Forum - Ana Sayfa Takvim S?k Sorulan Sorular Arama

Zurück   Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar > Serbest Alan > Diğer Konular
SİTE ANA SAYFA Galeri Kayıt ol Yardım Ajanda Oyunlar Arama Bugünki Mesajlar Forumlar? Okundu Kabul Et

Diğer Konular Diğer konular. Yukarıda bulamadığınız konular hakkında burada yazabilirsiniz.



Son 15 Mesaj : Sitemizin Ozanları           »          SEVDİM İŞTE....           »          NEFRET ETTİM İŞTE!!!!!           »          AFORİZMALAR (SAÇMALAMLAR)-1           »          SEÇKİNLER/SEÇİLMİŞLER DÜNYASI           »          Hatalarımızdan Dersler Alabilmek Ümidiyle.           »          Araf Suresi 172-173. Ayetler.( Ben Sizin Rabbiniz Değil Miyim)           »          İnancımızı Kullananların Artık Tuzağına Düşmeyelim.           »          ULAŞ-Yapalı           »          TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR PAYLAŞIMAZ           »          TAŞ DUVARLAR           »          Yahudi- Alman Savaşı-1           »          Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1           »          Sen Yoluna Ben Yoluma - Serdar Yıldırım           »          Şehzade Osman
Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 17.04.2008, 16:05   #1
Abdurrahman 58
Usta Yiğido
 
Abdurrahman 58 - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Abdurrahman 58 Şuan Abdurrahman 58 isimli Üye şimdilik offline Konumundadır
Son Aktivite: 17.06.2016 18:24

Üyelik Tarihi: 15.06.2006
Yaş: 28
Mesajlar: 4.132
Tecrübe Puanı: 852 Abdurrahman 58 ist jedem bekanntAbdurrahman 58 ist jedem bekanntAbdurrahman 58 ist jedem bekanntAbdurrahman 58 ist jedem bekanntAbdurrahman 58 ist jedem bekanntAbdurrahman 58 ist jedem bekannt
Ausrufezeichen TÜRK DESTANLARI-1 (OĞUZ DESTANI)

OĞUZ DESTANI

1. ÖZELLİKLERİ

Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu,
efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı.
Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbetteki
Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin
menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi
yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik
Tanrı idi. Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer
gibi, maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın
birer parçası idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe
şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha bir çok gökler
vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı
ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı.
Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük
ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, göğün katlarını üst üste koyma
yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile
gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.




"Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından
sonra, hafif dış tesirler girmeğe başladı":




Göktürk çağında, eski Türk dini ile
inançları, bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur
devleti kurulup da, yeni bir çok dinler Türkler arasına girmeğe
başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri
Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla
karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni
görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını
doğurmuştur." Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek
bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini, disiplin, otorite ve
savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar, daha geniş ve
rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki, bu
zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken,
Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar, köklerini
Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra, aya daha
çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en
önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların,
güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi
sayılabilirdi". Bu sebeple, Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan
destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler, artık "Göğün
oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı. Oğuz-Kağan da "Ay
Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle başlıyordu:






"Aydın oldu gözleri, renklendi ışık
doldu,

"Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"






Eski Türkler de iyi ve güzel olayları,
aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz, nasıl yeni bir oğlu olan
dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor isek, onlar da
Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu,
renklendi", diyorlardı.




"Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin
destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler":




Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve
İslâmiyetin ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise,
İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna
rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki İslâmilyetin birçok
inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İslâmiyetten
sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış
ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce
Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok
korumuşlardı. Tabiî olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir
önem veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar, bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en
soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler". Şehir hayatına çoktan
başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilâtı ile disiplini,
onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz
Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha
köklü motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre, "Oğuz-Han'ın
babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını
alması da boş değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı
birbirinden ayıran, sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar
ile, onların oğulları idiler. "Kara-Kemik" ise, halk tabakasından
başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz
gibi, Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde ayrılmış olmalarına
rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler,
Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman
değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak
istemişti. Tabiî olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat
Türk tarihi ve an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru
sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok,
an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar iken,
hemen şöyle derler:







Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,


Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.

Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,

Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.

Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,

Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!






2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR






Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu
gibi doğar doğmaz, bir olgunluk ve erginlik gösteriyordu. Annesi, henüz
daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı, bu kırgınlığın sebebi de,
bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz Han annesi ile
konuşmağa başlar ve ona şöyle der:







Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!


Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!

O zaman memen alır, ak sütünü emerim!

Bana lâyık olursan, adına anne derim!






Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük
beşikte yatan çocuğunun, böyle konuşup söyleşmeye başladığını görünce,
ona kalpten bağlanır ve Tanrıya inandığını oğluna söyler. Müslüman
Türklerin söyledikleri bu Tanrı, İslâmiyetin Allah'ından başka birşey
değildi. Fakat aynı zamanda destanlar, zaman zaman bir "Gök Tanrısı"
ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin, gerçek inançlarını açığa
vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de "üç sayısı" ve "üç
yaşında" olma önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı
"yedi" ile "dokuz" sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz
destanlarında: "Oğuz-Kağan, üç gün içinde olgunlaşmıştı". Halbuki
eski Altay destanlarında: "Çocuğun olgunlaşması için, yedi günün
geçmiş olması gerekiyordu". Hatta çok güzel, şöyle bir Altay
efsanesi de vardır:







Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş
idi,

Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.

Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,

"Çocuğu ver", demişler, uluyarak coşmuşlar.

Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,

Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.

Demiş: "Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!

"Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!"

Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,

Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.






Bu Altay efsanesi mitolojinin ta
kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da, bir mitolojidir. Fakat büyük
devletler kurup gelişen Türk toplumları, onun içindeki akla uymayan
motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan
destanında, göklerde dolaşıp, göğün çeşitli katlarını zaptetme ve türlü
ruhlarla çarpışma, kutsal bir Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı.
İnsanlık özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü
zaptederek, Tanrı adına, idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini
yaptığımız Altay efsanesi dikkatle incelenince, daha birçok mitolojik
motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ "Yedi kurt". "Büyük ayı
burcu"nun, yedi yıldızında başka bir şey değildi. Çünkü Türklere
göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın ve demir zincirlerle
Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar,
çocuğun atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında
çocuk sıkışınca, akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı
sağlamasına imkân verir. (Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at
tarafından çekilen, bir arabadan başka birşey değildi.) Bu burcun
etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi kurdu, bu iki atı yakalayıp
yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde, durmadan onların etrafında
dönerlerdi. (Altay efsanesine göre). Küçükayı burcu, çocuğun dostu ve
yakını idi. Boğa burcu da, herhalde yine bu kahramanın buzağısından
başka birşey olmamalıydı".





Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı
birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir hikâye değildi. Onun kökleri,
yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş, Türk efsaneleri ile inançlarına
dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla mantığa uymayan bölümlerin, gerçeğe
uydurulması ile, bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana
gelmişti.




3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU






"Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde
doğmuştu":







Az önce, büyük Türk kahramanlarının, genel
olarak kutsal bir şekilde doğduklarını söylemiştik. Elbette ki
Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal ve fevkalâde bir şekilde olmalıydı.
Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı, O'nun doğuşunu şöyle anlatıyordu:



Gök mavisiydi sanki, benzi bu
oğlancığın!

Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!

Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,

Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!




Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı
gök mavisi gibi idi. Yüz, eski Türklere göre, insanın en önemli bir yeri
idi. Utanç, kötülük ve hatta kutsallık bile, insanın yüzüne akseden
özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de
yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka
birşey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan, Tanrı'nın
kendisinden başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök
renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını
gösteren bir belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin, "Gök Börü",
yani gök kurt dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz.
Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin
kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından
gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı'nın ta
kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara
başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha
sonraları Türkler, gök rengini olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir
sembolü olarak görmüşlerdir.


"Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin
benzetilmişti":



Bugün Anadolu'da söylenen, "Gözleri
Kanlı" deyimi de, bize çok şeyler ifade eder. O'nun gözlerinin al
oluşu, daha doğrusu kan rengine benzemesi, Oğuz-Kağan'ın büyük
bahadarlığının, bir özelliğinden başka bir şey değildi. Cengiz-Han da
doğarken "avucunun içinde bir kan pıhtısı" tutuyordu. Bunu gören
annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise,
O'nun dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını
söylemişlerdi. Fakat Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler, en eski Türk
ve Ortaasya özelliklerini göstermiyorlardı. Elbetteki onların kökleri
de, Türk mitolojisine dayanıyordu. Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok
yabancı tesirler girmişti. Türklerde yeni doğan kahramanlar, avuçlarında
bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz da, eski Hint mitolojisinin
motiflerinden biri idi. "Türklerin kahramanlarının gözleri, kırmızı
ve kızıldır." Çinde de, bu vardır. Fakat Çin kahramanlarının gözleri
yalnız kırmızı olmakla kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı.
Çinliler, "Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun
da yüzünün kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını"
söylüyorlardı. Herhalde Mohan-Kağan, acayip bir fizyonomiye sahip
değildi. Fakat 20 sene müddetle, bütün Çin'i korkutmuş ve diz çöktürmüş
bir hükümdardı. Eski Türkler, kırmızı renk için genel olarak "al" sözünü
kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi bir anlam almıştı.
Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan, "Albastı" da, yine bu
rengi taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip,
köylere korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, "al-börü"
derlerdi. Bu allık, kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı
değil; daha çok, onların korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu.
Çünkü onlar güçlü ve kudretli idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi
egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan gibi.


"Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök
mavisi, gözleri de al, yani kırmızı idi".

Bazıları al sözünü, "ela" şeklinde
anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî olarak, bunun aslı yoktur. Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın
saçları da kara" idi. Sarı değil. Bu sebeple gözlerinin elâ olmasına
da, hiçbir sebep yoktu.


4. OĞUZ - KAĞAN'IN ÇOCUKLUĞU


"Türk mitolojisinde kahramanlar, 'üç'
veya 'yedi' günde konuşurlardı":


Az önce, Müslüman olmuş Türklerin
Oğuz-Kağan destanlarından söz açarken, Oğuz-Kağan'ın üç günde konuşmağa
başladığını belirtmiştik. İslâmiyetin tesirleri görülmeyen, Uygurca Oğuz
Kağan destanında da, aynı şeyleri görüyoruz. Ama, yukarıda da dediğimiz
gibi, eski Türk efsanelerinde büyük kahramanlar çoğu zaman "Yedi günde
kendilerine gelir ve kırk gün sonra da bir delikanlı gibi hayata
başlarlardı". Nitekim Uygurların Oğuz Destanı, Oğuz'un küçüklüğünü şöyle
anlatıyordu:



Geldi ana göğsünü, aldı emdi sütünü,

İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.

Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu,

Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.

Ansızın dile geldi, şiirler düzer oldu,

Aradan kırk gün geçti, oynaşır, gezer oldu.



"Türkler yemeklerini, ilk çağlardan
beri pişirerek yerlerdi":


Türkler herhalde, tarihten çok önceki
çağlarda bile, yemeklerini pişirerek yemeğe başlamışlardı. Nitekim,
Göktürklerin Çin kaynaklarında bulunan ilk efsaneleri de, "İlk Türk
Atasının, ateşi icât ettiğini ve yemekleri pişirmeği öğrettiğini,"
söylüyordu. Sibirya'nın tundralarında yaşayan geri halklar, Türklere
nazaran çok daha sonraki çağlarda yemeklerini pişirip, yemeği
öğrendiler. Nitekim, Fin'lerle Macar'ların ataları olan Batı
Sibiryalılar, kendi atalarının çiğ et yediklerini söylerler ve bununla
öğünürlerdi. Onlar, daha güneylerindeki Ortaasya Türk halklarına, "yemeklerini
pişirenler" derler ve kendilerini, onlardan ayırırlardı. Gerçi bu
Sibirya halkları da, sonradan yemeklerini pişirmeğe başlamışlardı. Ama,
zaman zaman bu eski hatıraları yadetmek için "çiğ et yeme törenleri"
yapmağı da, ihmal etmezlerdi. Türk mitolojisinde, Türk çiğ et yediğine
dair, elimizde hiçbir delil yoktur. Ama büyük kahramanlar, o kadar
korkunç idiler ki, zaman zaman çiğ et bile yerlerdi. Onun için
Oğuz-Kağan'ın, çiğ et istemesinin sebebi de, bundan ileri geliyordu.


"Oğuz-Han'ın vücudu, güçlü ve korkunç
hayvanlara benzetilirdi":



Dede Korkut masallarında da büyük
kahramanların yürüyüşü, arslanlara benzetilmiş ve vücut yapıları da,
korkunç hayvanlar gibi anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan destanında da, az da
olsa bunları görmüyor değiliz. Uygurların Oğuz destanı, Oğuz-Kağan'ın
şeklini, şöyle anlatıyordu:




Öküz ayağı gibi, idi sanki ayağı,

Kurdun bileği gibi, idi sanki bileği.

Benzer idi omuzu, ala samurunkine,

Göğsü de yakın idi, koca ayınınkine!



Destana göre, Oğuz'un elleri ve pençesi,
ayının büyük ve güçlü pençesini andırıyordu. Ama kurdun bileği başka
idi. Kurt, yeryüzündeki hayvanlar içinde, koşma bakımından, en dayanıklı
hayvandı. Bir türlü yorulma bilmezdi. Bileği ince idi. Fakat o ince
bilekli kurdun pençesi korkunçtu. Bir samur büyüklüğündeki, kıllı
omuzlar ve ayının göğsü gibi, gergin ve şişkin ğögüsler, Oğuz-Kağan'ın
bir insan olarak ne derece güçlü olduğunu anlatmağa yarayan sözlerdi.

"Oğuz-Kağan'ın vücudu niçin "tüylü"
idi":

Eski Türkler, "ilk insanın, tüylü
olduğuna inanırlardı." Altaylarda yaşayan birçok efsanelerde, bu
konu ile ilgili, sayısız örneklere rastlıyoruz: "Tüylere kaplı olan
ilk insan, Tanrı'ya karşı günah işlemiş ve bundan dolayı da tüyleri
dökülmüştü. Tüyleri dökülünce de insanoğlu, bir türlü hastalıktan
kurtulamamış ve ölümsüzlüğü elinden kaçırmıştı. (Bir söylenişe göre)
Tanrı, insanı yaratırken şeytan gelmiş ve insanın üzerine tükürerek, her
tarafına pislik içinde bırakmıştı. Tanrı da, insanın dışını içine, içini
de dışına çevirmek zorunda kalmıştı. Bu suretle insanın içinde kalan
şeytanın pisliği ve tüyler, insanoğlunun ruhunu ve ahlâkını kötü
yapmıştı. İnsanın gerçi dışı, Tanrı yapısı idi ve güzeldi ama; içi
şeytan tarafından kirletilmiş ve şeytana benzer, bir özelliğe bürünmüştü".
Bu sebeple Oğus destanında, bu çok eski Türk inançlarının izlerini de
buluyoruz. Çünkü Oğuz-Kağan, bizim gibi tüysüz değil; her tarafı
kıllarla dolu ve fevkalâde bir yaratıktı:



Bir insan idi fakat, tüyleri dolu idi,


Vücudu kıllı idi, çok uzun boylu idi.

Güder at sürüleri, tutar, atlara biner,

Daha bu yaşta iken, çıkar, avlara gider.

Geceler günler geçti, nice seneler doldu.

Oğuz da büyüyerek, bir yahşi yiğit oldu!



5. OĞUZ - KAĞAN'IN GENÇLİĞİ

Türk mitolojisinde büyük kahramanların,
çocukluk ile gençliğini birbirinden ayıran, bazı önemli, çağlar vardı.
Altay efsanelerinde bu çağ, daha çok "Ad koyma" töreni ile
başlardı. Adı olmayan bir çocuk, henüz daha yetişkin bir genç ve
kahraman sayılmazdı. Bir gencin ad alabilmesi de, kolay bir iş değildi.
Elbette adsız bir insan olamazdı. Her çocuğa Türkler, doğuşundan
itibaren bir ad verirlerdi. Fakat bu ad, onun gerçek adı ve ünvanı
sayılmazdı. Hatta Türkler kahramanlarına, her yeni bir başarı üzerine,
yeni bir ad daha verirlerdi. Daha yüksek bir rütbeye terfi eden kimseler
bile, yeni memuriyet unvanı ile beraber, ayrıca bir ad da alırlardı. Bu
sebeple Çin kaynakları, bu bakımdan bize bir çok güçlükler
çıkarmışlardır. Meselâ, büyük bir komutan veya Kağan'ın, bir gençlik adı
vardır. Geçliğinde büyük şöhret elde eden bu komutanlar, Çin
kaynaklarında çoğu zaman, gençlik adları ile adlandırılırlardı. Zaman
zaman bunlar, bazı savaşlar dolayısı ile yeni ünvanlar alırlardı. Fakat
Çin kaynaklarında bu Türkler, gençlik ve olgunluk adları ile geçince,
tarihçeler için, kimin kim olduğunu anlamak, adetâ çok güç bir hale
girer. Bu sebeple Oğuz Han'ında, gerçek bir ad ve unvan alabilmesi için,
büyük bir kahramanlık ve başarı göstermesi lâzımdı. Eski Türk tarihinde
de, "Baş kesmeyen ve kan dökmeyen" şehzadelere, gerçek adları
verilmezdi.


6. OĞUZ'UN BİR GERGEDAN ÖLDÜRMESİ


"Oğuz korkunç bir gergedan öldürerek,
erginliğini ispat etmişti":


Bunun içindir ki, Oğuz-Kağan, insanları ve
sürüleri yiyen bir gergedanı öldürür ve milletini, büyük bir belâdan
kurtarır. Eski Türkler, karanlık ve sık ormanlara da saygı gösterir ve
hatta onlara tapılanırlardı. Türk tarihinde, yeni tahta çıkan
hükümdarların, bir orman dikerek, kendi adlarına yetiştirdikleri de
görülmemiş değildir. Nitekim Oğuz-Kağan destanında da, Oğuz'un yurdunun
yanında büyük bir orman ve içinde de bir "gergedan" yaşardı.
Destan bu olayı şöyle anlatıyordu


Bir büyük orman vardı, Oğuz yurdundan
içre,

Ne nehir ırmaklar, akardı bu orman içre.

Ne çok av hayvanları, ormanda yaşar idi,

Ne çok av kuşları da, üstünde uçar idi.

Ormanda yaşar idi, çok büyük bir gergedan,

Yer idi yaşatmazdı, ne hayvan ne de insan!

Basardı sürüleri, yer idi hep atları,

Yokluk verir insana, alırdı hayatları!

Vermedi hiçbir zaman, insanoğluna aman!


Hepimiz biliyoruz ki, Ortaasya'da
"gergedan" yoktu. Türklerin gergedan görmüş olmaları da, pek ihtimal
dahilinde değildi. Ama gergedanın, çok korkunç bir hayvan olduğu
kulaktan kulağa, Ortaasya'ya kadar gelmiş ve Türk mitolojisinde de
gerekli yerini almıştı. Gergedanın yaşadığı bölgeler, Çin'e yakın olan
bölgelerdi. Fakat Çinliler de gergedanın esas şeklini bilmiyorlardı.
Çinlilere göre, "Gergedan, burnunun ucunda sivri boynuzu bulunan, bir
geyikten başka birşey değildi". Ama gergedan, Çin'de büyük bir öneme
sahipti. Çünkü Çin İmparatorları ile büyük komutanlar, zırhlarını
gergedan derisinden yaparlardı. Bu bakımdan onlar gergedanın derisini ve
dolayısı ile, bu hayvanın büyüklüğünü de tasavvur edebiliyorlardı.
Gergedan motifi bakımından Türk mitolojisine, Çin tesirleri de
olabilirdi. Fakat gergedanla ilgili bilgiler Türklere daha çok Batı
Türkistan ve Hindistan yolu ile gelmişti. Türkler gergedana "kıyant"
derlerdi. Bu söz de, Hindistan ile Batı Türkistan'da yayılmış bir
deyimdi. Oğuz-Kağan, kendi milletine bu kadar zarar veren gergedanı
duyunca, onu avlamak ister ve yola çıkar. Destan Oğuz'un yıla çıkışını
şöyle anlatıyordu:



Oğuz-Kağan derlerdi, çok alp bir kişi
vardı,

Avlarım gergedan: diye o yere vardı.

Kargı, kılıç aldı, kalkan ile ok ile,

Dedi: "Gergedan artık, kendisini yok bile!

Ormanda avlanarak bir geyiği avladı,

Bir söğüt dalı alıp, bir ağaca bağladı.

Döndü gitti evine, sabah olmadan önce,

Tam tan ağarıyordu, geyiğine dönünce,

Anladı ki gergedan, geyiği çoktan yuttu,

Geyiğin yerine de, büyük bir ayı tuttu.

Belinden çıkararak, altın bakma kuşağı,

Ayıyı astı yine, o ağaçtan aşağı,



Tabiî olarak efsaneye göre, gergedan ayıyı
da yutmuştu. Çok iyi biliyoruz ki gergedan, otla geçinen bir hayvandır.
Halbuki gergedanı yakından tanımayan Türkler, onun et yediğini
zannediyorlardı. Çünkü onlara göre, bütün korkunç hayvanlar et yerler ve
etle beslenirlerdi. Oğuz'un belindeki kuşağı altındı. "Kuşak, Türkler
için çok önemli bir hükümdar sembolüdür". Çünkü her hükümdarın
belindeki kemerin altın olması, onun hükümdarlığını gösteren bir sembol
ve belirti idi. Oğuz-Kağan, daha gençliğinde bu kuşağı kuşanmış ve
hükümdarlığa hazırlanmıştı. Öyle anlaşılıyor ki Oğuz-Kağan gergedana
büyük bir tuzak kurmuş ve onu, bu yolla avlamak istemişti. Fakat
gergedan, her defasında bu tuzağa düşmeden, gelip, avını almasını
bilmişti. Bunun için Oğuz, başka yol görmemiş ve bizzat kendisi,
gergedanın karşısına çıkarak, onu öldürmek zorunda kalmıştı. Destan bu
korkunç vuruşmayı da, şöyle anlatıyordu:



Yine sabah olmuştu, ağarmıştı çoktan
tan,

Oğuz baktı ki almış ayısını gergedan.

Artık bu durum onu, can evinden vurmuştu,

Ağaca kendi gidip, tam altında durmuştu!

Gergedan geldiğinde, Oğuz'u görüp durdu,

Oğuz'un kalkanına, gerilip bir baş vurdu!

Kargıyla gergedanın, başına vurdu Oğuz!

Öldürüp gergedanı, kurtardı yurdu Oğuz!

Keserek kılıcıyla, hemen başını aldı,

Döndü gitti evine, iline haber saldı!


"Altay Türk efsanelerindeki
kahramanlar da, boynuzlu" canavarlar öldürürlerdi":



Oğuz-Kağan'ın korkunç bir canavar
öldürerek, kendi yurdunu kurtarması, Türk mitolojisinin ilk ve son
motifi değildir. Bu motif, dışarıdan gelmiş bir tesire de bağlanamaz.
Gerçi Türkler gelişip yayıldıktan sonra, "gergedan" gibi korkunç
hayvanların bulunduğunu da duymuşlar ve efsanelerini bu yeni bilgilere
göre anlata gelmişlerdi. Fakat bu olayın kökleri, çok eski Türk
inançlarından ve efsanelerinden geliyordu. Nitekim, Altay efsanelerinde
de, buna benzer olaylar görüyoruz. Bu efsanelerdeki kahramanların,
öldürdükleri canavarlar da, "boynuzlu" idiler. Bu efsanelerden
birini, çok kısa olarak özetleyip, aşağıda verelim:

Yedi gün geçmişti ki, oğlan başladı işe,


Demir beşiği kırdı, kendini attı dışa.

Yedi dağı dolaştı, yedi geyik avladı,

Boynuzlarını yonttu, birbirine bağladı.

Öyle bir yay yaptı ki, kirişsiz olmaz idi,

Böyle büyük yaya da, her kiriş uymaz idi.

Duydu bir hayvan varmış, çok büyük bir canavar!

"Bari gideyim", dedi, "Belki derisi uyar!"

Oğlan göklere gider, devlerle de savaşır,

Büyük bir dağa çıkar, canavara ulaşır,

Bu ne müthiş hayvandı, bir dağa yaslanmıştı,

Bir dağa da yatmıştı, upuzun uzanmıştı.

Oğlana bakaraktan, sanki göz kırpıyordu,

Uzun boynuzlarıyla, gökleri yırtıyordu!...







Bu Altay efsanesi, tam bir mitolojidir.
Çünkü efsanenin kahramanı, atı ile göklerde uçar ve göğün katlarını
gezerek, canavarı aramağa koyulur. Oğuz-Kağan destanındaki canavar, Oğuz
yurdunun hemen yanındaki bir ormanda yaşamaktadır. Altay efsanesindeki
canavar ise, göklerin derinliğindeki, efsanevî dağların ve göllerin
içinde yaşar.




"Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ın
gençliğini mitolojiden kurtarmak istemişlerdi":





Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın ad alması
için, böyle bir kahramanlık yapmasını gerekli görmemişlerdi. Oğuz-Han,
kendi adını kendi vermiş ve bütün Oğuz milleti de, onun bu arzusuna
uymuşlardı. Efsaneler, onun ad alışını şöyle anlatıyorlardı:







Büyük toy yapılırdı, eski Türk âdetince,


Böyle ad seçilirdi, çocuğun kudretince,

Kara-Han atlar kesti, Oğuz ad bulsun diye,

Çağırdı hep Türkleri, yurdu şen olsun diye.

Oğuz-Han birden bire, adım Oğuz'dur dedi,

Beklemedi kimseyi kendi adını verdi,

Ne kadar Türk var ise, hepsi şaşa kaldılar,

Bu Tanrı sözü deyip, buyruğa katıldılar.







Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz-Han'ın daha
çok küçük yaşta iken kendi adını koyması, milletince bir Tanrı buyruğu
gibi kabul edilmişti. Daha sonraki Türk efsanelerinde olduğu gibi
burada, gök sakallı bir ihtiyar görülmüyordu. Oğuz-Han, Tanrının
gönderdiği gök sakallı elçilerin yerine bizzat geçmiş ve kendi adını,
kendisi vermişti. Daha sonraki Oğuz destanının parçaları sayılan "Dede
Korkut" hikâyelerinde, çocukların adları, genel olarak "Dede
Korkut" un kendisi tarafından verilirdi. Anadolu Masallarında ise
gök sakallı ihtiyarlar ile "Hızır" ın ve hatta "Dede Korkut"
yerine, ihtiyar dervişler geçmişlerdi.




7. OĞUZ KAĞAN'IN EVLENMESİ





Müslüman Türkler Oğuz Kağan'ı, normal bir
insan gibi kabul etmişler ve onu, öylece evlendirerek, bir yuva
kurdurmuşlardı. Halbuki İslâmiyetin tesirleri görülmeyen Oğuz
destanlarında, durum daha başkadır. Uygurların Oğuz destanına göre Oğuz
Kağan, "Gökten inen göğün kızı ve yerdeki bir ağaç koğuğundan çıkan,
yerin kızları ile evlenmiş" ve bu yolla soyunu meydana getirmişti.
Burada artık Oğuz-Kağan destanı, bir destan değil; daha çok, gerçek bir
mitoloji halinde idi. Öyle bir mitoloji ki, Türklerin dünya görüşlerini,
uzay anlayışlarını ve dolayısı ile, Cihân hakimiyeti hakkındaki düşünce
ve isteklerini, hep kendisinde topluyordu. Oğuz-Kağan, mitolojik bir
Türk hükümdarı idi. Yeryüzünü zaptetmiş ve büyük bir devlet kurmuştu. Bu
olay, tıpkı bir tarih gibi anlatılıyordu. Aynı zamanda destanda, bir
hikâye çeşnisi de vardı. Ama Oğuz destanı, Binbir Gece Masalları gibi,
hayal mahsülü ve uydurulmuş, bir masal değildi. Oğuz-Kağan destanı,
Türklerin düşünüş, inanış ve binlerce seneden beri gelişerek, olgunluğa
erişmiş fikirlerinin, bir özeti gibi idi. Fikirler, düşünceler ve
semboller, tarih olayları ile anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan da, hatunları
da, çocukları ve akınları da, hepsi birer sembolden başka şeyler değil
idiler. Oğuz-Kağan'ın gökten inen kızla evlenişini, Uygurların destanı
şöyle anlatıyordu:






OĞUZ'UN, GÖĞÜN KIZI İLE
EVLENMESİ





Oğuz-Kağan bir yerde, Tanrıya
yalvarırken,

Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten,

Öyle bir ışıktı ki, parlak aydan, güneşten.

Oğuz-Kağan yürüdü, yakınına ışığın,

Gördü, oturduğunu ortasında bir kızın.

Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı,

Çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup yıldızı!.

Öyle güzel bir kız ki, gülse, gök güle durur!

Kız ağlamak istese, gök de ağlaya durur!

Oğuz kızı görünce, gitti aklı beyninden,

Kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönülden.

Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden!







Eski Türklere göre, hem gök ve hem de yer,
kutsal idiler. İran'da ve Avrupa mitolojisinde olduğu gibi, yer
kötülüğün ve fenalığın bir sembolü değildi. Ama gök, yerden daha önemli
idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan ilk önce, gökten inen kutsal kızla
evlenmişti. Daha sonraki Altay efsanelerinde de, buna benzer motifler
görüyoruz. "Altay dağlarının vadilerine sıkışmış kalmış olan bu
Türkler, büyük devlet kuramamışlardı. Onların, ne Kağanları ve ne de
hükümdarları vardı. Bu Türkler arasında, kağanların yerlerini, Şamanlar
alıyorlardı". Çünkü, cemiyet içinde söz ve güç sahibi olanlar,
Şamanlar idiler. Bu sebeple Şamanların soyları da, eski Türk Kağanları
gibi kutsal ve gökten geliyorlardı. Bu efsaneye göre: "Şamanların
atası olan büyük bir Şaman, gökle yerin kızı ile evlenmiş ve onlardan,
Altay Şamanları türemişti. (Bazıları da), gökle suların kızları ile
evlenmişlerdi". Bütün bunlar bize gösteriyor ki, belirli mitoloji
motifleri, her bölgeye ve çağa göre değişiyorlar; fakat ana
özelliklerini kaybetmiyorlardı. Bundan sonra da Oğuz-Kağan, yerin kızı
ile evlenir. Destanlar, Oğuz-Han'ın bu ikinci hatunu buluşunu da, şöyle
anlatırlar:






OĞUZ'UN, YERİN KIZI İLE
EVLENMESİ





Ava gitmişti birgün, ormanda Oğuz-Kağan:


Gölün tam ortasında, bir ağaç gördü yalnız,

Ağacın koğuğunda, oturuyordu bir kız.

Gözü gökten daha gök, sanki Tanrı kızıydı,

Irmak dalgası gibi, saçları dalgalıydı.

Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan,

Kim olsa şöyle derdi, yeryüzünde yaşayan:

"Ah! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah, biz ölüyoruz!"

Der, bağırıp dururdu! Tıpkı tatlı süt gibi, acı kımız olurdu!

Oğuz kızı görünce, başından aklı gitti,

Nedense yüreğine, kordan bir ateş girdi.

Gönülden sevdi kızı, tuttu aldı elinden,

Kızla gerdeği girdi, aldı dilediğinden.







"Bir gölün ortasında bulunan adalar",
Türk mitolojisinin en önemli motiflerinden biridir. Uygurların Türeyiş
efsanelerinde ise bu kutsal adacık, iki nehrin kavuştuğu bir yerde
bulunuyordu. Oğuz-Han destanındaki Kıpçak Bey'de, "Göl ortasında
bulunan bir adacıkta ağaç kovuğunda doğmuştu". Ağaç, köklerini
yerden alıyor ve kimbilir yerin ne kadar derinliklerine kadar
inebiliyordu. Bu sebeple bereketin sembolü olan ağaç, yerin soylarını da
temsil edeyordu. Destan, "Ğögün kızını Kutup yıldızına benzetirken,
yerden gelen kızın saçlarını ise, ırmak dalgaları gibi"
gösteriyordu. Göğün kızı göğe, yerin kızı da yere benziyordu.




"Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ı normal
bir insanmış gibi evlendiriyorlardı":






İslâmiyeti kabul etmiş olan Türkler ise,
daha başka türlü düşünüyorlardı. Onlar Oğuz-Han'ı, normal bir insan
olarak kubul ediyorlar ve kendi fikrine uygun, bir kız alıyor gibi
gösteriyorlardı. Oğuz-Han, iki amcasının da kızını almış; fakat onları
yola getirip, müslüman edememişti. Bunun üzerine, her iki karısının da
yüzüne bakmamış ve onlara elini bile değdirmemişti. Üçüncü amcasının
kızı, diğerlerine nazaran daha çirkindi. Fakat küçüklüğünden beri,
Oğuz-Han'ı bütün kalbi ile seviyordu. Oğuz, en sonunda bu kıza getmiş,
içini açmış ve müslüman olduğu takdirde, kendisi ile evleneceğini
söylemişti. Bu teklifi çoktan beri bekleyen kız, ağlayarak Oğuz'a bakmış
ve şöyle demişti:







Ben ne Allah tanırım, ne de Tanrı
bilirim!

Senin sözün buyruktur, hep peşinden gelirim!

Sen ne dersen o olur, fermanından çıkamam!

Sen var iken başımda, başkasına bakamam!








Oğuz bunu duyunca, çok sevinmiş ve artık
kaygısı dinmişti. Bunun üzerine kıza, Tanrıya inanmasını söyleyerek,
şöyle demişti:







Ey, sevgili hatunum! Benim ey eşsiz
eşim!

Gönlümde ebediyen, yanacak ey ateşim!

Tanrının birliğinde, bir defa iman getir,

Sev onu! Varlığıma, seninle bir can getir.







Kız Oğuz Han'ın bu sözü üzerine Tanrıya
inandığını söyleyerek artık müslüman olmuştu:







Sözünü kabul ettim, senin yoluna geldim!


Tanrının birliğiyle, canımı sana verdim!







Müslüman olan Türklerin, eski
Oğuz-Kağanlarından ve onun destanlarından vazgeçemeyerek, yeni olarak
düzdükleri bu hikâyeler, aslında en eski Türk mitolojisinin ana
çizgileriyle bir benzerlik göstermiyorlardı. Fakat ne yapsınlar ki,
onlar da müslüman olmuşlardı ve müslümanlığı, yalnızca X. yüzyılda
değil; ta Oğuz Han zamanından beri tanıdıklarını ve bildiklerini
göstermek istiyorlardı. Müslüman tarihçiler, Oğuz-Han'ın yaşadığı çağlar
hakkında da, bize bazı bilgiler verirler. Meselâ Hiveli meşhur Ebul Gazi
Bahadır Han'a göre Oğuz-Han, zamanımızdan 5000 sene önce yaşamıştı. "En
önemli nokta da şu idi ki, Ebul Gazi Bahadır Han Oğuz-Han'ı, İran'ın en
eski atalarından daha önceye koyuyor ve Türkleri, bir millet olarak
İran'lılardan daha eski tutuyordu. Bu efsaneler Türklerin, İslâmiyeti ve
Allah'ı, 5000 sene önceleri ve hatta insanlığın ilk yaratılış
sıralarında tanıdıklarını, söylemek istiyorlardı". Henüz daha
müslümanlığın ne demek olduğunu bilmeyen Türkler "Allah" sözünden
habersiz idi. Eski Türk tarihçilerine göre, "Allah" sözünün
manasını anlamayan Türkler, Oğuz-Han'ın şiir okuduğunu veyahut da şarkı
söylediğini zannederlermiş. Bunlar da, Müslüman Türkler tarafından, bir
Türk olarak uydurulmuş, düzenlenmiş ve geniş halk kitleleri arasında
yayılmış hikâyelerdi.




Öyle anlaşılıyor ki Türkler, İslâmiyetin
öncülüğünü, Araplara ve hatta Peygambere bile vermek istemiyorlardı. Bu
duruma göre, "Oğuz-Han Türklerin ilk ve en eski peygamberleri
oluyordu. Gerçi bu da, İslâmiyetin esaslarına aykırı idi. Fakat Türk
kitlelerinin, milliyet ve üstünlük hislerini göstermesi bakımından
bizler için bir önem taşıyordu".




8. YER VE GÖK VARLIKLARININ OĞUZ'UN
OĞLU OLMALARI




"Gök ve yerin türlü varlıkları,
Oğuz-Han'ın oğulları oluyorlardı":




Oğuz-Han, "gökten bir ateş gibi, ışık
hâlesi içinde inen göğün kızı" ile evlendikten sonra, üç oğlu
olmuştu. Bu oğullarının adları, "Gün-Han", "Ay-Han" ve "Yıldız-Han"
koyması, bize çok şey ifade eder. Zaten göğün belli başlı varlıkları,
güneş, ay ile yıldızlar idiler. Ağaç koğuğunda bulduğu yerin kızından
da, yine üç oğlu oluyordu. Bunların adını da "Gök-Han", "Dağ-Han"
ve "Deniz-Han" koyuyordu. Burada Türk mitolojisi ile Türk düşünce
düzeninin, çok önemli bir meselesi ile karşılaşıyoruz. Yerin kızından
doğan çocuklardan birinin adı "Gök-Han" idi. Ayrıca "Gök-Han"
yerin kızının çocuklarının, en büyüğü idi. Yerin kızından, "Gök-Han"
ın doğmuş olması, ilk bakışta bizi şaşırtıyordu. Halbuki bu kitapta sık
sık söylediğimiz gibi gök kubbesi, aslında Türklerce, maddî bir varlık
gibi düşünülüyordu. Türkler gök kubbesini uzaydan ayrı düşünüyorlardı.
Asıl gök, güneş ve ay ile yıldızların dolaştıkları, uzay idi. Eski
Göktürk kitabelerinde de söylendiği gibi: Tanrı, gök ile yeri
yarattıktan sonra, ikisi arasında da, insanoğlunu yaratmıştı. Yer ile
göğü yaratan Tanrı, gök kubbesinin üstünde ve sonsuz feza içinde
bulunuyordu. Eski Türkler göğe, "Tengri" derlerdi. "Tengri", hem
"gök" ve hem de "Yüce-Tanrı" anlamına geliyordu. Ama onlar, gök
kubbesini anlatmak isterlerken, "Kök Tengri" derler ve böylece,
gök kubbesini, esas büyük Tanrıdan ayırırlardı. Bu çok eski Türk
düşüncesinin izlerini, Oğuz destanında da, bulmamız bizi
sevindirmektedir. "Çünkü, Türk düşünce düzeni, yüzyıllar boyunca
değişmemiş ve ana çizgileriyle üç kıt'a üzerinde yaşamıştı".






Burada önümüze çok önemli bir mesele de
çıkmaktadır: bazılarına göre, "Gün-Han", güneşin hanı; "AY-Han" ise,
ayın hanı şeklinde açıklanmıştır. Onlara göre Türkler, güneşte de bir
dünyanın olduğunu düşünmüş olmalı idiler. Oğuz-Han, en büyük oğlunu da
güneşe bir Han olarak tayin etmiş olmalıydı. Bu düşünce tarzı, oldukça
sakat ve yanlıştır. "Oğuz-Han'ın oğulları güneşin, ayın ve
yıldızların hanları değil; bilâkis güneş, ay ve yıldızların ta kendileri
idiler. Gerçi Oğuz-Han, yine insanoğlu sayılan Türk milletinin, bir
atası idi. Fakat Oğuz destanında Oğuz-Han, yanlnızca Türk milletini
temsil etmiyor; aynı zamanda göğün ve yerin bütün varlıklarını da, kendi
adı ve soyları altında topluyordu. Görülüyor ki, bir efsane gibi ve Türk
milletinin türeyişi şeklinde karşımıza çıkan Oğuz-Kağan destanı, bütün
kâinatın oluş ve türeyiş mitolojisi halinde görünüyordu. İşte Oğuz-Han
destanının, bizce en önemli olan özelliği bu idi. Sonradan bu altı
oğullar dörder oğul daha türeyerek, 24 Oğuz boylarını meydana
getireceklerdi".




9. OĞUZ DESTANINDA "AİLE DÜZENİ"





"Oğuz efsanesinde görülen aile düzeni,
daha çok 'Baba ailesi' ile ilgili idi":




Şimdiye kadar sosyologlar aileleri,
başlıca iki bölüm içinde incelemişlerdir. İlkel kavimlerde daha çok "Ana
ailesi" görülüyordu. Fakat cemiyet ilerledikçe ve içtimaî seviye
yükseldikçe "Baba ailesi" ne doğru bir gidiş vardı. Daha doğrusu
Ana ailesi geriliği, Baba ailesi ise, bir toplumun olgunluğunu
gösteriyordu. Bazı Moğol efsanelerinde, ana ailesinin izlerini görmüyor
değiliz. Meselâ Cengiz-Han'ın atası kocasız bir kadın idi. Gökten inen
sarı bir köpek şeklindeki hayvandan hâmile kalmış ve Moğol ulusunu
meydana getirmişti. Türklerde ve Türk mitolojisinde, böyle bir "Ana-Ata"
ya rastlamıyoruz. Türk mitolojisinin bütün ataları, - hatta istisnasız
olarak - hep erkek ve büyük bahadır idiler. Burada da, Oğuz-Han'ın
çocuklarının hepsi, erkek olarak doğmuşlar ve Türk milletine birer baba
olarak meydana getirmişlerdi. Şunu da söylemekte fayda vardır: Eski
Roma'da "Baba ailesi", kayıtsız ve şartsız olarak, babanın
hakimiyeti altında idi. Baba oğlunu satabilir ve öldürebilirdi. Ama
Türklerde, böyle bir baba ailesi görmüyoruz. Oğuz-Han babasını bile,
müslüman olmadı diye öldürmüş ve ona karşı gelebilmişti.





10. OĞUZ'UN TOPLUM DÜZENİ "ZAMAN
BİRİMLERİNE" GÖRE




"Oğuz-Han'ın oğulları ile boylarının
sayıları birer takvim rakamları idiler":




Oğuz destanı, eski Türk düşünce ve
toplumunun, mantık üzerine kurulmuş düzenlerini göstermesi bakımından,
büyük bir öneme sahiptir. Eski Türkler, İranlılar veya Hintliler gibi,
hesapsız ve düzensiz düşünmüyorlardı. "Türk düşüncesinin her yönü,
matematik bir mantık üzerine kurulmuş ve bu, topluma da sıkı bir
disiplin ile benimsetilmişti". Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Göğün
kızından doğan çocuklar Boz-Ok bölümünü; yerin kızından doğanlar da,
Üç-Ok bölümlerini meydana getiriyorlardı. Bu yolla altı çocuk, ikiye
bölünmüş ve üçlü bir düzen meydana getirilmişti. Yani 12 saatin, 12 ayın
ve hatta 12 burcun yarısı olan çocuklar, yine bölümlere ayrılıyorlar ve
takvim biriminin bir çeyreğini meydana getiriyorlardı. Bütün rakamlar 12
ile 24 sayılarını bölen, birimler idiler. Aslında eski Türklerde çoğu
zaman bir sene 12 ay değil; 24 ay idi. Bu da ayın, onbeş günlük
devrelerine göre hesaplanıyordu. Nitekim Oğuz Han'ın da 24 torunu vardı.
Eski Çin takviminde üç, altı, on iki ve yirmi dört rakamları yalnız bir
zaman birimi olarak değil; aynı zamanda kutsal sayılar olarak da, büyük
bir öneme sahip idiler. Eski Çin'de, "zaman ve mekân birimleri",
birbirine uyduruluyor ve zamanla mekân arasında, bir birlik meydana
getiriliyordu. 12 ay ve 24 saat, Çin imparatorluğu içinde de, 12 eyâlet
ile 24 vilâyetin meydana gelmesini gerektiriyordu. Bunları söylemekle
Türkler, Oğuz Kağan destanını, Çin düşüncesine göre düzenlemişlerdir,
demek istemiyoruz. Türklerin de kendilerine göre bir takvimi vardı;
Çinlilerin de. Aslında Türk takvimi, zaman zaman Çin'e tesir etmiş ve
Çin kültüründe de büyük bir önem kazanmıştı. Fakat mitoloji
tetkiklerinde, başlıca problemlerin daha iyi anlaşılabilmesi için,
mukayeseli araştırmalar yapmak ve örnekler vermek, çok faydaladır.






"Oğuz Han destanındaki 'takvim
rakamları', Türk devlet teşkilâtı ile ordu düzeninde de görülüyordu":





Oğuz destanı, yüzyıllar ve hatta binyıllar
boyunca, Türk halkları tarafından söylenmiş ve anlatılmış, uydurma bir
masal değildi: "Onu meydana getiren düşünce düzeni, yalnızca Türklerin
gönüllerinde ve kalplerinde yaşamamış; aynı zamanda, topluma düzen ve
disiplin veren bir ilham kaynağı halinde devam etmişti". Meselâ Büyük
Hun imparatoru Mete'nin ordusu, 24 tümenden meydana geliyordu. Bu 24
tümen, 6 köşeye bağlı idi. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu gibi. Bu 6 köşe de,
ikiye ayrılıyorlardı. "Sağ" ve "Sol" adlar ile,
imparatorluğun "Doğu" ile "Batı" yönlerini, aralarında
bölmüş bulunuyorlardı. Atilla'nın Macaristanda büyük bir imparatorluk
kurması, düzenli ve disiplinli orduları ile dehşet vermesi,
Avrupalıların toplum düzenlerinde de, yeni yeni değişiklikler meydana
getirmişti. Birçok Cermenler, Atilla'nın emrinde çalışmışlar ve Atilla
Hunlarından, pek çok şey öğrenmişlerdi. Atilla, M.S. 450 de ölüp
gitmişti. Fakat O'nun adı, Cermen ve İskandinav efsanelerinden,
yüzyıllar boyunca silinmemişti. Hep, Atilla'nın harplerinden ve ordu
düzeninden, bahsedilir olmuştu. Bu zaman kadar "yüzlük", "binlik"
ve "Onbinlik", ordu birimlerini bilmeyen Cermen'ler, Atilla'nın
ölümünden sonra, yalnız kendi ordularını değil; köy ve şehirlerini bile,
bu prensiplere göre düzenlediler. Atilla'nın ordularından bahseden
İskandinav efsaneleri, O'nun 24 tümeninden ve 6 ordusundan söz
açıyorlardı. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu ve 24 torunu gibi, bütün bunlar
bize gösteriyor ki, "Oğuz Kağan destanı zihinlerde ve hayallerde
yaratılmış bir hikâye değil; Türk toplumunu anlatan ve yansıtan bilgiler
idiler".




11. TÜRK DEVLETİ DÜNYA DEVLETİ İDİ





"Eski Türkler yeryüzünü bir Türk
devleti, Oğuz Kağanı da bütün insanlığın bir hükümdarı olarak
düşünüyorlardı":




Oğuz Han, 6 oğlunu toplamış ve onlara,
birçok öğütler vermişti. Bundan sonra beyleri ile, milletini de biraraya
getirerek, büyük şölenler ile ziyafetler verdiğini de görüyoruz. Eski
Türk Kağanları, savaşlardan önce ve sonra bütün milleti toplar ve
onlara, büyük ziyafetler verirlerdi. Bu toplantılar aynı zamanda, birer
"kurultay" ve "danışma" toplantıları idiler. Uygurların
Oğuz destanına göre, Oğuz-Han konuşmağa başlamış ve kendi devletini
tarif etmişti. O'na göre:




"Yukarıda gök, kendi devletinin bir
çadırı gibi idi. Güneş de Oğuz-Kağan devletinin bir bayrağı olacaktı".
Zaten eski Göktürk yazıtları da öyle diyorlardı: "Yukarıdaki mavi
gök, aşağıdaki yağız yer yaratıldığında ikisi arasında da insanoğlu
yaratılmış insanoğlunun üzerine de, atalarımız Bumın-Kağan ile
İstemi-Kağan, Han olarak oturmuşlar". Göktürk devletini kuran Bumın
ve İstemi-Kağan, yalnızca Türk milletinin değil; gök ile yer arasında
yaşayan, bütün insanlığın hükümdarları idiler. Onlar, bu tahta Tanrı
tarafından oturtulmuş ve bütün yeryüzünü idare etme yarlığı da, yine
Tanrı tarafından onlara verilmişti. Bu fikir, Türklerin yalnızca devlet
idare etme düşüncelerinde değil; Türk dininin çok eski prensipleri
içinde de bulunuyordu. Büyük Hun Devleti ile, daha sonraki Türk
devletlerinde, bu düşüncenin türlü ve sayısız örneklerini bulabiliyoruz.






"Oğuz-Kağan'ın akınları, sonraki
Türkler tarafından, kendi bilgilerine göre, ilâve edilmiş bölümlerdi":






Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz konular,
Oğuz-Kağan destanının esasını meydana getiren bölümlerdi. Artık bundan
sonra, Oğuz Han'ın akınlarından söz açılır ve nereleri zaptettiği, geniş
olarak anlatılmağa çalışılır. Uygurlar, Oğuz-Kağan'a, kendi bildikleri
memleketleri akınlar yaptırırlar ve oraları aldırırlardı. Uygurlar, İran
ve Hindistan bölgelerini çok iyi tanımıyorlardı. Güney Rusya Türkleri
hakkında da pek fazla bilgileri yoktu. Cengiz-Han imparatorluğu
kurulunca, âdeta bütün imparatorluk içinde, Oğuz-Kağan destanını yazmak
ve söylemek bir moda haline gelmişti. Bu sebeple, çok daha geniş ve
büyük Oğuz-Kağan destanlarının yazılmaya başlandıklarını görüyoruz.
Cengiz-Han İmparatorluğu, Anadolu dahil, Macaristan ovalarından
Japonya'ya ve daha güneyde de, Endenozya'ya kadar uzanıyordu. Bu
sebeple, aynı çağda yaşayan Türkler ve İranlı yazarlar, bu bölgeler
hakkında, gayet geniş bilgilere sahip idiler. Bu çağda Oğuz-Han, artık
Cengiz-Han'ın yerine konmuştu. Cengiz-Han nerelere gidip, zaptetmiş ise,
Oğuz-Han'a da, O'nun gibi akınlar yaptırılmıştı. Cengiz-Han gençliğinde
akıllı bir eşkiyadan başka bir kimse değildi. Yol kesmek, haraç almak ve
para toplamak, O'nun en ileri gelen özelliklerinden biri idi. Bu sebeple
geniş bölgeler elde edip, büyük bir devlet kurduktan sonra,
gençliğindeki haraç sistemini, yeni imparatorluğuna da uygulamış ve buna
göre, bir idare düzeni meydana getirmişti. Cengiz-Han herşeyden önce,
bir memleketin vergilerinin toplanmasına önem verir ve memurlarını, bu
amaca uygun olarak tayin ederdi. Cengiz-Han çağındaki Oğuz-Kağan
destanlarında artık Oğuz Kağan değişmişti. Zaptettiği yerlere vergi
memurları gönderiyor ve alınan vergileri de, tıpkı Cengiz-Han gibi,
gözden geçiriyordu. Aslında ise, eski Türk devletlerinin teşkilâtı ile,
Cengiz-Han'ın kurduğu bu yeni düzen arasında, büyük ayrılıklar vardı.
Hiç şüphe yok ki, eski Türk Kağanları da, zaptettikleri yeni
memleketlerden gelecek vergilere, büyük önem veriyorlardı. Fakat
devletin idaresinde, hakim olan tek ve en önemli prensip, vergi toplamak
değildi. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı daha çok eski Türk devlet
teşkilâtını andıran bir şekilde konuşuyor ve eski Türk kağanlarının,
gerçek düşüncelerini yansıtıyordu.




12. OĞUZ KAĞAN DESTANININ EN ESKİ
BÖLÜMLERİ




"Arabanın icâdı":




Göktürklerin türeyişleri ile ilgili
efsanelerde, ateş gibi insanlığa faydalı olan şeyleri icâd eden
atalardan, söz açılıyor ve bunlara büyük bir önem veriliyordu. Zaten
ateş, tuz, araba v.s. gibi, insanlığın gelişmesine yardım etmiş
unsurlarla aletlerin icadları, bütün dünya mitolojilerinde, en eski ve
öz kalıntılar olarak kabul edilmişlerdir. Türklerin Kanglı boyu,
tarih boyunca büyük bir şöhret yapmış ve Türk kavimleri arasında, önemli
bir yer tutmuştu. İlk bakışta Kanglı sözü, bir nevi bizim kağnı,
yani "kağnı arabası" deyimini andırıyordu. Bütün mitolojilerde
olduğu gibi, Türk Mitolojisinde de, sözlerin dış görünüşlerine göre,
bazı benzeştirmeler yapılmıştır. Bu sebeple Oğuz Kağan destanında,
kağnı arabasının icâdından söz açılırken, Kanglı boyu ile bir ilgi
kurulmuştu. Uygur Türkçesi ile yazılan Oğuz destanında, Kağnı'nın icâd
edilişi, şöyle anlatılıyordu:







Çürced Kağan'ı aldı, halkıyla ulusunu,


Yoketmek için geldi, Oğuz-Han ulusunu.

Başgeldi Oğuz-Kağan, basdı Çürced Hanı'nı,

Ok ile kılıç ile, döktü düşman kanını.

Oğuz öldürdü onu, kesti hemen başını,

Böldü ganimetleri, tâbi kıldı halkını.

Oğuz'un askerleri, beyleri bütün halkı,

Düşmanda ne bulursa, toplayıp hep tüm aldı.

Atlar ile öküzler, katırlar az gelmişti.

Yığılmış yükler ise, ta dağları geçmişti.

Oğuz'un bir eri vardı, akıllı tecrübeli,

Barmaklığı-Çosun-Billig, yatkındı işe eli.

Bir kağnı arabası, yapıp koydu içine,

Oğuz'un bu ustası, devam etti işine.

Kağnıyı çekmek için, canlı öne koşuldu,

Cansız alıntılar da, üzerine konuldu.

Oğuz'un beyleriyle, halkı şaştılar buna,

Onlar da kağnı yaptı, özenmişlerdi ona.

Kağnılar yürür iken, derlerdi: "Kanğa! Kanğa!"

Bunun için de dendi, artık bu halka "Kanğa".

Oğuz bunu görünce, güldü kahkaha ile,

Dedi: "- Cansızı çeksin, canlılar Kanğa ile!"

"Adınız Kanğaluğ olsun, belğeniz de araba!"






Bıraktı onları da, gitti başka tarafa.
Oğuz-Kağan, Mançurya Bölgesindeki kavimlere akın yaptığında, çok mal
elde etmiş; fakat bunları, atlarla taşıyamamıştı. Bunun üzerine,
Oğuz-Kağan'ın akıllı beylerinden birisi, bir araba yaparak, malların
hepsini arabalara doldurmuş ve Oğuz-Kağan'ın yurduna kadar taşımıştı.
Oğuz-Kağan, böyle yeni bir icâdı görünce, çok sevinmiş ve bu beyinin
soyundan gelen boylara da "Kangalı" yani "Kağnılı" adını
vermişti. Tabiî olarak bu, nihayet bir efsane ile sözlerin
benzeştirilmesinden başka bir şey değildi. Türkler çok eski çağlarda,
tekerlek ile arabayı icâd ederek kullanmışlardı. Çok eski çağlarda
herhalde, "Kanglı" kavim adı da vardı. Fakat kendileri, henüz daha
ortada yok idiler. Çünkü Türk boyları, zaman zaman çoğaldıkça
bölünüyorlar ve eski adlar alarak, yeniden ortaya çıkıyorlardı. M.S. V.
yüzyılda, Ortaasya tarihinde önemli bir rol oynayan bazı Türk
kavimlerine Çinliler, "Yüksek arabalı kavimler" adını
veriyorlardı. Çinlilerin bunlara, Yüksek arabalı" demelerinin sebebi,
herhalde onların arabalarının yüksek, yani tekerleklerinin büyük
olmasından ileri geliyordu. Çin tarihleri, kendilerine benzeyen
kavimlerden ve eşyalardan söz açmazlardı. Öyle anlaşılıyor ki, Türklerin
bu arabaları, Çin'de kullanılan arabalara nazaran, çok daha büyük ve
yüksek idiler. "Büyük tekerlekli arabalar birçok bakımlardan faydalı
ve elverişli idiler". Çamurlu bölgelerde ve engebeli arazilerde,
büyük tekerlekli arabaları kullanmak, daha kolay oluyordu. Eski Türkler
çadırlarını yalnızca yere kurmaz, aynı zamanda arabalar üzerine de
oturturlardı. Bu arabalar, akınlarda da orduların peşinden
ayrılmazlardı. Oğuz-Kağan destanında da görüldüğü gibi, harbe giden Türk
ordularının arkasından, aileleri taşıyan arabalar ve kervanlar da
yürürlerdi. Oğuz-Kağan destanına göre böyle ordu düzenleri, yalnızca çok
eski çağlarda görülüyordu. Bununla beraber, daha sonraki çağlarda,
meselâ Göktürk ve hatta Cengiz-Han akınlarında bile hatunlar, Hakanlar
ile beylerin arkalarından gelirlerdi.




"Türkler ilk geminin yapılışı":





Oğuz-Han'ın bir beyi, İtil, yani Volga
nehrini geçerken kendisine bir kayık yapmıştı. Bu kayık veya gemi
sayesinde, Oğuz-Han'ın orduları nehrin karşı kıyısına geçerek, düşmanı
mağlûp etmişlerdi. Kayığı icâd etme motifi de, her halde Türk
mitolojisinin, en eski kalınıtılarından biri olsa gerektir. Eski
Türkler, denizci bir millet değillerdi. Bununla beraber kendi
ülkelerinde de, birçok geniş nehirler ile göller bulunuyordu. Uygur
türkçesi ile yazılmış Oğuz Kağan destanı, Türklerin gemi veya salı icâd
etmelerini şöyle anlatıyordu:







İdil adlı bu ırmak, çok çok büyük bir
suydu,

Oğuz baktı bir suya, bir de beylere sordu: "-

Bu İdil sularını, nasıl geçeceğiz, biz?"

Orduda bir bey vardı, Oğuz Han'a çöktü diz.

Uluğ-Ordu-Beğ derler, çok akıllı bir erdi,

Bu yönde Oğuz Han'a yerince akıl verdi.

Baktı ki yerde bu beğ, çok ağaç var çok da dal,

Kesti biçti dalları, kendine yaptı bir Sal.

Ağaç sala yatarak, geçti İdil nehrini,

Çok sevindi Oğuz-Han, buyurdu şu emrini:

"- Kalıver sen burada, halkına oluver bey!

"Ben dedim öyle olsun, densin sana Kıpçak-Beğ!"








Tabiî olarak diğer Oğuz destanlarında,
Kıpçak-Beğ'in doğuşu ve bey oluşu daha başka türlü anlatılmaktadır.




"Dünyamıza soğuk rüzgârlar gönderen
'Buz-Dağı' motifi, Oğuz destanında da görülüyordu":






Karluk Türklerinin meydana gelişleri ile
ilgili bölüm de, bazı önemli meselelerle karşılaşıyoruz. Uygur türkçesi
ile yazılmış Oğuz destanında, Karluk Türklerinin ortaya çıkışları şöyle
anlatılıyordu:







Oğuz-Kağan baktı ki, erkek kurt önler
gider,

Ordunun öncüleri, Gökkurt'u gözler gider,

Görünce Oğuz bunu, ne çok sevinmiş idi,

Alaca aygırını, çabucak binmiş idi.

Apalaca aygırı, Oğuz severdi özden,

Ama at dağa kaçtı, kaybolup gitti gözden,

Bu dağ buzlarla kaplı, çok büyük bir dağ idi,

Soğuğun şiddetinden, başı da ap ağ idi.

Çok cesur çok alp bir bey, ordu içinde vardı,

Ne Tanrı ne Şeytandan, korku içinde vardı.

Ne yorgunluk ne soğuk, erişmez idi ona,

Bu bey dağlara girdi, dokuz gün erdi sona.

Aygırı yakaladı, memnun etti Oğuz'u,

Atamadı üstünden, dağlardaki soğuğu.

Olmuştu kardan adam, kar ile sarılmıştı,

Oğuz onu görünce, gülerek katılmıştı.

Dedi: "Baş ol beylere, artık sende burda kal!

"Sana Karluk diyeyim, ölümsüz adını al!

Çok mücevher, çok altın, hediye etti ona,

Bir bey yaptı Karluk'u, devam etti yoluna.






Eski Türk Kağanlarının atları, büyük bir
önem taşırlardı. Türk tarihinde, 60 veya 100 kilometre koşan, Mete'nin
atı gibi efsaneleşmiş birçok atlara da rastlıyoruz. Elbette ki
Oğuz-Kağan, kaçak atını orada bırakıp gidemezdi. Ama, o nasıl bir attı
ki, buzlarla örtülü büyük bir dağ içine kaçmış ve peşindekileri de
günlerce uğraştırmıştı. Onu yakalayıp getiren insanlar bile, baştan
aşağıya kadar kardan bir adama dönmüşlerdi. Oğuz-Kağan destanlarında bu
dağa, "Muz-Tak", yani "Buz-Dağı" adı veriliyordu. Atı dağda bulup
getiren bey de, kardan bir adam şekline girdiği için, Oğuz Kağan
tarafından "Karluk yani Karlık" adı ile adlandırılmıştı. Sonraki güçlü
ve şöhretli Karluk kabileleri, bu adamın soyundan geleceklerdi. Eski
Altay efsanelerine bir göz attığımız zaman da, böyle Buz dağlarını Türk
Mitolojisi içinde görebiliyoruz. Altay Türklerine göre, Kuzeyden esen
soğuk ve buzlu rüzgârlarının geldikleri bir dağ vardı. Altay Türkleri,
soğuk kuzey rüzgârlarının, "Muz-Tak"adlı buzlarla kaplı bir "Buz-Dağı"ndan
geldiğine inanıyorlardı. Bu Buz Dağı dünyanın kuzeyini baştan başa
kaplamıştı. Buz dağının üzerinde de, yine "Buz" adı ile adlandırılan,
büyük devler yaşıyorlardı. İlk bakışta, Altay efsanelerindeki Buz Dağı
motifleri, Himalaya dağları ile kar adamları efsaneleri hatırlatır gibi
idiler. Ama Türk Mitolojisindeki Buz Dağları herhalde yerli olarak,
Türklerin zihinlerinden doğmuş ve nihayet insan düşüncesinin, bir gereği
gibi oluşmuş ve gelişmiş olmalıydılar. Bunları söylemekle, Oğuz-Kağan
destanındaki, "Buz-Dağ"ın Altay efsanelerindeki Buz-Dağı ile aynı
olduğunu ifade etmek istemiyoruz. Gerçi daha sonraki "Boz-Ok"
Oğuzlarının yurtlarında da, "Buz-Dağ" adını taşıyan bazı dağlar
vardı. Ama mitoloji incelemeleri yapan bir kimsenin, diğer efsaneleri de
gözönünde tutarak, karşılaştırmalar yapması, zorunlu görünmelidir. Eski
Oğuz yurdunda da Buz-Dağları olabilirdi. Fakat bu dağlar, ne de olsa
insanların zihinlerinde, efsaneleşmiş ve gerçek mahiyetlerini
kaybetmişlerdi.




13. OĞUZ DESTANINDA "KÖPEK BAŞLI"
İNSANLAR




Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümü
de, "Köpek başlı insanlar"ın ülkelerine yapılan akınlardı.
Türkler bu kavimlere, "İt-Barak" adı veriyorlardı. "İt" sözü,
eski Türklerde de, köpek anlamına geliyordu. "Barak da, bir nevi
köpekdi". Bazılarına göre, "Siyah ve tüylü bir köpek cinsi"
idi. Fakat bu köpek de, herhalde başlangıçlarda, efsanevi bir köpek
olmalı idi. Oğuz Kağan destanlarına göre, "İt Barak'ların memleketi,
kuzey-batıya doğru uzanan, karanlık ülkeleri içindeydi. Oğuz-Han,
'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış; fakat mağlûp olarak, dağlar
arasındaki bir nehrin ortasında bulunan, küçük bir adacığa sığınmak
zorunda kalmıştı. Bu adacıkta, savaşta ölen askerlerinden birinin karısı
da, bir çocuk doğurmak zorunda kalmıştı. Fakat buraya sığınan Oğuz
Han'ın, ne bir çadırı ve ne de bir evi vardı. Kadın, ağaç koğuğuna
girmiş ve orada çocuğunu doğurmak zorunda kalmıştı. Oğuz-Kağan, kadının
esenlikle doğum yapmasına sevinmiş ve çocuğa da, Kıpçak adını vermişti".
Eski Türk efsanelerine göre "Kıpçak" sözü, "ağaç koğuğu"
anlamına geliyordu. Bildiğimiz üzere "Kıpçak" lar, Altay
dağlarının batısından, ta Güney Rusya içlerine kadar uzanan, büyük Türk
kitleleri idiler. Herhalde Kıpçak sözü de, çok eski çağlardan beri
meydana gelmiş, bir kavim adı olmalıydı. Fakat Türk destanlarını
yazanlar, Kıpçak'la "ağaç koğuğu" arasında bir benzerlik
bulmuşlar ve bu yolla, Kıpçak Türklerinin türeyişlerini anlatmak
istemişlerdi. Az önce de söylediğimiz gibi, "Oğuz-Kağan, ikinci
karısını bir göl ortasında bulunan küçük bir adacıktaki ağaç koğuğunda
bulmuştu". Uygurların türeyiş efsanesinde de, "Eski Uygur ataları,
iki nehir ortasında bulunan bir odacıktaki, kayın ağacından"
doğmuşlardı. Bu örneklerden de kolayca anlaşılıyor ki, bir tarih olayı
gibi gösterilen bu akınlarda, Türk mitolojisinin çok eski ve müşterek
motifleri, sık sık görülebiliyorlardı:







Türkler "Barak" derlerdi, Kara tüylü
köpeğe,

Böyle ad verirlerdi, büyük soylu köpeğe.

Aslında efsaneler, bir köpek anarlardı.

Onu da köpeklerin, atası sayarlardı.

Bu köpek soylu idi, çok büyük boylu idi,

Av çoban köpekleri, hep onun oğlu idi.

Kuzey-batı Asya'da güya "İt-Barak" vardı,

Türklerse İç Asya'da, onlara uzaklardı.

Başları köpek imiş, vücutları insanmış,

Renkleriyse karaymış, sanki Kara Şeytanmış.

Kadınları güzelmiş, Türklerden kaçmaz imiş,

İlâç sürünürlermiş, ok mızrak batmaz imiş.

Destanda denilmiş ki, Oğuz-Han yenilmişti,

Bir adaya sığınıp toplanıp derilmişti.

On yedi sene sonra, Oğuz onları yendi.

Kadınlar yardım etti, orada savaş dindi.

Oğuz bu bölgeleri, "Kıpçak-Beğ" e il verdi,

Bunun için Türkler de, oraya "Kıpçak" derdi.






Gerçi, bu efsane idi. Fakat içinde tarih
olayları da yatmaktaydı. Öyle anlaşılıyor ki, bu bölgedeki güzel
kadınları Türkler almışlar ve onlardan da, yeni bir nesil meydana
getirmişlerdi. Belik Kıpçağın annesi de, güzel bir İt-Barak kadınından
başka bir kimse değildi. Sonradan Kıpçak, Oğuz-Kağan tarafından bu
bölgelere tayin edilmiş ve kuzey ülkeleri, hep onun soyları tarafında
idare edilmişti. "Kıpçak'lar da Türkçe konuşuyorlar ve Türk kültürüne
sahip idiler". Fakat Oğuz destanı, Kıpçağı Oğuz-Han'ın soyundan
değil, nihayet askerlerinden birisinin neslinden getiriyordu. Kıpçak
kuzeylere gitmiş, orada soyları türemiş ve yerlilerle karışarak, yeni
akraba bir Türk kavmi meydana getirmişti.




"Köpekbaşlı insanlara Avrupa ve Hint
mitoloilerinde de rastlanıyordu". Eski Yunan mitolojisinde de, köpek
başlı insanlarla ilgili, birçok efsanelere rastlıyoruz. Daha sonraki
Avrupa mitoloji de, köpek başlı insanlara, zaman zaman yer vermişti.
Avrupalılar, bu köpek başlı kavme, "Borus" adını veriyor ve
onların, bugünkü Finlandiya ile Rusya'nın kuzey kısımlarında
yaşadıklarını söylüyorlardı. Oğuz-Kağan destanındaki "İt-Barak"lar
da aşağı yukarı, aynı bölgelerde idiler. Bu bakımdan, Avrupa ve Yunan
Mitolojisi ile Türk Mitolojisi arasında, bir benzerlik ve bir bağ
meydana gelmektedir. Köpek başlı insanlar motifi, herhalde Türkler
arasına, dışarıdan gelmiş bir efsane olmalı idi. Fakat Türkler, köpeğe
önem vermezlerdi. Köpek, Türklere göre, aşağı bir hayvandı, bunun için
de Türk Mitolojisi, köpek başlı insanları daima küçük görmüştü. Köpek
başlı insanlarla ilgili efsaneleri, Hindistan'da ve güney bölgelerinde
de görüyoruz. Hint Mitolojisi zaman zaman, köpeğe daha fazla önem
vermişti. Bu sebeple Hindistan'daki köpek başlı insanlar, aşağı bir
sınıfı değil; soylu Hintlileri temsil ediyorlardı. Motifin, eski
Yunan'da ve Avrupa'da görülmüş olmasına rağmen, Türklerde de bunların
benzer şekillerini görmüyor değiliz. Meselâ Doğu Göktürk devletinin
önemli bir bölümünü meydana getiren Tarduş Türklerinin ataları da, "Başı
kurt ve vücudu insan olan" bir kimse idi. "Köpek başlı insanlara,
Çin efsanelerinde de büyük bir yer verilmişti. Çin'in kuzeyinde ve
Mançurya'da oturan bazı kavimler Çinlilere göre köpek başlı idiler. Bu
efsaneler Çin'de, çok daha eski çağlarda başlamıştı. Hatta diyebiliriz
ki, Çin'in köpek başlı efsaneleri, Yunanistan'daki efsanelere nazaran
daha eski idiler". Mançurya'nın kuzeyinde oturan iptidaî Moğollar,
köpeğe büyük bir önem verirlerdi. Onlarca köpek, hem kutsal ve hem de
kendi milletlerinin atası idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan destanına köpek
başlı insanlar motifinin, Çin'den mi, yoksa Avrupa'dan mı geldiğini,
kolayca kestirmek mümkün olamamaktadır. Cengiz-Han devrinde yazılmış
olan Oğuz destanları, daha çok Batı ile ilgileri olan yazarlar
tarafından kaleme alınmışlardı. Bu sebeple Oğuz destanlarında köpek
başlı insanlar, Kuzey Rusya ile Finlandiya'da gösteriliyorlardı.
Elimizde bu konu ile ilgili, daha eski kaynaklarımız maalesef yoktur.
Buna rağmen, eski Türk destanlarında, güya Kuzey Mançurya'da yaşayan "Köpek
başlı" insanlardan da söz açılıyordu.




14. "ALTIN YAY" VE "ÜÇ GÜMÜŞ OK"




"Oğuz-Kağan'ın altı oğlu hükümdarlık
sembolü olan, "altın bir yay" ile ""üç gümüş ok"u, avda bulup
getirmişlerdi":






Altından yapılmış bir yay ile üç gümüş
okun, Oğuz'un oğulları tarafından bulunuşu, hemen hemen bütün Oğuz
destanlarında yer almaktadır. Tabiî olarak, ayrı yer ve zamanlarda
yazılmış olan Oğuz destanlarında, bu konuda da ufak değişiklikler
görmüyor değiliz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanı, yayla
okların daha önce, rüyada görüldüklerini yazıyordu. Bu çok güzel olay,
şöyle olmuştu:







Söz dışında kalmasın, bilsin herkes bu
işi,

Oğuz-Kağan yanında, vardı bir koca kişi,

Sakalı ak, saçı boz, çok uzun tecrübeli.

Soylu bir insan idi, akıllı düşünceli.

Ünvanı Tüşimeldi, yani Kağan veziri,

"Uluğ Türük" dü adı, Oğuz'un seçme eri.

Altından bir yay gördü, uyur iken uykuda,

Yayın bulunuyordu, üç gümüşten oku da.

Ta doğudan batıya, altın yay uzanmıştı,

Üç gümüş ok kuzeye, sanki kanatlanmıştı.

Anlattı Oğuz-Han'a, uyanınca uykudan,

Rüyayı tabir etti, içindeki duygudan,

Dedi: "Bu düşüm sana, dirlik düzenlik versin!

"Hakanıma inşallah, birlik güvenlik versin!

"Rüyada ne gördüysem, Gök Tanrı'nın sözüyle,

"Seni de öyle yapsın, Tanrı kutsal özüyle!

"Yeryüzü hep insanla, dolup taşar boyuna,

"Tanrım! Bağışlayıver! Oğuz-Kağan soyuna!"







Eski tarih kaynaklarına göre ise olay
şöyle olmuştu: "Oğuz-Han'ın altı oğlu bozkırlarda avlanırlarken,
tesadüfen bir altın yay ile üç gümüş ok bulmuşlar ve bunları babalarına
getirmişlerdi".





Oğuz destanlarının en son metinlerinden
biri sayılan, Hive'nin meşhur Türk hanı Ebülgazi Bahadır Han'ın eserinde
ise durum şöyle anlatılıyordu:




"Oğuz-Kağan bir vezirine, altın bir yay
ile üç gümüş ok vermiş ve bunların ayrı ayrı yerlerde, bozkırlar içine,
yarıya kadar gömülmesini emretmişti. Bey, Oğuz-Kağan'ın emrini yerine
getirerek yayı, batıdaki bir bölgeye ve üç gümüş oku da doğuda yarı
yerlerine kadar gömerek, gelmişti. Bundan sonra Oğuz-Kağan göğün
kızından doğan üç oğlunu, yani Gün-Han, Ay-Han ve Yıldız-Han'ı batıya
göndermişti. Yerin kızından doğan üç oğlunu, yani Gök Dağ ve Deniz
Hanları da, avlanmak için, doğuya göndermişti. Batıda ve doğuda avlanan
çocuklar, yay ile okları bularak sevinmişler ve hemen onları babalarına
götürmüşlerdi. Oğuz-Han, altın yayı bulan çocuklarını, Batı ülkelerine
tayin etmiş ve gümüş okları bulanları da Doğu bölgelerine vermişti".
Oğuz-Han'ın beyini göndererek, yay ile okları yarı yerlerine kadar
toprağa gömdermesi, başka hiçbir kaynakta görülmemektedir. Bu bakımdan
böyle bir olayın, sonradan uydurulmuş olması, ilk bakışta akla çok uygun
gelmektedir. Fakat Türk mitolojisinin diğer motiflerini de hatırlayınca,
bu olay üzerine önem vermeden geçmek, mümkün olmamaktadır. Çok eski bir
efsanedir: "Atilla'nın çobanlarından birisi, günün birinde bir
sığırın, ayağının kanadığını hayretle görmüş. Acaba sığırın ayağını
böyle ne kesti diye araştırırken, yere saplanmış bir kılıç bulmuş.
Sapından yere saplanmış olan bu kılıcı topraktan çıkararak, Atilla'ya
getirmiş. Atilla'nın etrafındakiler bunu görünce çok sevinmişler ve bu
kılıcın, Tanrının kılıcı olduğunu söylemişler. Ayrıca, bu kılıcı elde
eden hükümdarın da, yaryüzüne hâkim olacağını ifade etmişler". Gerçi
bu hikâye, İskitler çağında da görülen bir efsane motifidir. Fakat Batı
bölgelerini ellerinde tutacak olan Oğuz-Han'ın oğullarının, yere gömülü
altın bir yay bulmaları, da, herhalde Ebül Gazi Bahadır Han tarafından
uydurulmuş bir efsane motifi olmasa gerekti.




"Atilla'nın kılıcı" gibi,
Oğuz-Kağan'ın oğullarının buldukları "Altın Yay" ile "Üç gümüş
ok" da, Tanrı tarafından gönderilmiş bir hakanlık sembolü gibi
düşünülüyordu. Oğuz-Kağan'ın vezirinin, az önce bu konu ile ilgili
olarak nasıl bir rüya gördüğünü okumuştuk. Şimdi yine Uygur türkçesi ile
yazılmış Oğuz destanından, bu yay ile okların nasıl bulunduklarını
okuyalım:




Sabah olunca gördü, kendinden büyükleri,
Çağırtarak getirtti, kendinden küçükleri, Dedi: "- Hey! Gönlüm benim"
Avlansana haydı der! "İhtiyarlık başa geldi, cesaretin hani der!
"Gün, Ay, ve Yıldız sizler, gidin gündoğusuna, "Gök, Dağ ve Deniz siz
de, gidin günbatısına!" "Oğuz-Han oğulları, bunu hemen duyunca,
Gitti üçü doğuya, üçü batı boyunca. Av avlayıp, kuş kuşlayan, Gün ile
Yıldız ve Ay, Buldular yolda birden, som altından tam bir yay. Sundular
Oğuz-Han'a, Han sevindi hem güldü, Aldı bu altın yayı, kırarak üçe
böldü. Dedi: "-Ey, oğullarım! Kullanın bir yay gibi! "Oklarımız
erişsin, göğe değ bu yay gibi!" Av avlayıp kuş kuşlayan, Dağ ile Deniz
ve Gök, Buldular yolda birden, som gümüşten tam üç ok, Sundular
Oğuz-Han'a, Han sevindi hem güldü. Aldı üç gümüş oku, oğullarına böldü.
Dedi: "- Ey, oğullarım! Sizlerin olsun bu ok, "Yay atmıştı
onları, olun siz de birer ok!"




Yay Türklerde bir hakimiyet sembolü idi.
Hatta Büyük Selçuklu devletinin sembolü de, bir yaydan başka bir şey
değildi. Fakat Oğuz Kağan destanındaki altın yay, gökyüzünü baştan başa
kaplıyordu. Burada yay, bir devletin değil; daha çok gökyüzünün bir
sembolü halinde idi. Gerçekten de Türkler, zaman zaman yayı gökyüzünün
bir sembolü olarak görmüşlerdi. Onlara göre "ebe kuşağı" da,
Tanrının bir yayı gibi idi. Türlü renklerle bezenmiş olan "ebe kuşağı",
gerçekten de altın bir yayı andırıyordu. Daha sonraki motifleri de,
kesin olmamakla beraber bir açıklama denemesine tabî tutmak, henüz daha
hiçbir şey bilmediğimiz bu konular için faydalı olacaktır. Daha gerçekçi
Oğuz destanlarına göre: "Oğuz Kağan altın yayı, üç büyük oğluna
vermiş ve onlara, yayın bir hükümdarlık sembolü olduğunu hatırlatmıştı.
Bu sebeple hükümdarlık, devamlı olarak batıda oturan ve Oğuzların Boz-Ok
Türklerini meydana getiren, üç büyük çocuğun hakkı olacaktı".
Gerçekten de Türklerde yay, bir hükümdarlık sembolü idi. Efsane yazarı,
buna kendinden fazla bir şey ilâve etmemişti: "Oğuz-Han doğuda oturan üç
küçük oğluna, yani Üç-Ok'ların atalarına ise, üç gümüş ok vermişti. Bu
okları verirken de oğullarına, okun bir elçilik sembolü olduğunu
hatırlatmadan geri kalmamıştı". Gerçi Türklerde ok, bir elçilik sembolü
idi. Bir yere giden elçiler sembol olarak ellerinde, kendi
hükümdarlarının oklarını taşırlardı. Fakat Oğuz-Kağan'ın küçük
oğullarının, elçi mertebesinde oldukları düşünülemezdi. Göktürk
devletinde Bumın-Kağan, doğuda oturur ve Büyük Kağan ünvanını taşırdı.
Batıdaki küçük kardeşi ise, onun emrinde olarak Yabgu idi. Kendisi gerçi
Büyük Kağan değildi ama; devlet içinde Bumın-Kağan'dan sonra geliyor ve
bölgesinin idaresini de, tam selâhiyetle elinde tutuyordu. Üç-Ok'ların
devlet içindeki vazife ve selâhiyetleri de, İstemi-Kağan'ınkine
benzetilebilirdi.




15. OĞUZ DESTANINDA "VERASET DÜZENİ"





"Oğuz Kağan destanlarında, Hükümdarlık
büyük oğullara geçiyordu":




Az önce Türk mitolojisinde, yalnızca "Baba
ailesi" nin görüldüğünü söylemiştik. İptidaî kavimlerde görülen "Ana
ailesi" nin izleri, Türk mitolojisinde tamamen kalkmış ve
silinmişti. Ana ailesinin izlerinin bulunduğu kavimlerde verâset daha
çok küçük oğullara düşerdi. Meselâ Cengiz İmparatorluğunda bile, bunun
çeşitli kavgalarını görebiliyoruz. Türk mitolojisinde ise hükümdarlık
hakkı, doğrudan doğruya büyük çocuğun hakkı idi. Bu sebeple Oğuz-Han'ın
büyük oğlu "Gün-Han", münakaşasız olarak, babasının yerine
geçmişti. Ayrıca ana ailelerinde, dayı tarafının adları ve nüfusları çok
geçerdi. Türk mitolojisinin hemen hemen tümünde ise, dayı ailesinin en
ufak bir izine bile rastlamıyoruz: "Türkler, eski ve geri çağları
çoktan geride bırakmış ve yüksek içtimaî bir seviyeye erişmişlerdi".






16. OĞUZ - KAĞAN DESTANININ ORTA
ASYADAKİ KALINTILARI




Selçuklu ve Osmanlı devletlerini meydana
getiren "Oğuz Türkleri", Türklüğün en gelişmiş ve soylu bölümleri
idiler. Birçok defalar büyük devletler kurmuşlar ve tecrübe ile
görgülerini, iyice geliştirmişlerdi. Oğuz TÜrklerinden başka,
Ortaasya'da yaşayan, daha pek çok Türk vardı. Bunların pekçokları, ne
büyük bir devlet kurabilmiş ve ne de toplum hayatlarını geliştirebilme
ortamını bulabilmişlerdi. Ama bunlar da, yine Türk idiler. Onların
kültürleri de, Oğuz Türkleri ile birçok bağlar taşıyorlar ve menşe
birliği gösteriyorlardı. Meselâ, Tanrı dağları ile Doğu Türkistan'ın
batısında yaşayan Kırgız'lar, tarih boyunca büyük devlet hayatı
yaşayamamışlardı. Tanrı dağlarının derin vadilerinde, hayvanlarını
otlatmakla geçinen bu Türkler, zaman zaman kurulan büyük Türk
devletlerine tabî olmuş ve öylece yaşayıp, gitmişlerdi. Bununla beraber,
onların da elbette ki, Oğuz-Kağan'dan veya onunla ilgili Türk
efsanelerinden haberleri vardı. "Oğuz-Kağan destanı, Oğuz Türklerinin
bir devlet mitolojisi halini almıştı. Kurulan bütün devletler,
kendilerini Oğuz-Han'a bağlıyorlar ve O'nun düzeni ile yetiniyor ve
öğünüyorlardı" Kırgız'ların ise, böyle bir iddiaları yoktu. Ama
onlar arasında da, Oğuz Kağan babasını öldüren kahramanların
bulunduğunu, sık sık görebiliyoruz. Kırgız'lar, aslen Moğol olan
Oyrat'lardan çok korkarlardı. Oyrat'lar henüz daha müslüman değil
idiler. Kırgız'lar ise, Müslüman olmuşlardı. Fakat İslâmiyete henüz
daha, iyi olarak ısınmamışlardı. Kırgızlar efsanelerine göre: "Oyrat
Hanı'nın, Alman-Bet adlı bir oğlu olur ve büyüyerek müslüman olma
ihtiyacını, belki de Tanrının ilhamı ile, hissetmeğe başlar. Bunun için
Kırgızlar'ın yurduna kaçıp, İslâmiyeti öğrenmek ve nasıl ibadet
edildiğini görmek ister". Öyle anlaşılıyor ki Kırgız'lar, bu sırada
İslâmiyetin en önemli şartı olarak, sakal bırakma ile sarık giymeği
biliyorlardı. Bu sebeple kendilerine kaçan Oyrat Han'nının oğluna şöyle
diyorlardı:







Bıyığını tıraş et, sakalını koyuver,

Saçların olmaz böyle, kâkülünü kırkıver;

Başındaki şapkanın, düğmelerini kesiver,

Her Cumadan Cumaya, mescitlere geliver!






Eski Türkler "sakal" bırakmazlardı.
Fakat bıyığa, büyük önem verirlerdi. "Uzun saç" bırakma da,
Türklerin çok sevdikleri, bir an'aneleri idi. Bu sebeple Oyrat Han'nın
oğlunun bıyıkları, "şapkası" ile "saçları" , Kırgız
Hocalarının gariplerine gitmiş ve kendilerine uyması istenmişti. Türk
mitolojisi adlı büyük eserimizde, bu konu ile ilgili efsanenin, hemen
hemen tümünü bulabilirsiniz.




"Müslüman olan Alman-Bet, babasına
gider ve onun da müslüman olmasını ister. Babası, oğlunun bu isteğini
duyunca, kızar ve Alman-Bet'i yanından kovar, (Önemli olan nokta,
Alman-Bet'in babasının da Oğuz-Han'ın babası gibi, Kara-Han adı
taşımasıdır). Alman-Bet babasını razı edemeyince, yeniden Kırgız'lara
kaçar ve Kırgız'larla beraber olup, babasına hücum eder. Büyük bir
savaştan sonra Alaman-Bet, babası Kara Han'ı öldürür ve bu suretle
intikamını almış olur".




"Kırgız'ların bu efsanesi, gerek din ve
gerekse konu bakımından, Oğuz destanı ile karşılaştırılamayacak kadar
geridir":





Alman-Bet, Oğuz-Han gibi büyük bir
kahraman olarak gösterilmiştir. Fakat Alma-Bet'in kendisi, bir kağan
değil; nihayet Kırgız Hanlarının emrinde bulunan, bir komutan gibidir.
Savaşır, yaralanır, mağlûp olur, basit insanlar tarafından zehirlenir ve
her türlü şeyler başına gelir. Kara Han'ı öldürmekle, babası onun
yurdunu da, eline geçirmiş değildir. Öğündüğü şeyler de, birkaç sığır
sürüsü elde etmek, bol miktarda yağ ve süt yağmalamak ve nihayet, şapka
ile elbiseleri, ölülerin üzerinden çıkararak toplamak gibi, basit
şeylerdi. Gerçi Kırgız'ların efsaneleri de çok güzeldir. Bir cemiyetin
isteklerini, ızdıraplarını anlatır. Kendileri müslüman olmuşlardır.
Fakat etraflarındaki halklar ise, müslüman değillerdir. Onlar da, eski
büyük Türk devletleri gibi, bu bölgeleri alıp, düşmanlarını müslüman
etmek isterler. Bu sebeple kahramanlarına, türlü savaşlar yaptırırlar.
Fakat savaşlar küçüktür. Akınlar uzun sürer ama; elde edilen yeni bir
toprak parçasından, hiç söz açılmaz. Kahramanlar, döner, dolaşır,
savaşırlar ve yine, kendi küçük yaylalarına gelirler.
__________________
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez. Üye Olmak İçin Tıklayın...]

EZAN DİNMEZ DİYEN,BAYRAK İNMEZ DİYEN,ŞEHİT ÖLMEZ DİYEN BİRİLERİ VAR ...!!!
Abdurrahman 58 isimli Üye şimdilik offline Konumundadır   sendpm.gif Alıntı ile Cevapla
Alt 04.01.2009, 21:00   #2
Dilsad Hatun
Usta Yiğido
 
Dilsad Hatun - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Dilsad Hatun Şuan Dilsad Hatun isimli Üye şimdilik offline Konumundadır
Son Aktivite: 29.10.2010 21:09

Üyelik Tarihi: 27.12.2008
Mesajlar: 4.441
Tecrübe Puanı: 840 Dilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yokDilsad Hatun Fazla söze gerek yok
Standart Cevap: TÜRK DESTANLARI-1 (OĞUZ DESTANI)

Emegine saglik kardesim , cok degerli bir paylasim .
__________________
"ATAM IZINDEYIZ"
1453!
Dilsad Hatun isimli Üye şimdilik offline Konumundadır   sendpm.gif Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye Okuyor. (0 Kay?tl? Üye Ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesaj?n?z? De?i?tirme Yetkiniz Yok

BB Code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


WEZ Format +2. ?uan Saat: 06:00.


Powered by: vBulletin. Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.

Copyright © - Bütün Haklar Sivaslilar.net'e aittir.