazminat ödemek borcu doğmuştur... Başarısız olduğu bir konuda, son derece ‘başarılı’ olduğunu söyleyip halkı aldatmak yerine; başarısızlığı kabul etmenin daha erdemli bir hareket olduğunu birinin bu hükümete hatırlatması şarttır... Hukuk Devleti olmanın gereği de budur...
-15 derecede, kar yağışı ve tipi altında, kısaca en ağır fırtına koşullarında, 3000 metre yükseklikte: kuş konmaz kervan geçmez bir dağın tepesinde kaza yapan helikopter içinden sağ çıkmak çok düşük bir olasılık olsa bile yine de vardır... Olay yerine ulaşıp gerekli müdahaleleri yapmadan (ölüp ölmediği henüz belli olmayan) insanları ölü ilan etmek kolaydır... Liyakat yerine körkütük bağlılığı esas alarak en önemli makam ve mevkilere yandaşları doldurmanın sonunda olacağı budur... Personelin yetersizliği ve beceriksizliği yüzünden ortaya çıkan başarısızlığı, başarı gibi anlatıp komik duruma düşmenin yanında, bu işin manevi ağırlığı altında ezilmek de vardır...
Muhsin Başkanın “En büyük tehlike komünizmdir, benim de bir şeyler yapmam gerek” diyerek çıktığı yol, sonunda onu tek kişilik bir hücreye kapattı... İnsanlık dışı işkenceler gördü; komşu hücredeki devrimci ‘arkadaşları’ gibi o da üşüdü kaç kış boyu... Kim bilir kaç gece gözünü kapatmadan şafağın sökmesini bekledi... Yalnızlığı taş duvarlar arasında yaşayarak öğrendi... Bir küçük pencereydi dünyaya açılan gözü... Yanındaki hücrelerden idam sehpasına götürülen gururlu devrimcilerin veda sesleri çınlayıp durdu kulaklarında yıllar boyu... Duygularını mısralar arasına gizlemeye çalışsa da duygusal biri olduğunu şiirleri ele verdi... Sonuçta o da bir insandı özlüyordu özgürlüğü... Hiçbir zaman tükenmemişti ümitleri... Nerden bilebilirdi, “üşüyorum” şiirinin bir gün mezar taşına yazılacağını!... Hiç aklına gelir miydi son gününde “donuyorum” diye bağıracağı ve çığlığının komşu hücrelerden bile duyulamayacağı!...
Ne diyeyim daha?... Toprağı bol olsun!...
Devletimiz sağ olsun!...
|